RUH kitap kapağı

15. bölüm / 16

RUH

14. BÖLÜM

Yazar: Qelebeq 🦋

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: 14. BÖLÜM

Yavuz'un fısıltısı akşam esintisinin tenime dokunuşundan çok daha derin bir sizi bıraktı kalbimde, burnunu saçlarıma yaslamış zamanı orada durdurmak ister gibi bekliyordu aldığı o derin nefes'in ağırlığı omuzlarımdaki tüm o hayali yükleri bir anlığına yere bıraktırdı.

Bana Rusya'nın soğuğunu kimsesizliğimi amcamla karanlık gölgesinde hepsini o tek bir nefesiyle zihnimden sildim, geri çekilmediğinde cesaretimi toplayıp ellerimi yavaşça ceketinin ön tarafına göğsünün üzerine koydum kalbi üniformasının altındayken göründüğünden çok daha hızlı adeta bir kuşum kanat çırpışı gibi atıyordu bu sert adam bu mahallenin ve düzenin koruyucusu benim yanımda bu kadar savunmasız mıydı yani?

Yavuz diye fısıldadım ismini telaffuz ederken sesim titriyordu.

Ben buralara dönerken her şeyin çok daha zor olacağını sanmıştım kimsenin yüzüne bakamayacağımı o sessizliğin içinde boğulacağımı...

Yavuz başını hafifçe kaldırdı ama geri çekilmedi alnı kaskımın hemen üzerindeydi. Gözlerindeki o kehribar ateşinde daha önce hiç görmediğim bir şefkatle yanıyordu.

Sen nereye gidersen git İnci dedi sesi boğuklaşarak benim için hep o ağaçta mahsur kalan gözleri parlayan kız çocuğuydun ama şimdi karşımda öyle bir kadın var ki ona yaklaşmak için bile kendimle savaşmam gerekiyor.

Hem çok güzel hem çok zayıf hem de çok kibar. Kırılacak bir biblo gibisin.

Neden dedim nefesim nefesine karışırken.

Çünkü seni kırmaktan korkuyorum dedi parmak uçlarıyla kaskın altından sarkan bir saç tutanını kulağının arkasına iterken o kadar zarif o kadar incinmiş duruyorsun ki bazen yanlış bir sözüm yanlış bir hareketim seni benden tamamen uzaklaştırır diye ödüm kopuyor.

Ama bilmeni istiyorum; kalbimde sakladığım o çocukluk aşkı senin gidişinle bitmedi. Aksine, sen uzaklaştıkça o burada, bu mahallenin her köşesinde seni bekleyerek büyüdü."

Bu bir itiraftı; yılların biriktirdiği, sustuğu o devasa duygunun dışarı taşmasıydı. Gözlerim doldu ama bu kez üzüntüden değil. Yavuz, çenemi yavaşça tutup yüzümü tekrar kendine çevirdi. Baş parmağıyla dudağımın kenarını hafifçe okşadı.

"Bana layık olup olmadığını sen değil, bu kalp belirledi çoktan. Senin karanlığın benim için sadece seninle beraber yürümek istediğim bir yol. Işığı beraber yakarız, gerekirse ben senin yerine o karanlıkla savaşırım."

Yavuz, büyük bir iradeyle dudaklarını dudaklarımdan uzak tutuyor, titreyen bakışlarıyla bana adeta kutsal bir emanete bakıyormuş gibi bakıyordu. Tam o anda ellerini kaldırıp başımdaki kaskı iki yanından sıkıca kavradı. Beni o kaskın içinde, dış dünyadan tamamen soyutlanmış bir sığınağa hapsetti.

Yavaşça öne eğildi ve kendi alnını, başımdaki kaskın alnıma denk gelen sert yüzeyine yasladı. Alın alına, soluk soluğa kalmıştık. Arada kaskın sert plastiği olsa da, alnının sıcaklığını ve baskısını ruhumun derinliklerinde hissettim. Bu, tenin tene değmesinden çok daha sarsıcı bir mühürdü. Yavuz, bu temasla tüm gücünü ve korumacılığını bana aktarıyordu sanki.

Gözlerini sıkıca yumduğunu gördüm. Kaskın içindeki dar alanda, alnımızın birleştiği o noktada sadece ikimizin nefesi yankılanıyordu. Yavuz, başını kaskıma iyice yaslayarak fısıldadı:

"Buradayım İnci. Alnını alnıma yasladığın her an, tüm dünyayı senin için durdurmaya hazırım. Bu kaskın koruduğu her şeyi, içindeki her düşünceyi canım pahasına savunurum."

Gözlerimi yumdum. Kaskın soğuk yüzeyi Yavuz’un sıcaklığıyla ısınırken, Rusya’dan kalma o bitmek bilmeyen üşüme hissi nihayet son buldu. Yavuz yavaşça geri çekildiğinde bakışlarındaki yoğun şefkat hala oradaydı.

Boğuk bir sesle, "Hadi," dedi, "Ayşe teyze mahalleyi ayağa kaldırmadan gidelim."

Motora bindiğimizde beline öyle bir sarıldım ki, Yavuz’un gülümsediğini omuzlarının hareketinden anladım. Sahil yolunun ışıkları birer birer arkamızda kalırken, Yavuz’un sırtındaki o güven veren genişlikte huzuru bulmuştum. Eve vardığımızda vizörümü kaldırdı ve gözlerime bakıp fısıldadı: "Eve hoş geldin İnci."

"Hoş buldum" diyebildim sadece. Sesim, hissettiğim o yoğun duygunun altında ezilmiş gibi kısık çıkmıştı.
Kaskı çıkarıp ona uzatırken ellerimiz birbirine değdi.

Yavuz kaskı alırken bakışlarını bir an bile gözlerimden ayırmadı. Bahçe kapısından içeri süzülüp kapıyı usulca kapattığımda, motorun hâlâ rölantide çalıştığını duyabiliyordum. Ben içeri girene kadar bekleyecekti, biliyordum.

İçeri girdiğimde loş ışık ve taze demlenmiş çay kokusu karşıladı beni. Anneannem ve dedem salonda, her zamanki köşelerinde oturuyorlardı. Anneannem, gözlüklerinin üzerinden beni süzerek konuştu:

"Hayırdır kızım? Saat epey geçti, okuldan çıkalı çok oldu. Neredeydin?"

Ayakkabılarımı çıkarırken yüzümdeki o engelleyemediğim tebessümü saklamaya çalışarak cevap verdim: "Biraz hava almak istedim anneanne, sahil yoluna kadar indim. Dönüşte de Yavuz’la karşılaştık. Sağ olsun, bu saatte yürütmedi beni, motorla eve kadar bıraktı."

Dedem, Yavuz'un adını duyunca gazetesini hafifçe indirdi. "İyi yapmış," dedi güven dolu bir sesle. "Aferin oğlana. Polis adamın hali başka olur, sokakları o bilir. Güvenle gelmişsin ya, gerisi mühim değil."
Anneannem bir süre yüzümü inceledi, sanki saçımdaki kask izini ya da gözlerimdeki o farklı parıltıyı çözmeye çalışıyordu ama üstelemedi. "Aç mısın? Yemek ayırmıştım," diye sordu.

"Yok anneanneciğim, sağ ol. Biraz yorgunum sadece, odama çıksam iyi olacak," diyerek merdivenlere yöneldim.

Odama girip kapıyı kapattığımda sırtımı ahşap yüzeye yasladım. Işığı açmadan karanlıkta yatağıma doğru yürüdüm ve kendimi yumuşak çarşafların üzerine bıraktım. Tavandaki gölgeleri izlerken, Yavuz’un kaskın üzerinden alnını alnıma yasladığı o anı tekrar tekrar yaşadım.

O saniyeler... O an aradaki kask bile ruhlarımızın birbirine dokunmasına engel olamamıştı. Rusya'daki o bitmek bilmeyen sorgu gecelerinde, buz gibi hücrelerde hayal bile edemeyeceğim bir güven hissiydi bu. Amcamın o karanlık varlığı, o tehditkar mesajları şu an sanki başka bir dünyaya aitmiş gibi geliyordu.

Ceketimin cebinden telefonu çıkarıp yastığın kenarına bıraktım. Hiçbir mesaj, hiçbir bildirim gelmemişti ama bu kez o sessizlik beni korkutmadı. Yavuz’un "Işığı beraber yakarız" diyen sesi kulaklarımda çınlıyordu. Yorganın altına girip gözlerimi kapattığımda, pencereden sızan ay ışığı odayı aydınlatırken, yıllar sonra ilk kez kendimi bir biblo gibi kırılgan değil, bir kale gibi korunmuş hissederek uykuya daldım.

Sabah güneş ışınıyla uyanıp esneyerek kendime geldim.
Gardırobumun karşısına geçip aynadaki duru beyazlığıma baktım. Bugün kendimi özgür hissetmek istiyordum. Askıdan, bembeyaz, uçuş uçuş kumaşıyla vücudumu bir heykel gibi saran o takımı çıkardım. Üst parçası tek omuzdan gelen, belimi asimetrik bir pencereyle açıkta bırakan, drapeli ve zarif bir tasarımdı. Altındaki maksi boy etek ise her adımımda etrafımda dalgalanacak kadar hafifti. Mermer beyazlığındaki tenim, bu kar beyazı kumaşın içinde adeta parlıyordu. Bu iddialı parçayı, altına giydiğim tertemiz beyaz spor ayakkabılarla dengeledim. Saçlarımı ise tamamen doğal bıraktım; omuzlarımdan belime doğru özgürce dökülüyorlardı.

Aşağı indiğimde anneannem antredeki aynada eşarbını düzeltiyordu. Beni o bembeyaz, adeta bir su perisini andıran kıyafetimle görünce duraksadı. "Aman yarabbi... Kızım bu ne güzellik? Gözlerim kamaştı," dedi hayranlıkla.

"Günaydın anneanne," dedim gülümseyerek. "Hayırdır, sabah sabah nereye böyle?"

"Eee, komşu Emine aradı demin," dedi anneannem çantasını koluna takarken. "

'Ayşe abla, İnci kızımız da döndü madem, bu sabah bahçede hep beraber bir kahvaltı edelim, hasret giderelim' dedi. Ben de 'Olur' dedim. Hadi, geç kalmayalım, deden çoktan gitti bile."

Kalbim aniden vites yükseltti. Yavuz’u, üniforması olmadan, kendi evinin o rahat ortamında görecek olma fikri karnımda kelebeklerin uçuşmasına neden oldu. Hiç itiraz etmeden anneannemin peşine takıldım.

Birlikte bahçe kapısından çıkıp birkaç adım ötedeki Yavuzların bahçesine girdiğimizde, asma yapraklarının gölgesine kurulmuş o muazzam sofra karşıladı bizi. Yavuz, masanın başında sırtı bize dönük duruyordu. Anneannemin sesini duyunca ağır ağır arkasına döndü.

Yavuz’un bakışları beni bulduğu an, elindeki çay bardağını masaya bırakırken parmaklarının kasıldığını gördüm. Gözleri, üzerimdeki o beyaz, belimi açıkta bırakan kıyafette ve ardından mermer gibi duru yüzümde uzunca bir tur attı. O her zamanki otoriter komiser duruşu, yerini derin bir hayranlığa bırakmıştı. Kehribar gözlerindeki ateşin nasıl bir anda koyulaştığını fark etmemek imkansızdı.

"Hoş geldiniz Ayşe teyze," dedi, sesi her zamankinden çok daha boğuk ve derinden geliyordu. Bakışlarını bir saniye bile üzerimden çekmeden ekledi: "Hoş geldin İnci."

"Hoş bulduk," dedim, beyaz eteğimin uçuşmasına izin vererek yanına doğru bir adım atarken.
Emine Hanım, "Gelin bakalım güzellerim, her şey taze, soğutmayın," diyerek bizi masaya buyur etti. Kahvaltı boyunca Yavuz’un dikkatini toplamakta ne kadar zorlandığını keyifle izledim. Annelerimiz neşeyle konuşurken, o kaçamak bakışlarla açıkta kalan bel kıvrımımı ve beyaz tenimi hapseder gibi izliyordu. Beyazlar içindeki bu halimin onu ne denli sarstığını, çayından aldığı her yudumda boğazının düğümlenmesinden anlıyordum.

Kahvaltı sofrasında o cıvıl cıvıl sesler, sıcak pişilerin kokusu ve büyüklerin eski günlerden kalma kahkahaları eşliğinde vakit akıp geçti. Ancak benim için zaman, tam karşımdaki sandalyede oturan o kehribar gözlerin her kaçamak bakışında duruyordu. Kahvaltının sonuna doğru bahçedeki hava, güneşin yükselmesiyle değil, aramızda biriken o dile dökülmeyen çekimle iyice ağırlaştı.

"Hadi bakalım," dedi Emine Hanım, boşalan çay bardaklarını toparlarken. "Ben içeri geçip şöyle okkalı birer Türk kahvesi yapayım size."

Anneannem hemen fırsatı değerlendirip ayağa kalktı. "Dur Emine, ben de geleyim seninle. Şu dün telefonda bahsettiğin örnekleri gösterecektin ya bana, içeride bir bakayım onlara," diyerek mutfağın serinliğine doğru süzüldüler.

Dedem ise Yavuz’un babasına göz kırptı. "Süleyman, gel bakalım şu tarafa. Bakalım bugün de şansın dünkü gibi yaver gidecek mi?" diyerek tavlayı kaptığı gibi bahçenin en ucundaki asma altı köşesine çekildiler.

Bahçede bir anda sadece yaprakların hışırtısı ve ikimizin birbirine karışan nefesi kaldı. Yavuz, o ağırbaşlı komiser maskesini bir kenara bıraktı. Sandalyesini sessiz ama kararlı bir hamleyle bana doğru çevirdi. Bakışları, omuzlarımdan başlayıp bembeyaz ve pürüzsüz tenimin üzerinde ağır ağır, her santimini zihnine mühürlemek ister gibi dolaşmaya başladı.

"Şu an..." dedi Yavuz. Sesi o kadar boğuk geliyordu ki, fısıltısı tenimi fiziksel bir temas gibi yaktı. "Sana dokunmamak için verdiğim savaşı kazandığımı sanmıyorum İnci."

Hafifçe öne doğru eğildim. Bu hareketimle tek omuzlu bluzumun dekoltesi biraz daha belirginleşmiş, belimdeki o asimetrik pencereden görünen mermer beyazlığım ona bir milim daha yaklaşmıştı. Aramızdaki o koca masa bir anda yok olmuştu.

"Belki de kazanmak zorunda değilsindir," diye fısıldadım, gözlerimi bir an bile o kehribar ateşinden ayırmadan. "Bazen teslim olmak, en büyük zaferdir Yavuz."

Yavuz bu sözümle derin bir nefes aldı; sanki içindeki o son irade kırıntısı da bu davetle yerle bir olmuştu. Bakışları, kıyafetimin belimdeki o açık kısmına hapsoldu; güneşin altında parlayan tenim, onun göz bebeklerinin büyümesine neden oluyordu. Elini yavaşça masanın altından uzattı; dedemlerin görüş açısından uzakta, sadece ikimize özel o mahrem bölgede... Parmak uçlarını, eteğimin bittiği ve belimin başladığı o sıcak tenin yanındaki sandalyenin akşap yerine koydu.

Tenim, eli vücuduma değmediği halde ürperdi. Yavuz

"Beni mahvediyorsun," diye mırıldandı, sesi artık tamamen arzuyla boğulmuştu. "Beyazlar içindesin ama içindeki o ateş kızılını görebiliyorum . O kadar dokunulmaz duruyorsun ki...
Bu beni sana daha çok çekiyor.
Yasak elma gibisin.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…