9. bölüm · Ruhun Barut İzi: ll Barutun Sustuğu Yer
9. Bölüm
Geceye Sızan Koku
Suriye sınır hattı boyunca uzanan çöl karası gece, dondurucu bir ayazla kışlaya çökmüştü. Gökyüzündeki kurşunî bulutlar az önce duran yağmurun ardından aralanmış, geriye sadece nefes kesen kör bir soğuk bırakmıştı. Hudut karakolunun gözetleme kulesinde, elindeki termal gece görüş dürbünüyle zifiri karanlığı tarayan Yüzbaşı Aras, sınırın yasaklı bölgesine, ölüm tarlasına doğru koşarak yaklaşan bir karaltı fark etti. Mesafe uzaktı, gece simsiyahtı; dürbünün merceğindeki yeşil siluet net seçilmiyordu ama bu gölgenin adımlarında tuhaf, neredeyse delice bir korkusuzluk vardı.
Gölge, tel örgülerin ardındaki patikayı geçmiş, askeri bölgenin tam kalbine doğru ilerliyordu. Koşuyordu ama hızı yavaşlıyor, dengesi bozuluyordu. Birden, o dondurucu sessizliğin içinde, kulenin tam dibindeki çakıllardan yankılanan metalik, kuru bir ses kışlanın şahdamarını kesti:
*TAK.*
Bu ses, toprağın altına sinsi birer yılan gibi gömülmüş olan basma tipli antipersonel mayınlarından birinin tetikleme pimi sesiydi. Koşan gölge, ayağını tam o ölümcül mekanizmanın üzerine basmış ve durmuştu.
Aras’ın göz bebekleri dehşetle büyüdü. Saniyeler içinde kuledeki masadan telsizi ve demir gövdeli ağır megafonu kavradı. Kulenin korkuluklarına abanarak, ciğerlerini yırtarcasına gecenin ayazına bağırdı:
"DUR! SAKIN KIPIRDAMA! MAYINA BASTIN!"
Megafondan yayılan gür, mekanik ses, mayın tarlasının üzerinde bir kırbaç gibi şakladı. O karanlık siluet, Aras’ın sesini duyduğu an bir heykel gibi donakaldı. Genç kadının zihninin dehlizlerinde, o zifiri karanlıkta bir feryat koptu: *"Mayın mı? Mayın ne... Neye bastım ben şimdi?"*
Aras, kadının hırpani kıyafetler içindeki o çaresiz duruşunu görünce bir kez daha megafonu dudaklarına dayadı, sesini daha temkinli ama emredici bir tona çekti:
"HAREKET EDERSEN MAYIN PATLAR! SANA YARDIM EDECEĞİM, BEKLE! TEK BİR MİLİM BİLE KIPIRDAMA!"
O anda kışladaki nöbetçi askerler alarm durumuna geçmişti. Kulenin üzerindeki devasa projektörler homurdanarak döndü ve güçlü, beyaz ışık huzmeleri Menesa’nın tam üzerinde durduğu o ölüm çukuruna çevrildi. Projektörün çiğ ışığı altında, kadının baştan aşağı çamura, pusa bulanmış hali netleşti. Kulenin altındaki nöbetçi uzman çavuş, Aras’a doğru endişeyle bağırdı:
"Komutanım! Bölge çok tehlikeli, basma mayın dolu orası! Uzman istihkam ekiplerine haber verseydik, onlar müdahale etseydi?"
Aras, kule merdivenlerinden birer üçer atlayarak aşağı inerken gözünü o beyaz ışığın altındaki kadından ayırmıyordu: "Vakit yok! Kıpırdarsa ya da dengesini kaybedip ayağını azıcık çekerse ölür! Kadın bu, görmüyor musun çaresizliğini? Ben gidiyorum!"
Menesa’nın yüzü, aylar önce sığınaktaki Türkmen kadınların yüzüne örttüğü o kaba kumaştan peçe ile tamamen kapalıydı; kafasında ise yırtık pırtık, rengi solmuş bir örtü vardı. Aylardır bir mağara kovuğunda, susuzluğun ve imkansızlığın içinde yaşadığı için üzerinden toprağın, rutubetin ve yabani otların karıştığı ağır, keskin bir koku yayılıyordu. Gözlerinde, sığınaktan çıkarken tozdan korunması için sarılmış olan kirli bandaj duruyordu. Bandajın altındaki gözeneklerden projektörün o çiğ ışığı hafifçe sızıyordu ama hiçbir şeyi seçemiyor, göremiyordu.
Bilmiyordu... Bilmiyordu ki, ona doğru ölümün kıyısından yürüyerek gelen adam, kokusuna canını feda ettiği kocasıydı. Mor çiçeğin üzerine, aylardır saklandığı o yeraltı dehlizlerinden barutun, hasretin ve gecenin kokusu siniyordu.
Menesa soğuktan ve korkudan zangır zangır titriyordu. İki eliyle hafifçe büyüyen karnını sımsıkı tutmuş, bebeğini korumak ister gibi öne doğru bükülmüştü. Kıpırdamamak için tüm kaslarını kilitlemişti ama gecenin ayazı, az önce duran yağmurla ıslanmış kıyafetlerini buzdan bir zırha çevirmişti; parmaklarını bile hissetmiyordu.
Aras, sınır hattının bu tehlikeli toprağında pratik bir hafızayla hareket ediyordu. Cebinden çıkardığı birkaç beyaz çakıl taşını, kendi bastığı güvenli noktalara birer işaret olarak bırakıyor, mayınların muhtemel gömülme açılarını hesaplayarak Menesa’ya doğru milim milim ilerliyordu. Yaklaştıkça, sesindeki o komutan sertliğini geride bıraktı. Bu kez gür ama alabildiğine güven veren çıplak sesiyle bağırdı:
"Geliyorum hanımefendi... Sakın kıpırdamayın, az kaldı."
Menesa, hafızasını kaybettiği o kanlı günden beridir ilk kez bir erkek sesi duyuyordu. Bu ses, ruhunun en derinindeki o sızıyı tetikleyen, tanıdık ama adını koyamadığı bir çelik gibi kalbine battı. Kocasının sesiydi bu... Korku ve şaşkınlıkla gözlerinden süzülen yaşlar peçesini ıslatarak sicim gibi aşağı akmaya başladı.
Aras, son taşı da emniyetli noktaya koyarak Menesa’nın tam önüne, dizlerinin bağı çözülürcesine çöktü. Toprağı fenerle aydınlattığında, kadının eski bir lastik ayakkabının altındaki o çelik pimin milimetrik duruşunu gördü. "Sakin olun," dedi Aras, nefesini kontrol etmeye çalışarak. "Şimdi halletmeye çalışacağım. Ayağını sakın esnetme."
Aras, belindeki askeri teçhizattan küçük çakısını ve ince uçlu tornavidayı çıkardı. Sol eliyle feneri mayının altına doğru sabitledi, parmakları mekanizmanın kılcal kablolarına uzandı. O sırada Menesa, tepesinde nefes alan bu adamın kim olduğunu, bu karanlıkta ona neden yardım ettiğini anlamak ister gibi, soğuktan kısılmış, çatallı ve titreyen bir sesle sordu:
"Sen... Sen kimsin...?"
Aras’ın tüm dikkati mayının paslı gövdesindeydi; alnından sızan ter dondurucu soğuğa rağmen gözlerine iniyordu. Kadını sakinleştirmek amacıyla, sesini bozmadan cevap verdi: "Ben Yüzbaşı Aras Karahanlı... Güvendesiniz. Korkmayın. Sizin adınız nedir?"
Menesa, zihnindeki o tek kelimelik fısıltıya tutunarak duraksadı. "Şey... Şey... Ben uzun zamandır ilk kez bir erkekle konuşuyorum da... Adım Çiçek."
Aras, tornavidanın ucuyla mayının yayını sabitlerken hafifçe yutkundu. "Güzel isminiz varmış Çiçek Hanım. Ama bu yasaklı bölgeye, bu askeri hatta neden girdiniz? Bir santim daha bassaydınız bu mayın havaya uçardı."
Menesa’nın çenesi soğuktan birbirine vuruyordu, sesi ağlamaklıydı: "Şey... Ben göremiyorum da... Gözlerim görmüyor. Ben sadece yardım istemek için gelmiştim."
Aras’ın elleri bir anlığına duraksadı, fenerin ışığı kadının peçeli yüzüne vurdu. "Demek göremiyorsunuz... Çok zor bir durum olmalı. Peki yüzünüzde neden bu peçe var? Siz kimsiniz, bize kendinizi anlatın ki size daha iyi yardımcı olalım."
Menesa, sığınaktaki ablalarının tembihlerini hatırlayarak ürkekçe konuştu: "Sülgün ablam... Sülgün ablam sabah yola çıkarken taktı bunu yüzüme. 'Yüzün çok güzel, buralar tekin değil, kimse görmesin senin o beyaz tenini' dedi."
Aras, o amansız ölüm tarlasında, aylar, koskoca aylar sonra ilk kez dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. İçindeki o katı, buz tutmuş askerin kalbi her zamankinden çok farklı, deli gibi çarpmaya başlamıştı. Sanki göğüs kafesinin altındaki o et parçası Aras’a, *"Menesa burada, mor çiçeğin tam önünde!"* diye yalvarıyordu. Ama Aras, gecenin o zifiri karanlığında, kadının üzerindeki hırpani Türkmen basmasında ve yüzünü kapatan o kaba peçede karısını tanıyamıyordu.
"Sülgün kim?" diye sordu Aras, elindeki çakıyla mayının ana fünye kablosunu ayırırken.
"Sülgün, Çemen, Sona... Bir de Gülsara," dedi Menesa, gözyaşları içinden. "Onlar benim dostlarım, bacılarım... Benim hayatımı kurtardılar nehirden. Gülsara... Gülsara buraya çok yakın, gerideki çalılıkların oracıkta kaldı. Lütfen... Lütfen onu kurtarın yüzbaşı..."
Aras’ın kaşları çatıldı: "Demek bir kadın daha var geride. Peki ya diğerleri? Sülgün, Sona ve Çemen, nerede?"
Menesa hıçkırıklara boğuldu, omuzları sarsıldı: "Galiba... Galiba arkamızdan gelen o kötü adamlar... Onları öldürdüler..."
Aras, az önce sınırın Suriye tarafında patlayan o düzensiz silah seslerinin sebebini şimdi anlamıştı. İçinden, *"Demek o çatışma sesleri bundandı,"* diye geçirdi.
Menesa yalvaran bir sesle ekledi: "Lütfen yüzbaşı abi... Gülsara’yı kurtarın..."
Aras, "Merak etmeyin, hepsini bulacağız," dedi ve elindeki çakının keskin ucuyla mayındaki o son kırmızı kılcal kabloyu tek bir hamlede kesti. *ÇIT.* Mayının yayı boşa düştü, mekanizma tamamen körleşti ve etkisiz hale geldi.
Aras derin bir nefes alarak yavaşça ayağa kalktı. Üzerindeki o muazzam askeri gerginlik hafiflerken kadına doğru bir adım attı: "Beni kurtardılar dedin... Seni nereden, nasıl kurtardılar?"
Menesa’nın bedeni dondurucu ayazda bir yaprak gibi titremeye devam ediyordu. Üzerindeki o ağır, rutubetli koku Aras’ın burnunu tırmalayacak kadar yoğundu ama Yüzbaşı’nın içinde bu hırpani kadına karşı öyle derin, öyle tarifsiz bir acıma ve şefkat duygusu uyanmıştı ki, hiç düşünmeden sırtındaki kalın, nizamî askeri montunu çıkardı ve kadının omuzlarına şefkatle yerleştirdi.
Menesa, omuzlarına çöken o sıcak ve erkeksi ağırlıkla irkilerek panikledi: "Ne yapıyorsun...?"
"Çok üşüyorsunuz," dedi Aras, sesi ilk kez bu kadar yumuşayarak. "Montumu verdim sadece, sakin olun."
Menesa, duyduğu bu sesin ve üzerindeki montun sıcaklığıyla, titreyen, çatlamış ellerini yavaşça havaya kaldırdı. Parmak uçlarını, kendisine bu iyiliği yapan yüzbaşının yüz hatlarına, çenesine doğru uzattı. Onu dokunarak hissetmek, zihnindeki o karanlığı aydınlatmak istiyordu. Parmakları Aras’ın sert sakallarına değmek üzereydi ki...
Aras, o soruyu tekrar sordu: "Çiçek Hanım... Soruma cevap vermediniz. Sizi nereden kurtardılar?"
Tam o anda Menesa, elini yüzüne ulaştıramadan karnına saplanan amansız, yırtıcı bir sancıyla aniden çığlık attı:
"AAAH...! AAAH...!"
Aras panikle öne fırlayıp kadının omuzlarından tuttu: "Ne oluyor Çiçek Hanım? İyi misiniz? Nereniz ağrıyor?"
"Hayır... Hayır... Galiba bebek... Bebeğe bir şey oluyor! İçimde... İçimde çok büyük bir acı var!"
Aras şaşkınlıkla sarsıldı, projektörün ışığında kadının karnına baktı: "Bebek mi...? Siz... Siz hamile misiniz?"
"Evet... Evet, hamileyim! Yardım edin ne olur...!" Menesa’nın feryadı, acının şiddetiyle yarıda kesildi. Genç kadının bedeni soğuğun, yorgunluğun ve o amansız sancının etkisiyle bir anda gevşedi ve bilincini tamamen kaybederek Aras’ın kolları arasına yığıldı.
Aras, kadının baygın gövdesini saniyeler içinde kucağına aldı. Toprağa koyduğu o beyaz çakıl taşlarının üzerinden, işaretli emniyetli yoldan büyük bir dikkatle ve hızla geçerek üssün beton sınır duvarlarına doğru koşmaya başladı. Habersizdi... Kendi canını, aylar önce nehirde kaybettiği helalini, mor çiçeğini kendi elleriyle üssün revirine taşıyordu.
Karakol üssü artık aylar önceki o derme çatma sahra bunkerlerinden ibaret değildi; betonarme, taş duvarlardan yapılmış, sığınakları ve reviri olan tam teşekküllü askeri bir yerleşkeye dönüştürülmüştü. Aras, kucağındaki kadını hızla revir odasından içeri soktu. Görevli nöbetçi hemşireye bağırdı: "Sedye getirin hemen! Çabuk! Hamile bir kadın, bilinci kapalı, sancısı var!"
Menesa’yı revirdeki beyaz örtülü sedyeye yavaşça yatırırken, kadının boynunda asılı olan o çamurlu demir zincir, Aras’ın askeri üniformasının göğüs düğmelerinden birine takıldı. Aras, kadını tam bırakacakken bu takılmayla duraksadı. Menesa’nın boynundaki o eski künyenin zincirini kendi düğmesinden kurtarmak için hafifçe çekti. Ancak aylar boyu nehir sularında ve çamurda aşınmış olan o zayıf halka, Aras’ın çekmesiyle birlikte çıt diye koptu ve metalik bir sesle revirin beton zeminine düştü.
*ÇING...*
Aras, yere düşen o metal parçasına doğru bakarken kaşları çatıldı, alnı kırıştı. İçini tuhaf, anlamlandıramadığı bir sıkıntı kaplamıştı. Eğildi, yerdeki o çamurlu, kararmış askeri künyeyi parmaklarının arasına aldı. Üzerindeki o kalın çamur tabakasını başparmağıyla sertçe sildi.
Künyenin üzerindeki harfler çiğ ışığın altında parladığı an, Aras’ın göğsündeki nefes tamamen kesildi. Zaman durdu. Revirdeki cihazların sesi silindi. Künyenin üzerinde, kendi elleriyle kazıttığı o isim yazıyordu:
**ARAS KARAHANLI**
Bu, Menesa’ya sınır ötesine gitmeden önce göğsünden çıkarıp verdiği, onun boynuna kendi elleriyle taktığı kendi künyesiydi.
Aras şoktaydı, beyni bu gerçeği algılamayı reddediyordu. Kalbi göğüs kafesini kıracak gibi vururken, yavaşça kafasını kaldırdı ve sedyede hareketsiz yatan o hırpani, ağır kokan kadına baktı.
O sırada nöbetçi hemşire, kadının hayati fonksiyonlarını kontrol etmek için yüzünü kapatan o kaba kumaştan peçeyi usulca çözdü. Ardından, gözlerindeki o kirli, tozlu bandajı yavaşça sıyırıp çıkardı. Kadının yüzü tamamen çıplak bir şekilde ortaya çıkmıştı.
Aras’ın dizlerinin bağı o an tamamen çözüldü, geri doğru sendeledi. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı. Hayal mi görüyordu? Akıl sağlığını mı yitiriyordu? Dudakları titreyerek, kekeleyerek fısıldadı:
"Me... Me... Menesa...? Çi... Çiçek... Menesa... Sen Menesa’sın... Yaşıyorsun...!"
Yüzbaşı, attığı o sarsak adımlarla, bacakları titreyerek sedyeye doğru yaklaştı. Hemşire, Aras’ın bu delice, şok içindeki halini görünce şaşkınlıkla araya girdi: "Yüzbaşım... Ne yapıyorsunuz? Müdahale etmem lazım."
Aras, hemşireyi duymuyordu bile. Dünyayla olan tüm bağları kopmuştu. Sedyenin başucuna geldi. Titreyen, buz tutmuş ellerini kadının başına doğru uzattı. Menesa’nın saçlarını gizleyen o hırpani örtüyü yavaşça, incitmekten korkarak geriye doğru indirdi.
Örtünün altından, o çok iyi bildiği, kokusunu rüyalarında bile aradığı kumral saçları döküldü. Saçları aylardır yıkanmadığı için kirden, çamurdan birbirine yapışmış, solmuştu; ama o saçlar Menesa’nın saçlarıydı. Aras, titreyen parmak uçlarını o kirli saç tellerin arasında gezdirdi. Sonra elini kadının o pürüzsüz, aylardır hasret kaldığı solgun yüzüne yerleştirdi. Başparmağıyla kadının yanağını okşarken gözlerinden süzülen yaşlar sel gibi Menesa’nın yüzüne damlamaya başladı.
"Yaşıyorsun..." diye hıçkırdı Aras, sesi revirin duvarlarında yankılanırken. "Yaşıyorsun, biliyordum... Kalbim bana yalan söylemedi! Allah’ım... Allah’ım şükürler olsun, Menesa’m döndü... Mor çiçeğim yaşıyor!"
Aras, içindeki o üç aylık devasa acıyı, o amansız yangını saniyeler içinde bastıramayarak sedyenin kenarına çöktü ve hıçkırıklara boğuldu. Koskoca Yüzbaşı, karısının baygın bedeni üzerinde çocuk gibi ağlıyordu. Eğildi, Menesa’nın o soğuk alnından uzun, derin ve şefkat dolu bir öpücük aldı. Bu öpücük, ruhundaki tüm o cam kırıklarını temizleyen, kalbine su serpen bir mucizeydi.
"Allah’ım... Yaşıyorsun... Bu bir hayal değil, değil mi? Gerçekten buradasın... Hala çok güzelsin Menesa’m... Neler geldi başına? Ne yaşadın benim mor çiçeğim? Nasıl bu hale geldin... Gözlerine kurban olurum senin ben!"
Hemşire, Yüzbaşı’nın bu feryat eden, hıçkıran haline daha fazla dayanamayarak kolundan tuttu: "Kendinize gelin yüzbaşım! Lütfen sakin olun, hastanın durumunu riske atmayalım!"
Aras başını kaldırıp gözyaşları içinde hemşirenin yakasına yapışacak gibi oldu: "O nasıl hemşire! O benim karım... Karım yaşıyor! Söyle bana, durumu nasıl, iyi olacak mi?"
Hemşire, karşısındaki kadının kayıp olan o ünlü Menesa yenge olduğunu anlayınca şaşkınlıkla yutkundu: "Yüzbaşım... Kendisi de bebek de şu an için iyi. Sadece aylardır yetersiz beslenmiş, vücudu çok bitkin düşmüş. Bir de yüksek ateşi var. Ama iyi olacak, lütfen bırakmayın kendisini, ona destek olun."
Aras’ın zihninde bomba etkisi yarattı bu sözler. "Bebek mi...? Bebek mi dedin? Hamileymiş... Allah’ım bu nasıl bir kader? Neler oluyor Allah’ım, bu nasıl bir mucize?"
Menesa sedyede masum, baygın bir halde yatarken; Aras onun o çatlamış, soğuk elini avuçlarının arasına aldı, dudaklarına bastırarak defalarca, delice öptü. Karısının yaşadığına mı sevinsin, yoksa onun bu hırpani, acı çekmiş haline mi yansın bilmiyordu. İçindeki duygular birbirini yağmalıyordu.
Yavaşça, titreyen sağ elini kaldırdı ve Menesa’nın basma elbisesinin altında hafifçe büyümüş olan o 4.5 aylık karnının üzerine koydu. Parmakları o sıcaklığı hissettiği an Aras’ın kalbi bir kez daha duracak gibi oldu. Gözlerini karısının karnına dikerek mırıldandı:
"Benim... Benim çocuğum mu...?"
Tam o sırada revirin kapısı hızla açıldı ve içeriye üssün nöbetçi tabibi **Tabip Üsteğmen Ali** girdi. Ali, odadaki o ağır dramı ve Aras’ın sedyenin başında ağlayarak diz çökmüş halini görünce şaşkınlıkla sordu: "Yüzbaşım! İyi misiniz? Neler oluyor burada, bu kadın kim?"
Aras derin bir şokun içindeydi, Ali’nin sorusuna cevap veremedi. Ali, durumun vehametini anlayarak Aras’ın omuzlarından tuttu ve onu sertçe sarstı: "Aras! Kendine gel Aras! Ne bu halin, ne oldu?"
Aras hala tepki vermeyince, Ali onu şoktan çıkarmak, askeri disipline döndürmek amacıyla yüzüne sert bir tokat patlattı. *ŞRAAK.*
Aras aldığı tokatla sarsılarak kendine geldi, gözlerindeki o donuk bakış yerini keskin bir bilince bıraktı. Ali’nin kollarını tutarak bağırdı: "Yaşıyor Ali! Benim karım yaşıyor! Menesa burada, bak ona!"
Tabip Üsteğmen Ali, şaşkınlıkla sedyede yatan kadına doğru döndü. Menesa’nın yüzündeki çamurları temizleyen hemşirenin arkasından kadının çehresine baktı. Dosyalarda, fotoğraflarda gördüğü o kayıp Menesa ile bu kadının yüz hatları tamamen aynıydı. Ali’nin de nutku tutuldu: "Evet... Kardeşim, cidden yaşıyormuş... Biz sana inanmadık, herkes öldü dedi ama... Bu cidden bir mucize."
Aras, Ali’nin kolunu sımsıkı kavradı, gözlerinde yalvaran bir ifade vardı: "İyileştir karımı kardeşim... Ne olur onu da, o karnındaki bebeğimi de kurtar. Sana yalvarıyorum."
Ali şaşkınlıkla gözlerini açtı: "Bebek mi? Hamile mi yani?"
"Evet kardeşim, evet! Ben de hiçbir şey bilmiyorum, az önce öğrendim... Lütfen kurtar onları!"
Ali hemen ciddileşerek stetoskopunu kavradı: "Tamam Aras, sakin ol. Şimdi onu detaylıca muayene edeceğim, ultrason ve tahlillerini yapacağım. Senin burada kalman doğru değil, dışarıda beklemen gerekiyor. Hadi kardeşim, bana müsaade et."
Aras, Ali’nin omuzuna dokunarak, başını salladı ve ağır adımlarla revir odasından dışarı çıktı. Revirin koridorundaki lavaboya gidip musluğu sonuna kadar açtı. Avuçlarına doldurduğu buz gibi suyu defalarca yüzüne çarptı. Aynadaki aksine baktı; hala yaşadığı bu gerçekle şokun arasındaki o ince çizgide gidip geliyordu.
Lavabodan çıkar çıkmaz koridorda bekleyen nöbetçi timden dört askere kesin ve sert bir dille emir verdi: "Derhal silahlanın! Gece görüş teçhizatlarınızı alın. Az önce kadını bulduğum mayın tarlasının hemen arkasındaki çalılık bölgeye gidin. Orada **Gülsara** adında bir Türkmen kadın saklanıyor, muhtemelen yaralı ya da tehlikede. Onu ne pahasına olursa olsun bulup sağ salim bu üsse getireceksiniz! Hadi, hareket saati şimdi!" Askerler selam durup hızla operasyon için kışladan çıkış yaptı.
Aras, revirin kapısının önündeki demir sandalyeye çöktü. Sırtını duvara yasladı, ellerini şakaklarına koydu. Zihninde tek bir soru, amansız bir düğüm gibi dönüp duruyordu:
*"Menesa... Neden bana adının 'Çiçek' olduğunu söyledi? Neden beni tanımadı...?"*
