16. bölüm · RUH

15. Bölüm

Qelebeq 🦋

Yavuz’un dudaklarından dökülen bu yakıcı itiraf, bahçedeki asma yapraklarının hışırtısını bile susturdu. Masanın altından uzanan eli, tenime doğrudan değmiyordu ama parmak uçlarının sandalyenin ahşabına bıraktığı o yoğun sıcaklık, belimdeki açık tenin üzerinde adeta bir mühür gibi iz bırakıyordu. Nefesim boğazımda düğümlendi. Yavuz’un bu kadar net, duru ve arzu dolu bir şekilde duygusunu ortaya koyması, Rusya’daki o karanlık günlerimden sonra beni hem korkutuyor hem de garip bir şekilde şefkatle sarmalıyordu.
Henüz teninin tenime değmesine, o sınırları tamamen aşmaya hazır değildim; içimdeki ürkek kız çocuğu hâlâ bir köşede saklanıyordu. Ama Yavuz bunu anlıyordu. Bakışlarındaki o koruyucu, o incitmekten korkan ifade, hissettiğim bu çekingenliğe bir saygı duruşuydu.
Cevap veremedim, sadece gözlerimi onun kehribar rengi gözlerinden kaçırmadan, kalbimin göğüs kafesime vuruşunu dinledim. Yavuz, yüzündeki o sert, komiser ifadesini tamamen yumuşatarak bana doğru bir milim daha yaklaştı. Aramızdaki o görünmez mesafe, dudaklarımızın arasındaki mesafeden çok daha yoğundu.
"Seni zorlamak istemiyorum," diye fısıldadı Yavuz, sesi adeta ruhumu okşayan kadife bir melodi gibiydi. "Sadece... senin bu dünyada var olduğunu, o soğuk topraklardan bana sağ salim döndüğünü hissetmeye ihtiyacım var. Bana bakarken gözlerinde o ürkekliği gördüğümde, dünyayı yakasım geliyor İnci."
Bakışları dudaklarımdan yavaşça yukarı tırmanıp gözlerimin içine kenetlendi. O an, fiziksel bir temastan çok daha öte bir şey oldu; iki ruh, yılların biriktirdiği o hasret köprüsünde birbirine sarıldı. Rusya’nın o ıssız, karanlık gecelerinde beni ayakta tutan o hayali sıcaklık, şimdi tam karşımda kanlı canlı duruyordu. Amcamın gölgesi, o tehditkar geçmiş, Yavuz’un bu korumacı bakışlarının altında un ufak olup dağılıyordu.
"Yavuz," dedim, sesim kalbimin ritmine yenik düşerek titrek bir fısıltıya dönüştü. "Ben... hâlâ biraz kırılganım. Ama senin yanındayken, o mermer beyazlığının arkasındaki buzların eridiğini hissediyorum. Sadece bana biraz zaman ver."
Yavuz, bu sözlerimle derin, sarsıcı bir nefes aldı. Gözlerini bir saniye kapatıp açtı; içindeki o hırçın dalgaları dindirmeye çalışır gibiydi. Ahşap sandalyedeki parmaklarını yavaşça geriye çekti ama bakışlarını asla ayırmadı. O elini çektiğinde bile, bıraktığı his hâlâ tenimde kor gibi yanmaya devam ediyordu.
"Sana bütün ömrümü veririm İnci," dedi, sesi o kadar derinden ve adanmışlıkla geliyordu ki, bu sözün ağırlığı göğsümü kabarttı. "Sen hazır olana kadar, ben sadece senin gölgen olurum. Seni uzaktan izler, rüzgarın bile seni incitmesine izin vermem. Ama bil ki, bu kalp artık tamamen senin ritmine mühürlendi."
Tam o sırada içeriden Emine Hanım’ın ve anneannemin neşeli gülüşmeleri, kahve fincanlarının porselen tıkırtıları gelmeye başladı. O büyüleyici, sadece ikimize ait olan mahrem evren yavaşça dağılırken, Yavuz sandalyesini eski konumuna getirdi ve o ağırbaşlı, mesafeli komiser maskesini tekrar yüzüne geçirdi. Ancak kehribar gözlerindeki o sönmeyen ateş, bana az önce yaşananların hiçbirinin rüya olmadığını fısıldıyordu.
Büyükler bahçeye adım attığında, Yavuz masadaki kahve fincanına uzanırken bana bakıp hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme, sadece benim çözebileceğim gizli bir dilde yazılmıştı: "Buradayım, ve artık hiçbir yere gitmiyorum."

Emine Hanım elindeki dumanı tüten kahve tepsisiyle masaya yanaştığında, bahçeyi saran o yoğun, adeta havayı askıda bırakan büyüleyici atmosfer usulca dağıldı. Yavuz, büyüklerin gelişiyle o korumacı ve mesafeli komiser duruşuna saniyeler içinde geri döndü ama kehribar gözlerindeki o sönmeyen yangın, attığı her kaçamak bakışta mermer beyazlığındaki tenimi usul usul yakmaya devam ediyordu."Hadi bakalım, kahveleriniz geldi," diyerek fincanları masaya yerleştirdi

Emine Hanım. Anneannem de hemen yanına oturup keyifle kahvesinden bir yudum aldı. Bahçenin diğer ucundan dedemle Süleyman amcanın tavla pullarını şakırdatma sesleri gelirken, masadaki sohbet kaçınılmaz olarak eski günlere, mahallenin o cıvıl cıvıl, tasasız zamanlarına kaydı."Eee Ayşe abla," dedi Emine Hanım, gözlerini benden ayırmadan tebessüm ederek. "İnci’yi böyle karşımda bembeyaz, serpilmiş bir genç kadın olarak görünce zamanın ne çabuk geçtiğini anlıyorum. Daha dün gibi, bu bahçede Yavuz’un peşinden ayrılmayan o küçük kız çocuğu..."Anneannem gülerek araya girdi: "Sorma Emine, az çektirmedi bizimki de Yavuz’a. Beş yaşındaydı buralardan gitmeden önce ama hafızamıza kazınmış bir kere. Ne zaman o bahçedeki alçak asma kütüğünün üzerine çıksa, dengesini kaybeder gibi olur, 'Yavuz!' diye çığlığı basardı. Yavuz da daha o bacak kadar boyuyla koşar, arkasından tutardı düşmesin diye."Anneannemin anlattığı bu tatlı hikaye masada bir kahkaha tufanı koparırken, zihnimin derinliklerinde, o sisli geçmişin arkasında küçük bir perde aralandı. Beş yaşımdan sonrasına dair bu mahalleye ait hiçbir şey yoktu hafızamda; burası benim için anlatılan sıcak bir masaldan ibaretti. Ama tam o anda, o cümlenin rüzgarıyla gözümün önüne hayal meyal bir kesit geldi.Çok net olmayan, sanki eski ve solmuş bir fotoğrafa bakar gibi beliren küçücük bir anı... Üzerimde yine beyaz bir çocukluk elbisesi vardı, ayaklarım yere tam basmıyordu ve arkamda, beni düşmeyeyim diye o küçük omuzlarıyla destekleyen koyu renk saçlı bir çocuk gölgesi... Yüzünü tam seçemiyordum o anının içinde, her şey flu bir rüya gibiydi ama hissettirdiği o hesapsız güven duygusu, tam şu an yanımda oturan adamla birebir aynıydı. Hafızamın bana uzmanlaştığı bu tek ve ufak kesit, kalbimin göğüs kafesimde hızla teklemesine yetti. Bakışlarım istemsizce Yavuz’un masanın üzerindeki güçlü ellerine kaydı. O eller, sanki hep oradaydı."Yevuz yine tutar," dedi Yavuz aniden. Sesi o kadar tok, o kadar kararlı ve derinden gelmişti ki masadaki gülüşmeler bir an duraksadı.

Yavuz, bakışlarını benden bir milim bile kaçırmadan, kahvesinden bir yudum daha alırken ekledi: "İnci’nin dengesi ne zaman sarsılsa, ben yine o bıraktığı yerdeyim. Eskiden de böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacak."

Emine Hanım oğlunun bu net ve sahiplenici tonu karşısında içtenlikle gülümsedi. Büyükler bu sözü eski bir çocukluk bağının tatlı, vefalı bir tezahürü olarak yorup kahve sohbetine kaldıkları yerden, mahallenin eski neşeli hikayeleriyle devam ettiler.

Tam o sırada mutfak kapısı tekrar gürültüyle açıldı ve içeriye, az önceki pijama altını nihayet değiştirip üzerine rahat bir tişört geçirmiş, saçları hala hafifçe nemli olan Kerem daldı.

Yüzündeki o bitmek bilmeyen fırlama gülümsemesiyle doğrudan bizim masaya yöneldi."Oooo, kahve keyfi başlamış da benim gibi bir jönü çağırmayı unutmuşsunuz!" diyerek yanımızdaki boş sandalyeyi kaptığı gibi ters çevirip oturdu, kollarını sandalyenin arkalığına dayadı. Gözleri doğrudan beni buldu. "İnci, bakıyorum da hafıza tazelemeleri başlamış. Annemle Ayşe teyze yine bizim çocukluk rezilliklerimizi mi döküyorlar ortaya?"
Gülerek başımı salladım. "Senin uykucu hallerinden ziyade, benim beş yaşındaki sakarlıklarımı konuşuyorduk Kerem."

"Aman, sen ona sakarlık deme ya," dedi Kerem göz kırparak. "Sen o zaman da böyle çıtkırıldımdın, mahallenin porselen bebeğiydin işte. Hatırlamazsın tabii, sen gitmeden hemen önce, şu arka sokaktaki bakkalın önünde benim elimdeki dondurmayı kapıp kaçmaya çalışmıştın da üç adım atamadan yere kapaklanmıştın. Dondurma üstüne dökülünce öyle bir ağlamıştın ki, abim karakoldan telsizle anons geçmişler gibi koşa koşa gelip beni azarlamıştı 'kızı niye ağlatıyorsun' diye. Halbuki dondurması giden bendim!"

Kerem’in bu neşeli ve hararetli anlatımıyla bahçede büyük bir kahkaha daha koptu. Onun bu samimi, hiçbir mesafeyi barındırmayan çocuksu neşesi içimdeki o yabancılık hissini bir anda eritiverdi. Kendimi onunla aynı yaştaki o eski, tasasız çocuk gibi hissettim.

Yavuz ise kardeşinin bu dondurma hikayesine hafifçe gülerken, bakışlarındaki o korumacı yumuşaklık hiç eksilmedi. "Hak etmişsin Kerem," diye mırıldandı Yavuz kahvesinden son yudumu alırken. "İnci'nin dondurmasını paylaşsaydın düşmezdi.""Bak bak, görüyor musun İnci? Abim her zamanki gibi yine tarafını seçti," diyerek hayıflandı Kerem, ama gözlerindeki o neşeli pırıltı aramızdaki o yakın arkadaşlık köprüsünü çoktan kurmuştu bile.

Günün geri kalanı, o asma altındaki masada adeta su gibi aktı. Öğleden sonra Emine Hanım’ın mutfaktan taşıdığı taze meyveler, demlenen ikindi çayları, dedemlerin tavla iddialarının tatlı atışmaları bahçeyi doldurdu. Sahile gitmek, kalabalıklara karışmak fikri tamamen aklımdan uçup gitmişti; çünkü buradaki o samimi kalabalık, ruhuma uzun zamandır hissetmediği bir aidiyet aşılıyordu.

Kerem sürekli eski mahalle maceralarından, benim yokluğumda buraların nasıl değiştiğinden bahsediyor, beni güldürmek için elinden geleni yapıyordu. Yavuz ise çoğunlukla sessiz kalıp bizi dinliyor, ama ne zaman Kerem bana çok yaklaşsa ya da espriyi abartsa hafifçe boğazını temizleyip o otoriter komiser bakışıyla onu hizaya getiriyordu. Yine de gözlerindeki o huzurlu ifade, bu sıcak aile tablosundan ne kadar memnun olduğunu ele veriyordu.Güneş asma yapraklarının arasından süzülüp yerini akşamın o tatlı serinliğine bırakırken, nihayet kalkma vakti gelmişti. Dedem ve anneannem ayağa kalktığında, ben de üzerimdeki bembeyaz eteği toparlayarak doğruldum."Her şey için çok teşekkür ederim Emine teyze, çok güzel bir gündü," dedim içtenlikle."Ne demek kızım, burası senin de evin. Her zaman bekleriz," diyerek beni şefkatle kucakladı.

Kerem arkadan el sallayıp, "Yarın seni mahalleyi turlamaya çıkaracağım, kaçışın yok çocukluk arkadaşım!" diye seslendi. Ona gülümseyerek karşılık verdim; onunla aramızdaki o yakın arkadaşlık bağı artık resmileşmişti.Yavuz ise bahçe kapısına kadar bize eşlik etti.

Tam kapıdan çıkarken, büyüklerin birkaç adım önünde yürüdüğüm sırada bana doğru hafifçe eğildi. Kehribar gözleri akşamın loşluğunda iyice koyulaşmıştı.

"Güzel bir gündü," dedi sesi kadife gibi pürüzsüz ve sadece bana özel bir tonda. "Seni buralarda, ait olduğun bu sıcaklıkta görmek... İçimdeki pek çok şeyi yatıştırdı İnci."

"Benim için de çok güzel bir gündü." diye fısıldadım, gözlerinin içine bakarak.

Eve geçip odama çıktığımda içerideki o loş, sakin hava beni karşıladı. Işığı açmadım. Üzerimdeki beyaz takımı çıkarıp rahat geceliklerimi giydikten sonra kendimi yatağın yumuşak çarşafları arasına bıraktım. Sırtüstü uzanıp tavandaki gölgeleri izlemeye başladım.İçimde, çok uzun zamandır hissetmediğim, tarifi imkansız bir hafiflik vardı.

Gözlerimi kapattığımda kulaklarımda hala Kerem’in dondurma hikayesi, Emine Hanım’ın şefkatli sesi, anneannemin kahkahası ve Yavuz’un o masanın altındaki parmak uçlarının hayali sıcaklığı yankılanıyordu. Yıllardır içimde büyüyen o yalnızlık, o sığınaksızlık hissi bu akşam tamamen yok olmuştu. Kendimi bir biblo gibi kırılgan değil; etrafı aşılması imkansız, sıcacık bir aile duvarıyla örülmüş bir kale gibi korunaklı hissediyordum. Evime, ait olduğum o yuvaya gerçekten dönmüştüm. Yorganı üzerime biraz daha çekerken, yüzümdeki o huzurlu tebessümle, yıllar sonra ilk kez içim sıcacık bir şekilde uykuya daldım.