13. bölüm · Sana Anonim
BÖLÜM13 ⋆.˚ 𓇼Hayal Kırıklığı
Revir beklediğimden daha sessizdi. O dışarıdaki karmaşadan sonra burası garip şekilde fazla sakindi. Hemşire birkaç dakika boyunca Bora’nın yüzündeki morarmaya ve kaşının kenarındaki küçük açılmaya bakmış, durmadan “baş dönmesi var mı?”, “bulanık görüyor musun?” diye sormuştu. Bora her şeye kısa kısa cevap veriyordu ama belli ki canı yanıyordu; sadece belli etmemeye çalışıyordu.
Ben de biraz kenarda durmuş, ne yapacağımı bilmeden onları izlemiştim.Bir noktada hemşire son kez pansumanı kontrol edip ayağa kalktı.
“Biraz dinlensin,” dedi bana dönerek. “Bir sorun olursa haber verirsiniz.”
Kapı kapanınca oda bir anda fazla sessiz kaldı.
Adımlarımı yavaşça Bora’ya doğru hareket ettirdim ve sedyenin kenarına oturdum. Bora dirseklerini dizlerine dayamıştı. Birkaç saniye bana baktı.
Sonunda hafif gülümseyerek. “Bu kadar ciddi bakarsan ölüyorum sanacağım.”
İstemeden küçük bir nefes verdim.
“Abartma.”
“Ciddiyim,” dedi eliyle kaşının yanını göstererek. “Biraz karizmatik yara oldu ama.”
Gözlerimi devirdim.
“Şu an kendini övmeye mi çalışıyorsun?”
“Biraz.”
İstemeden güldüm ama içimde tuhaf bir his vardı. İçimde küçük ama rahatsız edici bir suçluluk vardı ama belli etmemeye çalışıyordum.
Bora beni izliyordu belli ki.
“Bir şey düşünüyorsun.”
“Hm?”
“Yüzünden belli oluyor.”
“Herkes psikolog oldu.”
“Yok,” dedi hafif gülerek. “Ama sen biraz uzaklaştın sanki.”
Bir saniye sustum.
“Yorgunum sadece.”
Bora birkaç saniye baktı. Sonra omuz silkti.
“Bu arada…” dedi biraz daha rahat bir sesle, “geldiğin için teşekkür ederim.”
Başımı kaldırdım.
“Ne var ki?”
“Var,” dedi direkt. “Gelmeyebilirdin.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim çünkü tam tersini düşünüyordum aslında.
Belki gelmemeliydim.
Belki…
Kuzey’in yanında kalmalıydım.
O düşünce içime batınca hemen başka tarafa baktım. Bora bunu yanlış anlamış olacak ki hafif gülümsedi.
“Bakma öyle,” dedi. “Birisi kavga edip beni bu hale getirdi diye moral bozmuyorum.”
Sonra biraz eğilip, yarı şaka yarı ciddi bir sesle ekledi.
“Gerçi sen geldin diye çok da kötü olmadı.”
İstemeden kaşımı kaldırdım.
“Flört mü ediyorsun?”
“Biraz geç mi fark ettin?”
İstemeden küçük bir gülüş kaçtı ama aynı anda içimde garip bir sıkışma oldu.
Çünkü Bora konuşuyordu ama aklım hala havuz kenarında kalmış gibiydi.
Revirdeki sessizlik uzadıkça garip bir ağırlık çökmeye başlamıştı odaya. Dışarıdaki olayın gürültüsü sanki kapının dışında kalmış, burada sadece floresan ışığın soğukluğu ve ara sıra duyulan uzak ayak sesleri kalmıştı.
Bora bir an dudağının kenarına dokundu.
İstemeden yüzünü buruşturdu.
“Of…” dedi çok hafif, neredeyse kendi kendine.
İstemeden ona baktım.
“Çok mu acıyor?”
“Biraz,” dedi kısa bir nefes vererek. Sonra dudak kenarına tekrar dokundu, bu sefer eli daha yavaştı. “Sanırım yarın karizmatik görünmeyeceğim.”
Gözlerimi devirdim.
“Şu durumda bile ego.”
“Ne yapayım,” dedi hafif gülmeye çalışarak ama yüzü yine gerildi. “Canım yanıyor bari komik olayım.”
Bir saniye sustu sonra bana baktı.
Uzun uzun.
Sanki bir şey söyleyip söylememeyi tartıyormuş gibi.
Ben istemeden bakışımı kaçırdım çünkü içimdeki o garip huzursuzluğa engel olamıyordum ve içim ağır hissediyordu.
Bora bunu fark etmiş olacak ki gözlerini biraz kıstı.
“Biraz moralim bozuldu yalnız.”
“Neden?”
Omuz silkti.
“Bilmiyorum.” Sonra yarı şaka gibi bir ifadeyle ekledi: “Belki iyi gelecek bir şeye ihtiyacım vardır.”
Kaşımı kaldırdım.
“Mesela?”
Bir an durdu.
Sonra küçük bir sırıtış geldi yüzüne.
“Öpersen geçer belki.”
Ne diyeceğimi bilemedim çünkü o an içimde iki ayrı duygu birbirine çarpıyordu. Bir tarafım burada olmam gerektiğini söylüyordu; sonuçta olay büyümüştü ve Bora kötü durumdaydı. Ama diğer tarafım…
İlk defa bulunduğum yerde olup aklımın başka bir yerde kalmasının ne kadar yorucu bir şey olduğunu hissediyordum.
Tam kalkacak gibi oldum ki Bora eliyle sedyenin kenarına yaslanıp biraz bana doğru eğildi.
Bakışı değişmişti.
O rahat, şaka yapan hali gitmişti.
Kalbim bir an tuhaf attı ama aynı anda içimde garip bir rahatsızlık yükseldi. Çünkü aklıma gelen ilk şey Bora değildi.
Refleks gibi geri çekildim.
“Şey…” dedim hızlıca, gözlerimi kaçırarak. “İyi olduğunu gördüğüme göre ben gideyim artık.”
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Bora birkaç saniye bana baktı.
Sonra istemeden güldü.
“Kacıyorsun yani?”
“Hayır.”
“Liya,” dedi hafif sırıtıp. “Baya kaçıyorsun.”
Çantamı toparladım.
“Abartıyorsun.”
Bora başını iki yana salladı.
“Tamam,” dedi yarı eğlenir gibi. “Kaç bakalım.”
Kapıya doğru yürürken arkamdan ekledi.
“Bu arada…”
Dönüp baktım.
“Aklın bende olduğunda tekrar konuşalım.”
Bir şey diyemedim.
Sadece gözlerimi devirdim ama içimde garip bir suçluluk büyüdü.
Koridora çıktığım an derin bir nefes verdim ve direkt telefonu çıkardım.
Parmaklarım bir an durdu ve sonra Kuzey’in sohbetini açtım.
Liya: iyi misin
Kuzey: şimdi mi merak ettin
Liya: dalga geçme ciddi soruyorum
Kuzey: ölmedim
Liya: kuzey
Kuzey: ne
Liya: iyi misin diye soruyorum işte
Kuzey: çok merak etmiş gibisin
Liya: özür dilerim
Kuzey: neden özür diliyosun
Liya: bilmiyorum
Kuzey: bence biliyosun
Liya: kızgın mısın
Kuzey: olmam mı gerekiyor
Liya: belki
Kuzey: sen seçimini yaptın liya sana kızgın değilim
Liya: ne demek istiyorsun
Liya: kuzey ciddiyim seni merak ediyorum(görüldü)
Koridorda yürürken içim daha kötü olmuştu nedense çünkü ilk defa Kuzey mesajlarda bile eskisi gibi değildi. Üstüne gelmiyordu. Şakalaşmıyordu.
Kapıyı sessizce açıp içeri girdiğimde oda karanlıktı. Sadece yatağın yanındaki küçük lambanın sarı ışığı açıktı. Defne çoktan uyumuştu. Bir kolunu battaniyenin dışına çıkarmış, kıvırcık saçları yüzüne dağılmıştı. Bir an ona baktım. Büyük ihtimalle beni beklerken uyuyakalmıştı.
İçimde garip bir ağırlık vardı.
Sanki günün bütün yorgunluğu bir anda üstüme çökmüştü ama mesele sadece yorgunluk da değildi.
Kapıyı dikkatlice kapattım ve çantamı yavaşça yere bıraktım. Telefon hala elimdeydi. Ekranı açınca istemeden yine aynı sohbete gittim.
Kuzey.
Son mesajıma cevap vermemişti.
Telefonu kapatıp derin bir nefes verdim. Banyoya geçip üstümü değiştirmeye başladım. Sweatshirt’ümü çıkarırken aynada kendime baktım.
Yüzüm tuhaf görünüyordu sanki biri bana bütün gün bağırmış da ben yeni fark etmişim gibi.
Su yüzüme vurunca biraz iyi hissederim sandım ama olmadı çünkü aklım durmadan aynı yere gidiyordu.
Pijamalarımı giyip banyodan çıktım. Sessizce yatağıma oturdum. Oda çok sessizdi. Öyle bir sessizlik ki insanın kendi düşüncelerini susturması imkânsız oluyor.
Battaniyeyi üstüme çektim ama uyku falan yoktu.
Yan dönüp yastığa sarıldım.
“Of ya…” diye fısıldadım kendi kendime.
Gözümü kapatıyorum, aklıma o geliyor.
Açıyorum, yine o.
Kafamın içinde”Ya bu sefer gerçekten benden vazgeçerse?” düşüncesi beni bırakmıyordu.
Ve o düşünce beklediğimden daha çok canımı sıktı.
⋆.˚ 𓇼
Sabah otelin girişinde valizimi elimde gereğinden sıkı tutarak beklerken, içimde açıklayamadığım ama durmadan büyüyen bir huzursuzluk vardı; sanki gece boyunca hiç uyumamışım, gözlerimi kapatmış olsam bile beynim bir saniye bile susmamış gibi ağır hissediyordum kendimi. Etrafta herkes dönüş telaşına çoktan girmişti; birileri yüksek sesle gülüyor, öğretmenler sürekli isim kontrolü yapıyor, insanlar valizlerini sürüklerken garip bir karmaşa oluşuyordu.
İstemeden gözüm kalabalığın içinde onu arıyordu ve onu gördüğüm an bunu yaptığımı fark edip kendi kendime sinir olsam bile bakmayı bırakamıyordum. Biraz ilerideydi. Emir ve Hira Su’yla birlikte duruyordu; bir eli cebindeydi, diğer eliyle telefonunu tutuyordu ama telefona baktığı bile yok gibiydi. Yüzündeki ifade dümdüzdü. Fazla dümdüz.
Kuzey’in sinirli halini görmüştüm, kıskanç halini görmüştüm, dalga geçen halini görmüştüm ama böyle… böyle sanki içinden bir şeyi tamamen kapatmış gibi durmasını ilk defa görüyordum.
Bir an istemeden gözüm dudağına kaydı.
Dünkü kavganın izi hala belli oluyordu. Dudak kenarı uzaktan bile kötü görünüyordu ve bunu fark ettiğim an içimde istemsiz bir sıkışma oldu. Saçma şekilde suçlu hissettim kendimi.
Tam o sırada Emir bir şey deyip güldü. Hira Su da cevap verdi. Kuzey hafifçe başını kaldırdı.
Kalbim istemeden hızlandı.
Belki göz göze geliriz diye düşündüm.
Belki gelir.
Belki sadece bir saniye bakar.
Ama bakmadı.
Bakışı benim olduğum tarafa bile uğramadan geçti.
Yanımda duran Defne bunu anlamış olacak ki dirseğini hafifçe koluma vurdu.
“Bence konuşman lazım,” dedi bana bakmadan.
“Ne konuşacağım?” dedim ama sesim düşündüğüm kadar umursamaz çıkmadı.
Defne gözlerini kıstı.
“Liya, resmen çocuğu bıraktın.”
Haklıydı.
Konuşmak istiyordum, hem de gereğinden fazla.
Otobüste yanına otururum. Konuşuruz. En azından neden böyle olduğunu anlarım. Kırgınsa düzeltirim. Kızgınsa dinlerim.
Tam o sırada öğretmenlerden biri yüksek sesle herkesi toplamaya başladı.
“Hadi arkadaşlar, otobüs geldi! Herkes eşyalarını alsın!”
Bir anda ortam hareketlendi. Herkes valizlerini çekip girişe yönelmeye başladı.
Kuzey de Emir ve Hira Su’yla birlikte ilk yürüyenlerden oldu.
Defne yanıma gelip sessizce:
“Otobüste yanına otur bari,” dedi.
Ben sadece kısa bir nefes verdim.
“Evet,” dedim sonunda. “Galiba konuşmam lazım.”
Otobüse binerken kalbim saçma şekilde hızlı atıyordu. Kendime sinir oluyordum çünkü sanki önemli bir şeye gidiyormuşum gibi geriliyordum. Basamaklardan çıkınca istemeden gözüm onu aradı.
Ve gördüm.
En arkalara yakın bir yerde, cam kenarında oturuyordu.
Yan koltuk boştu.
İçimde istemsiz bir rahatlama oldu.
Tamam.
Hala şansım vardı.
Gidip otururum.
Konuşuruz.
En kötü trip atar.
Buna bile razıydım şu an.
Valizimi bırakıp koridordan yürümeye başladım. Defne arkamdan geliyordu ama ben sadece o koltuğa odaklanmıştım. Birkaç adım daha attım. Kalbim gereğinden hızlı atıyordu.
Tam yanına yaklaşmıştım ki bir anda durdum çünkü birkaç saniye önce boş olan koltuk artık boş değildi.
Okuldan bir kız — Melis — çoktan Kuzey’in yanına oturmuştu ve oturuş şekli bile rahattı, sanki bunu düşünmeden yapmış gibi değil de özellikle seçmiş gibi.
Elinde küçük bir yara bandı vardı.
Yüzünü hafif buruşturup Kuzey’in dudağına bakıyordu.
“Ayy dudağın gerçekten çok kötü olmuş,” dedi sesi gereğinden fazla ilgili çıkarak. “Canın çok acıyor mu?”
Ben olduğum yerde öylece kaldım.
Kuzey başını ona çevirdi.
“Bir şey yok,” dedi kısa ama sert de değildi.
Melis hemen yüzünü buruşturdu.
“Bir şey yok ne demek ya? Resmen patlamış dudağın.”
Sonra elindeki yara bandını kaldırıp biraz daha ona doğru eğildi.
“İstersen yapıştırayım,” dedi gülerek. “Kavga edip karizmatik olmuşsun ama bakım şart.”
Ve Kuzey…
Kuzey çok hafif güldü.
Küçücük.
Ama güldü.
Dün gece bana tek kelimelik cevap veren çocuk şimdi başka biriyle oturuyor, konuşuyor ve normal görünüyordu.
İçimde bir şey tuhaf şekilde aşağı düştü.
Saçma bir his.
Rahatsız edici.
Can sıkıcı.
Olduğum yerde birkaç saniye boyunca öylece kalakaldım beynim vücuduma “hareket et” komutu vermeyi unutmuş gibiydi çünkü birkaç dakika önce otobüse binerken kurduğum bütün o konuşmalar, bütün o “yanına otururum, düzgünce konuşuruz, bir şekilde hallederiz” planı bir anda önümde sessizce parçalanmış gibi hissettirmişti. En kötüsü de Kuzey’in buna şaşırmış ya da rahatsız olmuş gibi görünmemesiydi.
Gayet normal görünüyordu.
Dün gece mesajlarda buz gibiydi. Sabah boyunca bana dönüp bakmamıştı bile. Ben bütün gece kafayı yemiş gibi onun ne düşündüğünü düşünürken o şu an başka biriyle oturmuş, normal normal konuşuyordu.
Defne tam arkamda durup sessizce nefes verdi.
“Liya…”
Sesini duyunca kendime geldim gibi oldum ama gözümü yine ayıramadım.
Melis bu sefer biraz daha yaklaşmıştı.
“Elini çek bakayım,” dedi yara bandını açarken. “Gerçekten kötü olmuş.”
Kuzey hafif başını geriye yasladı.
“Abartıyorsun.”
“Hayır,” dedi Melis direkt. “Baya kötü olmuş. Bir de kavga etmişsin. Kim vurdu seni böyle?”
O soru gelince istemeden nefesim sıkıştı çünkü cevabı biliyordum.
Kuzey birkaç saniye sustu.
Sonra çok düz bir sesle.
“Önemli değil. ” dedi.
Ama yüzündeki ifade değişmişti.
Defne koluma hafif vurdu.
“Gel,” dedi kısık sesle. “Dikilmeyelim burada.”
Ama ayaklarım hareket etmek istemiyordu çünkü içimde çok saçma bir his vardı.
Sanki biri benim planladığım bir şeyi elimden almış gibi ve bu düşünce beni sebepsiz yere daha da sinirlendirdi.
Tam o sırada Melis yine konuştu.
“Bu arada,” dedi gülümseyerek, “yanına oturmak sorun değil değil mi?”
Bir saniye.
Sadece bir saniye boyunca istemeden Kuzey’e baktım.
Ne diyeceğini bekledim.
Belki “aslında biri gelecek” der.
Belki…
Bilmiyorum.
Bir şey der.
Ama demedi.
Kuzey omzunu hafif silkti.
“Fark etmez.”
Ben bütün gece bunun için mi kafayı yemiştim?
Defne artık resmen kolumdan çekiyordu.
“Liya,” dedi bu sefer biraz daha net. “Hadi.”
Defne beni resmen kolumdan çekerek birkaç sıra öne götürdüğünde hala arkamı dönüp bakmamak için kendimi zor tutuyordum çünkü içimde aynı anda birbirine giren o kadar fazla duygu vardı ki hangisine sinirlendiğimi ben bile tam anlayamıyordum. Sinir miydim? Kırgın mıydım? Kıskanmış mıydım? Bora’nın yanına giderek hata mı yapmıştım? Yoksa sadece aptal gibi bütün gece düşünüp sabah hiçbir şey olmamış gibi davranmasını mı kaldıramıyordum?
Galiba hepsi.
Defne cam kenarına geçip bana yanındaki koltuğu gösterdiğinde sessizce oturdum ama o oturuş normal bir oturuş değildi; kendimi koltuğa bırakmış gibi oldum. Telefonumu elimde gereksiz sert tutuyordum. Çantamı önüme koyup kollarımı bağladım.
Defne birkaç saniye bana baktı.
Sonra çok yavaş bir sesle:
“Şey…”
“Hiç konuşma,” dedim direkt.
Defne kaşını kaldırdı.
“Ben daha hiçbir şey demedim.”
“Diyeceğini biliyorum.”
“Tamam,” dedi ellerini kaldırıp. “Ama biraz haklı olabilirim.”
Başımı cama çevirdim.
Dışarıda insanlar bavullarını yerleştiriyordu ama benim gözüm istemeden yine otobüsün arkasına kayıyordu.
Kuzey’in olduğu tarafa.
Göremiyordum bile düzgün.
Bu daha çok sinirimi bozdu çünkü görmek istemiyorum diye düşünüp yine de bakmaya çalışıyordum.
Defne birkaç saniye sustu ama dayanamadı tabii.
“Bir şey diyeceğim ama kızmayacaksın.”
Hiç cevap vermedim.
Bu zaten “devam et” demekti.
“Biraz…” dedi dikkatli dikkatli, “hak etmiş olabilir misin?”
Başımı o kadar hızlı çevirdim ki kendi boynum acıdı.
“Defne.”
“Tamam dinle önce!”
“Ben ne yaptım tam olarak?”
Defne gözlerini devirdi.
“Liya. Çocuk kavga etti. Dudağı patladı. Sen gittin Bora’nın peşinden.”
“Çünkü Bora’nın durumu kötüydü!”
“Tamam,” dedi hemen. “Ama Kuzey’in senin için kavga ettiğini görmüyor musun kızım?”
İstemeden sustum.
Haklıydı ama bunu kabul etmek istemiyordum.
“Bir de şimdi başka kızla oturuyor diye sinir oluyorsun,” dedi Defne kısık sesle ama bu sefer daha yumuşaktı.
“Sinir olmuyorum.”
Defne bana sadece baktı.
Uzun uzun.
Sonra:
“Liya.”
“Ne var?”
“Az önce Melis’in saçını başını yolacak gibi bakıyordun.”
İstemeden gözlerimi devirdim.
“Abartma.”
“Abartmıyorum.”
Tam cevap verecektim ki arkadan bir kahkaha sesi geldi.
İstemeden başımı çevirdim.
Melis bir şey söyleyip gülüyordu. Kuzey başını koltuğa yaslamıştı. Çok gülmüyordu ama cevap veriyordu. Normal görünüyordu.
Normal.
Önüme döndüm ve telefonumu açtım.
Kuzey’in sohbeti önümdeydi.
Parmaklarım bir an klavyenin üstünde durdu.
“Demek fark etmez ha?”
Yazacak gibi oldum.
Sildim.
“Melis’le iyi eğlenceler.”
Yazdım.
Onu da sildim.
“Of!” diye mırıldanıp telefonu kapattım.
Defne bana baktı.
“Yazma.”
“Yazmıyorum zaten.”
“Çünkü şu an tamamen sinirden yazacaksın.”
Kollarımı daha sıkı bağlayıp cama yaslandım.
Otobüs hareket etmeye başladıktan sonra içerideki sesler yavaş yavaş azalmıştı; ilk başta herkes yüksek sesle konuşuyor, fotoğraflara bakıyor, dün gece olanları anlatıyordu ama saat ilerledikçe birer birer sessizlik çökmeye başlamıştı. Birileri kulaklığını takmıştı, bazıları başını cama yaslayıp uyuyordu, öğretmenler bile artık ses çıkarmıyordu.
Ben ise bir saniye bile düzgün oturamıyordum.
Bir sağa dönüyordum.
Bir sola.
Telefonu açıp kapatıyordum.
Müzik açıyordum, iki dakika sonra kapatıyordum.
Hiçbir şey dikkatimi dağıtmıyordu.
Tam o sırada otobüs hafif yavaşladı.
Şoförün sesi geldi.
“Arkadaşlar yarım saat mola vereceğiz!”
Defne gerinip ayağa kalktı.
“Hadi.”
Ayağa kalktığımda otobüsün içindeki o ağır yol sessizliği yavaş yavaş bozulmaya başlamıştı; biri esniyordu, biri montunu arıyordu, birkaç kişi yüksek sesle “nihayet mola” diye söyleniyordu ama bütün bu sesler bana çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Sanki herkes başka bir yerdeydi de ben tek başıma camın arkasında kalmışım gibi tuhaf bir hissin içindeydim.
Defne çoktan ayakkabısını düzeltmeye başlamış, bir şeyler anlatıyordu ama ben yarısını bile duymuyordum çünkü istemeden gözüm yine arkaya kaymıştı.
Sadece bir kere bakacaktım.
Öylesine.
Ama bazı şeyleri insan keşke hiç görmese dedirtecek kadar kötü bir zamanda görüyormuş galiba.
İlk birkaç saniye beynim gördüğümü anlamadı bile.
Kuzey cam kenarında uyuyordu.
Başını hafif cama yaslamıştı. Dağınık saçları onu olduğundan çekici gösteriyordu. Kollarını göğsünde bağlamış, siyah sweatshirt’ünün kolu biraz kıvrılmıştı, yüzündeki yorgunluk uyurken bile belli oluyordu.
Melis.
Melis’in başı Kuzey’in omzundaydı.
Hem de öyle yanlışlıkla bir saniyeliğine düşmüş gibi değil sanki bütün yol boyunca oradaymış gibi rahat.
Saçları Kuzey’in omzuna yayılmıştı, gözleri kapalıydı, yüzünde o insanın rahat uyurken oluşan gevşemiş ifade vardı.
Ve Kuzey hiçbir şey yapmıyordu.
Omzunu çekmemişti.
Yer değiştirmemişti.
Rahatsız olmuş gibi görünmüyordu.
Sadece öyle duruyordu.
İçimde bir şey o kadar sessiz kırıldı ki önce ne hissettiğimi bile anlayamadım sanki biri gelip göğsümün tam ortasına görünmeyen bir ağırlık bırakmış gibiydi.
Nefes almak garipleşti bir anda.
Boğazım düğümlendi.
Ve en kötüsü bu kadar etkileneceğimi hiç beklemiyordum çünkü bir tarafım sürekli mantıklı olmaya çalışıyordu.
Uyuyorlar sadece.
Kuzey bilerek yapmamış olabilir.
Belki farkında bile değil.
Ama başka bir tarafım hiç mantıklı düşünmüyordu ve istemeden aklıma başka bir görüntü giriyordu.
Ben.
Başım istemeden Kuzey’in omzuna düştüğünde otobüste nasıl panik olduğum.
Uyanınca geri çekilmeye çalışırken onun gülümseyip hiçbir şey olmamış gibi davranışı.
Hatta biraz eğilip alçak sesle söylediği şey.
Ve şimdi aynı yerde başka biri vardı.
İnsan bazen bir şeyi kaybettiğini tam olarak o şey başkasına aitmiş gibi görünmeye başladığında anlıyormuş galiba.
O an içimdeki duygu tam olarak buydu.
Kıskançlıktan daha ağır.
Sinirden daha sessiz.
Bir gün önce sahilde beni öpen çocuk.
Bir gün önce yanağıma dokunup “iznin var mı?” diye soran çocuk.
Dün gece kırılmış gibi davranan çocuk.
Şimdi başka bir kızın başını omzunda taşıyordu.
Belki hiçbir anlamı yoktu, belki gerçekten masumdu ama o an beynim mantık falan dinlemiyordu çünkü canım yanıyordu.
Hem de beklediğimden fazla.
Defne yanıma geldiğinde yüzüme bir kez baktı ve ifademden bir şeylerin ters gittiğini direkt anlamış gibi sustu.
Sadece birkaç saniye sessiz kaldı.
Ben ise gözümü ayıramıyordum sanki bakmayı bırakırsam daha gerçek olacakmış gibi.
Dün gece ben bütün gece onu düşünürken o ne kadar çabuk devam etmişti böyle?
Ve bu düşünce içime öyle kötü oturdu ki gözlerimin dolduğunu hissettim.
Saçma.
Gerçekten saçma, dedim içimden.
Ama insan bazen mantıklı olmak istese bile duyguları çoktan başka yere gitmiş oluyor.
Alt dudağımı bastırıp gözümü kaçırdım çünkü bir saniye daha baksam gerçekten ağlayacakmışım gibi hissediyordum.
Sesim çıkarken normal gelsin diye uğraşarak çok yavaş:
“Ben biraz hava alacağım,” diyebildim sadece.
Ben gerçekten geç mi kalmıştım yoksa hiç benim olmamış mıydı?
