16. bölüm · Sana Anonim

BÖLÜM15 ⋆.˚ 𓇼Belirsizlik

limon perisi

Sabah okulun önüne geldiğim anda içimde garip bir huzursuzluk dolaşmaya başlamıştı; öyle kötü bir şey olacakmış hissi gibi değildi bu, daha çok dün geceden beri içimde yer değiştiren bütün duyguların nereye oturacağını bilememesinden kaynaklanan, insanın hem durup dururken gülümsemek istediği hem de aynı anda sebepsiz yere gerildiği tuhaf bir karmaşaydı.
Hava henüz tam ısınmamıştı, sabah serinliği okul bahçesinin üstünde ince bir katman gibi duruyor, öğrenciler ikili üçlü gruplar halinde kapıdan içeri girerken yüksek sesle konuşuyor, gülenler, koşanlar, son anda ödev yetiştirmeye çalışanlar birbirine karışıyordu ama ben bunların hiçbirine tam olarak odaklanamıyordum çünkü aklım istemeden, ısrarla ve sinir bozucu bir şekilde dönüp dolaşıp hep aynı yere gidiyordu.
Arabada geçen o konuşmaya.
Kuzey’in önce kırılmış gözlerle bana bakışına, sonra o alaycı ama bir şekilde içimi yumuşatan ses tonuyla aşık olduğunu itiraf edişine, sanki o an bütün cümlelerim elimden alınmış gibi beni susup sadece ona bakar halde bırakan o bakışlarına, en sonunda da aramızda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissettiren o öpücüğe.
Ve galiba en çok da, bütün bunların ardından hala hiçbir şeyin tam olarak adının konmamış olmasına takılıp duruyordum.
Çünkü evet, aramızda arkadaşlıktan çok daha fazlası olduğu o kadar belliydi ki bunu görmemek için insanın gerçekten kör olması gerekirdi; ama yine de biri çıkıp açık açık bir şey söylememişti, “tamam, bundan sonra böyleyiz” dememişti ve beynimin o gereksiz detaylara takılmayı seven kısmı da tam olarak buna takılmıştı işte.
Defne yanımda yürürken kolunu benim koluma geçirmişti ve daha okul kapısına varmadan yüzüme birkaç kez uzun uzun bakmış, sonunda dayanamayarak o aşırı sinir bozucu ama bir o kadar da haklı sırıtışını takınmıştı.
“Şu yüz ifaden var ya,” dedi bana yan gözle bakarak, “bir insanın aynı anda hem aşırı mutlu hem de sanki birazdan sınava girecekmiş gibi panik olması mümkün mü diye tez yazılır üstüne.”
Gözlerimi devirdim ama gülmemek için kendimi zor tutuyordum çünkü beni bu kadar kolay okumasından hoşlanmıyormuş gibi davransam da Defne’nin ne demek istediğini çok iyi biliyordum.
“Abartma,” dedim mümkün olduğunca düz bir sesle konuşmaya çalışarak ama kendi sesim bile beni ele veriyordu sanki, çünkü içimdeki o garip heyecan kelimelerimin ucuna kadar çıkmıştı.
“Ben mi abartıyorum?” dedi, bu kez sesini biraz daha alçaltıp bana doğru eğilerek. “Liya, sen sabahtan beri telefonunun ekranına beş kez baktın, saçını üç kez düzelttin, kapıdan içeri girerken kalabalığı taradın ve şimdi bana hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorsun, ben de bunu yiyeyim öyle mi?”
İstemeden dudaklarımı birbirine bastırdım, çünkü söylediği her şey doğruydu ve bunu inkar etmeye çalışmak bile komik dururdu; gerçekten de okulun kapısından içeri girmeden önce istemsizce etrafa bakmıştım, sanki onu görürsem içimdeki bu karmaşanın biraz olsun düzene gireceğini sanıyormuşum gibi, sanki dün gece olanlardan sonra onu ilk kez görmenin içimde neyi değiştireceğini ben de merak ediyormuşum gibi.
“Kimseyi aramıyordum,” dedim yine de, sırf Defne’nin o haklı sırıtışını biraz olsun silmek ister gibi.
Defne kahkaha atmadı ama yüzündeki ifade kahkaha atmamasının tamamen bana acımasından kaynaklandığını söyleyecek kadar açıktı.
“Tabii canım,” dedi başını hafif yana eğerek, “sen kesinlikle kimseyi aramıyordun, sadece okulun giriş kapısına, bahçeye, kantin tarafına ve üst katın merdiven boşluğuna tamamen rastgele baktın.”
Bu sefer gerçekten güldüm, ama gülüşümün içine istemsiz bir utanç da karışmıştı çünkü insanın kendi duygularını başkasının ağzından duyması kadar rahatsız edici çok az şey vardı ve Defne bunu yaparken hiçbir şeyi kaçırmıyordu.
“Kes sesini ya,” dedim omzuyla hafifçe itişirken, “bir şey olmamış gibi davranmak istiyorum, en azından sabah sabah kalp krizi geçirmeyeyim.”
Defne kaşlarını kaldırdı, yüzündeki sırıtış daha da büyüdü ve o an kesinlikle bana acımadığını anladım.
“Bir şey olmamış gibi davranmak mı?” dedi, kelimeleri tane tane söyleyerek. “Liya, çocuk seni eve bıraktıktan sonra arabada sana resmen aşık olduğunu söyledi, sen çocuğu öptün, o seni geri öptü ve sen şu an bana ‘bir şey olmamış gibi davranmak istiyorum’ diyorsun.”
Adımlarım istemeden yavaşladı, sadece birkaç saniyeliğine bile olsa çünkü Defne’nin bütün olanları bu kadar net, bu kadar kısa ve bu kadar acımasız şekilde özetlemesi, kafamın içinde karmaşık duran her şeyi bir anda çok görünür hale getirmişti.
“Biliyorum,” dedim daha sessiz bir sesle ve gözlerimi önümdeki taş zemine indirdim, “zaten sorun da biraz bu.”
Defne’nin sesi bu sefer yumuşadı.
“Nesi sorun?”
Derin bir nefes aldım, ama o nefes içimdeki sıkışıklığı çözmeye yetmedi.
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe, “her şey çok hızlı oldu gibi hissediyorum ama aynı anda da sanki uzun zamandır tam olarak buraya geliyormuşuz gibi… ve ben hangisine inanacağımı bilmiyorum. Kuzey sanki her şeyi çözmüş, kafasında her şeyi yerine oturtmuş gibi davranıyor ama ben hala neye nasıl tepki vermem gerektiğini anlamaya çalışıyorum.”
Defne beni dikkatle dinliyordu; yüzündeki eğlenceli ifade biraz çekilmiş, yerine daha anlayan bir bakış gelmişti.
“Yani hoşuna gidiyor,” dedi sakin bir sesle, “ama adı konmadığı için geriliyorsun.”
“Evet,” dedim hemen, çünkü galiba tam olarak buydu. “Yani bana öyle bakması, benimle öyle konuşması, dün gece söyledikleri… hepsi hoşuma gidiyor, hem de saçma derecede hoşuma gidiyor ama sonra aklıma şu geliyor: tamam, peki biz şimdi neyiz? Çünkü ortada tam olarak öyle bir konuşma yok ve ben kendi kendime bir şey varsayıp sonra rezil olmak istemiyorum.”
Defne birkaç saniye bana baktıktan sonra burnundan sessizce gülüp başını salladı.
“Liya,” dedi, “sen gerçekten dünyanın en tatlı şekilde kafayı yiyen insanı olabilirsin.”
“Defne.”
“Ciddiyim,” dedi hiç bozulmadan. “Çünkü bence siz ikiniz de aynı şeyi yaşıyorsunuz ama Kuzey bunu senden daha rahat taşıyor, o kadar. Çocuk senden hoşlandığını saklamak için uğraşmıyor, sen ise hoşuna giden her şeyi önce üç kez sorgulayıp sonra kendine yasaklamaya çalışıyorsun.”
İtiraz etmek istedim ama edemedim, çünkü yine haklıydı, ben gerçekten de kendimi biraz fazla tutmaya çalışıyordum sanki duygularımı çok belli edersem kontrolü tamamen kaybedecekmişim gibi hissediyordum ve belki de en çok bu korkutuyordu beni.
Okulun ana kapısından içeri girdiğimizde koridordaki kalabalık bir anda üzerimize doğru akmış gibi hissettirdi. Sağımızdan solumuzdan geçen öğrenciler, dolaplarının önünde konuşanlar, ellerinde tostlarla koşuşturanlar, bir yandan zil çalmadan sınıfa yetişmeye çalışanlar arasında yürürken Defne hala bana bakıyordu ve ben onun birazdan yine Kuzey’le ilgili bir şey söyleyeceğini adım kadar iyi biliyordum.
“Bak,” dedi tam tahmin ettiğim gibi, sesi yine alayla ciddiyet arasında bir yerde duruyordu, “bugün onu gördüğün an yüz ifaden değişirse seninle tüm teneffüs dalga geçeceğim.”
“Benim yüz ifadem falan değişmeyecek.”
“Değişecek.”
“Değişmeyecek.”
“Liya,” dedi bu kez kahkaha atarak, “sen çocuğun adını duysan bile yüzüne ayrı bir ışık geliyor, bana burada poker face yapabileceğini anlatma.”
Bu sefer ona cevap veremedim, çünkü içimden geçen ilk şey Defne’nin bunu fark etmiş olması değil, ya Kuzey’in de fark etmiş olabileceğiydi ve bu düşünce bile boynumdan yukarı sıcaklık yayılmasına yetmişti.
Başımı hafifçe yana çevirip kalabalığın içine bakarken kendime sadece şunları söyledim:
Bugün sakin olacağım.Normal davranacağım.Ve ne olursa olsun bir şeyler belli olmadığı sürece, onu gördüğüm anda kalbimin bu kadar belli şekilde hızlanmasına izin vermeyeceğim.
⋆.˚ 𓇼

Sabahın yoğunluğu ve öğretmenlerin kamp dönüşü olduğu için normalden bile daha uzun gelen anlatımları derken zaman, benim beklediğimden çok daha hızlı geçmişti ama buna rağmen içimdeki gerginlik tam olarak dağılmamıştı; aksine, gün ilerledikçe Kuzey’i koridorda birkaç kez uzaktan görmüş olmama rağmen doğru düzgün konuşamamış olmak, o yarım kalmış hissi daha da belirgin hale getiriyordu.
İlk derste öğretmenin anlattıklarına odaklanmaya çalışmış, ikinci derste defterime bir şeyler karalıyormuş gibi yapmış, üçüncü derste ise Defne’nin bana attığı “hala bakışıyorsunuz ama hala konuşmadınız, inanılmazsınız” yazılı notu görmezden gelmeye çalışmıştım ama bütün bunların arasında aklımın bir köşesi sürekli aynı yerde takılı kalmıştı.
Çünkü insan biriyle arasında bir şeylerin değiştiğini bu kadar net hissedip yine de o değişimin tam olarak neye dönüştüğünü bilemeyince, en basit anlar bile garip bir bekleyişe dönüşüyordu; ben de bütün sabah biraz böyle hissetmiştim.
Son dersin zili çaldığında sınıftaki herkes aynı anda hareketlenmiş, sandalyeler gıcırdamış, çantalar kapanmış, öğretmen daha “haftaya işlediğimiz konudan sorumlusunuz” cümlesini bitirmeden sınıfın yarısı kapıya yönelmişti.
Ben de kitabımı çantama yerleştirirken omuzlarımda sabahkinden farklı bir yorgunluk hissettim; bu fiziksel bir yorgunluk değildi, daha çok bütün gün kendimi normal davranmaya zorlamaktan gelen, insanın kendi düşüncelerine bile yetişemediği türden bir zihinsel yorgunluktu.
Defne sıranın önüne geçip dirseğini masama dayadığında yüzünde yine o tanıdık, her şeyi bildiğini düşünen sırıtış vardı ve ben daha ağzını açmadan ne söyleyeceğini tahmin edebiliyordum.
“Kantine gidiyoruz,” dedi kararını çoktan vermiş biri gibi, sanki benim fikrimi sormaya hiç niyeti yokmuşçasına çantamın fermuarını kapatmamı izlerken. “Şu an acayip açım ve eğer beş dakika içinde bir şey yemezsem, bir sonraki derste sırf can sıkıntısından birilerini ısırabilirim.”
İstemeden güldüm çünkü Defne’nin açken dramatikleşmesi artık beni şaşırtmıyordu ama buna rağmen her seferinde komik geliyordu. “Sanki çok farklısın da,” dedim çantamın fermuarını kapatırken, “sen tokken de insanları sözlerinle parçalamaya devam ediyorsun zaten.”
Defne bundan hiç rahatsız olmamış gibi gururla omuz silkti, kıvırcık saçlarını omzunun arkasına atıp bana “en azından tutarlıyım” der gibi baktıktan sonra koluma girdi ve beni sınıftan neredeyse sürükleyerek çıkardı.
Koridora adım attığımız anda öğle arasının o kendine özgü karmaşası üzerimize çöktü; kantine giden öğrenciler merdivenlerde birbirine karışıyor, bir yandan telefonlarına bakanlar yürürken önlerindekilere çarpıyor, alt sınıflardan birkaç kişi yüksek sesle gülerek koşuşturuyor, öğretmenlerden biri uzaktan “koridorda koşmayın” diye sesleniyor ama kimse gerçekten dinlemiyordu.
Ben Defne’yle yan yana yürürken bir yandan istemsizce etrafa bakıyordum, artık kendime bunu neden yaptığımı açıklamaya bile çalışmıyordum çünkü cevabı biliyordum ve bu cevabı kabul etmekten kaçmaya çalışmak sadece beni daha komik hale getiriyordu.
Defne bunu yine fark etmişti tabii; başını hafifçe bana çevirip, yüzünde benimle dalga geçmeye hazır olduğunu gösteren o tehlikeli ifade belirdiğinde içimden onun aklından geçen cümleyi duymamak için dua ettim ama tabii ki hiçbir işe yaramadı.
“Bak şu hale,” dedi sesini alçaltıp ama kahkahasını zor tutarak, “çocukla bütün sabah aynı okulda bulunup hala ‘tesadüfen karşılaşır mıyız’ diye etrafı kolaçan ediyorsun, sonra da bana ‘ben takmıyorum’ falan diyorsun.”
Gözlerimi devirdim ama itiraz etme isteğim bile yarım kaldı, çünkü haklıydı ve haklı olması sinir bozucuydu. “Ben kimseyi aramıyorum,” dedim yine de, artık bu cümlenin ikimizi de ikna etmeyeceğini bile bile, sadece inat olsun diye.
Defne kısa bir kahkaha attı, o kahkahanın içinde hem bana duyduğu sevgi hem de bana duyduğu sabırsızlık vardı. “Tabii canım,” dedi merdivenlerden inerken, “sen sadece okulun tüm erkek nüfusunu sağlık kontrolünden geçirir gibi tek tek tarıyorsun, hepsi bu.”
Kantine vardığımızda içerisi beklediğim gibi kalabalıktı; tost sırasının önünde birikmiş öğrenciler, kasanın yanında elindeki bozuklukları sayanlar, arka taraftaki masalarda yarım kalan dedikodulara gömülmüş gruplar, kola şişesinin kapağını açmaya çalışırken bir yandan arkadaşına bağıran çocuklar derken her yer o tanıdık öğle arası gürültüsüyle doluydu.
Defne beni pencereye yakın taraftaki boş masalardan birine oturttu ve kendisi tost almaya giderken bana da bir şey isteyip istemediğimi sordu. “Aynısından al,” dedim yorgun bir sesle, çünkü o an ne yiyeceğime karar verecek enerjim bile yoktu.
Defne sıraya doğru yürürken ben sandalyeye yaslanıp etrafı izlemeye başladım; sabahki gerginlik biraz yumuşamıştı ama onun yerini şimdi daha garip bir huzursuzluk almıştı çünkü gün boyunca Kuzey’le gerçekten konuşamamış olmak, aramızdaki o yeni ve dengesiz şeyin havada asılı kalmasına neden olmuştu.
Defne elinde iki tost ve içeceklerle geri geldiğinde yüzünde, sanki sırada beklerken bile benimle ilgili yeni bir teori üretmiş gibi bir ifade vardı.
Tabağı önüme bırakıp karşıma oturdu, sonra hiç giriş yapmadan, “Bu arada,” dedi tostunun kağıdını açarken, “eğer bugün Kuzey gelip seninle düzgün konuşmazsa ben gidip kendim çocuğa hesap soracağım çünkü siz ikinizin bu kadar tuhaf davranmasını izlemek artık benim psikolojimi bozuyor.”
Ağzımdaki ilk lokmayı zor yuttum, sonra ona bakıp kaşlarımı kaldırdım. “Defne, gerçekten senden tek istediğim şey bir günlüğüne susman olabilir mi?” dedim ama sesimdeki bezginliğin yarısı gerçek, yarısı oyundu çünkü içten içe onun bu konuyu kurcalaması beni gerse de, aynı zamanda yalnız hissetmememi de sağlıyordu.
Defne hiç etkilenmemiş gibi omuz silkti. “Hayır,” dedi son derece net bir tavırla, “çünkü sen kendi kendine düşünüp durdukça işin içinden çıkamıyorsun, ben de mecburen senin yerine yüksek sesle düşünmek zorunda kalıyorum.”
Tam ona yeni bir şey söyleyecektim ki masamızın yanında bir gölge durduğunu fark edip başımı kaldırdım.
Hira Su.
Her zamanki gibi enerjik görünüyordu ama yüzündeki ifade bu kez normal bir selam vermekten biraz daha farklıydı; sanki bize söylemek için geldiği şeyi kafasında birkaç kez prova etmiş gibi hafif heyecanlı, hafif de kendinden memnun duruyordu.
Elinde telefon vardı, saçlarını omzunun arkasına atarken önce bana sonra Defne’ye bakıp gülümsedi. “Sizi burada bulacağımı biliyordum,” dedi sandalye çekmeden masanın yanında dikilirken, sesindeki canlılık yüzünden ne söyleyeceğini daha da merak etmeme neden olarak.
Defne tostundan bir lokma alıp başını kaldırdı. “Kulağa biraz tehlikeli giriyor,” dedi yarı şaka yarı ciddi bir sesle. “Umarım yine birilerini bir yerlere sürükleyecek bir plan değildir.”
Hira Su güldü ama gülüşünün içinde gerçekten bir sır saklayan insanların o küçük heyecanı vardı. “Aslında tam olarak plan sayılır,” dedi, telefonu avucunun içinde çevirirken. “Şey… Emir’le beraber Kuzey’in doğum günü için bir şey hazırlıyoruz.”
O cümleyi duyar duymaz elimdeki tosttan kopardığım parça tabağa geri düştü; çok büyük bir tepki vermemiştim belki ama adının bu kadar aniden, bu kadar beklenmedik bir yerden gelmesi içimde küçük bir çarpma etkisi yaratmıştı.
Defne bunu fark etmiş olacak ki bana kısa bir yan bakış attı ama şimdilik yorum yapmamayı tercih etti, yüzündeki sırıtış ise bunun sonsuza kadar sürmeyeceğini çok net belli ediyordu.
“Doğum günü mü?” dedim farkında olmadan beklediğimden daha hızlı bir şekilde ve sonra sesimi biraz toparlamaya çalıştım. “Yani… şey, ne zaman?”
Hira Su dudaklarını büküp, “İki gün sonra,” dedi, sanki bunu bilmem gerekiyormuş gibi doğal bir rahatlıkla. “Normalde Emir daha küçük bir şey yapalım diyordu ama sonra ben Kuzey için küçük bir şey diye bir şey olmaz dedim, o da haklı olduğumu kabul etti.”
Defne kahkaha attı. “Bu cümlede en çok Emir’in itiraz edip sonra pes etmesine inandım,” dedi.
Hira Su da güldü, sonra biraz daha ciddileşip bize doğru eğildi. “Evde yapacağız,” dedi sesini düşürerek, sanki kantinin ortasında büyük bir devlet sırrı paylaşıyormuş gibi. “Aslında sürpriz gibi olacak ama tam sürpriz sayılmaz çünkü Emir son anda saçma bir şey çıkmaması için birkaç kişiye haber veriyor. Biz de sizi özellikle çağırmak istedik.”
“Bizi özellikle mi?” diye sordu Defne hemen, o kelimeyi havada yakalayan ilk kişi olmanın verdiği keyifle kaşlarını kaldırarak.
Hira Su başını salladı ama bakışları bir anlığına benden kaçıp tekrar bana döndü, bu küçücük hareket bile Defne’nin masanın altından dizime hafifçe vurmasına yetmişti. “Evet,” dedi Hira Su, bu kez daha açık bir gülümsemeyle. “Yani Defne zaten gelsin istiyorduk, çünkü sizsiz ortam eksik kalıyor ama…” Burada cümlesini birkaç saniye uzattı, sanki kelimeleri özellikle seçiyormuş gibi. “Liya, seni de özellikle çağırmamı Emir söyledi.”
O an yüzümdeki ifadeyi kontrol etmeye çalıştım ama başarılı olup olmadığımı bilmiyorum çünkü kalbim bir anda gereksiz şekilde hızlanmıştı ve bunun sadece Hira Su’nun söylediği cümleden değil, o cümlenin arkasında yatan ihtimallerden kaynaklandığını çok iyi biliyordum.
Defne ise tabii ki bu anı kaçırmadı. Sandalyeye biraz daha yaslanıp ellerini göğsünde birleştirdi, yüzündeki sırıtış açık açık “ben şimdi bunu büyüteceğim” diyordu. “Emir özellikle mi söyledi?” dedi uzatarak. “Ne kadar düşünceli çocukmuş.”
Hira Su gözlerini devirdi ama gülümsemesini de saklamadı. “Saçmalama,” dedi Defne’ye ama bunu söylerken bile eğleniyordu. “Sadece herkes gelsin istiyoruz. Hem kamp sonrası ilk kez düzgün toplanmış oluruz, hem de Kuzey’in doğum günü saçma sapan geçmez.”
Ben hala elimdeki peçeteyle gereksiz yere oynuyordum; Hira Su’nun söyledikleri kafamda dönüp duruyordu, özellikle de Emir’in adımı özellikle anmış olması.
Defne bunu anlamış gibi başını bana çevirdi. “Gideceğiz,” dedi sanki benim yerime çoktan karar vermiş gibi. “Değil mi Liya?”
Hira Su da gözlerini bana çevirmişti ve artık yüzünde baskı yapan bir ifade yoktu ama cevabımı gerçekten merak ettiği belliydi.
Ben birkaç saniye boyunca ikisine baktım, sonra istemsizce dudaklarımın kenarı kıvrıldı. “Tamam,” dedim olabildiğince normal duyulmaya çalışarak. “Geliriz.”
Hira Su’nun yüzü anında aydınlandı, sanki beklediği cevabı almış olmanın rahatlığı omuzlarından bir yük kaldırmış gibiydi. “Süper,” dedi hemen. “Akşam size saati ve konumu atarım, bir de lütfen bunu okulun yarısına yaymayın çünkü Emir şu an kendini organizasyon komitesinin başkanı sanıyor ve her şeyin kontrolünde olduğuna inanmak istiyor.”
Defne kahkahayı patlattı. “Bu cümleyi duyduğum için bile gelmeye değer,” dedi. Hira Su da gülerek başını salladı, sonra bize son bir kez bakıp “tamam, ben gidiyorum, Emir’e de söylerim” dedi ve geldiği kadar hızlı bir şekilde kantinin kalabalığına karıştı.
Hira Su masadan uzaklaşır uzaklaşmaz Defne yavaşça başını bana çevirdi ve yüzündeki ifade, birazdan beni rahat bırakmayacağını o kadar net anlatıyordu ki tostumun bir anda boğazıma dizileceğinden şüphelendim. “Sakın,” dedim daha o ağzını açmadan, parmağımı ona doğrultarak.
Defne hiç etkilenmedi ve aksine gözlerindeki parıltı daha da arttı. “Ne sakını?” dedi masum bir ses tonuyla. “Ben sadece şunu söyleyeceğim Kuzey’in doğum gününe özellikle davet edilen biri olarak şu an çok asil görünmeye çalışıyorsun ama kulağının ucu bile kızarmış.”
İstemeden elim kulağıma gitti ve bu refleks, Defne’nin kahkahasını daha da büyütmekten başka hiçbir işe yaramadı. “Ben senden gerçekten nefret ediyorum,” dedim ama sesimdeki güçsüzlük yüzünden bunun bir tehditten çok teslimiyet gibi duyulduğunu biliyordum.
Defne ise kahvesinden bir yudum alıp sanki dünyanın en normal cümlesini kuruyormuş gibi omuz silkti. “Etme,” dedi keyifle. “Çünkü daha sana bu parti için ne giyeceğini seçtireceğim.”
⋆.˚ 𓇼
Akşam eve geldiğimde resmen üstümden kamyon geçmiş gibi hissediyordum;bütün gün okulda durup sonra Defne’yle birlikte çıkışta AVM’ye gitmek başta çok mantıklı gelmişti çünkü Kuzey’in doğum günü için son dakikaya bir şey bırakmak istemiyorduk ama birkaç saat sonra anladım ki Defne’yle alışveriş yapmak normal bir “iki mağaza dolaşıp çıkarız” planı değil, insanın hem ayaklarını hem sabrını hem de kalan son enerjisini tek tek teslim ettiği ayrı bir dayanıklılık sınavıydı.
Önce Kuzey’e ne alınacağına karar vermek için neredeyse yarım saat boyunca sadece bir mağazanın erkek aksesuar reyonunda dönüp durduk. Defne saat bakıyordu, ben bilekliklere bakıyordum, sonra ikimiz de hiçbirini yeterince “Kuzey gibi” bulmayıp çıkıyorduk, beş dakika sonra başka bir mağazaya girip aynı şeyleri yeniden yapıyorduk.
En sonunda koyu renk, sade ama yine de dikkat çekici duran bir saatte karar kıldık; öyle çok gösterişli değildi ama Kuzey’in tarzına uyacak kadar sert, benim içime sinmesini sağlayacak kadar da güzel görünüyordu ve dürüst olmak gerekirse onu elime alıp birkaç saniye fazla bakmış olmam bile Defne’nin bana o sinir bozucu sırıtışla “sen bu hediyeyi kendin verince yüzünü görmek istiyorum” demesine yetmişti.
Hediye işini hallettikten sonra bu kez sıra benim ne giyeceğime geldiği için asıl işkence o noktada başladı; çünkü Defne’nin “basit bir şey alıp çıkalım” dediği hiçbir gün gerçekten basit bir şey alıp çıktığımız olmamıştı zaten.
Bir mağazaya girdik, ben ilk gördüğüm siyah elbiseyi alıp “bence bu olur” dedim, Defne yüzüme bakıp “sen Kuzey’in doğum gününe gidiyorsun, mahalle bakkalına değil” diyerek beni kabine kadar sürükledi; sonra bir elbise denedim fazla sade buldu, diğerini denedim fazla iddialı buldu, bir başkasını denedim bu sefer “güzel ama sanki senin üstünde daha iyi bir şey bulabiliriz” dedi ve saatler ilerledikçe ben her yeni kıyafette biraz daha pes etmeye başladım.
En sonunda bordo renk, vücuduma tam oturan ama abartıya kaçmayan bir elbisede anlaştık, ben aynada kendime baktığımda ilk defa gerçekten “tamam, bu olmuş” diye düşündüm ama bunu yüksek sesle söylemedim çünkü Defne’nin o an bana yapacağı yorumları kaldıracak enerjim kalmamıştı.
AVM’den çıktığımızda elimizde poşetler, ayaklarımız ağrımış, beynimiz de mağaza ışıklarından ve Defne’nin bitmek bilmeyen yorumlarından iyice yorulmuştu hatta ben son yarım saatte resmen bir mağazanın önündeki koltuğa çöküp poşetleri Defne’ye uzatmış ve “eğer bir yere daha girersek beni burada bırak, eve kendim sürünerek dönerim” demiştim.
Defne tabii ki buna gülmekten başka bir şey yapmamış, bir yandan da benim bu kadar yorulmama rağmen yüzümdeki gizli heyecanı fark ettiğini belli eden o bakışları atıp durmuştu çünkü ne kadar inkar edersem edeyim, Kuzey’in doğum günü için hediye seçmek ve ne giyeceğimi düşünmek, bu olayı benim gözümde sıradan bir parti olmaktan çıkarıyordu.
Eve geldiğimde ilk yaptığım şey ayakkabılarımı ayağımdan çıkarıp odama kadar neredeyse sürünerek gitmek oldu; poşetleri yatağın üstüne bıraktım, saçlarımı gelişigüzel toplayıp aynaya baktım ve yorgunluktan yüzümün düştüğünü görünce bir an gerçekten hiçbir şey düşünmeden uyumak istedim.
Ama tabii beynim o kadar kolay susacak gibi değildi.
Çünkü bütün o alışveriş, Defne’nin susmadan konuşması, doğum günü planı derken bile aklımın bir köşesine takılı kalan tek şey gün boyunca Kuzey’in doğru düzgün yanıma gelmemiş olmasıydı.
Aynı sınıftaydık, aynı koridorlardan geçtik, birkaç kez uzaktan birbirimizi gördük ama sanki aramızda dün gece hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmıştı ve bu durum ne kadar saçma olsa da bütün gün sinirimi ince ince bozmuştu.
Yatağın kenarına oturup telefonu elime aldığımda aslında ona yazıp yazmamak arasında kaldım çünkü “okulda yüzüme bile bakmadın” diye yazmak fazla belli etmek gibi geliyordu, yazmazsam da bütün akşam bunu düşünüp duracağımı biliyordum.
Ekranı birkaç kez açıp kapattım, sohbetimizi açtım, boş mesaja baktım, sonra geri çıktım, sonra yine açtım ve sonunda içimden “madem bütün gün kafamı kurcaladı, bari kendisi uğraşsın” diye geçirip parmaklarımı klavyenin üstüne koydum.
Liya: Bugün okulda neden bana doğru düzgün bakmadın
Liya: Yani bunu abartmak istemiyorum ama sabahtan beri aynı okulun içinde dolaşıp durduk ve sen sanki özellikle uzak duruyormuşsun gibi davrandın
Liya: Dün geceden sonra bunu fark etmemem mümkün değildi
Kuzey: Eve gelir gelmez bana hesap soruyor olman hoşuma gitmedi desem yalan olur
Liya: Hesap sormuyorum
Liya: Sadece soruyorum
Kuzey: Tabii
Kuzey: O yüzden mesajlarının yarısı sitem dolu zaten
Liya: Belki biraz sinir oldum sadece
Kuzey: Fark ettim
Kuzey: Yazış şeklin bile biraz bozulduğunda nasıl olduğunu ele veriyor
Liya: Beni bu kadar çözmüş gibi konuşmana ayrıca sinir oluyorum
Kuzey: Çözmüyorum sadece dikkat ediyorum
Liya: O zaman madem bu kadar dikkat ediyorsun tüm gün neden yoktun onu da söyle
Kuzey: Vardım aslında
Kuzey: Sadece yanına gelmedim.
Liya: Ne kadar açıklayıcı bir cevap oldu gerçekten
Kuzey: Beğenmene sevindim
Liya: Kuzey ciddi soruyorum
Liya: Dün gece arabada öyle konuşup sonra bugün sanki hiçbir şey olmamış gibi davranman normal mi sence
Kuzey: Sana hiçbir şey olmamış gibi mi davrandım gerçekten
Liya: Evet
Liya: En azından bana öyle geldi
Kuzey: Demek öyle geldi
Liya: o ne demek ya
Liya: Ben bütün gün seni doğru düzgün göremedim bile
Kuzey: Ama fark etmişsin.
Liya: Şu an beni özellikle sinir ettiğinin farkındasın değil mi
Kuzey: Biraz
Kuzey: Ama sen sinirlenince daha dürüst oluyorsun o yüzden çok da şikayetçi değilim
Liya: Ben sana dürüst davranıyorum zaten
Kuzey: Hayır
Kuzey: Şu an bile asıl söylemek istediğin şey bütün gün seni görmek istedim ama sen yoktunkrn cümleyi başka yerlerden dolaştırıyorsun.
Liya: Kendine fazla anlam yüklüyorsun
Kuzey: Yüklüyor olsam bana yazmazdın
Liya: Sana yazmamın tek sebebi bütün gün garip davranman
Kuzey: Yani bütün gün aklının bir köşesinde ben vardım
Liya: İnanılmazsın
Kuzey: Biliyorum
Liya: Bir de bundan memnun memnun cevap veriyor
Kuzey: Çünkü sen bana kızgınken bile dönüp bana yazıyorsun benim bundan memnun olmamam biraz zor beni umursamanı seviyorum
Liya: Ben sana kızgın değilim
Liya: Belki biraz
Liya: Ama bu hala neden uzak durduğunu açıklamıyor
Kuzey: Her şeyi bir gecede anlatmak zorunda değilim bence
Liya: Zorunda değilsin tabii ama bari bu kadar tuhaf davranmasaydın
Kuzey: Tuhaf davrandığımı kabul edebilirim
Kuzey: Ama bunun sebebini şu an anlatmak istemiyorum.
Liya: Neden
Kuzey: Çünkü bazı şeyleri mesajla konuşmak istemiyorum
Liya: Bu da cevap sayılmaz
Kuzey: Belki de tam olarak cevap vermek istemediğim içindir
Liya: Yani bilerek yapıyorsun
Kuzey: Biraz da sen uğraş
Liya: Şaka gibisin gerçekten
Kuzey: Hayır sadece sana yaklaşsam nasıl davranacağını görmek istemedim
Liya: Ne demek o
Kuzey: Ne anladıysan o
Liya: Kuzey böyle yarım yarım konuşmana aşırı sinir oluyorum.
Kuzey: Ama yine de konuşmaya devam ediyorsun
Liya: Çünkü kapatınca da düşünüyorum
Kuzey: Güzel
Kuzey: Demek ki sadece ben düşünmüyorum
Liya: Her şeyi kendine bağlamayı bırakır mısın
Kuzey: Bırakamam
Kuzey: Özellikle konu sen olunca hiç bırakmam
Liya: Bazen senden gerçekten nefret etmek istiyorum
Kuzey: İstiyorsun ama beceremiyorsun
Liya: Bundan bu kadar emin olma
Kuzey: O zaman şimdi telefonu bırak ve bir daha yazma
Liya: Çok iticisin
Kuzey: Ve sen hala buradasın.
Liya: Gerçekten çok sinir bozucusun
Kuzey: Ama yazarken yüzünde küçük bir ifade oluştuğuna eminim
Liya: Şu an yüzümde oluşan tek şey sinir
Kuzey: Yalan
Kuzey: Sen bana sinirlenirken bile biraz yumuşuyorsun
Liya: Kuzey şu özgüveninin yarısı bende olsa hayatım daha kolay olurdu
Kuzey: Bence sende fazlası vardı prenses:)
Liya: İyi geceler Kuzey
Kuzey: Kaçma hemen
Liya: Uykum var
Kuzey: Yalan
Kuzey: Şu an yatağa uzanıp benim son yazdığım şeye sinir olup duracaksın
Liya: Sen de kendini fazla önemli sanmaya devam ediceksin
Kuzey: Sen bana yazdığın sürece biraz önemli sayılırım bence
Liya: İyi geceler dedim Kuzey
Kuzey: Tamam
Kuzey: İyi geceler sevgilim:)