1. bölüm / 4
RUHEBENDEN BAŞKA
Bölümler 4Şu an: BENDEN BAŞKA
- 1 BENDEN BAŞKA3.986 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 GEÇMİŞ Kİ2.543 kelime
- 3 GERÇEKLİK3.810 kelime
- 4 YOK OLUŞ3.641 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ben, Melek. Bu acımasız, iğrenç ve abuk subuk hayatta önem verdiğim üç şey var. Kendim, kendim ve yine kendim. Bencil mi diyorsun, peki. Umrumda değil. İster, kötü biri olarak nitelendir ya da bencil, kaba, saygısız veya sevimsiz...
Ne dersen oyum, sana göre.
Kendime göre mi neyim? Öğrenmek üzeresin...
Sana vereceğim, önereceğim daha doğrusu birkaç önemli şey var. İster kaale alma ister al. Senin tercihin.
Hani demiştim ya, önem verdiğim üç şey var diye, hepsi de bendim ya hani. Hıh, işte onlar kısmen doğru. Yalan söylemedim, hayır. Önem verdiğim en önemli şey tabii ki benim. Ama bir şey daha var ki...
Yolda yürürsün, karşında, yanında veya daha uzak bir köşede gördüğün acımasız şeylere tepki gösterir miydin? Ben gösteriyorum. Bu hayatta var olduğum sürecede gösteririm. Ama şu var ki, önce benim sağlamda olmam gerekiyor. İkinci olarak o masumu kurtarabilirim. Kadını veya çocuğu. Ya da herhangi bir insanı.
Şimdi de tam karşımda duran, bir kız çocuğu vardı ki, hayatımda belki de hiç yapmam dediğim şeyi yapacaktım. İlk önce kendimi değil onu sağlama alacaktım. Boncuk boncuk baktığı gözleriyle, henüz daha temiz ve masum bedeniyle öylece bana bakıyor, beni kurtar diye yalvarıyordu bana. Ne olmuştu bütün yeminlerime? O koskocaman, asla ezmem dediğim o sözlerime ne olmuştu da bu hale gelmiştim şimdi?
'Bırak çocuğu.' çıkmıştı ağzımdan. Sadece o küçük kız çocuğunun gözlerine bakıyor, gözlerinde kendimi görüyordum sanki. Aynı anı yaşıyorum ama orada, kimsesiz bir şekilde ve bana yardım edecek kimse yokken.
11 SENE ÖNCE
Karanlık sokakta küçük kız, çöpte bulduğu oyuncak ayıyla, çöp tenekesine yaslanmış, oturuyordu. Elindeki tek sahip olduğu şey bu oyuncak ayıydı. Belki bir de şans eseri rastladığı bozuk paralar...
Aslında ne kadar mutluydu. Ama haberi yoktu bundan şimdi. Az sonra ise haberi olacaktı, kötü şekillerde de olsa...
Pembe ama rengi solmuş ve pislikten görünmeyen pembe renkli elbisesinin pilelerine dokunuyor, gülümsüyordu. Bu en sevdiği elbisesiydi. Aslında tek elbisesiydi. Yırtıkları ve bazı sevmediği özellikleri vardı ama sevmekten ve ona sahip çıkmaktan başka şansı yoktu. Aynı elindeki oyuncak ayıya sahip çıkması gibi.
Kulağına dolan ağlama sesleriyle oturduğu yerden kalkmıştı küçük kız. Elinde ise asla ayırmadığı oyuncak ayısı vardı. Çıplak ayaklarıyla sessiz ve bir o kadar da yavaş hareketlerle ağlama seslerine doğru ilerlemeye başladı. Az önce oturduğu yerden çok daha fazla karanlıktı şu an bulunduğu yer. Ağlama sesleri yavaş yavaş burun çekmeye geçtiğinde küçük kız olduğu yerde kaldı. Oyuncak ayısına o kadar sıkı sarıldı ki sanki göğüs kafesine koyup saklayacaktı ve onu orada koruyacaktı. Küçük kız ne yapacağını bilmeden duvarın kenarına oturdu ve sırtını duvara yasladı. Bacaklarını kendine çekerek öylece orada oturmaya karar verdi.
Ne zamana kadar öyle orada durdu bilmiyordu ama karşısında gördüğü küçük bedenle kafasını kaldırıp, belki de az önceki ağlayan sesin sahibine baktı. Masmavi gözleri, karanlıkta daha belirgin ve daha koyuydu sanki. Mavi gözlü çocuk karşısındaki küçük kıza bakarak ağzını kıpırdattı.
'Sen benim meleğim misin?'
'Melek mi? O da ne?'
'Melek'in ne demek olduğunu bilmiyorsan nasıl bir meleksin ki sen?'
'Ben melek değilim. O ne bilmiyorum.'
'Aptal kız.'
Mavi gözlü çocuk yanına gelen o kızın meleği olmadığını anlayınca geri oturup, ağladığı o yere gitti. Biliyordu, gelecekti. Meleği onu koruyup, bu kötü ve karanlık sokaktan kurtaracaktı onu. Er geç gelecekti işte. Kurtarıp, artık mutlu olacaktı meleği sayesinde. Umutluydu ve umudunun bitmesini istemiyordu.
Küçük kız az önceki çocuğun ne demek istediğini anlamamıştı. O söylediği şey de neydi? Melek? Neydi de bu kadar üzülmüştü o çocuk? Annesi miydi? Babası mıydı yoksa? Küçük kız karıştığı kafasıyla oturduğu yerden kalktı ve mavi gözlü çocuğun yanına gitti. Soracaktı. Neydi ona söylediği o kelime? Neden ona öyle söylemişti? Bilmek istiyordu küçük kız. Öğrenecekti de.
Attığı yavaş adımlarla mavi gözlü çocuğun yanına gitti. Bacaklarına sarılıp, yeri izleyen çocuğa baktı ve konuştu.
'Melek ne demek?'
'Gerçekten aptal olmalısın. Melek, koruyucu demek. Seni her şeyden korur. Ve benim meleğim de gelecek bir gün. Belki seninki de...'
'İyi ama... Karanlıkta bizi nasıl bulur ki?'
'Onlar bizi her şekilde bulabilir.'
Küçük kız, karşısında duran çocuğun üzüldüğünü görmesiyle, gülümsedi.
'Ben senin meleğin olurum, merak etme.'
'Yoksa sen gerçekten melek misin? Meleğin ne demek olduğunu bilmeyen bir melek olabilir mi?'
'Evet. Buradayım ya işte!' diyen küçük kız gülümsedi. Mavi gözlü çocuk, oturduğu yerden kalkacakken yan tarafında gür bir ses duymasıyla oturduğu yere daha çok sindi. Korkmuştu.
'Demek buradasın!' diyen gür bir ses elindeki şişeyi yere atıp, şişe kırıldığında küçük kızın ağzından kaçan korku nidasıyla adam küçük kızın kolundan tutmuştu.
'Bırak beni!'
'Sessiz ol küçük kız. Ayıcığını almamı ister misin?' diyen adam küçük kızın kolundan daha sıkı tutarken, küçük kızın tek yaptığı ayıcığını koruyup, susması oldu. Bir de tabii koruyacak başka bir çocuk vardı artık. Melekti o. İkisini de korumak zorundaydı. Mavi gözlü çocuğa söz vermişti. Melekler, koruyucu varlıklardı.
Küçük kız dudağını birbirine bastırarak, kafasını yan tarafa çevirip Mavi gözlü çocuğa baktı. Bacaklarına sarılmış ve korkudan titriyordu. Onu gerçekten korumalıydı belli ki.
Küçük kız, bu dev ve kaba adamın Mavi gözlü çocuğu görmediğini biliyordu ve görmemesi herkes için iyi olacaktı. Adam, küçük kızı kolundan çekiştirerek karanlık sokaktan çıkardığında yüzüne değen sokak lambasının ışığıyla yüzünü buruşturup, daha hızlı yürümeye başladı. Kahkaha atıyordu ve oldukça mutluydu.
Küçük kız, sessiz ve korkarak adamın onu ilerletmesine hiç sesini çıkarmadan onunla yürüyordu. Mavi gözlü çocuk artık güvendeydi. Onu korumuştu. Gerçekten de kendisinin melek olduğuna inanmıştı. Peki meleklerin de kendi melekleri olmaz mıydı? Olmalıydı. Kurtarıcı melekleri kim kurtaracaktı?
Korkutucu adamın küçük kızı getirdiği yer çok büyük ve acayip soğuktu. Dışarıdan bile soğuk olan başka neresi olabilirdi ki? Adam küçük kızın yanında oturuyor, küçük kıza bakıyor ve aptal aptal sırıtmaktan başka bir şey yapmıyordu. Az sonra yanlarına gelen herkesten daha korkutucu olan adama baktı küçük kız. İçindeki o korku daha fazla büyümüştü şimdi. Adamın kaşından başlayıp, boynuna kadar uzanan, derin ve korkutucu bir iz vardı. Küçük kız karşısında duran korkunç adama daha fazla bakmak istemiyormuş gibi kafasını yere çevirdi ve ayıcığına daha sıkı sarıldı.
Korkunç adam karşısına, tam oturduğu yere eğilip, küçük kızın çenesini havaya kaldırdı.
'Yüzünü bir kez daha eğersen o ayıcığa veda et küçük kız.' demişti küçük kızın gözlerinin en içine bakarak. Küçük kız korkudan konuşamadığı gibi kaskatı kesilmişti sanki. Kafasını bile sallayamayacak kadar korkuyor ve artık kendinin de meleğinin gelmesini bekliyordu. Gelir miydi? Belki...
'Cevap ver!' diye bağıran adama karşı kafasını salladığı gibi gözlerinden yaşların akması bir olmuştu. Küçük kız artık biliyordu. Mavi gözlü çocuk kurtulmuştu ama kendisi artık kurtulamazdı. Kabullenmişti şimdi. Bir sürü koca koca adamın yanında hem de.
Küçük kız bir şey daha anlamıştı. Bir daha mavi gözlü çocuğu göremeyecekti. Görse bile tanıyamayacaktı. Çünkü gözlerinin mavi olduğunun dışında onun hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Mavi gözlü çocuk sadece güvendeydi, bunu biliyordu işte.
Şimdiki Zaman
'Bırakmazsam ne olacak, dövecek misin beni?' demişti sırıtarak.
'Hayır. Sadece onu bırak. O daha küçücük bir çocuk.' dememle daha fazla gülmeye başlamıştı. Tek başınaydı. Aslında tek yapmam gereken bacağının arasına bir tekme vurup, küçük kızı alıp, buradan uzaklaşmaktı. Ama ya yapamazsam? Her şeyi daha kötü hale getirirsem? O zaman ne ben, ne de bu küçük kız kurtulabilirdi. Kafamı sonunda benden epeyce uzun olan adama çevirdiğimde bana sırıtıyor, bedenimi inceliyordu.
'Tamam. Bak kızı bırak, ne istersen yaparım. Olur mu?'
'Sen? Ne istersem yapacaksın öyle mi?' Hayır tabii ki. Pis sapık!
'Evet. Önce kızı bırak.' demiştim sakinliğimi koruyarak. Gözlerime baktı önce. Sonra kolundan sıkıca tutan kız çocuğuna baktı. Omzunu sallayarak kolundan tuttuğu kızı bana iterek düşmesine sebep oldu. Küçük kızın ağlama sesleri kulağıma dolduğunda yanına giderek, düştüğü yerden kaldırdım.
'Tamam, sakin ol.' deyip sarıldığım küçük kız bana sıkıca sarılıp, ağlamaya devam etti.
'Hadi! Sizi mi bekleyeceğim ben?' diyen adama attığım öldürücü bakışlarımla küçük kıza daha sıkı sarıldım.
'Şimdi sakinleş ve buradan uzaklaş tamam mı? En yakın bulduğun polis merkezinin yakınlarında ol. Oradan sakın ayrılma olur mu?' İçeri gir, yardım iste demedim. Eğer bu küçük kız, burada, böylece dışarıdaysa ya yurttan kaçmıştı ya da yurda hiç gitmemişti. Sadece buradan uzaklaşmasını ve güvende olmasını diliyordum. Mümkün olur muydu?
Kafasını korkarak sallayan küçük kız, boynuma bir kez daha sarıldı ve arkasına bakmadan küçük bacaklarıyla koşmaya başladı. Ne kadar hızlı koşarsa o kadar uzaklaşırdı buradan. Tabii karşısına başka bir pislik daha çıkmazsa...
'Ee nereye gidelim tatlı şey?' diye söylendiğinde yüzüne tiksinç bir ifadeyle bakmamla, elinin yüzümü bulması bir olmuştu.
'Bana bir daha böyle yüz ifadesiyle bakma sakın! Hiç iyi şeyler olmaz küçük hanım.' dediği sırada yüzümü kavrayan elini hızlıca çektiğinde başım önüme düşmüştü. Kafamı kaldırıp aynı yüz ifadesiyle ona baktığımda, eliyle saçlarımı kavradığında ağzımdan çıkan acı nidasıyla bağırmıştım. Boşta kalan eliyle susmam için ağzımı kapattığında, yüzünü yüzüme iyice yaklaştırıp konuşmaya devam etti.
'Dua et bana lazımsın. Yoksa şimdi bu halde olmazdın!' demişti yine boş tehditlerine başlayarak. Önce ağzımdan çekmişti elini, daha sonra saçlarımı kavrayan elini serbest bıraktığında, kolumu tuttu. Sert bir şekilde tuttuğu kolum sızlayınca yaralı kolumu tuttuğunu anlamıştım.
'Kolum acıyor!'
'Ne tesadüf, zaten acımasını istiyorum aptal şey!' demişti iğrenç ve kaba sesiyle.
'Bırak şunu, cidden! Yaralı kolumu tutuyorsun.' diye bağırdığımda elini serbest bırakmıştı. Arkasını dönmesiyle yumruk yaptığım, sağlam olan elimle yüzüne vurduğumda arkaya doğru sendelese de kolumu tutmayı tekrardan başarmıştı ve yine aynı kolumu, yaralı olan kolumu daha sıkı bir şekilde tutmaya başlamıştı.
Diğer eli sol yanağımı bulup, attığı tokatla gözlerim yaşarsa da ona belli etmemeye çalıştım.
'Rahat dur ve kapat artık şu çeneni!' diye bağırdığında asıl kendisi kapatması gerkiyordu o aptal çenesini.
'Sen dedin diye duracağım, emin ol!' diye kulağına doğru bağırdığımda ağzından çıkan küfürü çok rahat duyabilmiştim. Aptal, sapık, iğrenç mahlukat!
Kolumdan çekiştirerek beni getirdiği yer yıkık dökük, sessiz ve karanlık bir binaydı. Kırılan duvarın içinden geçip, içerideki yırtık ve pis bir halının üzerine beni itip, yere düşürmüştü. Yüzüne tiksinç bir ifadeyle bakarken bu adamın elinden nasıl kurtulacağımı düşünmeye başladım. Aslında koşarak kaçsam beni yakalayamazdı. Yani, yakalamazdı değil mi? Yüzünde pişkin bir ifadeyle bana bakıp sırıtırken o yüzüne yumruklarımı indirmemek için kendimi zor tuttum.
Üçe vurulu saçları ve yan taraflarındaki çizikleriyle tam bir mahalle abilerine benziyordu. Ama kabadayı olanlardan. İğrenç olanlardan yani.
'Bırak beni gideyim. Bana zarar vermen hiçbirimiz için iyi olmaz. Bunu sen de biliyorsun.'
'Az önce öyle demiyordun? Korktun mu yoksa?' dediğinde o yüzündeki aptal gülümsemesi hala yüzündeydi. Bu yüzsüz adam hala nasıl sırıtıyordu? Açık açık ne yapacağını söylediği halde, nasıl bu kadar rahattı?
'Sence gerizekalı?' dediğimde yüzünün düşmesi bir olmuştu. İyi oldu! Sonunda pişkince sırıtmıyordu en azından.
'Sen çok olmaya başladın!' dediği gibi üzerime yürümesi bir oldu. Eliyle yaralı olan kolumu tuttuğu gibi beni yerden kaldırdı. Her seferinde yaralı kolumu nasıl tutturabilirdi? Ve her seferinde bu kadar acıtmayı nasıl başarıyordu? Yüzümü acıyla buruşturup kolumu kurtarmaya çalışsam da diğer eliyle, boşta kalan kolumu sertçe tutup, hareketsiz bırakmıştı beni. Yüzündeki aptal sırıtış geri geldiğinde konuşmaya başladı.
'Şimdi ne yapacaksın güzelim?'
'İste ve gör tatlım!' dediğim gibi bacağının ortasına attığım tekmeyle kollarımı serbest bıraktığında arkama bakmadan koşmaya başladım. En azından biraz zaman kazanmıştım. Hızla oradan uzaklaşırken arkamdan iki büklüm beni takip ettiğini gördüm.
Koşmamı hızlandırıp ona görünmeden bir duvar dibine saklandığımda nefesimi düzene sokmaya başladım. Bana küfürler savurarak karşımdan geçip giderken gülümsememe engel olamadım. Aptal şey.
Şu erkekler ne kadar aptal ve salak varlıklardı. Acaba bilerek mi böyle yapıyorlardı, bilmeden mi? Bilerek yapıyorlarsa sıkıntı yok ama ya bilmeden yapıyorlarsa? O zaman gerçekten erkekler kadar aptal bir varlık daha tanımıyorum.
'Bir de bana rest çekiyor. Aman ne korktum! Gerizekalı.' söylene söylene sindiğim duvardan kalkacağım sırada gaipten sesler duynaya başlamıştım. Sanki birisi sayıklıyor gibiydi. Ya da kıkırdıyor mu? Bir saniye burada biri mi vardı?
'Hey! Sen kimsin? Ve neredesin?' deyip etrafıma bakınmaya başladım. Karanlıktı ve göz gözü görmüyordu neredeyse. Sokak lambasının ışığının bir tanesi de buraya denk gelemez miydi? Bu sokak neden bu kadar karanlık ve korkutucuydu peki?
'Sana diyorum. Neredeysen çıksana ortaya. Ne o, korktun mı yoksa?'
'Kim, ben mi? Yok daha neler?' arkamda duyduğum sesle ağzımdan kaçan korku nidasıyla yan tarafımda duran çöp konteynerın diğer tarafına geçtim.
'Bu nasıl saklanmaktır arkadaş? Kalbime indiriyordun az kalsın!' diyip elimi kalbimin üzerine koydum. Nefesimi düzene sokacağım sırada önümde, gözüme giren ışıkla, gözlerimi kapatmak zorunda kalmıştım.
'Çeksene şu ışığı gözümden! Ne yapmaya çalışıyorsun?' dememe kalmadan ışığı yere doğru uzattı. Şimdi bulunduğum yer hem aydınlık hem de az önceki yerden sonra daha güvenli gelmişti. Tabii bu adamla yaşayacağımız münakaşa ne kadar güvende olduğumu daha net gösterecekti.
Kafamı yukarı kaldırıp biraz önce bana bir kalp krizi geçirmek üzere olan adama baktım. Saçları dağınıktı. Mavi gözlerinin için kıpkırmızı olmuş, bana yarım bir şekilde gülümseyerek bakıyordu. Üzerinde siyah deri bir ceketi vardı. Hemen sol elinde ise motor kaskını tutuyordu. Sanırım biraz daha arka tarafta da motoru duruyordu. Gözlemlerime göre buraya ağlamak için gelmiş olamlıydı. Burnunun ve gözlerinin kırmızılığı bunu gayet de açıklıyordu. Benim onu izlediğim gibi o da beni izliyor, baştan aşağıya süzüyordu. Süzülecek neyim varsa artık.
Üzerimde mavi, klasik bir kazak vardı ve altımda ise normal bir kot pantolon. Saçlarım at kuyruğuydu ve alnımda da tek tük perçemlerim vardı. Hatta şu an saçlarımın o kadar iğrenç göründüğüne eminim ki. O kadar koşmuş ve bir adamın bacağının arasına tekme atmıştım. Bu saç, o kadar şeye dayanmazdı. Ama umrumda değildi. Saç, saçtı işte. Herkeste olan?
'Kimden kaçıyordun sen?'
'Dur düşeneyim.' deyip gözlerimi düşünüyormuş gibi yukarı kaldırdım. Biraz bekleyip ona döndüğümde konuştum.
'Bundan sana ne?' dediğimde hafifçe tebessüm edip gözlerini kaçırdı.
'Hep bu kadar şakacı mısındır?'
'Ah, nereden anladın? Oysaki hep sakladığım bir şeydi bu.' diyerek cevap verdim.
'Anladım ben anlayacağımı. Yorma kendini.' dediği sırada elindeki telefonun ışığını kapatıp ceketinin cebine koydu. Karanlıkta nereye baktığımı bilmeden konuştum.
'Çok merak ettim. Ne anladınız sayın müneccimim?' derken gayet ciddiydim. Ne anlamış olabilirdi bu söylediklerimden? Cidden, merak etmiştim. Ya konuşmak için konuşmuştu. Ya da gerçekten salak bir cevap verecekti. Hadi, konuş ve ne kadar aptal olduğun ortaya çıksın, aptal çocuk.
'Herkese mi bu kadar ön yargılısın yoksa cinsiyet ayrımın mı var?' Ön yargı mı? Peki, istediğin cevabı vermeye hazırım bay ukala.
'Sanırım cinsiyet fark etmeksiniz herkese öyle. Çünkü herkes ön yargıyı hak edecek şeyler yapar. Biz bilmesek de...' dediğimde birkaç adım sesleri işitmiştim.
'Sakın üzerime doğru gelme. Hem ışığı neden kapattıysan? Göremiyorum da ne yaptığını?' dediğim gibi adımlarını durdurup birkaç saniye sonra tekrardan yakmıştı ışığı.
'Bir, karanlık bir yerde savunmasız bir kadına hiçbir şey yapmam. İki, şarjım az olduğu için ışığı kapattım. Ve üç, ön yargıyı kimse hak etmez.' bana doğru konuştuğu yer, motorunun hemen yanındaki yerdi. Yani bana doğru değil de motora doğru yürümüştü anlaşılan. Ama karanlıkta nasıl görebilirdim zaten ki? Ne bu, beni küçük düşürmeler falan? Ne sanıyordu bu kendini de böyle üsten üsten cevap veriyordu bana?
'Anladım, en karizmatik çocuk sensin.'
'Sen öyle diyorsan. Her neyse seninle konuşmak güzeldi demeyeceğim çünkü değildi. Hoşça kal.' deyip kafasına taktığı kaskla motoruna bindi ve gayet normal bir şekilde yanımdan ayrıldı. Peki...
Ve benimle konuşmak güzel değil miydi? Asıl seninle konuşmak bir ölümdü be! Gerçekten de ukala biriydi. Evet, kesinlikle öyleydi.
Az önceki saçma sapan olaylardan sonra geldiğim yer yine aynıydı. Bir duvar kenarı. Ama bana özel ve benim yerim olan duvar kenarına gelmiştim. Hem sakin, hem daha az korkutucu, hem de güvenli sayılacak kadar kapalı bir alandı. Rahat ve güvenle gözlerimi kapattığım tek yerdi belki. Saatin kaç olduğunu bilemeyecek kadar sokaklarda fazla zaman geçirmiştim. Güneşin doğumuna kadar biraz uyusam hiç fena olmayacaktı. Yorulmuş ve sıkılmıştım sanırım. Sırtımı verdiğim duvara kafamı yaslayıp, gözlerimi kapattım. Yarın yeni bir gündü.
Yeni gün, yeni şeyler demekti.
🤍
Yüzümdeki ıslak ve rahatsız edici şey yüzünden gözlerimi araladığımda karşımda tüylü, beyaz ve küçücük bir köpek görmemle ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sabah sabah neydi bu şimdi? Her Allah'ı günü Ağrıyan sırtımı düzelterek ayağa kalkmaya çalıştığımda üzerimdeki siyah bir ceket yere düşmüştü. Bu da neydi? Neler oluyordu Allah aşkına? Birisi gelmişti yanıma ve ben bunu nasıl fark edememiştim?
Oturduğum yerden kalkarak bir elimdeki cekete bir de yerdeki, heyecanla bana bakıp, koşup duran köpeğe baktım. Bu köpek de kesin bu ceketi bırkanın işiydi? Ben köpek sevmem ki hem? Gerçekten düşündüğüm şeye bakar mısın? İyice kafayı sıyırmıştım artık!
Ceketin ceplerini karıştırmak aklıma geldiğinde bütün ceplerine baktığımda sağ cebinde bir kağıt parçası dışında başka bir şey yoktu. Zaten ne arıyorsam? Küçük bir kağıttı ve katlanmıştı. Kağıdı açıp içindeki yazıyı okuyunca kimden geldiğini gayet iyi anlamıştım.
'Ön yargıyı içinde aşman dileğiyle.'
Aptaldı. Evet, kesinlikle aptal bir çocuktan başka bir şey değildi. Ön yargı aşılacak bir şey değildi. Ön yargı, ön yargıydı işte. Nasıl içimde aşabilirim ki böyle bir şeyi? Aptaldı işte. Başka bir açıklama olamaz. Kesinlikle, doğru söylüyorum. Ayağıma dolaşıp duran köpeğe baktığımda sinirden gülmeye başlamıştım. Beni takip edip, buraya kadar geliyordu. Üzerime ceketini örtüp, yanıma da bir köpek mi bırakıyordu? Kafayı yemiş, aptal bir çocuktu.
Köpeği kucağıma aldığım gibi yüzümü yalamaya başlaması bir oldu. 'Yapma şunu köpek. Bak hiç sevmem böyle sulu sulu öpülmek tamam mı? Kes şunu, lütfen.' dediğim sırada bir köpekle konuştuğum gerçeğiyle yüzleşince sustum. Bana da yedirmişti kafayı. Köpeği ceketin içine koyup, kucağıma öyle aldığımda artık sadece oturuyor, beni izliyordu. Şükürler olsun, yalamayı bırakmıştı.
Güvenli bölgemden, ki artık güvenli olduğuna da emin değildim de neyse, ayrıldığımda elimde köpekle çalıştığım yere doğru yürümeye başladım. Patronun köpeği kabul etmeyeceğinden neredeyse emindim. Ne yapacağımı bilmeden öylece yürüyordum sadece. Bir de başıma bu aptal köpek çıkmıştı. Buna nasıl bakacağımı da yazsaydı ya? Daha kendime zor bakıyorum, bir de bu köpek çıktı. Allah'ım çıldıracağım yeminle. Küçük, tatlı, çalıştığım kafenin önüne geldiğim gibi adımlarım geri geri gitmeye başlamıştı. Patron bu köpeği asla içeriye aldırmazdı ki işimden bile olabilirdim. Ne yapacaktım peki ben şimdi? Yerinde de durmuyordu ki? Bebek bir köpekti bu. Annesi falan neredeydi ki acaba bu köpeğin? O çocuk adam bunu getirirken annesinden ayırdığını düşünmemiş miydi yani? Ya annesi yoksa? O yüzden getirmişse bakmam için? İyi, o zaman kendisi baksaymış? Bana niye getiriyorsun be adam?
'Melek'cim. Bu kim?' diye bir ses duymamla kafamı yukarı kaldırdığımda patronun suratını gördüm. Garip bakışlar atan patronun. Hayır, asla köpeği kabul etmeyecekti.
'Patroncum. Imm, köpek. Ne kadar tatlı değil mi? Yazık annesi yok, ben de dedim ki...' lafımı anında bölüp konuşmaya başladı.
'Ne dedin Melek'cim? Annesi yok, buraya getiriyim de biz mi ailesi olalım dedin? Çabuk elindekinden kurtul, hemen işinin başına. Acele et!' dediği gibi içeriye girmesi bir oldu. Daha açıklayamamıştım ki.
'Şimdi seni bıraksam, ya başına bir şey gelirse? Söyle bakalım, ne yapacağım ben seninle?' diye söylendiğimde bana dilini çıkararak havlamaya başladı. Aslında ne kadar tatlı bir şeydi böyle. Beyaz tüyleri ve daha minicik oluşu... Ama hayır. İşimden olamayacak kadar, çok ihtiyacım var bu işe. Ve bu köpek yüzünden işimden olamam. Olmamalıyım. Olmamam lazım!
Hemen yanımda duran birkaç tane koliyi gözüme kestirip, ceketle birlikte içine koydum. Koliyi içeri götürsem patron ne olduğunu sorardı ve ben de hiçbir şey diyemezdim. Ama ya görmezse? Hızlıca soyunma odasına götürüp, çıkışa kadar orada kalabilirdi. Ama nasıl görünmeden içeriye sokacaktım bu koliyi? Elime koliyi alıp, içeriye göz gezdirdiğimde patron görünürde yoktu. Galiba odasına gitmişti. Ki gittiği gibi geri dönmesi de bir oluyordu bu adamın. Ne olacaksa olsun diyerek içeriye girdim ve hızlıca soyunma odasına doğru yürürken önüme çıkan Burak, elindekinin ne olduğunu sordu.
'Çekilsene şuradan Burak. Hayat memat meselesi, lütfen ama. Anlatacağım sonra, hadi!' diyerek önümden çekilmesi için yalvarmıştım resmen. Neyse ki önümden çekildiği gibi hızlı adımlarla soyunma odasına kadar gelmeyi başarmıştım. Rahat nefes almıştım. Şimdi tek temennim bir an önce çıkış saatimin gelmesiydi. Koliyi yere bırakarak ağzını açtığımda bana dilini çıkararak bakan köpeği gördüm. Kesinlikle başıma bela olacaktı. Umarım olmazdı.
Garson kıyafetlerimi üzerime giyip, köpeği koliyle birlikte arka tarafa, en uç köşeye koydum. Ağzını tam kapatmadan, onu orada bırakıp, patronu daha fazla şüphelendirmeden içeriye geçtim. Kapının orada dikilmiş, bizi gözetliyordu. Ne kadar iyi olduğumuzu değil, en ufak bir açığımızı aradığından emindim. Umarım, bugün iyi bir şekilde sonlanabilirdi.
Yeni gelen müşterilere doğru gidip, yoğun bir iş gününe başlamış oldum. Hadi bakalım, gazamız mübarek olsun Melek.
Kafe birazcık da olsa rahat bir nefes aldığında oturmak için bir yerler arasam da patron burada olduğu sürece oturamazsdık. Hiçbirimiz. İşe başladığımdan beri ayakta dikilip, bütün çalışanları göz hapsine alıp izlemeye başlamıştı. Ki hala da devam ediyordu. Bitmemişti bizi dikizlemesi. Göz göze geldiğimizde gözlerimi hemen geri çekip, müşterilere bakarak, bir ihtiyaç var mı diye kontrol ettim. Herkes gülüşerek, konuşuyor, sohbet edip eğleniyorlardı. Herkes, mutluydu sanırım. Ya da sadece rol yapıyorlardı. Ben ise rol yapamayacak kadar yorgun ve bitkin hissediyordum. Bu yorgunluğumu benden alıp, yerine mutlu birini koyacak birisi olamaz mıydı? Yok muydu böyle biri?
Yanıma gelen Eslem'in adımı söylemesiyle onu fark edip ona döndüm.
'Kolun? Kanıyor.' dediğinde gözlerim direkt koluma kaydığında yaramın fazlasıyla açıldığını anlamıştım.
'Önemli değil, şimdi hallederim. Beni idare eder misin?'
'Tabi tabi git sen. Burası bende.' derken üzülmüş gibi bir hali vardı. Alışkındım ben. Kolumun, bacağımın ya da burnumun kanamasına. Önemli değildi bunlar. Önemli olan, bunu nasıl yaptığımdı? Bu yaraların nasıl oluştuğuydu? Ki bunu bir tek ben bilebilirim. Birilerinden, hayvan heriflerden, pis insanlardan kaçarken, kurtulmaya çalışırkenki oluşan yaralardı her biri. Hepsine alışıktım. Allah kahretmesin ki alışıktım.
Ayaklarımın bedenimi getirdiği yer lavaboydu. Gömleğin kolunu biraz yukarı kaldırdığımda gördüğüm manzarayla yüzümü buruşturdum. Sanırım dün çok fazla zorlanmıştım kolumu. Çünkü iyileşmeye yüz tutmuş yaram artık fazlasıyla açılmıştı. Birkaç hafta öncesine ait yaram hala geçmemişti ve artık daha da kötü durumdaydı. Peçeteyle kolumun kenarındaki kan lekelerini silip, birkaç gün önce aldığım merhemi cebimden çıkararak yaranın üzerine sürdüm. Ama sanırım aldığım merhem hiçbir işe yaramayan bir merhemdi. Kaç gündür sürüyordum ama hala acısı vardı. Üstelik kapanacak gibi de değildi. Gömleğe bulaşan kan lekelerini de iyice temizledikten sonra kolumu peçeteyle iyice sarıp gömleğin kolunu geri düzeltmiştim. Bu beni mesai bitimine kadar idare edebilirdi sanırım. Umarım...
Lavabodan çıktığım gibi karşımda duran patronu ve elindeki küçük köpeği görmem bir olmuştu. Nasıl bulmuştu ki?
'Açıklaman var mı Melek Hanım? Kurtul dememiş miydin bu şeyden ben?' Şey mi? O bir köepti ve ona şey diye mi bahsediyordu? Gerçekten patavatsız bir adamdı.
'Ama...' Lafımın bitmesine daha izin vermeden sert bir sesle uyarılmıştım.
'Aması yok! Bir daha böyle bir şey yaşanırsa kapı orada, biliyorsun.' deyip, tasmasından tuttuğu köpeği dışarı çıkararak, öylece bırakmıştı. Bana dilini çıkararak bakan köpek, birkaç kere havlayıp etrafında dönmeye başladı. O daha küçük bir köpekti. Ne zararı vardı kocaman kafeye?
'İşinin başına, hadi!' diyerek sesini yükselterek konuştuğunda yerimde sıçrayıp patrona baktım. Pislik bir insandı. Gerçekten, iğrenç kalpli bir insandı.
İşimin başına geri döndüğümde küçük köpek kapının orada öylece durup bana bakıyordu. Acaba, çıkışa kadar orada öylece bekler miydi? Ne olur başına bir şey gelmesin...
'Hoş geldiniz efendim. Karar verdiniz mi?' derken gözlerim bir yandan masadaki çiftteydi diğer yandan kapıdaki köpekte. Dilini çıkarmış, öylece beni bekliyor gibiydi.
'Ben sade bir Türk kahvesi alacağım.' demişti kadın menüyü masaya bırakarak.
'Peki. Siz beyefendi?' derken elimdeki kağıda yazı yazmakla meşguldüm.
'Americano, lütfen.' O da siparişini verdiğinde gözüm yine köpeğe kaymıştı. İnsanlar yanından geçip giderken, herkese havlıyor, dilini çıkararak kendini sevdirmeye çalışıyordu. Kimse mi, yanına çöküp sevmez şu köpeği?
'Başka bir şey ister misiniz?' derken de hala dışarıdaydı gözlerim.
'Teşekkürler.' diyen kadına gülümseyerek siparişleri hazırlaması için Eslem'in yanına gittim. Siparişleri söylediğim gibi hemen yapmaya başlaması bir olmuştu. Bu sırada da gözleri bende, köpek olayını anlatmamı istiyordu.
'Hadi anlat artık.' dediğinde nefesini vermişti bıkkınlıkla.
'Dışarıdaydı. Anlatacak bir şey yok ki. Aldım geldim ben de.' diye bir yalan uydurmuştum. Ki yalan mıydı bu? Bir yandan doğruydu aslında.
'Sen mi? Öylece bir köpeği alacaksın, buraya getireceksin? Hiç sanmıyorum.' derken sütü köpürtmeye başlamıştı. Sanırım yalandı.
'Evet Eslem. İster inan ister inanma. Ama öyle, evet.'
'İyi, öyle olsun bakalım.' derken hiç inanmış gibi bir hali yoktu. Ama ya ne deseydim? Uyandığımda yanımdaydı, ben dışarıda uyuyorum da o yüzden, mi diyeceğim? Saçmalık.
Hayat hikayemi kimse bilmiyordu, bilmelerini de hiç istemezdim zaten. Patron, odasına gitmişti ve hiç oradan çıkmasını istemiyordum. Moralimi bozuyor ve sinirlerim bozuluyordu onun o iğrenç yüzünü görünce. Pislik adam.
Gözlerim dışarıya kaydığında köpeğin orada olmadığını görünce endişelenmiştim. Tam dışarı çıkıp bakacakken Eslem kahvelerin hazır olduğunu söylemişti. Hızlıca onları götürerek geri geldiğimde elimdeki tepsiyi tezgaha bıraktım ve dışarıya koştum.
Gördüğüm şeyle kan beynime sıçrarken gözlerimden yaşların akması bir olmuştu. Yerde yatan küçük köpek can çekişiyormuş havlamaya çalışıyordu. Sırt üstü yatan köpek ayaklarını sallıyor, acı nidaları çıkarıyordu. Birisi çarpmıştı ve yanında kimseler yoktu. Kimse mi görmemişti? Kimse mi görmüyordu?
Küçücük köpek acı çekerken herkes bakıp, yüzünü ekşiterek yanından geçip gidiyordu. Bu kadar mıydı insanlık?
Koşarak küçük köpeğin yanına gittiğimde gözlerini zor açıyordu. Ağzından çıkan acı nidaları ağlamama daha çok sebep oluyordu.
'Hayır! Ölemezsin. Ölmemelisin. Benim yüzümden olmaz. Benim yüzümden ölmemelisin.' derken elime almaya korkuyordum. Ya elime aldığım gibi, daha çok fazla acı çeker ve ölürse? Ne yapacaktım şimdi? Herkes elimde ölürken ben bu küçük köpeği nasıl elime alacaktım? Hemen öleceğini bilerek elime nasıl alıp da kurtaracaktım onu? Birisi ne yapmam gerektiğini söyleyemez miydi? Birisi de çıkıp bana yarım eli uzatamaz mıydı? Benim yüzümden biri daha ölemezdi. Ölmemeliydi. Ölmesine izin veremezdim. Ama, ne yapacaktım peki?
Bölüm etkileşimi
