12. bölüm · RUH
11. BÖLÜM
Okuldaki ikinci haftam biterken, mahalleli artık beni tamamen benimsemişti. Her sabah dedemin kolunda o taşlı yollardan yürümek, esnafa selam verip "Hayırlı dersler İnci öğretmenim" nidalarını duymak, ruhumdaki o derin Rusya ayazını yavaş yavaş kırıyordu. Atölye artık okulun en canlı, en nefes alan yeriydi. Duvarlar çocukların parmak izleriyle bir çiçek bahçesine dönmüştü.
Cenk ve Selçuk ile olan ilişkimiz de profesyonel bir zemine oturmuştu. Selçuk, o ilk günkü mesafeli çıkışımdan sonra çok daha dikkatli davranıyor, aramıza saygılı bir sınır çiziyordu. Cenk ise her zamanki enerjisiyle öğle aralarında yanıma gelip, "İnci Hanım, bugün hangi hayalin içinden geçiyoruz?" diye takılıyordu. Her şey olması gerektiği gibi, huzurlu bir akıştaydı... Ta ki o ana kadar.
Öğretmenler odasında, dersimin başlamasına az bir süre kala kahvemi yudumlarken masanın üzerindeki telefonum titredi. Ekrandaki ismi görmemle nefesim boğazımda düğümlendi: "Şeytan"
"O kırmızı elbisenin içinde ne kadar canlı göründüğünü hayal edebiliyorum İnci. Teninin o çocuksu kokusunu, boyun çukurundaki o ürkek nabız atışını özledim. Kaçtığını sanıyorsun ama sadece menzilimi uzatıyorsun. Kokun hâlâ burnumda..."
Gözlerim karardı. Odanın sıcaklığı bir anda yerini buz gibi bir kışa bıraktı. Elimin titremesini engelleyemeyerek bardağı masaya bıraktım; kahvenin yüzeyi parmaklarımdaki sarsıntıyla dalgalandı. Rusya’daki o karanlık çalışma odasının kokusu, o geniz yakan baskıcı parfümü sanki burnumun dibindeydi. Ne kadar uzağa gidersem gideyim, bu iğrenç mesajlarla beni o karanlığa geri çekiyordu.
"İnci Hanım? İyi misiniz? Yüzünüz bembeyaz oldu."
Başımı hızla kaldırdım. Selçuk karşımda durmuş, endişeyle bana bakıyordu. Telefonu hemen ters çevirip masaya kapattım.
"İyiyim... Sadece biraz başım döndü, teşekkürler," dedim sesimi toparlamaya çalışarak. Çantamı kaptığım gibi sınıfa kaçtım. Ama o son ders benim için bir işkenceye dönüştü. Çocukların cıvıltısı bile kulağımda bir uğultu gibiydi.
Okuldan çıktığımda, üzerimde sabahki o özgüvenli kadından eser kalmamıştı. Mahalleye giden yolda adımlarım birbirine dolanıyordu. Her geçen erkeğin bakışında, amcamın o tekinsiz parıltısını arar olmuştum yine. Zehirli bir sarmaşık okyanusu aşmış, huzur bulduğum bu mahalleye kadar uzanmıştı.
Sokağın başına geldiğimde Yavuz’u her zamanki çınar altındaki masada gördüm. Murat’la bir dosya üzerinde çalışıyordu. Beni gördüğü an bakışları dosyalardan kopup bana kilitlendi. Omuzlarımın çökmüşlüğünü, adımlarımdaki o kaçış halini bir bakışta fark ettiğine emindim.
Yavuz ayağa kalktı. Ben yanlarından geçerken sadece hafifçe başımı eğip, "İyi akşamlar," diyerek hızlıca eve yönelmek istedim. Ama Yavuz’un sesi beni durdurdu.
"İnci? İyi misin?"
Duraksadım ama yüzüne bakmaya cesaretim yoktu. Bakarsam, gözlerimde o iğrenç mesajın bıraktığı kirliliği görecek sanıyordum. "İyiyim Yavuz, sadece... Bugün okul biraz yordu. Eve gidip dinleneceğim," dedim, sesimdeki çatlağı gizleyemeyerek.
Yavuz bir iki adım yaklaştı. Aramızdaki o görünmez ama güvenli mesafede durdu. "Yüzün kireç gibi olmuş. Biri bir şey mi dedi, bir sorun mu var?"
"Yok, gerçekten. Sadece yorgunluk," dedim ve daha fazla sorgulamasından kaçmak için adımlarımı hızlandırdım. "Dedem bekler, iyi akşamlar."
Hızla eve girip kapıyı arkamdan kapattığımda sırtımı ahşap kanada yasladım. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Odama kaçar gibi çıktım ve çantamı yatağa attım. O zehirli cihazı, telefonumu tekrar elime aldım. Yeni bir mesaj daha gelmişti:
"Sana gönderdiğim o kolyeyi takıyor musun hâlâ? Teninin kokusuna en çok o yakışırdı. O küçük mahallede saklanabileceğini mi sanıyorsun? Yakında kokunu yeniden içime çekeceğim."
Telefonu yatağın üzerine fırlattım. Sanki amcam odanın içindeydi, nefesi ensemdeydi. Kollarımı kendime sarıp yatağın köşesine büzüldüm. Kendimi o kadar kirli ve çaresiz hissediyordum ki... Yavuz’a gidip "Yardım et" demek istiyordum ama bu iğrençliği onun o tertemiz bakışlarına bulaştırmaktan korkuyordum.
Pencerenin perdesini hafifçe aralayıp aşağı baktım. Yavuz hâlâ oradaydı, çınar altındaki masada oturuyordu ama artık önündeki dosyalara bakmıyordu. Bakışları bizim evin penceresine dikilmişti. Karanlığın içinde bir nöbetçi, bir kalkan gibi orada duruyordu. Ama bilmiyordu ki; asıl düşman mahallenin dışında değil, avcumun içindeki o küçük ekranın içindeydi.
O gece ışıkları açmadım. Karanlıkta, amcamın zehirli kelimeleriyle Yavuz’un pencereden sızan o korumacı sessizliği arasında sıkışıp kaldım. Kırmızı elbisem sandalyenin üzerinde asılıydı ama artık bir zaferi değil, kanayan bir yarayı simgeliyordu.
Gece boyunca yatağımda bir o yana bir bu yana döndüm. Gözlerimi her kapattığımda, Rusya’daki o devasa kütüphanede amcamın arkamdan yaklaşıp boynuma eğildiği o anı yaşıyordum. Soğuk terler içinde sıçrayarak uyandım. Perdenin arasından sızan ay ışığı, masanın üzerindeki telefona vuruyordu. O cihaz orada olduğu sürece bana uyku haramdı.
Sabah, aynadaki aksimden kaçarak hazırlandım. Göz altlarımdaki morlukları kapatmak için ekstra çaba sarf ettim. Anneannemin hazırladığı o canım kahvaltıya dokunamadım bile. Dedem,
"Bir şeyin mi var boncuk gözlüm?" diye sorduğunda, zoraki bir gülümsemeyle "Biraz başım ağrıyor dede, geçer," diyebildim.
Evden çıktığımızda dedemin koluna daha sıkı sarıldım. Sokakta yürürken her köşe başından amcam çıkacakmış gibi hissediyordum. Okul kapısına vardığımızda dedem yanağımı öpüp ayrıldı.
Tam içeri girecekken, bir arabanın kapısı kapandı. Arkamı döndüğümde Yavuz’un sokağın başında, devriye arabasının yanında durduğunu gördüm. Gece boyu orada mıydı? Bakışları doğrudan benim üzerimdeydi. Hafifçe başını salladı; sanki "Buradayım, güvendesin" demek istiyordu. Ona karşılık veremedim, sadece hızlı adımlarla okul binasına sığındım.
Öğretmenler odasına girmek benim için artık bir mayın tarlasında yürümek gibiydi. Selçuk Bey, masasında oturmuş çayını yudumlarken beni görünce ayağa kalktı.
"Günaydın İnci Hanım, bugün biraz daha iyi misiniz?" dedi, sesi samimi bir endişe taşıyordu.
"Günaydın Selçuk Bey, çok daha iyiyim, teşekkürler," dedim masama yerleşirken. Telefonumu çantamın en gizli bölmesine, fermuarlı kısma hapsettim. Sanki oradan çıkamazsa bana da ulaşamazdı.
Ders saati geldiğinde atölyeye geçtim. Çocukların neşesi bile bugün içimdeki o karanlığı dağıtmaya yetmiyordu. Bir kenarda oturmuş, öğrencilerin çalışmalarını izlerken kapı hafifçe tıklandı. Cenk öğretmen içeri başını uzattı.
"İnci Hanım, rahatsız etmiyorum ya? Okul çıkışı öğretmenler olarak bir şeyler içelim diyoruz, Selçuk ve Nermin Hanım da geliyor.
Aslında evden başka güvenli bir yerim yoktu ama o eve hapsolup telefonla baş başa kalmak da beni delirtiyordu. "Olur," dedim, sesimdeki tereddüdü bastırarak. "Biraz hava almak iyi gelebilir."
Okul çıkışında öğretmenlerle sahil kenarındaki o küçük kafeye gittik. Sohbet ne kadar samimi olsa da benim zihnim sürekli çantamdaki o titreşimdeydi. Nermin Hanım, "İnci, senin bu Rusya anılarını bir gün uzun uzun dinlemek isterim," dediğinde, amcamın o karlı akşamlardaki taciz dolu akşam yemeklerini hatırlayıp ürperdim.
"Tabii, bir gün anlatırım Nermin Hanım," dedim geçiştirerek.
O sırada telefonum masanın üzerindeki çantamın içinde titremeye başladı. Önce önemsememeye çalıştım ama ardı ardına gelen titreşimler masadaki herkesin dikkatini çekti. Selçuk, "Önemli bir durum mu var? Bakmak isterseniz çekinmeyin," dedi.
Titreyen ellerimle çantamdan telefonu çıkardım. Ekrandaki ismi görünce kalbim yine ağzımda atmaya başladı.
Gönderen: Şeytan
"Oturduğun kafenin rüzgarı saçlarını uçuruyor, görüyorum. Yanındaki o adamlar sana benim baktığım gibi bakamaz İnci. Boşuna kalabalığa karışma, tenin hâlâ benim imzamı taşıyor. Eve dön, yoksa ben seni döndürmesini bilirim."
Gözlerim dehşetle etrafta gezindi. Bizi mi izliyordu? Burada mıydı? Sahildeki kalabalığın, geçen arabaların, ağaçların arkasındaki her silüet o olabilirdi. Nefesim daraldı, masadaki her şey dönmeye başladı.
"Ben... benim gitmem lazım. Çok özür dilerim," dedim ve masadan fırladım. Arkamdan seslendiler ama duymuyordum. Koşar adımlarla sahil yoluna çıktım. Kaçmalıydım. Ama nereye?
Sahil yolunda panik içinde yürürken, bir el kolumu tuttu. Çığlık atmak için ağzımı açtığımda, o tanıdık, sert ama güven veren sesi duydum.
"İnci! Benim, Yavuz! Sakin ol!"
Yavuz, arabayı kenara çekmiş, yanıma gelmişti. Ellerimle yüzümü kapattım, hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi. Yavuz, omuzlarımdan tutup beni kendine doğru çekti ama dokunurken o kadar nazikti ki, korkumun yerini bir anda büyük bir boşalma aldı.
"Biri mi var? Kimden kaçıyorsun?" dedi, gözleri etrafı bir şahin gibi tararken. Silahını taşıdığı kemerindeki o disiplinli duruşuyla, az önceki "şeytan"ın karşısındaki en büyük engel oydu.
Yavuz’un elleri omuzlarımda sabitlenmişti; sanki beni bu dünyadan kopup gitmemem için yere mühürlüyordu. Nefes nefese kalmıştım, göğsümün iniş kalkışı Yavuz’un çelik gibi duran gövdesine çarpıyordu. Gözlerim hâlâ etraftaki kalabalıkta, her an bir köşeden amcamın o soğuk gülümsemesiyle çıkıp geleceği korkusuyla geziniyordu.
"İnci, bana bak," dedi Yavuz. Sesi o kadar otoriter ama bir o kadar da sarmalayıcıydı ki, bakışlarımı mecburiyetle onun o keskin ve merak dolu gözlerine çevirdim. "Biri mi takip ediyor seni? O kafede miydi? Sadece söyle, gerisini bana bırak."
"Yavuz, ben... ben sadece kendimi iyi hissetmedim," diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı ve titrek geliyordu. "Kalabalık... Bir an üzerime geldiler sandım."
Yavuz’un bakışları ellerime, sımsıkı tuttuğum telefona kaydı. Parmak boğumlarım beyazlamıştı. Bir polis sezgisiyle bir şeylerin sadece "yorgunluk" olmadığını biliyordu.
"Bırak bu kalabalık masallarını İnci," dedi, sesi bu sefer daha derin ve sorgulayıcıydı. "Kaç yıldır bu işi yapıyorum, korkuyu nerede görsem tanırım. Sen az önce bir hayalet görmüş gibi kaçtın oradan. O telefonda ne var? Kim bu canını sıkan?"
Bakışlarımı yere indirdim. Ne diyebilirdim ki?
"Amcam bana iğrenç mesajlar atıyor, yıllarca bana dokunmak istedi," mi diyecektim? Kelimeler boğazıma dizildi, bir yumru olup nefesimi kesti.
Türkiye’de bu işlerin nasıl yürüdüğünü biliyordum; mağdur olsan da, canın yansa da bir kez o leke üzerine yapıştı mı, insanlar sana hep "acaba?" diyerek bakardı. Hele Yavuz... O kadar dürüst, o kadar dik bir adamdı ki; benim gibi ruhu hırpalanmış, o karanlık ellerin değdiği bir kadını yanına nasıl yakıştırırdı? Kendimi onun o tertemiz dünyasının yanında çok kirli, çok eksik hissediyordum.
"Sadece... geçmişten gelen bazı şeyler Yavuz," dedim, sesim titreyerek. "Rusya’daki o karanlık günlerden kalan gölgeler peşimi bırakmıyor. Kimse yok, sadece zihnimdeki o kötü anılar beni rahatsız ediyor."
Yavuz bir adım daha yaklaştı, aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. "Sadece anı olsa bu kadar titremezsin. İnci, bak bana... Eğer birisi seni taciz ediyorsa, eğer birisi sana huzursuzluk veriyorsa anlat bana. Ben buradayım."
Anlatamazdım. Anlatırsam o kehribar gözlerindeki hayranlığın yerini acımaya bırakmasından korkuyordum. Toplumun o görünmez yargıçları zihnimde mahkemeler kuruyordu; "Kesin o da bir şey yapmıştır," diyen sesler kulaklarımda çınlıyordu.
Yavuz ne kadar iyi bir adam olursa olsun, benim bu "kirli" gerçeğim ikimizi de yakardı. Ben onun gözünde o her yaz beklediği masum küçük kız olarak kalmalıydım, yaralı bir av değil.
"Lütfen sorma," dedim hıçkırıklarımın arasından. "Bazı şeyler anlatılınca hafiflemiyor Yavuz, aksine daha çok ağırlaşıyor. Ben bu yükle yaşamaya alıştım, seni de altına sokamam."
Yavuz’un çenesi kasıldı, bakışlarında tarif edilemez bir acı belirdi.
"Beni altına sokamaz mısın? İnci, biz seninle o karşı bahçede büyümedik mi? Senin canın yandığında benim kalbim sızlamıyor mu sanıyorsun?"
Beni nazikçe devriye arabasının yolcu koltuğuna bindirdi. Arabanın içindeki o resmi, güvenli hava beni biraz olsun sakinleştirmişti ama içimdeki o utanç duygusu geçmiyordu. Yavuz şoför koltuğuna geçtiğinde, telefonu dizlerimin üzerine koydum. Kendimi ona o kadar uzak hissediyordum ki... O, adaletin temsilcisiydi; bense adaletin uğramadığı o karanlık odaların sessiz kurbanı.
Yol boyunca Yavuz’un elinin vitesin üzerinde nasıl gerildiğini izledim. Mahalleye girdiğimizde, dedemlerin evinin önünde durdu ama motoru hemen susturmadı.
"Bana güvenmiyorsun," dedi hayal kırıklığıyla. "Bana anlatamayacak kadar uzak görüyorsun kendini. Ama şunu unutma; ne yaşamış olursan ol, kim sana ne yapmış olursa olsun, benim gözümde sen hâlâ o masmavi bakan, dünyayı pembeye boyayan o eşsiz kızsın. Kimsenin seni kirletmesine, seni kendine yabancılaştırmasına izin verme."
Arabadan inerken gözyaşlarımı sildim. "Sen çok iyi bir adamsın Yavuz. Ama bazen iyilik de yetmiyor," dedim ve hızlıca eve doğru koştum.
Eve girip odama kapandığımda, Yavuz'un arabasının uzaklaşan sesini dinledim. Kendimi aynada gördüğümde amcamın mesajı kulaklarımda yankılandı: "Tenin hâlâ benim imzamı taşıyor." Yavuz’a layık olmadığını düşünen o yaralı yanım, amcamın zaferi gibiydi. Karanlık odamda, hem amcamın gölgesinden hem de Yavuz’un beni kurtarmasından korkarak öylece bekledim.
