.Rh/Null.. kitap kapağı

3. bölüm / 6

.Rh/Null..

Dibine Kadar Pt.2

Vaveyla Yazarı: .. Aydogdu ..

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Dibine Kadar Pt.2

- Gerçek miydi ? Uyumuyor muydum ? Gerçekten rüya görmüyor muydum ? Hiç bu kadar rüyada olmayı istememiştim. Çünkü alışmıştım uyanmaya. Çünkü eğer gerçekse, bir daha uyanamamaktan korkuyordum. Hangisi olduğunu anlamanın da, tek bir yolu vardı, seni tamamen ele geçirmeden önce o korkuyla yüzleşmek. Ona doğru ilk adımı attığımda tepkisini görmek için durdum. Çünkü artık sensörün altıda değil, Cansu gibi karanlıktaydım. Gözünü benden bir an olsun ayırmadı, sanki karanlıkta olan o, sensörün altında olan benmişim gibi. Biraz sonra ikinci adımı attığımda hırlamalar başladı. Üçüncü adımda ise, aynı sensörün altında dip dibeydik. İkimizi aynı sensörün altında gören ve sonunda dili çözülen Cansu, karanlığın içinden kısık bir sesle, + Napıyosun !? " diye bağırdı, ama bu sefer cevap vermeyen bendim çünkü hiçbir fikrim yoktu. Uyanmaya çalışıyordum.
Çünkü karşımda, gözlerinin tamamı neredeyse gri, ağzının kenarlarından salya yerine akan kan ve karnı guruldar mışçasına hırlayan, omzuna kadar olan saçları kızıl renkte bir şey vardı. Gözlerimi her kapattığımda beraber zaman geçirdiğim, kepenklerimi her açtığımda ise orada olmaması gereken biri. Öne doğru eğilip beni kokluyo, kokladıkça dişlerini birbirine vuruyordu. İçim titriyo ama dışardan kaskatı kesilmiştim, nefes bile almamaya çalışıyodum. Uyanmak istiyodum sadece, uyanıp güne başlamak, ama olmadı. Bir daha asla uyanamayacağımıda, Cansu'nun karanlığı terkedip biraz önce benim durduğum sensörün altında belirmesiyle anladım.
Çünkü Cansu'nun arkamda kalan sensörün altında kendini göstermesi, karşımda duranın odağını kaybedip saldırması için komut olurken, benim için ise sorduğum bütün sorulara acı bir cevap oldu. Rüyada değildim, olup biten herşey gerçekti. O kadar gerçekti ki, karşımda duran kızıl'ın dişlerinin arasını benimle doldurmasına rağmen, uyanamamıştım. Dikkati dağılmıştı, Cansu'yu arkamda görünce üzerime atlayıp saldırmaya başladı. Yere düştüğümde üzerimde benden bir parça almak için debeleniyordu. İki elimle daha fazla yaklaşmaması için karşı koyuyor, onu üzerimden atmaya çalışıyordum. Dişlerini o kadar sert birbirine vuruyordu ki, kırılan diş parçaları ile beraber diş etlerinden gelen ve ağzını dolduran kan, ağzımın içine akıyordu. Cansu onu üzerimden atmak için ilk tekmeyi attığında, ben elimle çenesinin altından kafasını yukarı doğru itiyor, yüzüme akan kanı engellemeye çalışıyordum. Cansu tekmeyi attığında dengesini kaybetsede vücudunun yarısı hala üzerimdeydi. Doğrulup kalan yarısını üzerimden atmaya çalışırken bir anda iki eliyle yakaladığı kolumu kendisine doğru çekti. Cansu ikinci tekmeyi attığında ağzının içinde kalan vurarak kırdığı diş uçlarının bazıları çoktan koluma saplanmıştı. Isırdığı etimi delmiş ama daha derine inmeden eti koparamadan, Cansu'nun attığı tekme ile bırakmak zorunda kalmıştı. Kendimi geriye doğru sürükleyip ondan uzaklaşmaya çalışırken, Cansu beni tutmuş uzaklaşmama, ayağa kalkmama yardım ediyordu. Benden önce ayağa kalkmış bu sefer ağzından akan benim kanımla üzerimize doğru koşarken, kafasının arkasına aldığı şiddetli bir darbe ile yüzüstü ayaklarımızın ucuna düştü. O şiddetli darbenin sebebi yangın tüpü, yangın tüpünü elinde tutan kişi ise, Sipi'ydi. Çok az kalmıştı, yangın tüpünü nerden bulduğu ile alakalı hiç bir fikrim olmasada, eğer Sipi orda olmasaydı, o uyanmak için dilediğim uykuya, bir daha uyanmamak üzere gözlerimi kapatıyordum. Ebedi uyku, yada günümüz adıyla, ölüm. Gördüğüm rüyanın hep ölüm ile eş değer olduğunu düşünürdüm çünkü. Hayattayken uyumayıp kaçtığın, ölünce bir daha asla kaçamayacağın arka kapısı olmayan bir uyku. Yada günümüz adıyla, cehennem. Ama tabi işlerin düşündüğüm gibi olmadığını, yerde yatanı ve kolumdan akan kanı görünce, yaşarken anladım. Meğer ölümün nefes alıp vermekle hiç bir alakası yokmuş.
Meğer cehennem arka kapısı açık olsa dahi kaçamadığın bir yermiş. Meğer ölüm sadece bir mezar taşından ibaret, cehennem ise sadece o mezar taşının altında yatarken yaşadıklarından ibaret değilmiş. Meğer cehennem bazen ruhun hapis olduğu bir beden, ölüm ise bazen başına mezar taşı konmadan, nefes alırken yaşadığınmış.
Sırtımı duvara yaslamış yerde otururken, bunları düşünüyodum. Ağzımdan akan benim olmayan kan yüzümün yarısını kaplamış, kolum ise karıncalanmaya başlamıştı. Cansu yanıma gelip, + İyi misin ? " diye sorduğunda, gözümü yine yerde yatandan ayıramamış, sadece kafa sallayabilmiştim.
+ Kolun nasıl ? " diye devam etti sonra ellerinin arasına aldığı kolumda göz gezdirerek.
- Önemli değil "
+ Delip geçmiş kanıyor "
- Önemli değil hissetmiyorum "
+ Şoktasın şu anda hissetmemen normal ama kolu göstermen lazım "
- Önemli değil dedim " kolumu ellerinin arasında alıp daha kalın bir sesle gözlerinin içine bakarak. Ama bir konuda haklıydı, o yüzden, - Ayrıca şokta olanda ben değilim " diye devam ettim, gözlerimi Sipi'ye çevirerek.
Cansu Sipi'yi gördüğünde beni unutup onun yanına gitmeye karar vermişti. Çünkü Sipi, Kızıl'ı bayıltmak için kullandığı yangın tüpünü hala havada tutuyo, gözlerini ise hiç kırpmadan Kızıl'a bakıyordu. Cansu bana sorduğu aynı soruyu Sipi'ye sorup, + İyi misin ? " dediğinde hiç bir cevap alamadı. Bir gözü yangın tüpünde temkinli bir şekilde Sipi'ye yaklaşarak, + Hey! "
diye dikkatini çekmeye çalıştı sonra, ama yine hiç bir tepki vermedi Sipi. Sonra bana dönüp,
- Madem iyisin arkadaşın elindekini düşürüp birimizi daha öldürmeden yardım mı etsen acaba " deyince, Sipi bir anda Cansu'ya dönüp, * NEE ! ÖLDÜ MÜ KIZ !? , Katil mi oldum Katil oldum " diye bağırmaya başladı.
+ Sakin ol bağırma yok öyle bir şey " diye sakinleştirmeye çalıştı Cansu.
* Ne demek yok bee şimdi söyledin, katil dedin
vurdu kafasına köpük spreyini öldürdü dedin Katil oldum ! dedi Sipi.
Cansu bu kelimelerle bir cümle kurmamıştı, ama ona rağmen Sipi'nin suratına bakıp anlam vermeye calıştığı şey, bambaşka bir şeydi,
+... Neyi ? "
* Ne neyi ? " dedi Sipi.
+ Neyi vurdun kafasına ? "
* Köpük Spreyi "
Cansu önce Sipi'nin havada tuttuğu yangın tüpüne bir kez daha bakıp sonra işaret ederek,
+Yangın Tüpü !? " dedi.
Sipi havada tuttuğu yangın tüpüne bakıp daha sonra aşağıya indirerek, suratındaki o ağlamaklı üzgün ifadeyi silip korku ve şoku atlatmış gayet sakin bir ifade ile,
* Ha yangın tüpü olmaz, yangın tüpü kasıtlı adam öldürmeye girer yangın tüpü olmaz, köpük spreyi, büyük boy krem şanti kutusu daha makul kastın olmadığını ifade eder " dedi.
+ Sen hakkaten delisin "diye karşılık verdi Cansu. Ya da çok akıllıydı.
* YA ŞİMDİ KONUMUZ BU MU ? KONUMUZ YANGIN TÜPÜ MÜ KREM ŞANTİ KUTUSU MU ? Gidip baksana gerçekten ölmüş mü diye " dedi yine sakinliğini kaybetmiş korku dolu şapşal bir ifade ile.
+Bağırma bana, DELİİ " dedi Cansu, Kızıl'ı kontrol etmek için yanına giderken.
* Böyle olmaması gerekiyordu ya, Allah belasını versin bu filmlerin orda bayılıyordu ense köküne vurunca herkes yalanmıydı hepsi " diye sitemlerine devam etti Sipi şapşal ifadesi ile beraber.
Cansu biraz önce olup bitenden sonra dikkatli bir şekilde yaklaşıyordu kızıl'a, önce başından beri yaptığı gibi şiddetini azaltmış bir şekilde ayağıyla denedi. Ama bir kaç defa dürtmenin ardından hiç bir tepki alamadı.
Sonra başının önünde eğilip, yine dikkatli bir şekilde parmaklarını boynuna götürdü. Birkaç saniye sonra da ayağa kalkıp Sipi'ye dönerek, + Yaşıyor " dedi.
Sipi rahatlamış, * Ohh çok şükür, ÇOK ŞÜKÜR ALLAHIM çok şükür, çok korktum kökü içine kaçtı diye bir an çok şükür " diye seviniyordu, istediği cevabı almıştı. Sipi sevinirken Cansu tedirgin bir ifade ile yerde yatan kızıl'a bakıyo, ben ise o'na bakıyordum.
Kafasını kaldırıp o'na baktığımı görünce suratındaki tedirgin ifadeyi gizler bir şekilde yanıma gelip, + Kolun nasıl " diye sordu. Birkaç saniye cevap vermeden gizlemeye çalıştığı suratındaki tedirgin ifadeyi hala görür bir şekilde baktıktan sonra, - Hala önemli değil " diye cevap verdim. Gözlerini kaçırır bir şekilde etrafına baktıktan sonra,
- Yakalanmadan gitmemiz lazım " diye devam etti. Etrafına bakarken gözden kaçırdığı şey ise, Sipi'nin mutluluğunu hala elinde tuttuğu yangın tüpü ile beraber sensörün altında yaşadığıydı. Ayrıca yerde yatan sensörün altında kafasına yangın tüpünü yemiş ve buraya gelene kadar koridordaki bütün sensörlerin altından geçmiştik.
Yani Sipi, biraz önce cinayet zanlısı olarak yansıdığı ve cinayete teşebbüs ederken kullandığı yangın tüpü ile beraber mutluluğunu, yine aynı kameranın altında yaşıyordu. Cansu ile benim içinde buraya gelirken kamera altında aydınlattığımız her sensör için aynı şey geçerliydi. Yani çoktan hepimiz yakalanmıştık. Ama ayrıca saldırıyada sensörün altında uğramıştık, yani yerde yatan da bizim gibi koridor boyunca sensörleri aydınlarmıştı. Ama yinede açıklaması zor olacaktı, çünkü Sipi her ne kadar yerde yatana " Kız " deyip onu insanlaştırsada, Cansu ile ben bize neyin saldırdığını bilmiyorduk. Kolum hala yaşar halde ayağa kalkıp, - Onu bir yere kapatmamız lazım " diyerek yerde yatanın yanına gittim. Cansu, cevabın Sipi olmasını ümit ederek, + Kimi ? " diye sordu. Sipi ise o ana kadar bana hiç doğru düzgün bakmamıştı. İlk defa yan yana gelip beni gördüğünde ise, suratındaki mutluluk yerini yine korku ve paniğe bırakmış, elinde tuttuğu yangın tüpünü bu sefer benim üzerimde kullanmaya karar vererek, tüpün hortumunu suratıma doğrultup attığı çığlıkla senkronize bir şekilde tüpün yarısını suratıma boşaltmıştı. Cansu gelip araya girmese bir sonraki adımı kesinlikle özüne dönüp, yangın tüpünü kafama vurmak olacaktı. O an Cansu'nun sorduğu " Kimi ? " sorusuna, Cansu'nun istediği cevabı vermek istesemde, yüzünü görmediği kendi tabiri ile "Kız " dediği şeyin üzerimize gelirken kafasına yangın tüpünü vurmasından şu anda yerde yattığı düşünülüp, Sipi'nin yangın tüpünün doğru kullanımını bilmesine şükretmek ile beraber, yine şu an karşısında ağzında akan ile yüzünün yarısı üstü başı kan içinde birini görüp verdiği tepkiyi düşününce, ikinci defa hayatımı kurtarmış normal bir tepkiydi.
+ Napıyosun sana deli demekten yoruldum napıyosun" dedi Cansu sonunda yangın tüpünü elinden almış bir şekilde.
* Neyi napıyosun görmedin mi suratını ? " diye fısıldayarak cevap verdi Sipi, Cansu'nun kulağına eğilip bir gözü hala benim üzerimde.
- Sipi şu anda bunun için vaktimiz yok bir an önce gitmemiz lazım sonra öğrenirsin her şeyi hadi "
* Ediz !? "
- Evet benim Sipi hadi güvenlik gelmeden götürelim şunu tut ucundan "
* Nereye götürücez !?
+ Ben o şeye asla dokunmam " diye konuşmaya dahil oldu Cansu.
- Cansu eğer dediğin gibi hala hayattaysa bunu burda bırakamayız uyanınca neler olacağını biraz önce kendi gözlerinle gördün, ama eğer öldüyse.. "
* Ne demek eğer öldüyse ! yaşıyo dedi ya "
- Cansu ? "
...
+ Yaşıyor dedim ya "
- O zaman bunu burda neden bırakmamamız gerektiğinide biliyorsun tut ucundan " .
Cansu ikna olmuş, Sipi Cansu'nun verdiği cevapla yeniden rahatlamış, ben ise neredeyse kolumu hissetmemeye başlamıştım.
+ Nereye gidiyoruz onuda söyle bari " dedi Cansu.
- Benim odama " diye cevap verdim. Sipi iki ayağından Cansu ile ben kollarından tutup kaldırmış, sonunda yürümeye başlamıştık.
+ Senin odana niye götürüyoruz ? "
- Gözümüzün önünde olur "
+ Elini kollunu bağlayıp biri bulana kadar orada mı saklayacaksın bu mu plan ? "
- Cansu üstüme değiştirmem lazım plan bu, sonrasına bakarız "
* Kırık çatal doğru söylüyo öyle yapmayalım bencede, bizim odaların az ilerisinde sağda Zöhre Teyze var, kadın nefret ediyo insanlıktan özellikle kocasından, götürüp kapısının önüne bırakalım bunu, yangın tüpünüde odanın içine koyarız, soran olursada kocasının kaçtığı kadına benzetmiş indirmiş kafasına deriz "
...
+ Sen az önce bana kırık çatal mı dedin ? "
*.. Ne kırmıyomusun çatalı "
Cansu nefes verip sinirden gülerek,
+Bana bak deli ! Bir daha bana kırık çatal dersen o çatalı içinde kırarım. " dedi.
* Yapmaa yaa, kırsaydın ya bunun içinde ne oldu delmedi mi, ayrıca adam doğru söylüyo üzerini değiştirmesi lazım şu haline bak, az önce olay mahalliydi şimdi kardan adama döndü, kardan adam demişken, anladın mı şimdi neymiş, köpük spreyiymiş "
+ Bak deli beni sinirlendirme.."
- Heyy! Şunu götürebilirmiyiz artık güvenliğe yakalanmadan " .
Odaya yaklaşırken birkaç saniyede olsa susmuşlardı ben öyle söyleyince, ama sadece birkaç saniye,
* Güvenlik A-kanadında tek tek odaları kontrol ediyordu ben yangın tüpünü aldığımda, yemekhane ile bahçe biraz uzun sürse.., yinede B-kanadının sonlarındadır birazdan burada olur..," deyip bitiricekti ki aklına başka bir şey geldi Sipi'nin, * Zöhre Abla demişken tüp nerde, naptın yangın tüpünü ? diye devam etti Cansuya dönüp.
Kafasını iki yana sallayıp, + Yangın tüpü ? hiç duymadım " diye cevap verdi Cansu.
* Yaa parmak izlerimiz vardı onun üzerinde naptınn tüpü "
+ Yok hiç tanımıyorum öyle birini "
* Ne diyo yaa ? " diye bana döndü Sipi.
- Sipi sakin ol "
* Sakin mi olayım ! güvenlik bizim odaları geçtikten sonra buraya gelicek, buradaki odaları kontrol ederken ne bulucak, yangın tüpünü, bulduktan sonra ne olucak, geçmiş olsun, güle güle akıl hastanesi hoş geldin Silivri F-tipi, gün ortası programlarına bile çıkartırlar bizi yemin ederim " diyen Sipi'yi , gülerek izliyordu Cansu.
Hayatımı kurtarmıştı, ama öyle şeyler söylüyordu ki bir türlü karar veremiyordum buraya ait olup olmadığına. Sensör altı kamerasında kısa filmi vardı, ama o hala parmak izlerini düşünüyordu. Neyse ki odaya gelmiştik.
- Güvenlik yangın tüpünü bulmuycak Sipi merak etme"
* Ne demek bulmuycak "
- Şunu bir odaya sokalım anlatıcam tamam mı ama önce şunu bir odaya sokalım " . Sancılı da olsa odaya gelmeyi başarmıştık. Kolum hala aynı, parmaklarımı avucumun içine zor topluyo, ama sıkamıyordum.
- Üzerimi değiştirdikten sonra güvenliğin gelmesini beklemiycez, biz ona gidicez "
* Neyy !?"
- Duydun Sipi "
*Madem öyle yapıcaktık götürüp kulübesine bıraksaydık kızı ! yangın tüpünü bulsun daha iyi "
+ Ediz bu deli ile beni aynı fikirde buluşturduğun için ayrıca kızgınım.., ama malesef bu deli haklı, bu muydu planın ?
- Bir, üstümü değiştiricem. İki, güvenliğin yanına bu kız dediği şey ile beraber gitmiycez. Üç, eğer burda kalır güvenliğin gelmesini beklersek odayı kontrol ettiğinde bize suç üstü yapmış gibi olur o zaman hiçbir şey açıklayamayız. Dört, her şey yolunda gidip yatakta yatanın güvenliğe ben olduğumu inandırsak bile güvenlik bizim odaları geçtiğinde Sipi'nin dediği gibi yangın tüpünü bulur, yangın tüpünü bulunca ne olur, kameralara bakar, kameralara bakınca ne görücek,,"
*K.. "
-..Sakın köpük spreyi deme.., eğer biz güvenliğe gidersek güvenlik bizi nöbetçi doktora yada gece vardiyasında yetkili nöbetçi hemşireye götürür, götürmek zorunda, böylelikle güvenliği hem suç üstünden hemde yangın tüpünden uzaklaştırmış oluruz, nöbetçi doktorada olayı özet geçer bizi yatıştırıcı ile beraber odalarımıza göndermeden buraya gelmeye ikna edebilirsek, bunun ne olduğunu gördükten sonra ne yangın tüpünün ne de görüntülerde ne olduğunun bir önemi kalır, yani evet plan bu, onlar bize gelmeden biz onlara gidicez. "
Ne yapacağımızı anlatırken sonunda aradığım uzun kolluyu da bulmuştum. Vaktin dar oluşu ve daha fazla soruya cevap vermek istemediğimden hemen lavaboya gidip kafamı suyun altına soktum, suyun altında da olsa Sipi'nin konuştuğunu hala duyabiliyordum. Ama suyun altında kafamın içindeki ses daha yüksekti, rüyayı bir türlü aklımdan çıkartamıyordum. Şimdi her zamankinden daha fazla. Karşılık olarak nokta ile bitirmek için hiç bir cümle kuramadığım, karşılık vermemi istediği her cümlenin sonunda ise soru işareti olan bir ses vardı kafamın içinde. Cevabını bilmediğim göz kapaklarıma baskı yapan bir ton soru. Benim yüzümden mi burda ? Rüyayı tamamlayamayıp o eli tutamadığım için mi ? Yoksa ortasında erkenden bölünüp uyandığım için mi ?
Benimle mi geldi buruya uykudan uyandığımda ? Yoksa zaten hep burda kendini mi gizliyodu rüyadaki gibi ? .
Kafamı o suyun altından kaldırıp aynaya baktığımda tekrar kendimi görebiliyor, Sipi'nin sesini daha çok duyabiliyordum, ona cevap vermek daha kolaydı.
Kolumu kaplayan kanı silip diş izlerine baktığımda Cansu yanıma gelmiişti, o'nun kolayı ise Sipi'yi dinlemektense benim yanımda olmaktı. Kolumdaki iz küçükken saat yapmak için ısırdığım şekle benziyordu, daha deriniydi. Kolumu delen diş izlerinin şekil oluşturduğu alanın, kesip atılması gerektiği gibi hissedilen korkutucu bir rengi vardı. Benim gördüğümü,
+ Kötü gözüküyo, daha kötüsü olmadan baktırman gerek " diye onayladı Cansu.
- Her şey yolunda giderse daha sonra baktırırım " diye cevap verdim üzerime giydiğim uzun kollu ile kötü görünen ısırık izini saklayarak.
+ Öyle olmaz en azından tekrar kanamaması için sarman lazım " dedi üzerimden çıkardığım kısa kolluyu yırtıp bir parçasını yaranın üzerine sıkı bir şekilde sararak.
- Sağol "
+ Alt tarafı bir sargı "
- Koridorda olanlar, için kaçmayıp yardım ettiğin için "
+Benim yüzümden ordaydın ben sürükledim seni oraya, yoksa umrumda olduğundan değil " dedi, sargımı bitirip sarması için sıyırdığım uzun kolluyu tekrar sardığı sargının üzerine örterek. Sonra,
+ Gitmeden önce bir şey söylemem gerek sana " diye ekledi. Suratında koridorda takındığı aynı tedirgin yüz ifadesi vardı. O yüzden lafını, - Yaşıyor " diyerek böldüm.
+ Ne ?
- Yaşıyor hala hayatta "
+ Nası..? "
- Bayılan birinin kan basıncı düşer nabzı yavaşlar, o nabzı bulmak normalinden biraz daha uzun sürer, yani senin yaptığın gibi elini boynuna değdirip hemen çekmekle bulamazsın, o yüzden yaşıyor derken Sipi'nin duymak istediğini şeyi söylüyodun sadece, ama ben taşırken bileğinden kontrol ettim hala hayatta, sanada tavsiye ederim bilek her zaman daha kolay, özellikle kuduz gibi ısırmayı seven biri için "
...
+ Sen iyisin ya, valla , hiç bir şeyin yok, keşke bıraksaydımda suratını ısırsaydı " dedi, sinir olmuş bir şekilde.
Sipi'nin yanına döndüğümüzde, Sipi odanın kapısını yarı aralamış bir şekilde güvenliğin gelişini takip ediyordu. Odadan çıkıp güvenliğin bize doğru geleceği, aynı zamanda da doktorun odasının olduğunu yöne doğru yürümeye başladık.
* Ediz bu plan'dan emin miyiz ?
- Eminiz Sipi "
* Kız hala uyanmadı ya uyanmazsa, hazır güvenlik burdayken gidip kayıtlarımı silsek "
-Sipi her ne kadar burası başında ' Ruh ve Sinir Hastalıkları ' olsada sonunda hastane kelimesi olan bir ' Hastane ' , o yüzden merak etme uyandırırlar, ayrıca güvenlik odasına gidip kayıtları silsen bile geri dönüş yolunda yine bütün kameralara yakalanıcaksın, yani neyi sildiğini bilmeselerde kızı bulup bir kayıt bulamadıktan sonra yine güvenlik odası girişindeki kameradan odadan en son senin çıktığını anlayacaklar, yangın tüpünü bulduktan sonrada neyi sildiğini anlamaları zor olmayacak.
...
* Offf.., kamera diycektim bu arada "
- Ne ?
* Dedin ya, SAKIN KÖPÜK SPREYİ DE.."
- Sipi !, ben onu bağırarak söylemedim bağırma "
+ Ne bağırıyorsun Deli "
* Nolur güvenlik mi gelir, yakalanırmıyız, ben bütün planın bu olduğunu sanıyodum zaten "
- Kavganın sırası mı şu anda, gerçekten.., Sipi sen yinede bağırma plan bu olsa da, olur mu ? "
...
* Her neyse kamera diycektim yani köpük spreyi değil, kameralar benim hiç aklıma gelmedi "
- Biliyorum Sipi, doktorun odasına gittiğimizde de yangın tüpünden bahsetmeyelim tamam mı, özellikle köpük spreyinden "
*Doktorun odasında mı, ağzımı bile açmam orda baştan söyliyim "
+ Hı hı " diye ağzını açmadan karşılık verdi Cansu.
- Sipi sen nerden buldun o yangın tüpünü, yangın merdivenleri kilitli olmuyor mu ? "
* Gündüzleri hastalar serbestken öyle, geceleri yatış saatinden sonra acil bir duruma karşı uğraşmamak için açıyorlar "
-..Sen nerden biliyosun bunu ? " diye sordum ondan beklemediğim bir şekilde.
* Ne bir tek siz mi geziyosunuz geceleri koridorda, uykum kaçtığında bende çıkıyorum yakalanana kadar " diye karşılık verdi.
Sonunda her odayı teker teker kontrol edip, her odadaki hastanın yine teker teker uyuduğundan emin olan güvenliğin fener ışığı gözükmüştü. Koridora girip bizi gördükten sonrada, koridor başındaki odaları kontrol etmeyip hızlı bir şekilde fener ışığı üzerimizde bize doğru gelerek, fener ışığını üçümüzün de yüzüne ayrı ayrı tutarak baktı. Daha sonra arkamıza geçip hiç bir şey sormadan sadece, " Yürüyün " dedi.
Nasıl ve neden gibi sorular sormasına gerek yoktu. Çünkü akıl hastanelerinin sana söylenilenden farklı yazılı olmayan kurallarına göre güvenlik, bir karar verendi. Akıl hastaneleri yaratıldığı günden beri hep iki tip insana ev sahipliği yapmıştır;
Aklı başında olanlar ve olmayanlar.
Deliler ve normal olarak adlandırılan, karar verenler.
Karar verenler emir komuta zincirinin başında gelirdi.
Güvenlik bu zincirin dördüncü halkasıydı. O yüzden bizi gördüğü an, cevabı bizde olan soruları kendi cevaplamış ve o cevaplar sonucu sadece, " yürüyün " demişti. Arkamıza geçip bizi göz önünde tutmasının sebebi ise, herkes tarafından kabul görmüş bariz olan aklı başında olmayışımızdandı.
Doktorun odasına geldiğimizde içeride gün boyu hastanede olmayan Doktor Tülin ile karşılaşmayı beklemiyordum. Odaya girdiğimizde üçümüzü karşısında görünce şaşırmış, ben ise sevinmiştim. Çünkü Doktor Tülin her ne kadar bu binada emir komuta zincirinin başında gelen bir karar veren olsada, istisna olandı. Onu diğer doktorlar ve geri kalanlarından ayıran şey ise, gerçekten dinleyip anlayışlı olmasıydı. Güvenlik kapıyı kapatıp bizimle birlikte odada kaldıktan sonra,
" Noluyo ? " diye sordu Doktor Tülin.
" Onları yasaklı bölgede buldum " diye bir şey başarmışçasına karşılık verdi güvenlik.
Sonra aramızda buraya gelmeden önce, " Ben ağzımı açmam tek kelime etmem " diye yeminler eden biri,
* Yasaklı bölge mi ?, Nerdeyiz HOGWARTS'da mı ? " diye araya girdi.
Dönüp yalvarırım konuşma diyen gözlerle baktım.
" Ediz ne oluyor ? "
- Hocam biz sizi görmeye geliyorduk aslında "
" Neden ? "
- Neden.., çünkü odamda hastaneye ait olmayan biri var " dedim, kurduğum cümleyi deli saçması olmaması için kafamın içinde onca sesi bastırıp önce kendime duyuyarak.
" Kim ? " diye sordu Doktor Tülin.
* VOLDEMORT " diye araya girdi yine Sipi, deli saçması düşüncelerini düşünmeden kendi ile beraber herkese ağzından çıktıktan sonra duyuyarak.
- SİPii ! "
* Aa pardon ismini söylemiyorduk dimi, KARANLIK LORD, özür dilerim "
Daha saçma gözükemezdik.
+ Sus diyo Deli Sus "
" Gençler ne oluyor ? Bakın çok yorgunum güvenlik size odalarınıza kadar eşlik etsin bende bu seferlik görmezden geleyim tamam mı hadi "
Vazgeçmiştim kelimelerde mantık aramaktan.
- Hocam lütfen siz ona bakmayın bir daha konuşmayacak " dedim. Dönüp Sipi'ye, yalvartırım diyen gözlerle bakarak.
- Ama dediğiniz gibi fazla vaktinizi almayalım o yüzden hemen kısaca anlatıyım. Biraz önce koridorda birinin gezdiğini farkettim, önce yatış saati olduğu için güvenlik normal rutin kontrolünü yapıyo diye düşündüm, daha sonra sesler gelmeye başladı, odadan çıktığımda birinin ses ile beraber koridoru terk ettiğini gördüm, güvenlik değildi, Cansu da ordaydı, O da benim gibi sesi kontrol etmeye çıkmıştı, koridoru terk etmesine rağmen sesi yankı yapmaya devam ediyordu bizde odalarımıza dönmek yerine takip ettik, ama hiç bir şey bulamayıp kafeteryaya giden koridorda sesi kaybedince, daha fazla zorlamadan odalarımıza dönmeye karar verdik, odalarımızın olduğu koridora girdiğimizde de koridorun ortasında sensörün altında biri duruyordu, bizi görüp tepki vermeyince biz ona doğru yürümeye başladık, koridoru dönüp onu gördüğümüz ana kadar sessizdi, ama ona doğru her adım attığımızda giderek gürültülü bir şekilde hırlamaya ve dişlerini tüm gücüyle birbirine vurmaya başladı, daha sonra hasta olabileceğini düşünüp yaklaştık, yaklaştıktan sonra da işler daha da garipleşmeye başladı, hastaneye ait olmayan biriydi, yada bir şey.."
" Bir şey ? "
-..Gözlerini gri bir renk kaplamış ve ağzından kan geliyodu, Cansu'yu arkamda bırakıp yardım etmek için yanına gittiğimde ise bir anda üzerime atlayıp saldırmaya başladı, yerdeyken de üzerimde kafasını tüm gücüyle yüzüme doğru eğip ısırmaya çalıştı, Cansu yardım etti ama bir türlü kalkmadı üzerimden, sonra bizim gibi sesleri duyup odasından çıkan Sipi geldi, kurtulduktan sonra da başka birine zarar vermesin diye odama götürdük, ondan sonra da size haber vermeye gelirken güvenlikle karşılaştık. oda bizi tam istediğimiz gibi size getirdi "
...
İdrak etmeye çalışırken öylece yüzüme baktı hiç birşey söylemeden Doktor Tülin, idrak edemeyince de güvenliğe döndü yüzünü doğru mu duydum dercesine.
Bana baktığı yüzündeki o ifadeyi ilk defa görmüştüm. Odaya girdiğimizde yorgunluktan kısık olan gözleri, ben durumu anlattıktan sonra üzerlerine yarı örtülü yorganları kaldırıp tekrar canlı hale gelmişlerdi. Hayal kırıklığı diye yorumlamıştım duruşundaki sessizliği, kötü hissettirmişti. Ama sonra o sessizlik benimle alakalı olmadığını haykırdı. Çünkü o sessizliği, " Gidelim " diyerek bozdu Doktor Tülin. Bu kadar kolay beklenmeyen bu olumlu tepki sonrası, idrak etmeye çalışma sırası şimdi bizdeydi. İdrak edemeyince de üçümüz birden,
-+* Nee ? " diye karşılık verebildik.
Kendini odadan çıkmaya hazırlanırken " Yürüyün gidelim hadi " diye tekrarladı Doktor Tülin. Bir anda odadan çıkmış büyük adımlarla benim odama doğru gidiyorduk. İstediğimde buydu, ama bu kadar kolay olması birçok soruyuda beraberinde getirmişti. O yüzden hemen arkasından çıktığımız odadan adımlarımla ona ayak uydurup yanına gittim,
- Hocam şu anda benim odama gidiyoruz dimi, yani biliyorum istisnasınız ama.. "
" İstisna? "
- Ne ?
" İstisna dedin "
-Ne oldu ?
" Edizcim istisna dedin ya biraz önce bana, onu soruyorum ne demek o diye ? "
- Haa yok o bilgilendirme amaçlı yazılan bir satırdı, sizin için olsada size ait değil "
Bu cümleden sonra suratında beliren ifade, genelde ben Sipi ile konuşurken suratımda beliren ifade ile aynıydı.
" Ediz korkutmaya başladın artık beni, ne yazısı ne satırı ne diyosun ?
-Hocam bu kadar kolay inanmanızı beklemiyordum söylediklerime, şaşırdım sadece "
" Söylediklerine, yani, hocam odamda biri var ve bu biri hastaneye ait olmayan biri, ama aslında bu bir biri'de değil, bir birşey çünkü gözleri gri, bu mu doğru anlamışmıyım "
-Evet işte bende tam olarak bunu söylüyorum hocam, şaşırdım "
" Ha ikna ettin kendini yani benim buna inandığıma "
-Hala çabalıyorum "
" Ediz emin ol bende inanamıyorum şu anda söyleyeceğim şeye ama, VOLDEMORT daha mantıklıydı. "
-Hocam o zaman neden bu acele ? " desemde, kelimeleri ziyan edip asıl sormak istediğimi en son sorduğumdan cevabını alamadan odama gelmiştik. Odaya girdiğimizde hala yatakta yatıyordu. Doktor Tülin'i ikna etmesi zaman alıp kendine erken gelmesinden odayı terk etmesinden korkmuştum, ama hala ordaydı. Doktor Tülin hemen baş ucuna doğru yöneldi.
- Hocam dikkat edin diye uyardım "
Ağzından akan kan hala taze ve akmaya devam ediyordu, ama bu söylediğim hiçbir şeyi kanıtlamazdı. Çünkü ruh ve sinir hastalıkları hastanesini dolduran insanların bir çoğu zaten kendisine veya bir başkasına zarar vermesi ile tanınıyordu. Hatta kayıtlı olan hastanın hastanede gözetim altındayken bile kendisine veya bir başkasına zarar verdiği, görülmemiş bir şey değildi. O yüzden ağızdan akan kan zaman geçirdiği yerden dolayı ve tıbbi olarak Doktor Tülin'i şaşırtmayacaktı. Söylediklerime kanıt olucak ve biraz önce Doktor Tülin'e odasında anlattıklarımı hatırlatıcak tek şey, gri gözlerdi. Çünkü şu anda odada olan şeyin biraz önce koridorda gördüğümüz dişlerini birbirine vurarak hırlayıp saldıran şey ile hiç bir alakası yoktu. Tıpkı Sipi'nin söylediği gibi, Cansu yaşlarda zararsız gözüken kızıl saçlı bir kız'dı. Doktor Tülin baş ucuna doğru yönelip yatakta yatanın kafasını iki elinin arasına aldığında, bende hemen diğer baş ucuna doğru yönelip Kızıl'ın uyanma ihtimaline karşı kolundan tuttum. Çünkü her ne kadar Doktor söylediklerime inanmasada, ben ve Doktor'un odasından çıktığımızdan beri gözlerini benden ayırmayan Cansu, Kızıl uyanınca neler olabileceğini biliyorduk. Yaşadığından emin olduktan sonra olası bir kitlenmeye karşı çenesini rahatlatıp, boğulma ihtimaline karşıda dilini kontrol etti. Cebinden çıkardığı kalem şeklindeki fener ile sıra göz bebeklerine gelmişti. Ama kafasını göz bebeklerine bakmak için kendine doğru çevirince, önce elindeki ıslaklığı hissedip, sonra elindeki kanı gördü. Daha sonra ise kafasını hafifçe yukarı kaldırıp kafasının arkasından yastağa akan kanı fark etti. Ondan sonra gözleri benim gözlerime kitlenmişti, sormak istedi ama zamanı değildi. Zaten göz bebeklerini gördükten sonrada sormak zorunda kalmayacaktı. Plan başından beri buydu, kanıtlayıp kendimizi açıklamak zorunda bırakmamak. Göz kapaklarını kaldırıp kalem fener ile Kızıl'ın göz bebeklerini kontrol ettiğinde, gözleri tekrar benim gözlerimdeydi. Kafasını kendine çevirmiş olması ve göz bebeklerine bakmak için diğer eliyle göz kapaklarını açık tuttuğundan ne gördüğünü görmesemde , ne gördüğünü biliyodum. Muayeneyi bitirdikten sonra, " Hemen revire götürmemiz lazım " dedi güvenliğe işaret ederek. Güvenlik kucağına aldığı Kızıl'ı revire götürmek için Doktor Tülin ile beraber kapıdan çıktığında bizde peşinden çıktık. Revir yolunda gözleri yine benim üzerimde olan Cansu, sonunda konuşma fırsatı bulmuştu,
+ Neden saldırdığında seni ısırdığını söylemedin?
* Ne olduğunu ? " diye araya girdi yine kim olduğunu bilirsen sen.
- Cansu önce bir ne olduğunu öğrenelim "
*Neyin ne olduğunu ? " diye devam etti ismi lazım değil.
+Ediz ne olduğunu düşünüyosun ? " diye sordu Cansu sonra.
*Ayrıca doktorun odasında ki neydi öyle, gri gözler, tüm gücüyle dişlerine abanmalar falan " diye ısrarla tüm sorularına cevap alamamasına rağmen devam etti, ruh emici.
- Cansu benimle birlikte ordaydın halini gördün normal değildi, bulaşıcı bir hastalık falandır belki "
* Hayır birde bana köpük spreyinden bahsetme diyosun, senin korku filminden daha mı kötüydü benim köpük spreyim, hıı " diye durmadan devam ediyordu Sipi.
+Ediz neyin bulaşıcı hastalığı, doktorada bize bir şey saldırdı diyip duruyosun, yanındaki gibi konuşmaya başladın iyice " dedi Cansu, biraz önce koridorda Doktor Tülin'in bana baktığı benzer bir ifade ile. Ordaydı, gözlerini, ağzından akan kanı, hepsini görmüştü. Ama empati kurabildiği tek şey, hastaneye ait olmayan biri olduğunu anlamasına rağmen, aşina olduğu deliler'di. İnsan beyni bulunduğu aklı korumak için anlam veremediklerini hep anlam verdikleri ile anlamlandırmaya çalışır. Aynı girdiğiniz sınavda istediğiniz sorudan başlayabilmeniz gibi. O'nun içinde bu böyleydi. Tüm gördüklerine rağmen revire giden, anlam getirdiği beraber yaşadığı delilerin yarısından farksız, aslında bu hastaneye ait olan şizofrenik bir vakaydı. Benimle beraber gördüğü gri gözler ise, anlam veremeyip anlam getirdikleri ile anlamlandırdığı, boş bıraktığı soruydu.
Benim bir harf fazla kullanıp ( Birşey ) dediğim, o harfe ihtiyacı olmayan Cansu için, ( Birey ) 'di.
Aramızdaki uzaklık sadede bir harf'ti.
Ama o'nun aksine ben o'nun o harfe neden ihtiyacı olmadığını anlayabiliyordum. Benim çocukluğuma musallat olup burda olmama sebeb olanları, o ilk defa görüyordu. Ondandı diğer herkes gibi bana yaptığı bu Sipi muamelesi. Sipi demişken,
*Yine döndü döndü konuyu bana bağladı kırık çatal, adam az önce koridorda ölüm yiyen'le karşılaştığını söylüyo sen hala bana deli diyosun " diye cevap verdi Cansu'nun biraz önce aöylediklerine. Ama yine bir cevap alamamıştı.
-Cansu önce bir içerdekini halledelim herşey yolunda giderse kolumdanda bahsederiz tamam mı " dedim, konuyu kapatmak isteyip düşünüp inanamadıklarım yetmezmiş gibi birde üstüne konuşmak istemeyerek.
Ama Cansu nefes almadan sorularına devam ederken, bense açıklayamadığım için geçiştirmeye devam ediyodum. Artık birbrimizi dinlemiyor, Sipi'yi bile duymuyorduk. İşte tam o yüzden Cansu ile birbirimizi dilemediğimiz ama yinede birbirimize bir şeyler söylediğimiz sırada, sesinin duyulmadığını anlayıp bu sefer karşılık alacağından emin olacağı bir şekilde,
*HEYY ! " diye bağırdı Sipi.
Cansu ile birbirimizle dalaşmayı bırakıp aynı anda,
+- NEE !? diye karşılık verdik Sipi'ye dönerek. Bağırarak çektiği dikkatimizi ondan daha yüksek bir sesle aldığı karşılıkla bir anda kendini geriye atıp,
*Bir şey yok görünmezlik pelerini falan mı var üzerimde diye kontrol ediyodum, siz devam edin ben böyle iyiyim vazgeçtim " dedi daha uysal bir sesle.
Beklediği karşılığı bu olmasada en azından Cansu ile aramızdaki tartışmayı bitirmiş ve sesini sonunda duyurmayı başarmıştı. Konuşmak için geride kalıp revire Doktor Tülin ve güvenlikten sonra gelmişken, güvenlik bağırışlarımızdan olsa gerek tekrar kapıya çıkmış içeri girerken bizi eliyle susun işareti yapıyordu. Doktor Tülin. Kızıl'ın kafasının arkasındaki Sipi'nin açtığı yarayı çoktan muayene etmiş, yüzündeki kanı temizleyip ağzının içinden gelen kanın sorumlu olduğu bölgelere müdahale ediyordu. Herşeyi kontrol altına almış ve artık zamanı olmadığı için soramadığı sorulara zaman yaratmış gibi gözüküyordu. Ama önce Kızıl'ın hastaneye sevki için ayarlamaları yaptıracağı, revire geldiğimizde orda olmayan ve daha önce hiç aklımıza gelmemiş olan hemşireleri, güvenlikten sinirli bir ifade ile bulmasını istedi. Her ne kadar tam teşekküllü olmasada içinde bulunduğumuz kurumun adı daha önce söylediğim gibi hastaneydi. Yani her ne kadar hasta durumuna göre ekipman sıkıntısı yaşanıp tam teşekküllü olmasada, kurumun adı gereği içinde hasta olduğundan ekip sıkıntısı yaşamayıp tam teşekküllü olmalıydı.
Bu ekip, tam teşekküllü olmayan ruh ve sinir hastalıkları gibi hastanelerde kapasitesine göre hasta sayısı kısıtlı olsada, yatışı zorunlu olduğu için gece nöbeti en azından;
Bir uzman yada pratisyen doktor ve en az iki
hemşireden oluşuyordu.
Gün içinde psikiyatr, psikolog gibi doktorların sayısı artarken hemşirelere ise psikiyatri hemşireleri eşlik ediyordu. Bizim hastane içinde durum aynıydı.
Genelde Doktor Tülin geceleri kalmaz onun yerine gece nöbetlerine farklı pratisyen bir doktor bakar ve o doktora duruma göre en az iki hemşire eşlik ederdi.
Eğer uslu bir çocuk olur talimatlara uyar , ilaçlarını içer, yatış saatinde odandan çıkmaz veya başını belaya sokmazsan, ne doktoru nede hemşirleri görmek zorunda kalmazdın. Ama eğer benim buraya ilk yatışımın sebebi doktorların adlandırdığı gece terörü gibi, veya karanlıkla ilgili bir sorun, çoğunlukla yatış saatinde yalnız kaldığında duyduğun veya göz açık kapalı fark etmeksizin gördüğün bir görüntü ve ilaçların işe yaramadığı ileri derece mental bir rahatsızlığın varsa yada bu hastalıklara bağlı nöbet geçirdiysen, çoğu zaman sadece doktor ve hemşireleri görmez bazen hemşireler gün doğana kadar sana refakat ederlerdi. Bunlar dışında doktor ve hemşireleri gece sadece, yaramaz bir çocuk olup yine çoğunlukla yatış saatinde yalnız kaldığın an kendine zarar verdiğinde, yada şimdi ki biz gibi koridorda yakalanınca görürdün. Yeni gelenleri ve durumuna göre özel olanları yine özel kameralı odalara yerleştirip ve yine özel olarak izlerlerdi. Böyle farkederlerdi kendine zarar verdiğini. Normal günde koridorda yakalandığında ise hatırlayacağın son şey, rahat bir uyku için birebir çözüm diye adlandırdıkları ellerindeki şırıngalarla, hemşireler olurdu.
Hemşireler, hemşire odası olsada genelde o odayı sadede özel ihtiyaçları için kullanırlardı. Onun dışında gece ne olucağı belli olmadığından genelde bütün geceyi revirde geçirirlerdi. Biliyordum, çünkü ben yaramaz bir çocuktum.
İşte bu yüzden Doktor Tülin revire girdiğinde hemşirelerin burda olmaması tuhaftı. Doktor Tülin güvenliği onları bulması için hemşire odasına gönderdiğinde, hiç tanımadığım bir his güvenliğin onları bulamayacağını hissettirdi bana. Tanımadığım hisler, gözlerim kapalıyken gördüklerimin gözlerim açıkken gelen ziyareti, kolumda kendini tekrar eden sızlayan bir acı, hepsi kontrol edemediğim ve bir anda olan şeylerdi. En korkuncu ise o tanımadığım his bana bunların sadede bir başlangıç olduğunu düşündürüyordu. Neyin başlangıcı olduğunun cevabını bilmeyip kendimi inkar etsemde, her düşündüğümde o his, korkuyuda beraberinde getiriyordu. Doktor Tülin Kızıl'ın hastaneye sevkinden önce ilk müdahalesinde sona gelip güvenliğin hemşirelerle birlikte dönmesini beklerken, daha önce cevabını vermekte zorlanacağımız soruların zamanı gelmişti. Sorucağı soru, Kızıl'ın kafasının arkasındaki yaraydı. Daha önce içinde, ' Yangın Tüpü ' geçen bir cümle ile vereceğim hiç bir cevap yeterli veya anlaşılabilir olmayacaktı, hele biraz önce doktorunuza bu hikaye ile alakalı söylediğiniz her şey yalansa.
Çünkü daha önce bana saldıran Doktor Tülin'in gözünde her ne kadar bana saldırsada, kendine zarar vermiş yardıma ihtiyacı olan biriydi. O yüzden ona göre yargılanıcak, onu bize saldırmasından daha çok, neden onu ilk gördüğümüz an oradan uzaklaşıp güvenliğe haber vermediğimiz yada yangın tüpü'nü nerden bulduğumuz gibi soruları akla getirecekti.
Yaranın nasıl olduğu ile alakalı yalan söyleyemezdik, çünkü herşey kayıtla kanıtlıydı. Ama şimdi Doktor Tülin'in bana saldıran Kızıl'ın saldırgan tavırlarının yanı sıra, normal olmayan gözlerinden de haberi vardı. Aradaki fark nefsi müdafaa'yı daha meşru kılmaktı. Eğer nefsi müdafaa'yı daha meşru kılmaya gerek olmadığını düşünüyosanız, nerde olduğunuzu hatırlayın. Akıl hastanesinde söylediğiniz ve iddaa ettiğiniz her eylemin birden fazla kanıtı olmak zorunda. Ama yinede bu kadar ince düşünmeme gerek yoktu, çünkü kolumda sızlayan yara her ne olursa olsun nefsi müdafaa'nın en büyük kanıtıydı. Ama o yara her sızlayıp kendini hatırlattığında, bana bütün bu yaşananların başlangıç olduğunu düşündüren o his, farklı bir şekilde korku ile beraber tekrar canlanıyordu. O yüzden zorunda kalmadıkça o yaradan bahsetmek istemiyordum. İşini bitirmişti Doktor Tülin, ellerini yıkamak için elindeki eldivenleri çıkartıp çöpe atarken,
" Evet Ediz söylemek istediğin bir şey varmı bana, yada anlatmayı unuttuğun bir şey " diye sordu.
-Yok hocam herşeyi anlattım size diye karşılık verdim çok fazla düşünmeden.
" Her şeyi anlattın peki, ben bir soru sorayım o zaman, bana odada bu kızın sana saldırdığını hatta öyle ki üzerine atlayıp yere düşürdüğünü ve yerdeyken de boğultuğunuzu söylemiştin doğru mu ?
-Doğru "
" Güzel, peki bana anlatmak ister misin tam olarak nasıl olduda sana saldıran birini kavga ederken bir anda odana gitmeye ikna ettin, yada ettiniz " dedi cümlenin sonunda Cansu ve Sipi'ye bakarak.
" Ayrıca yanlış hatırlamıyorsam bana başka birine saldırmaması için onu önce odama götürdük dedin, yani konuşarak değilde daha çok sert bir vücut diliyle ikna etmişsiniz gibi, hatta o kadar sert ki kafasının arkasında bir göçük oluşmuş.. " diye es verdi bu sefer benim göz bebeklerimi kontrol edermişçesine bakarak. Daha sonra, " Ama doğru sana değil.. " diye Sipi'ye dönerek, " Sipi'ye sormam lazım bu soruyu " dedi.
Hiç beklemiyorduk, ama Doktor Tülin akıllı bir kadındı.
Sipi önce bana bakıp sonra Doktor Tülin'e dönerek,
* Bana mı ? diye sordu.
" Evet sen kurtarmışsın ya Ediz'i " diye cevap verdi Doktor Tülin. Sipi yine önce bana bakıp sonra yine Doktor Tülin'e dönerek, * Ben mi ? dedi.
" Sipi Ediz yerde kızla boğuşurken Cansu yardım edememiş sen sesleri duyup yardıma geldikten sonra kurtarmışsın ya Ediz'i, nasıl kurtardın, neyle vurdun kıza onu soruyorum ? dedi Doktor Tülin, dediğim gibi akıllı kadındı, herşeyi çözmüştü. Sipi terlemeye başlamış, Cansu ile bana bakarak ne cevap vereceğini düşünüyordu. Eğer Kızıl'ın kafasına sadece yangın tüpü ile vurduğu değil, aynı zamanda o yangın tüpü ile dans ettiği görüntüler kameralara yansımışken gerçeği söylemezse, ki gerçeği söylemek için çok fazla düşündü, kesinlike köpük spreyi diycekti. O yüzden Sipi'nin köpük spreyinden önce araya girip,
-Yangın Tüpüyle " diye cevap verdim Doktor Tülin'e.
Gözlerini bir anda bana dikip yanlış duyduğunu umut ederek, " Ne ile ? " diye bir daha sordu.
-Hocam ne farkeder o bize saldırdı üstelik o kız dediğiniz şeyin ne olduğunu bile bilmiyoruz gözlerini gördünüz "
" EDİZ YETER ARTIK !! " diye bağırarak tekrar Kızıl'ın baş ucuna doğru yürüdü sonra.
-Hocam gördünüz normalmiydi ? nasıl kurtulmamızı bekliyodunuz böyle bir şey üzerimde ısırmaya çalışırken" derken beraber yürüdüm Doktor Tülin ile.
İkimizde Kızıl'ın yattığı sedyenin baş uçlarında karşı karşıyaydık. Hiçbir şey söylemeden Kızıl'ın kapalı göz kapaklarını kaldırıp bir süre gözlerini açık tuttuktan sonra, " Bir şey demeyi kes artık " diyerek, bıraktı göz kapaklarını. Doktor Tülin kapattıktan sonra ben açtım gözlerini. Sonra yine kapattım yine açtım, ama değişmedi. Gri'nin yerini bir çift kahverengi almıştı. Sanki gözlerindeki sis gri'si dağılmış, tekrar hayata dönmüştü. İnanıp güvendiğim her yolda kayboluyor her geçen dakika artık sadede kendimden şüphe etmeye başlıyordum. O dönülmez yola girrmeden önce Doktor Tülin'e dönüp, şu an burda olanın koridordaki ile aynı kişi olmadığını anlatmaya çalıştım, ama artık çok geçti.
Ağzımdan çıkan sözlerin hiçbir değeri yoktu artık. Artık Doktor için buradaki yerimi hak eden biriydim, öyle söylüyordu gözleri. Ama sadece ben değildim koridorda olan, benimle birlikte bir çift göz daha vardı yanımda, Cansu. O'da ordaydı, anlattıklarımı doğrulayacak her şeyi gördü, ayrıca tüm yaşananlardan sonra odada Doktor Tülin'in ağzından çıkanlara değer vereceği tek kişi O'ydu. O yüzden daha fazla tartışmadan, -Hocam bana inanmıyorsanız Cansu'ya sorun, Cansu'da ordaydı. O'da gördü her şeyi " dedim, Cansu'ya dönerek. Kafasını çevirip Cansu'ya baktı hiç bir şey söylemeden. Cansu ise Doktor Tülin'in cevap beklediğinin farkında bir şekilde cevap vermeden sustu önce. Suskunluğu Doktor Tülin, " Cansu ? ", diyerek bozdu cevap isteyerek. Daha sonra, + Evet koridorda bize saldırdı " dedi Cansu.
Ama Doktor'un cevaplanmasını istediği soru bu değildi. O yüzden, " Ediz onu sormadı Cansu " dedi sadece, Cansu'nun cevaplaması gereken soruyu anladığını bilerek. O an o dönülmez yola girdiğimi Cansu'nun gözlerini benden kaçırıp çatallamak istediği Sipi'ye daha çok bakmasıyla anladım. Cevabı çoktan hazır ve Doktor Tülin'de bunun farkındaydı. Aslında daha ilk cevabında onu geçiştirmeye çalıştığında anlamıştı. Israrı benim duymam içindi. Gerek olmasa da, öyle de oldu. İlk cevabında gözlerini benden kaçıran Cansu, Doktor Tülin'e ikinci cevabında bu sefer direkt benim gözlerimin içine bakarak, + Ediz kadar yakın değildim, gözlerini görmedim " dedi. Cevabından sonra Doktor arkasını dönüp takrar Kızıl'ın baş ucuna doğru ilerlediğinde Cansu, + Ama garip sesler çıkartıp bize saldıran oydu. " desede, artık çok geçti. Doktor Tülin duymak istediğini duymuş, banada duyurmuştu. Bir kez daha hayatımın o noktasındaydım. Herkesi anlamlandıran ama hiç bir anlam yüklenmeyen, o zamanda. Belki de herkesi anlamlandırmaya çalışmamın sebebi bu yüzdendi, anlam kazanmaya çalışmak. Ne yazık, insanın kendine haksızlık.
Ben bunları düşünürken Doktor gğvenliğin hemşirelerle beraber geri gelmesini beklemekten sıkılmıştı. Önlüğünün cebinden telefonunu çıkarıp birisini aradı, ama ulaşamadı. Güvenliği aradığını düşünmüştüm, ama ikinci denemesinden sonra yine ulaşamayınca, " Nerdesin Aslı " diyerek üçüncü denemesine hazırlanıyordu. Aramayı tekrar yapmadan önce, - Aslı !, Aslı'yı niye arıyorsunuz ? " diye araya girdim. Tellefonu ile uğraşmaya devam ederken, " Aslı'nın hastanesine göndericem çünkü " dedi, sedyede yatan Kızıl'ı kastederek. Üçüncü denemesinde de başarısız olunca, " Baban'da açmıyo " diye devam etti. Aslı hamileydi ve saat geçti, o yüzden merak edip,
-Büyük ihtimalle bu saatte uyuyorlardır, Aslı benim bildiğim kadarıyla durumundan dolayı gece nöbeti almıyor " dedim.
" Aslı hastanede bizimki ile aynı belirtileri gösteren birden fazla hataya bakıyo, buraya gelmeden önce bende onun yanındaydım, bütün müsait doktorları belirtilerin var olduğu hastanelerde göreve çağırdılar " diye karşılık verdi.
-Bizimki ile aynı belirtiler derken ? "
" Senin bana odada anlattığın hemen hemen herşey " dedi tekrar kafasını telefona gömüp birilerine ulaşmaya çalışarak. Kolumdaki sızının yerini acıya bırakmasının dışında aldığım cevaplardan sonra aklımda olan tek şey, Aslı'nın yemek masasında anlattıklarıydı.
- Bakıcısına saldırıp ısırmaya çalışan yaşlı bir adamdan bahsediyordu Aslı, onun gibi mi ? " diye sordum.
" Evet onun gibi, bugünden sonra belirtileri gösteren ilk hasta olduğunu düşünüyor Aslı ".
-Salgın bu yani ?
" Öyle gözüküyor Ediz ama henüz telaş yapmak için erken " dedi.
Telaş yapıcak kadar yara almıştım, ama soruyu ben değil bir başkası sordu,
+ Peki nasıl bulaşıyormuş ? " dedi Cansu.
" Şimdilik bilmiyoruz gençler, ilk hastanın otopsi'sinde ısırık izine rastlamışlar, sonra belirtileri gösteren bir kaç hastada daha aynı ısırık izlerine rastladık, ama demek ki aynı belirtilere rağmen hepsinde değil gördüğünüz gibi, dediğim gibi sakin olun henüz erken telaş yapmak içinde, net bir şey söylemek içinde " diye cevap verdi Doktor Tülin. Kolumda tarif ettiği acısını arttıran ısırık izi ve ben, Cansu ile göz göze geldikten sonra devam etti, " Sizde öyle bir şey yok ama iyisiniz bir yara almadınız dimi ? " diye sordu. Çok fazla sürmeyecekti Cansu ile aramızdaki sessizlik, eğer o sessizliği ben bozmazsam Cansu istemediğim bir şekilde bozacaktı, o yüzden, - Hayır, dediğim gibi bize zarar vermeden bayılttık " diye cevap verdim.
Doktor, " Güzel " derken, Cansu ile tekrar göz gözeydik. Gözlerindeki ifade, + Yalan ! " diyordu, ama dile getirmeye fırsat olmadan Doktor Tülin'in güvenlik ve hemşirelere serzenişi ile birlikte, koridorlardan gelen yüksek ve rahatsz edici bir ses, bütün dikkatleri üzerine çekmişti. Gelen ses, kolumda ısırık izi ile sonlanan herşeyin başladığı Cansu ile benim takip ettiğim ses ile aynıydı. Aradaki fark bu seferkinin daha yüksek olmasıydı. Doktor Tülin kontrol etmek için revirden dışarı çıktığında bizde arkasındaydık. Koridoru ne bir sensör aydınlatıyor. ne de ses artık kendini duyuruyordu. Görünürde kimse yok ve ses yine kaybolup bizi dinliyo gibiyken, bir anda yine kendimi hatırlattı karanlığın içinden gelen bir yankı ile, sanki yine onu takip etmemizi ister gibi. Ama bu sefer öyle olmadı. Daha ne olduğunu anlamaya çalışırken bize en yakın olan sensör bir anda altı boş bir şekilde kendini aydınlattı. Olmamalıydı. Çünkü sensör onu ancak tetikleyen bir şey olduğunda kendini aydınlatır ve tetikleyeni de ele verirdi. Doktor Tülin'in arkasında sensöre doğru yürüdüğümüzde, önce sensörün altında zeminde yansıma yapan bir şey gözüme çarptı. Sensörün altına geldiğimizde ise, yansıma yapanın koridorun aydınlık olmayan tarafından karanlığın içinden sensörün altına akan, kan olduğunu anladık.
Doktor Tülin ilk görüşte kan olduğunu anlamamıza rağmen sağlamasını yapmak için eğilip kana dokunurken, aklımda tek bir şey vardı. Her ne olduysa burnumuzun dibindeydi. Çünkü koridorda sadece bir sensör aydınlıktı. Çünkü eğer kan uzun bir yolculuk yapmış olsaydı, koridordaki diğer sensörlerde aydınlık olacaktı. Yani her ne olduysa, bize sadece bir kaç adım uzaklıktaydı. Doktor Tülin'in yanına eğilip hiçbir şey söylemeden koluna dokunduktan sonra önümüzdeki iki sensör arası karanlığı işaret ettim. Bana bakıp anlamaya çalışırken, önlüğünün cebinden kalem feneri alıp önümüzdeki karanlığın zeminine doğru tutum.
Görünürde sadece kanın devamı vardı, ta ki biraz ilerleyene kadar. Karanlığa doğru zemine diz çökmüş vaziyette ilk adımı attığımda, kanın geldiği yönü takip ediyordum. Bir kaç adım sonra yoğunlaşmaya başladı.
Yoğunlaştıkran sonra ışığı kanın üzerinden kanın geldiği yöne doğru kaldırdım. İşte tam o anda oldu.
Ufak ama güçlü ışığı sonrasında ne olduğuna merakla kanın geldiği yöne doğru yukarı kaldırdığımda, karanlığın içinden bir el ışığa uzandı. Işığı olduğum yere düşürüp kendime hemen geri attım. Işığın düşüp zeminde aydınlattığı yerde sadede bir el gözüküyordu, gerisi karanlık. Her ne olduğu ile ilgilenmeyip geriye dönmeyi düşündüğümde, artık her şey bütün gerçekliğimi kaybetmişti benim için. Çünkü gördüğüm sıradan olmayan herşey bana gözlerim kapalıyken gördüklerimi hatırlatıyordu. Bana uzanan bir el, yerde yatan bir beden ve başarısızlığımın boyası ayaklarıma değen kan. Sanki her sahnesi bana özel, her anı benim için kurgulanmış, bir korku evi gibi.
Ama korku uzun zamandır benim için gördüklerimden daha fazlasıydı. Uzun zaman önce öğrendim gözümün gördüğü hiç bir şeyin aslında beni korkutmadığını. Uzun zaman önce aslında beni korkutanın, hatırladıklarım olduğunu anladım, gördüklerim değil.
Beni korkutan bana uzanan o eli tutamamaktı, rüya değil. Başaramayışlarımdı beni uykundan uzak tutan, rüya değil. İşte o yüzden geri dönmedim. O yüzden hala o zeminde oturuyor ve ışığın aydınlattığı bana uzanan ele bakıyordum. Kıpırdamadan hareket etmesini bekledim, ama hiçbir hareket yoktu. Geri dönmeyeceğimi anladığımda düşen ışığı ayağımla kendime doğru çektim. Işığı elime alıp karanlığın içine tekrar tuttuğumda, hala hiçbir hareket yoktu. Yavaş yavaş tekrar yaklaşıp ışığı tekrar zemine tuttum. Işığı elin üzerinde gezdirdiğimde az da olsa bedenin devamını görebiliyordum. Önce ne olur ne olmaz diye eli ayağımla dürttüm. Yine hiçbir kıpırdama görmedikten sonrada, daha fazla düşünmeden eli tutup sonrasında ne olduğunu bilmeden arkamda bekleyenlerin bana fısıldayan ve sabırsız halleri ile birlikte sensörün altına çektiğimde, kanın sahibi, üzerindeki üniforması ile Doktor Tülin'in beklemekten sıkıldığı, güvenlikti. Bulunduğumuz sensörün altında yüz üstü yatarken kanın nereden geldiği belirsizdi. Kanın nerden geldiğini anlamak için yüzü bize doğru sırt üstü çevirdiğimizde, herkes kendini irkilerek geri attı. Güvenliğin vücudu neredeyse paramparça olmuş ve yüzünün tamamı kanla kaplıydı. Vücudunun parça alınmamış her yerinde ise, belirgin ısırık izleri görülebiliyordu. O manzaradan sonra artık herşey herkes için daha ciddi bir hal alırken, hissettiğim korkunun sebebi artık sadece kolumda bulunan ve gittikçe kötüleşen ısırık iziydi. Yaşanılan şokun ardından Doktor Tülin, " Tutun içeri götürelim çabuk " dediğinde, önlüğünü çıkarmış güvenliğin göğsüne kanı durdurmak için baskı yapıyordu. Revire geri dönerken aslında hepimiz kurtulmasının imkansız olduğunu biliyorduk. Revire geri döndüğümüzde ise, herkesi yine duraksatıcak bir anda, orda yaşandı. Çünkü kolumdaki izin sahibi Kızıl, artık sedyede yatmıyo, revirde yoktu. Güvenliği sedyeye yatırdığımızda Doktor Tülin hariç herkesin gözü boş olan diğer sedyedeydi. Doktor Tülin asıl soruna dikkat verip bizi güvenlik için ne yapmamız gerektiğine odaklarken, bir yandan da çoktan gitmiş olan nabzı geri döndürüp güvenliği kurtarmaya çalışıyordu. Endişesi farklı da olsa, öncelik taşıyan sorunun bana saldıranın artık revirde olmayışı değil, güvenlik olduğu konusunda haklıydı. Doktor'un endişesi bizim için sadece hastane güvenliği olan elinin altındakini kurtakmaktı. Belki de bu yüzden güvenliğin çoktan gittiğini ve asıl düşünülmesi gereken şeyi görmüyordu. Çünkü bizim için sadece güvenlik olan, onun aynı zamanda çalışanı ve mesai arkadaşıydı. Ama asıl endişelenmesi gereken şey bu değil, güvenliğe bunu kimin yaptığı olmalıydı. Çünkü her ne kadar güvenliğin üzerinde tıpkı benim kolumdaki gibi ısırık izleri olsada, benim kolumdaki izin sahibi güvenlik revirden çıktığında da, biz sesi duyup revirden çıktığımızda da burdaydı. Yani güvenliğe bunu yapan, bana saldıran olamazdı. Yani hastanede, bana saldıran Kızıl gibi ısırmaya meraklı başka biri daha vardı. Ama Doktor ne bunu, ne de güvenliğin çoktan aramızdan ayrıldığını göremiyordu. Ayrıca bu işin olduğundan daha ürkütücü ve tuhaf olan bir yanı daha vardı. Tuhaf olan yanı, revirde olması gereken hemşirelerin hala revirde olmayışıydı. Güvenlik onları bulamamış olsa bile onlar çoktan görev yerlerinde, yani burda olmalıydı. Sanki hastanede sadece, biz varmışız gibiydi. Olayı daha ürkütücü bir hale bürüyen ise, güvenliğin üzerindeki ısırık izlerinin çokluğuydu.
O yüzden tüm bunların merakı ile kimseye bir şey söylemeden dışarı çıkmak için yanlarından ayrıldım. Kapıya doğru yürüdüğümü gören Doktor Tülin, " Nereye gidiyorsun ? "diye sordu.
-Dışarıya göz atıcam " diye cevap verdim.
" Neden ? "diye sorduğunda ise arkamı dönmeden yürümeye devam ederek,
-Çünkü boşa zaman kaybediyoruz hocam, güvenlik çoktan gruptan ayrıldı bunu siz de biliyorsunuz " dedim ve seslenişleri cevapsız bırakarak revirden çıktım. Güvenliğin kanı yüzünden sensör hala aydınlıktı. Sensörün altına geldiğimde koridorda takip edilecek ne bir ses, ne de koridorda başka bir sensörü aydınlatan bana yol göstericek kanın devamı vardı. Tek bildiğim güvenlik bu koridoru takip edip buraya kadar gelmişti. O yüzden her ne arıyorsam benim yapmam gereken de buydu, koridoru takip etmek. Koridorun devamına doğru ilk adımı atmadan önce revirin kapısı açıldı, arkamı döndüğümde Sipi bana doğru geliyordu. Yanıma geldiğinde ise,
- Bir şey mi oldu Sipi ? " diye sordum.
*Bir şey olmadı yalnız gitme diye geldim " diye cevap verdi.
-Doktor mu gönderdi ?
*Yok hiç şey söylemedi o ben yalnız gitme diye geldim"
Hiç bir şey söylemeden bakınca,
*Gerçekten bir şey söylemedi, ben, sadece orda kalmak istemedim " diye devam etti, revirde Doktor Tülin'e yardım ederken eline bulaşmış güvenliğin kanına bakarak. Bir şey söylemeden tekrar önümdeki karanlığa döndüm, sonra,
*Ne düşünüyosun ? " diye sordu.
O an aklımda tek şey olan,
-Tuvalet kağıdı rulosu " diye cevap verdim.
Bir an durup, * Nee ? " diye karşılık verdi.
-Bir şey yok Sipi devam edelim " diyip Doktor Tülin'den aldığım kalem feneri karanlığa doğru tuttuğumda, *O ne ? " diye sordu.
Dönüp neye benziyor diyen bir ifade ile kalem feneri gösterdiğimde ise, suratında kendini beğenmiş bir gülümse ile, * Benimki daha büyük " diyerek elinde tuttuğu feneri gösterdi.
-Onu nerden buldun ? "
*Güvenliğin feneri "
-Güvenliğin feneri çalışmıyo Sipi "
*Ne demek çalışmıyo " diyerek aydınlattı elinde tuttuğu feneri.
Fener çalışınca bu sefer donup kalan bendim, çünkü güvenliği revire götürüp sedyeye yatırdığımızda, fenerin beline takılı olduğunu görmüş ama çalışmadığını düşünmüştüm. Çünkü eğer çalışsaydı güvenliği bulduğumuzda faneri elinde yanık bir şekilde olurdu, beline takılı bir şekilde değil. Bu yüzden revirden çıkarken yanıma almamıştım. Ben elindeki fenere bakıp bunları düşünürken, *Hey ! " diyerek dürttü beni Sipi.
-Seninki daha büyük önden buyur " diye devam ettim düşündüklerimi söylemeden.Sonunda ne aradığımızı bilmeden koridora girip yürümeye başladığımızda garip olan tek şey, benim tarafımda ki hasta odası kapılarından bir tanesinin açık olmasıydı. Elimdeki kalem fener'i odaya doğru tuttuğumda odanın içini tam göremesemde, kapı girişinde ve duvarda dağınık kan izleri vardı. Kan izlerini ve kapının açık olduğunu gördükten sonra, güvenliğin o kadar kan kaybına rağmen neden koridor boyunca tek bir sensörü aydınlattığı sorusuna cevap olarak aklıma odanın içini gelsede, Sipi'ye dönüp kendi tarafındaki kapısı kapalı hasta odalarına fener turtuğunu görünce, hiç bir şey söylemeden yürümeye devam ettim . Koridoru bitirmiş ikinci koridora başlamak üzereydik. İkinci koridor bizi, yemekhaneye götürecekti.
*Bir şey sorucam ?
-Tabi ki sorucaksın Sipi "
*Ne arıyoruz biz ? "
-Henüz bende bilmiyorum Sipi "
Kısa bir sessizliğin ardından,
*Bir şey daha sorucam ? "
-Biliyorum Sipi "
*Doktorun odasında anlattığın gibi bir şey mi geldi güvenliğin başına, öyle bir şey mi arıyoruz ?
-Umarım öyle bir şey değildir Sipi, ama güvenliği gördün "
*Ha gerçekten öyle düşünüyosun yani, gerçekten soda kapağı gözlü bir kız geldi size saldırdı, öylemi ? " dedi bir anda dönüp feneri dip dibeyken suratıma tutarak.
Gözlerim kapalı bir şekilde feneri suratımdan çektikten sonra, - Bir sen eksiktin bana deli muamelesi yapmayan sende yap sende gel " diye karşılık verdim yürümeye devam ederek.
*Yok deli değilde, ne biliyim garip yani "
-Güvenliğe ne oldu o zaman Sipi, halini gördün, ayrıca Doktor'da söyledi ya salgın varmış ısırıkla bulaşan diye "
*Evet oda garipti, ama ısırıkla bulaştığını düşünmüyo bir ihtimal dedi, kaldı ki öyle birşey imkansız "
-Neden, bir saattir ölüm yiyen voldemort diye dolaşıyosun ortalıkta bu mu garip, hiç mi ısırıkla bulaşan bir hastalık izlemedin "
*Tabi ki izledim ama bunun film ile bir alakası yok "
-Neden o zaman "
*Eğer ısırıkla bulaşsaydı size saldıran Kızıl'ında vücudunda iz olurdu, doktor her yerine baktı öyle bir şey gördün mü, hayır, " dedi.
Doktor Tülin Kızıl'ın her yerine bakmış, kafasının arkasında ki ve ağzının içindeki yaralardan başka hiçbir şey bulamamıştı. O yüzden, ' Bu belirtileri gösteren hastalarda ısırık izine rastladık, ama demek ki aynı belirtilere rağmen gördüğünüz gibi hepsinde değil ' diyordu. Kızıl'ı kastediyordu, gördüğünüz gibi derken, bize saldıranın vücudunda ısırık izi olmayışını söylüyordu..Gözümün önündeki her şeyin düşündüğüm gibi gerçekleştiğinden o kadar emindim ki, ben akıl edememiştim. O yüzdendi durmadan rüya olsun deyişlerim. Ama Sipi'nin söylediklerinden sonra belki de tüm bu olanlar düşündüğüm şey değildi. İkinci defa üzerimden büyük bir yük almıştı Sipi, o yüzden,
-Sağol Sipi " dedim.
Anlam verememişti.
*Neden ? "diye sordu.
-Daha önce koridorda yaptıkların için, eğer sen kızı üzerimden almasaydın belki de güvenliğin yerinde ben olucaktım, o yüzden sağol "
*Önemli değil, ama eğer karşılaşırsak sende benim için aynısını yap " dedi. Unuttuğum atladığım her şeyi Sipi hatırlatıyordu bana, bir de öyle bir şey vardı.
Bana saldıran artık revirde değil, aynı bizim gibi hastane koridorlarında dolaşıyordu, yine. Koridoru bitirip yemekhaneye geldiğimizde durduk. Yemekhanenin ışıkları duvardaki sensörler dışında, tavanda bütün yemekhaneyi aydınlatan açıp kapanan sabit floresan ışık'lardan oluşuyordu. Durmamızın sebebi de o floresan lardan birinin cızırtı ile beraber yanıp yanıp sönmesiydi. Yani biri daha önce yemekhanenin ışıklarını açmış, ama şimdi her ne olduysa sadede bir tanesi çalışıyo, oda gücünü kaybetmiş çokta aydınlatmadan cızırtı ile yanıp yanıp sönüyordu. Sipi'nin bir önümüze bir zemine tuttuğu fener ile birlikte yürümeye başladık. Yemekhane büyük ve sensörler yüzünden aydınlatıldığından, duvardaki sensörlerden uzaktı. Yemekhanenin karşı duvarında bahçenin bir kısmını gören ve yemekhaneden sonra bir iki koridor daha devam eden büyük camlar vardı.
Bahçeden giren ışık gece duvar dibindeki masaları çok az da olsa aydınlatıyordu. Sensörlerde yine duvar dibine, gece ışık gören masaların arasına konmuştu.
*Niye yanıp sönüyor bu " diye sordu Sipi, floresan onunda dikkatini çekmişti.
-Bilmiyorum Sipi "
*Yanıp söndüğüne göre şu anda açık yani değil mi ?
-Galiba Sipi "
*Yani bizden önce burada olan biri açtı, öylemi ? "
-Bilmiyorum Sipi düzgün tut şu feneri "
*Güvenlik olabilir mi ?
-Sipi ! "
*Size saldıran manyak intikam için gelmiş olmasın ? "
-Sipi! fener.. "
*Güvenliktir belkide "
-.. Feneri düzgün tut "
*Güvenlik olabilir mi ? "
-Lan Sipicim bilmiyorum tut şu feneri önüne "
*Ya güvenliktir desene bilip bilmemen hiç önemli değ.. "
Cümleyi tamamlayamadan durdu.
-Ne oldu ?
*Bir şeye çarptım ! " dedi, buz kesip kıpırdamadan.
-Ne demek bir şeye çarptın neye çarptın ?
*Ne biliyim ben ya neye çarptım "
-Sipi tutsana fener'i de görelim o zaman "
*Mayın olmasın " diye sordu feneri suratına doğrultmuş korku dolu gözlerle.
-Ne ? "
*Mayın mayın, mayın olmasın bu ? "
-Ya Sipi saçma saçma konuşma ya mayına çarpılır mı, mayına basılır "
*Ya sen gerçekten hiç istenilen cevabı veremiyorsun ya, saçma saçma konuşma hastanede mayının ne işi var desen yeterdi, niye ekleme yapıyosun ki " dedi bu sefer feneri benim suratıma doğrultup.
-Ver şu feneri bırak şu feneri " dedim gözlerim yine kapalı ama etraf hala aydınlık bir şekilde. Feneri elinden alırken, önce bir adım önünde zeminde duran bir şey dikkatimi çekti. Feneri doğrulttuğumda, hastane geceliği ve terliği ile yerde biri yatıyordu.
Işığı Sipi'nin ayak ucuna doğru hareket ettirdiğimde, korku filmlerinden çıkmış yaşlı bir kadın suratı ve suratın yanağına hala değili bir şekilde Sipi'nin ayağı vardı. Kendimi korku ile geri atsamda, kendimi o kadar geriye atmamın sebebi sadece kadından korktuğumdan değil, kadını gördükten sonra Sipi'nin attığı çığlıktı, ondan daha çok korkmuştum. Çığlıktan sonrada ben kendimi geriye atarken Sipi çoktan karanlıkta kaybolmuştu.
-Sipi bağırma aklımı aldın bağırma " dedim yanıma çekerek.
*Ben mi aklını aldım görmedin mi ya ! "
-Gördüm sakin ol " dedim feneri tekrar kadının suratına tutarak. Sipi'yi geride bırakıp kadına doğru yaklaşırken, * Aa Zöhreymiş " dedi Sipi sakinleşmiş bir şekilde.
-Kim ? "
*Zöhre Zöhre, Hitler Zöhre " dedi yanıma gelerek.
- Zöhre kim ? "
*Dedim ya insan ırkından nefret ediyo koridorda ne yaptıysak suçu üzerine atalım diye "
Sipi konuşurken ben Zöhre'nin kim olduğundan daha çok ışığı üzerinde gezdirip ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Görünürde kan yok ama bilinci kapalı bir şekilde yerde yatıyordu.
*Ölmüş mü ? "
-Bilmiyorum Sipi "
İlgimi çekip aradığım şey ise Sipi her ne kadar içimi rahatlatmış olsada, ısırık iziydi. O yüzden Sipi'ye,
-Tut çevirelim hadi " dedim
*Ben asla dokunmam ona "
-Sipi saçmalama tut "
*Ya çevirip napıcaksın ölmemiştir o, bak uyanınca bizden başlar soykırıma yürü gidelim"
Kazanamayacağımı anladığımda feneri uzattım,
-Tut şunu feneri Sipi "
*Napıyosun !? "
-Bakıcam Sipi tut şu feneri kadına "
*Neyine bakıcaksın ya "
-SİPİ FENE.. ! "
Aynı şey olmuştu, bahçe kapısının birden açılıp yüksek bir sesle çarpmasıyla bu sefer ben cümlemi tamamlayamamıştım.
*O neydi !?"
-Bahçe kapısı çarptı Sipi "
*Anladım onu niye diye soruyorum "
-Nerden biliyim ben Sipi ya, burda seninle beraber duruyorum nerden biliyim ben " *Kilitli olması gerekmiyo mu bahçe kapısının "
-Sipi Allah'ını seversen bak bilmiyorum, hiç bir şey bilmiyorum fırtına var dışarda ondandır git şu kapıyı kapat bir daha çarpmasın hadi "
*Ben niye gidiyorum ya ? "
-Ver o zaman feneri ben gidiyim sen Hitler'le kal "
Kazanamayacağını ve seçimi olmadığını anladığında,
*Tamam be tamam gidiyorum " dedi oflaya puflaya da olsa. Sipi'yi çok yavaş adımlarla gönderdikten sonra, Doktor Tülin'den kalma kalem feneri çıkartıp Zöhre'nin vücudunda ısırık izi aradım. Yüz üstü çevirmeden önce bakmaktan korktuğum bi yer daha vardı aklımda. Daha doğrusu tekrar görmekten yada sadece benim görmemden korktuğum bir yer, gözleri.
Tedirgin bir şekilde olsada ışığı göz kapaklarına getirip, düşündüğüm şey olmaması için önce duraksayıp sonra bir umutla göz kapaklarını kaldırdığımda, Düşündüğüm şeyden daha çok göz halkalarını görebiliyordum. Daha önce gördüğüm ve yine görmekten korktuğum şey tamamı bir çift gri gözdü. Ama şimdi karşımda olan kahverengi göz halkalarıyla, göz beyazları yeni gri'leşmeye başlamış bir çift gözdü. Göz beyazlarının yeni gri'leşmeye başladığını gözlerini açık tuttuğum süre boyunca, gri'nin göz beyazlarını kapatmaya başlayıp halkalara doğru yayılışından anladım. Düşündüğüm şeyi görmesem de, düşündüğüm şey olacaktı. Zamanla o kahverengi halkaların üstü, gri ile örtülecekkti. Göz kapaklarını bırakıp sebebine merkakla bunları düşünürken öylece durdum. Gözlerine bakarken ısırık izi aklımdan çıkmıştı, aklımda o kadar ses farklı soru soruyordu ki, artık hiç bir şey düşünemiyordum. Bahçeden içeri giren rüzgar uğultusu ve floresan'dan gelen cızırtı, ancak dikkat kesildiğinde duyuluyordu. O kadar çok sıkılmış ve yorulmuştum ki artık sesleri bastırmak için ben avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Ama gerek de yoktu, çünkü yanımda bunu ben daha istemeden benim yerime yapıcak biri vardı. Eğer bu kişinin Zöhre olduğunu düşüyosan, yanlış düşünüyosun, Zöhre değil. İnan bana Zöhre uyanıp bağırmaya ve saldırmaya başlasa, bu kadar olmazdı. Bu kişi daha önce tanıştığın biri. Bu kişi, şu anda tam istediğim ayarda bir bağırışla yine aklımı alıp bana doğru koşan, Sipi.
-Sipi niye bağırıyoSUNN !? "
*Kaç gidelim çabuk yürü ! "
-Sipi çekme noluyo bir dakika dur, noluYO ? "
*Gördüm yemin ederim gördüm ya, Allah belamı versin gördüm yürü gidelim "
-Sipi dur bir dakika dur, nolur lütfen DUR NE GÖRDÜN? "dedim artık çıldırmış bir vaziyette.
*Soda şişeleri bahçedeler hepsi " diye karşılık verdi, artık kısık ve korkudan titreyen bir sesle.
-Ney ? "
*Ya gri gözlüler işte bahçedeler hepsi, yürü gidelim " dedi. Hiç cevap vermedim ondan sonra hiç düşünmedim, önce öylece durup baktım , sonra elindeki feneri alıp koşmaya başladım.
*EDİZ NEREYE GİDİYORSUN ?
Sadece görmem gerekiyordu. Zöhre'de korkmuştum, ama o korkunun yarısı sadece benim görmem ile alakalıydı, sadece benim gördüğümü sandığım bir korkuydu. Bahçe kapısının önüne geldiğimde Sipi'de
peşimden geliyordu. Revirdeyken tüm bu olup bitenlerin yanında yalnız hissediyordum. Tüm bu kargaşada yanımda olanlar öyle hissettirirken, odalarda ki hastalar, revirde olması gerekip olmayan hemşireler, hiç biri yok gibiydi.
Ama şimdi durduğum kapının önünde bahçeye bakarken, herkesi görebiliyordum, hepsi ordaydı. Sipi yanıma gelmeyip benden bir iki adım geride duvar dibinde gözükmeyecek bir şekilde durup, * Ediz napıyosun !? " dediğinde, bahçeye çıkmak için adım atmak üzereydim. Ağzımdan sadece, - Görmem gerekiyor. " kelimeleri çıktı. Bahçeyi normal kullanım saatlerinde bile hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. Hastanede herkesin toplandığı bu kalabalık anca yemek saatlerinde olurdu. Hepsi bahçenin bir tarafına toplanıp sağa sola sallanırken, çiçeklerin neredeyse tamamı gövdesinden koparılıp hepsinin elllerinde ziyan olmuş, birçoğu sallanırken kafasını yukarda tutuyordu.
*ediz napıyorsun ? "diye tekrar sordu Sipi, öncesinde beni duymayıp şimdi daha kısık bir sesle konuşarak.
-Burda bekle Sipi "
*saçmalama nereye gidiyorsun " dedi saklandığı yerden çıkıp kolumdan tutarak.
-Sipi bekle beni burda bakıp gelicem "
* ya neye bakıcaksın gördün işte bırak gidelim"
-Sipi bırak "
*ediz bak ben gördüm sen haklıymışsın tamam mı hadi lütfen onlar bizi görmeden gidelim " dedi Sipi kolumdan tutmaya devam ederek.
Haklıydı, ama düşündüğünüz konuda değil. Haklıydı, çünkü onları görmek için yanlarına gitmeme gerek yoktu, beni görmelerini sağlasam yeterdi. Sipi kolumdan yavaş yavaş çekmeye devam ederken bağırabilirdim istediğim gibi, ama elimde bahçe kapısı koridoruna girerken içeri giren ışık yüzünden kapattığım fener vardı. Sipi feneri tuttuğum kolumdan çekerken ilk aklıma gelen oydu. O yüzden Sipi kolumdan çekmeye devam ederken fenerin ışığını yaktım. İkimizde feneri doğrulttuğum kalabalığa bakıyorduuk. Başta işe yaramadı, ama Sipi feneri kapatmak için feneri tuttuğum kolumdan çekince, fener ışığı sabit kalmayıp aynı onlar gibi bir sağa bir sola onların üzerinde hareket edip ilgi çekiyordu. Ondan sonra herşey o kadar korkunç ve hızlı olmuştu ki, oradan kaçabilmek için artık ben Sipi'yi kolundan tutmuş çekiyordum. Önce yüzlerini dikkat çeken fener ışığının tutulduğu yöne doğru, yani bize doğru döndüler. Gözlerindeki ölü gri ve ağızlarından akan taze kan'la, her gece uykuda bana gösterilen kalabalığın aynısıydı. Hepsi yüzünü ışığa döndükten sonra ise, eksin olan son şey olan hırlamalar da başladı. Haklıydım, ama düşündüğünüz konuda değil.
Haklıydım, çünkü hastanede böyle bir kalabalık anca yemek saatlerinde olurdu. İşte tam bu yüzden bize doğru diş vura vura koşmaya başladıklarında, donup kalan Sipi'yi kolundan tutup sürüklemeye başladım.
Çünkü o hırlayıp diş vurmalar bana bugünkü hastane menüsünde bizim olduğumuzu söylüyordu. Koşmaya başladıklarında iki yana açılan bahçe kapısını kapattıktan sonra, Sipi'yi peşimden sürükleyerek bizde koşmaya başladık. Bahçe kapısı kilitli olmadığından onlar için bir engel değildi, gerçi kitlide olsa bir cam kapıydı, yani kırıp girmeleri yine zaman almazdı. Revire geri koşarken Sipi kendine gelmiş çoktan bağırmaya başlamıştı, alışmıştım artık. Ama bu sefer haklıydı bağırışlarında, bu sefer peşimizde onu haklı çıkaracak korkunç ve kalabalık bir sorun vardı. Sipi'nin bağırışlarına alışık olsamda, revire yaklaşırken alışık olmadığım başka bir çığlık yankılanmaya başladı koridorlarda.
-Sipi sus bağırma bir dakika "
*İMDAA.. YA NE DEMEK BAĞIRMA BE, sana söyledim dimi görücekler bizi dedim gidelim dedim kaçalım dedim, İMD.. "
-Sipi bir dakika bağırmada dinle " dedim ağzını kapatarak. Fayda etmeyip ağzı örtülü bir şekilde hala konuşmaya devam edince , diğer elimle çığlığa işaret ederek, - Duyuyor musun !? " diye sordum.
*Ya biri bağırıyo işte herkes bağırıyo bende bağırıyorum kaç gelicekler şimdi " diye karşılık verdi, elimi ağzından çekip. Revir koridoruna girdiğimizde koridorun sonunda güvenliğin kanı yüzünden sensör hala aydınlıktı. Koridora girdiğimizde şiddeti artan o çığlık, işte tam o yanan sensörün ardındaki kapının arkasından, yani revirden geliyordu. Sipi çığlığın revirden geldiğini anlayınca bağırmayı bırakmış, ikimizde peşimizdekilere aldırmadan bir anlığına durmuştuk. Ama sonra kapının arkasında ne olacağını tahmin etmemize rağmen koşmaya devam ettik. Revire girdiğimizde kapının arkasındaki sesin sahibi, Cansu'ydu. Bağırışlarının sebebi ise, güvenliğin Doktor Tülin'in üzerinde oluşuydu. Kısaca, uyanmaz dediğimiz güvenlik neredeyse iç organları sarkar bir şekilde uyanmış, ve Doktor Tülin 'in üzerinde gri gözleri ile benim haklılığımın sunumunu yapıyordu. Cansu güvenliği Doktor Tülin'in üzerinden almaya çalışsada, güvenlik bana saldıran Kızıl'dan daha güçlü ve daha agresifti. Doktor Tülin güvenliğin altında ezilirken , güvenlik parça parça olmuş vücudundan sarkan parçalar, birbirine vurduğu dişleri ve gözlerindeki ölü gri ile, Doktor Tülin'in üzerinde onunla göz gözeydi.
Durumu farkettikten sonra revirde gözüme ilk takılan yerdeki tartı'yı alıp güvenliğin kafasına vurdum. Güvenlik aldığı darbe ile kendinden geçerken, Doktor Tülin kalan vücudunu güvenliğin altından kurtarmak için kendini kan gölü olmuş zeminde geriye doğru sürüyordu. Gözlerinede yansıyan korku ile vücudu titrerken yanına eğilip, - Hocam iyi misiniz ? " diye sordum. Gözlerini güvenlikten ayırmayıp duymadıktan sonra dokunduğumda, korkuyla kendini geriye attı.
Ben olduğuma ikna edip yumuşattıktan sonra elimi uzatıp, " Farkındayım sindirmesi zor ama gitmemiz lazım " dedim. Sadede odadan değil hastaneden de çıkmaya can atan Sipi,
*Evet hocam sonra sindirirsiniz gitmemiz lazım hastane düştü. " diyerek katıldı bana.
Doktor'u yerden kaldırırken, + Noldu ? " diye sordu Cansu. * Hastane düştü ! " diye tekrarladı Sipi.
+Duydum onu o ne demek diye soruyorum Deli "
*Ya bu çatalı kırığı burda bırakabiliyor muyuz ? diye bana döndü Sipi, Cansu ona deli dedikten sonra.
-Hemşireler dahil tüm hastalara bulaşmış hepsi dışarıda gitmemiz lazım " diye Cansu'yu cevapladıktan sonra Doktor Tülin'e dönerek, - Hocam yara aldınız mı" diye sordum. Kolları bağlı bir şekilde zar zor Doktor Tülin'den,
" Hayır " cevabını aldıktan sonra arkamı dönüp odada yürürken, yine zar zor buzlu suyun içindeymiş gibi titreyip duraksayarak " Ediz ne demek herkese bulaşmış " diye devam etti.
-Hocam sonra konuşuruz çıkmamız lazım " diye karşılık verdim. Ondan sonra sadece, " Hastalar " diyerek, kafasını biraz önce üstünde olan güvenliğe doğru çevirdi. Artık daha fazla dayanamayan Sipi, *Evet hocam tüm hastalar altılı soda şişesi gibi grup halinde dolaşıyorlar ortalıkta.. " diye, Doktor Tülin'e karşılık verdikten sonra tekrar bana dönerek, *.. lütfen çıkalım artık ya " diye bitirdi. Odada arandığımı gören Cansu ise, + Ne arıyorsun ? diye sordu.
-Hocam rulo tuvalet kağıdı var mı revirde ? " diye sordum aranmaya devam ederek.
+Ne ? " diye şaşırdı Cansu.
*Taktı tuvalet rulosuna napıcaksın tuvalet kağıdını ya bu mu şimdi derdimiz " diye o'nun ardından söylenmeye devam ediyordu Sipi.
-Hocam var mı yok mu ? "
" Yok " diye karşılık verdi Doktor Tülin.
Doktor'un cevabından sonra daha fazla zaman kaybetmeden aranmayı bırakıp, - Hadi çıkalım o zaman " dedim. Ama kapıya doğru yürürken arkamdan, " Sargı bezleri var ona benzer " diye ekledi sonra Doktor Tülin.
Sargı bezlerini gösterdiği yerden aldıktan sonra sakin ve yavaş bir şekilde revirin kapısını aralayıp, kafamı dışarı çıkarıp etrafa baktım. Koridorlarda önümüzde ilk koridorun başında yanan sensörün dışında hiç bir hareketlilik yoktu. Kapıyı açıp revirden çıktıktan sonra Sipi, * Ee nerdeler !? " diye sordu.
-Işığa takılmışlardır. " diye cevap verdim.
Anlamayıp, * Ne ? " diye sorsada benden hiç bir cevap alamadı. Görünen koridorlar sakindi, ama hastaneden çıkmak istiyorsak o koridorları geçip o kalabalıkla tekrar yüzleşmemiz gerekiyordu.
Hastanenin iki çıkışı vardı, birincisi o kalabalığın olduğu ana giriş bahçe kapısı, ikincisi en yakın toplanma alanı yemekhanede bulunan yangın çıkışıydı. Ama bunları bilmeme rağmen yinede, - Hocam en yakın acil çıkış kapısı yemekhanede olan mı ? " diye sordum.
Telefonu ile uğraşıyordu duymadı, - Hocam ! " diye tekrarladım. Kafasını kaldırıp " Kimseyi arayamıyorum telefon çekmiyo ! " diye söylendi. Cansu, + Demin revirde çalışıyordu " diye karşılık verincede,
" Bilmiyorum Cansu aramıyor kimseyi ! " diye devam etti.
-Hocam bırakın şimdi telefonu birine ulaşsanız bile burda oturup kimseyi bekleyemeyiz bir an önce çıkmamız lazım burdan " diye araya girdim.
" Doğru, doğru söylüyorsun tamam hadi çıkalım " diye karşılık verdi.
-Bahçeden çıkamayız "
" Neden ? "
-Çoğu orda hocam "
...
" Eee, tamam o zaman acil çıkış kapıları gece açık ordan çıkarız "
-Güzel en yakını ? "
Durdu bir an sorduğum sorunun cevabı aklına gelip, sonra, " Yemekhanede " dedi tedirgin bir tonla.
Herkesten daha iyi biliyordu yemekhane ile bahçenin birbirine bir koridor uzaklıkta olduğunu. Ama başka çaremiz olmadığı gibi yolu uzatmaya gerek te yoktu, o yüzden,
- Tamam o zaman öyle yapıcaz " dedim.
*Ne demek öyle yapıcaz duymadın mı yemekhane dedi, biraz önce geldiğimiz yer olan yemekhane, Hitler Zöhre ve askerlerinin olduğu yer olan yemekhane " diye karşı çıktı Sipi. Doktor Tülin ve Cansu birbirlerini ,
+" Hitler Zöhre " diye tekrarlarken,
- Sipi hastaneden çıkmak istiyor musun istemiyoru musun ? " diye cevap verdim.
* Tek parça halinde çıkmak istiyorum "
-Güzel bende öyle istiyorum onun içinde yemekhaneye gidicez tamam mı bitti mi varmı başka sorusu olan "
Kimseden ses çıkmadı.
- Güzel hadi gidelim artık "
" Ediz bekle ! "
Çıldırmak üzereydim.
" Önce odama gitmemiz lazım "
- Hocam odanızda ne işimiz var şimdi ? "
" Çantam orada "
-Çantanız orda " dedim alaycı bir şaşkınlıkla.
" Evet Ediz eğer hastaneden çıktıktan sonrası içinde bir planın yoksa araba ile devam ederiz diye düşünüyorum ben " diye karşılık verdi, titremeyi bırakmış şoku atlatıp kendine gelmeye başlayarak.
Her ne kadar yolu uzatmak istemesemde hastaneden çıktıktan sonra araba en iyi şansımızdı, o yüzden karar da o yönde çıktı, önce Doktor'un odasına uğrayacaktık. Koridora başladığımızda en önde yavaş adımlarla karanlıktan sonra diğerleri için sensörü aydınlatan bendim. İkinci sensörün altına geldiğimizde sonunda Sipi'nin aklına gelmiş,
* Fener nerde ? " diye sormuştu.
-Yemekhanede bıraktım " diye cevap verdim yürümeye devam ederek.
*Naptın ? "
-Yemekhanede bıraktım Sipi "
*Sebeb ? nasıl gidicez şimdi odaya kadar önümüzü görmeden ? "
-Sipi arkanda birini görüyor musun ? "
*Ne ? "
-Arkanda bizi kovalayan birini görüyor musun ? "diye tekrar sordum. Dediğim gibi en önde sadece önüme bakıp diğerleri için yolu aydınlatıyordum, ama bunu sorduğumda Sipi'nin korkuyla arkasını döndüğüne yemin edebilirdim. Ama konu bu değildi,
- İşte o fener yüzden kimse bizi kovalamıyor "
*Ne ? "
-Fener diyorum fener, o fener yüzünden kimse gelmedi peşimizden "
* Hiç bir şey anlamıyorum ya "
-Sipi ışığa geliyorlar ışık dikkatlerini çekiyo nesini anlamıyosun, o yüzden bahçe ışıklandırmasının altında toplanmışlardı, o yüzden güvenliği bulduğumuzda feneri kapalı beline takılı bir şekilde duruyordu, o yüzden bizi kovaladılar elimizde daha güçlü bir ışık olduğundan, ayrıca Cansu ile bana saldıranı bulduğumuzda da bizi görmeden önce sensörün altında öylece duruyordu, yani ışığa toplanıyolar, o yüzden çoğu yemekhanede bıraktığım fenerde kaldı "
* Arkamızda ki hırlamalar neydi o zaman ? "
-Onlarda senin bağırışlarını takip edenlerdi Sipi, sen nihayet sustuktan sonra yanan ilk ışıkta durmuşlardır, durmayıp sensörleri atlatmayı başaranlarda büyük ihtimalle şu anda revirdedir. "
...
*Odaya nasıl gidicez peki ? "
-Sipi bilmiyorum farkında mısın ama neredeyse geldik zaten yürüyoruz ya hani, ayrıca koridor karanlıksa kimse yok demektir korkma, ama yok illa ben ışık istiyorum nurlar içinde gitmek istiyorum diyosan el fenerine gerek yok, Tülin Hoca'nın telefon ışığını kullan aynı şey " dedim. Kesinlikle düşünmüştü, artık dediğim gibi görmeme bile gerek yoktu Sipi'yi tepkilerini öngörmem için, ama olmayacağınıda biliyordu, o yüzden konuyu,
*Kormuyorum ben niye korkucam, Allah Allah, ayrıca bağırmadım da, o.., neyin geldiğiğini haber vermek içindi herkese kaçın diye " diyerek değiştirdi. Doktor'un oda koridoruna geldiğimizde her yer karanlık herşey yolundaydı. Koridorun sonu bizi neredeyse istediğimiz yere çıkarıcaktı, o yüzden oda önüne geldiğimizde,
- Hocam siz girip anahtarları alın bizde diğer koridora göz atalım " dedim. Doktor odasına girmiş, bizde aynı koridorun sonunda başka karanlık bir koridora bakıyorduk. Odasının önündeki sensör aydınlanıp odadan çıkan Doktor Tülin yanımıza geldiğinde koridora başlamış, koridorun sonuna geldiğimizde ise, yemekhaneyi görebiliyorduk. Karanlıkta kalıp yemekhaneyi izlerken artık gücü tamamen tükenmek üzere olan cızırtı ile yanıp sönen floresan, Cansu ve Doktor Tülin'inde dikkatini çeksede, benim dikkatimi bıraktığım yerde hala aydınlık olmasını beklediğim fenerin olmayışı çekmişti. Karanlık koridordayken dostumuzdu, ama yemekhane için aynı şey geçerli değildi. Çünkü bizi o karanlığın içinde daha önce olduğu gibi, Zöhre ve arkadaşları bekliyor olabilirdi. O yüzden fenerin hala yemekhanenin ortasında etrafı aydınlattığını ummuştum. Sevinmişti diğerleri yinede aynı karanlığı yemekhanede gördüğünde yangın merdivenlerine rahatça ulaşabiliriz diye . Tek yapmamız gereken hiç bir ses çıkarmadan karanlığın içinde kalıp görmediğimiz yolu izlemekti. Ama ben yada biz bunları düşünürken bir anda aydınlandığımızı hissettim. Arkamızı döndüğümüzde bulunduğumuz koridorun başındaki sensörün altında, iki tane vardı. Onlar bizi görmesede biz onları görüyorduk, kafalarını ışığa kaldırmış altında duruyolardı. Sonra daha kötüsü oldu, biz daha arkamızda olup biteni yeni farkederken, acil çıkışının bulunduğu koridor aydınlanıp güçlü sesler gelmeye başladı. Ondan sonra en kötüsü oldu, acil çıkış kapısının bulunduğu koridordan gelen sesler arkamızdakilerin dikkatini çekmiş ve ışığı terk edip ağır ağır hırlaya hırlaya sese doğru yani, bize doğru gelmelerine neden olmuştu. Kapana kısılmış, ne geriye dönebiliyorduk ne de acil çıkışına doğru gidebiliyorduk. Gidebileceğimiz tek yön, baştan beri düşünmek bile istemeyeceğimiz tek yön olan, bahçe koridoruydu. Seslerde o tonda yükselmeye başlamış, herkes şu anda en güvenli görünen bahçe koridoruna doğru gitmemizi istiyordu. Ama eğer acil çıkış kapısı koridorundan gelen ses arkamızdakilerin dikkati çektiyse, bahçe koridorunda olabilecek olanların kesin dikkatini çekmişti. Ki orda olduklarından emin olduğumuz için en başta o yolu hiç düşünmeyip, bahçe yerine acil çıkış kapısını tercih etmiştik.
Doktor Tülin, " Ediz ne bekliyorsun yürüsene !" dediğinde, Sipi çoktan bahçe koridoruna doğru yürümeye başlamıştı.
Kolundan tutarak, -Bahçe koridoru olmaz !. " dedim.
+Acil çıkış koridorundan gidemeyiz duymadın mı sesleri " diye dahil oldu Cansu.
-Duydum o yüzden gidemeyiz, eğer sesi duydularsa ordanda geliyorlar çünkü "
+Ne yapıcaz başka, burda böyle yem olmayı mı bekliycez !? "
- Burda değil karanlıkta bekliyicez Cansu . "
+Ne ? "
- Karşıya masaların oraya geçicez sessizce "
Floresan'lar çalışmadığından yemekhanede ki masaları aydınlatacak bir ışık yoktu. Yemekhanede sadece duvar dibindeki masalar bahçeden giren ışık yüzünden az da olsa aydınlanıyor, ama yemekhanenin ortasındaki masalar floresan olmadığından aydınlanmıyordu. Arkamızdan gelenler yüzünden tartışıcak vakit olmadığından masalara doğru yürüdüğümde, diğer herkeste benimle gelmiş, masaların arkasında karanlıkta ama ortada kalmıştık. Arkamızdan gelenlerin bulunduğu koridor artık tam karşımızda kalırken, henüz kimse gözükmeyen acil çıkış koridoru sağımızda, bahçe koridoru ise solumuzda kalıyordu. Tam anlamıyla bütün olup bitenin ortasında kalmışken, biraz önce arkamızda olanlar koridoru bitirmeye adım adım yaklaşıyordu.
+Ediz umarım bir planın vardır yoksa bu delinin dediği gibi burdan tek parça çıkamayız " dedi Cansu.
O'ndan sonra da herkes hep bir ağızdan saniyede bir çok şey söyledi fısıldayarak. En son kulağımın dibinde duyduğum şey Sipi'nin, * Koşarak camlardan bahçeye atlayalım " deyip, Cansu'nunsa ona tekrar, + Deli " demesiydi. Ama dinlemiyordum, bütün dikkatim koridoru bitirmek üzere olanlardaydı. Bitirmek üzerelerken, - Sessiz olun " diye fısıldadım, koridoru bitirdiklerinde ise kimse nefes bile almıyordu. Gitmek istediğimiz yöne acil çıkış koridoruna doğru sola döndüklerinde, yavaş yavaş bizden uzaklaşmalarını izledik, sonra herkes derin bir nefes aldı. Karşımızdaki koridor boşaldıktan sonra Cansu, +Hocam sizin odanıza dönelim başka bir çıkış yolu buluruz " dedi.
-Bekleyin" dedim, Doktor Tülin cevap vermeden önce .
+Ediz burda durup gitmelerini bekleyemeyiz " diye devam etti sonra Cansu.
- Beklemiycez zaten Cansu bir dakika izin ver "
+Ediz.. " diye tekrar lafa başlarken lafını kesti Doktor Tülin " Cansu tamam müsade et " diye, ondan sonra bana dönüp, " Ediz napıyosan bir an önce yap çıkar bizi buradan " diye devam etti. Halbuki en başta Cansu'ya katılır diye düşünüp ben cevap vermiştim onun yerine. Aramızdaki fısıldaşmalar bittikten sonra arkamızdan gelen ikili bizim arkasında saklandığımız masayı geçerek, hırlamaları kesip normal yürüyüş rutinlerinde yangın merdiveni koridoruna giriş yapmak üzereyken, bulunduğumuz masanın arkasından çıkıp bir öndeki masanın yanına geçerek koridoru tam karşıma aldım. İki rulo olan sargı bezlerinden birini elimde hazır bekletip ikili yangın merdiveni koridoruna henüz girdikten sonra, arkamdaki masadakilerin yerimizi belli edeceğini düşündüğünden hoşlarına gitmeyecek, ama planın işe yaraması için gerekli olan o yüksek sesi, masanın üzerine iki kere vurarak çıkardıktan sonra, karşı koridora geçip beklemeye başladım. Kesin Sipi camdan bahçeye atlamak üzereydi çıkan o sesten sonra, ama dediğim gibi gerekliydi.
/ Hastaneye ilk yatışımda İsmet Amcayı
tanımadan önce hastane o kadar boğucu ve anlamsızdı ki, tam bir hapishane gibiydi. İsmet Amca'yı tanıyıp hikayesini dinledikten sonra en azından hastanenin bir yanı benim için anlam kazanmıştı. Elinde olsa o hastane bahçesinde uyuyup uyanır, orada da ölürdü. O yüzden gündüzleri hep mutlu, çoğu gece hep ağlardı bahçeye çıkamıyor diye. İşte o gözyaşlarıydı geceleri bahçeye çıkmanın bir yolunu bulmamı sağlayan, o gözyaşları sevdirmişti bana o bahçeyi. Zor olmuştu, ama sonunda gözyaşları durmuştu.
Geceleri bahçeye çıkmanın en büyük sorunu
sensörlerdi anlatmıştım size, eğer gece odadan çıkıp sensörün altında belirirsen güvenlik seni eli ile koymuş gibi bulurdu, o yüzden bunu yapamazdın. Öte yandan güvenlik gece odadan sensör yanmadan sadece bir kez çıkıyordu, o da yatış saatlerinden biraz sonra oda ve koridor kontrolü yapmak için. Sadece bir kez kontrol yapmasının sebebi ise, dediğim gibi yeni gelenleri ve durumuna göre kamera ile gözetlemek zorunda olduklarını odasından seyrediyor, hemşirelerin yakalayamadığı ters bir durum olduğunda onlara haber veriyordu. Ama o bir kez yaptığı oda ve koridor kontrolününde de saatini bilmek imkansız, durmadan değişiyordu. Üstelik bilsen bile odanda olman gerekiyordu çünkü o kontrolün asıl amacı senin odanda olup olmadığındı. Yani kontrol saatinden önce ve kontrol saatinde odandan çıkamazdın. Eğer teksen belki güvenlik odanı kontrol edip başka bir koridora girdikten sonra koşarak bahçeye çıkabilirdin, ama onunda sorunu güvenliğin senden sonra hangi koridorlardan geçtiğini bilmemekti, belki feneri ile girdiğin bir koridorda, belki de sen bahçeye çıkacakken elinde feneri ile bahçe yakınlarında olacaktı, karşılaşabilirdin, üstelik biz iki kişiydik. O yüzden gece bahçeye çıkmak istiyosan kesinlikle oda kontrolünden sonra olmalıydı. Güvenlik oda kontrolünü bitirdikten sonra odasına dönmeli, ondan sonra sen sensörün altında belirmeden, başka bir sebebten odasını terkedip, o sebebe doğru hasta odalarına bakmaksızın ilerlemeliydi. O yüzden en büyük sorun odandan çıkmadan yada sadece oda önüne çıkıp koridorda hareket etmeden, güvenliğe senin odanı veya bulunduğun koridoru işaret etmeyecek sessiz bir sebep bulup, onu kamera karşısından kaldırıp odasından çıkartmaktı. Gürültülü bir sebeb olamazdı çünkü o zaman sadece güvenlik ile değil, nöbetçi doktor ve hemşirelerle de uğraşmak zorunda kalırdın, fazla ses herkesi üzerine çekerdi. Ayrıca benim bunlardan daha büyük bir sorunum vardı. Oda kapımın üzerinde bir sensör vardı, yani odadan sensöre ve kameraya yakalanmadan çıkamıyordum. Ama yine dediğim gibi, biz iki kişiydik. İsmet Amca'nın oda önünde sensör yok ve odası koridorun sonunda duvar dibindeydi, yani güvenliğin dikkatinin her ne çekicekse bu orda olacak, kaçış İsmet Amca'nın odasından başlayacaktı.
Planın ikinci temel kısmı ise sensörlerdi,
sensörleri kapatmak imkansız ayrıca güvenliği odadan çıkartacak sessiz en büyük sebeb oydu. Öyleyse sensörler yanmalı, ama altında kimse olmamalıydı.
Planın üçüncü temel aşaması ise bunu
sağlamaktı. Bunun içinse uzun düşünme saatleri sonucu akla gelen en mantıklı şey, ' RULO TUVALET KAĞIDI ' ydı. Rulo tuvalet kağıdı koridora salındığında koridordaki üç sensörde aynı anda aydınlanıp güvenliğin dikkatini çekicekken, koridorda da kimse olmayacaktı. Tuvalet kağıdı güvenliğin dikkatini çekmek içinken, asıl kaçış, güvenlik odasından çıkıp aydınlanan İsmet Amca'nın odasının bulunduğu koridora gittikten, yani benim odamı geçtikten sonra başlayacaktı. Gün içinde İsmet Amca'ya yapması gereken her şeyi anlattım. Gece olup oda kontrolü bittikten sonra da artık herşey hazır, plan ise şöyleydi ;
Oda kontrolünden sonra İsmet Amca, önce
odasında bulunan rulo tuvalet kağıdı ile koridorundaki üç sensörüde aydınlatıp, kendi oda kapısının önünde karanlıkta güvenliğin dikkatini çekmesini bekleyecek ve güvenliğin fener ışığını gördükten sonra güvenlik onun bulunduğu koridora girmeden önce rulo kağıdı tekrar toplayıp, odasına geri dönecekti.
Böylelikle güvenlik odasından çıkıp aydınlanan koridora gittiğinde koridor tekrar karanlık olacak, koridorda ki odaları tekrar kontrol etse bile İsmet Amca odasında uyuyor gibi gözüktüğünden ondan şüphelenmeyecekti.
En güzel yanı ise tam bu olduğunda, ben odamda olmayacaktım. Çünkü güvenlik aydınlanan koridora doğru gittiğinde aynı İsmet Amca gibi bende fener ışığını görebiliyor olacak ve güvenliğin benim oda koridorumu geçtiğini anladığımda da, özgür olacaktım. Her ne kadar sensörü aydınlatmadan odanın dışına çıkamasam da, güvenliğin fener ışığını görmem için odadan çıkmama gerek yoktu. Çünkü oda kapıları içeri doğru açılıyor, odanın kapısını sensörü aydınlatmadan aralayıp fener ışığını takip edebiliyordum. Odadan çıktığımda güvenlik aydınlanan arka koridoruma doğru gidiyo olacak, bense hızlı hızlı diğer koridordan onu takip edip bulunduğu koridorun sonunda elimde rulo kağıt ile bekliyo olacaktım. Böylelikle koridora girip hiç bir şey bulamadığında koridorun sonunda benim aydınlattığım başka bir koridor girişi görecek ve bu sefer onu takip edecekti. Her koridorun sonunda onu aydınlanan farklı bir koridor girişi bekliyo olacakken, bu onu hem odalarımızdan hemde bahçeden uzak tutacaktı. Ama en sonunda da aradığı şeyi bulacaktı. Çünkü eğer koridorları aydınlatan şeyin sebebini bulamazsa tekrar hasta koridorlarına eksik varmı diye yönelir, yada odasına dönüp neler olup bittiğine geriye dönük kameralardan bakardı. O yüzden odalarımızdan ve bahçeden uzaklaştığından emin olduğum bazı koridorlara, tuvalet kağıtları bıraktım. Bazılarını buruşturulmuş bir şekilde sensörün altında bulacakken, bazılarını ise karanlıkta kendi fener ışığı ile bulacak ve koridorlarda gezenin hasta değil uçuşan kullanılmış tuvalet kağıtları olduğunu anlayacaktı.
Kusursuz işledi, haftanın güvenlik değişen her
her gününde gece bahçeye çıkıyorduk.
Tabi bazı günler aksaklıklar yaşıyorduk, ama her ne olursa olsun sonunda kendimizi bahçede buluyorduk. /

İşte şimdi aynı plan hastanenin dışına
çıkmamızı sağlayacaktı. Bu planın diğerinden tek farkı, dikkat çekmek için sese ihtiyacımız oluşuydu. Onuda masanın üzerine vurarak çoktan halletmiş ve dikkatlerini çekmiştim. Hatta acil çıkış koridorunu komple boşaltmak istediğimden koridorun başında onları beklerken duvara da vuruyordum. Hırlamalar artıp bana doğru geldiklerinde ilk sensörü aydınlatıp ışığı görmelerini sağladıktan sonra, rulodan birazını kopardığım sargı bezini uçmaması için buruşturup sensörü aydınlık tutacak bir şekilde kenarda bırakarak, rulo ile birlikte koridorun sonuna doğru koşup koridorun başında sensör altında belirmelerini bekledim. Koridor başında belirdiklerinden sonra da aynı şeyi koridor sonundaki sensör için yaparak, aydınlatıp takip etmelerini sağladım. Arada seslerde çıkartarak onları yeterince yemekhane ve acil çıkış koridorundan uzaklaştırdıktan sonra, daha da uzaklaşacaklarından emin olacak bir şekilde takip edilecek izler bırakarak, dikkatli bir şekilde geri döndüm. Yemekhaneye geri döndüğümde bu sefer hırlamalar bahçe koridorundan yeni çıkmak üzere olanlardan geliyordu. Ama artık onlardan kaçacak, hatta hastaneden çıkacak yeni boşalttığımız başka bir koridor vardı. Sessizce öyle yapıp çıkış koridoruna girdikten sonra, bahçe koridorundan gelenler benim diğer koridorun başına bıraktığım izleri takip edip bizi takip etmiyorken, hastaneden çıktık. Doktor Tülin'in arabası hastanenin ana giriş kapısı olan bahçenin önündeydi. Çıkar çıkmaz arabanın nerde olduğunu söyleyip diğerleri onu takip ederken, benimse dikkatimi çıktığımız kapının yanında yol kenarında duran fener çekmişti. O fener Sipi'nin güvenlikten aldığı ve benim yemekhanede bıraktığım fenerdi. Eskisi gibi güçlü yanmasada hala yanıyordu. Orada durup oraya nasıl geldiğini düşünürken, Cansu'nun fısıldayarak bağırışları beni kendime getirdi. Ama yanlarına gidip arabanın bulunduğu köşeyi dönerken, bu sefer hep beraber durduk. Çünkü arabanın arkasında giriş kapısının önünde birileri vardı. Birileri diyorum çünkü hastanede bana saldıran veya diğerleri gibi değil, hatta birbirleri ile konuşuyorlardı. Köşe, arabadan uzak ne konuştuklarını anlamıyor ve arabanın arkasında olduklarından onları tam göremiyorduk. Doktor Tülin arabanın arkasındakilerin hastanedekiler gibi olmadığını anladığında, yardım alabileceğimizi düşünüp arabaya yürümeye devam etmek istedi. Ama kim olduklarını bilmeyip net bir şekilde göremediğimizden, benden önce Sipi karşı çıktı.
*Hocam eminmiyiz bundan kim olduklarını bilmiyoruz bile " dedi.
" En azından bizim gibi olduklarını biliyoruz " diye karşılık verdi Doktor Tülin.
- Hocam Sipi haklı "
" Ediz.. "
-Hocam anladım hastanedekiler gibi değiller, ama yinede hastanede onca şey olurken hastanenin önünde ne beklediklerini bilmiyoruz "
" Peki ne yapalım Ediz arabayı bırakıp yürüyerek mi devam edelim " dedi Doktor Tülin.
Ama buna hiç niyetim yoktu.
...
- Açıp kitleyin tekrar arabayı"
" Ne ? "
-Kumanda hocam araba kumandası, çıkan sese tepki vereceklerdir basın " dedim.
Elinde tuttuğu araba kumandasını bulunduğumuz köşeden arabaya uzatır bir şekilde tutarak, dediğim gibi iki kere bastı Doktor Tülin. Ondan sonra arabadan çıkan ses arabanın arkasındakileri korkuturken, korkuyla sese verdikleri tepki de, bizi korkuttu. Çıkan sesten sonra korkuyla yüzlerini birden arabaya doğru dönüp, ellerinde ki silahlarla ateş etmeye başladılar. Ellerindeki silahları ve ateş ettiklerini gördükten sonra köşede duvara sıralanmış ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Ateş etmeyi bırakıp arabanın içinde göz gezdirmeye başladılar. Silah sesleri bahçedekilerinde dikkatini çekmiş hırlamaları arttırarak sese doğru tepki vermelerini sağlamıştı. Bahçe kapısının açık olup olmadığını bilmiyordum. Ama biraz sonra bahçeden sese doğru dışarı çıkan iki hasta gördüm. Arabanın yanındakiler hırlayarak üzerlerine gelen iki tanesini gördüklerinde, arabayı bırakıp aynı arabadan çıkan sese verdikleri tepki gibi hiç düşünmeden ateş etmeye başladılar. Bahçedekiler dışarı çıkmaya devam ederken onlarda ateş etmeye devam ediyordu. Öyle bir noktaya gelmişlerdi ki, korku yerini zevke bırakmış, bahçeden çıkan hastalara gülerek ateş etmeye başlamışlardı. Hastalar bir bir düşmeye devam ederken korku içinde ağlayan Doktor Tülin'i zor tutuyordum, korksada yanlarına gidip hastalarına yardım etmek istiyordu. Ama ne Doktor'u diğerlerinden ayırt edebileceklerini ne de ayırt etseler bile durabileceklerini düşünmüyordum. Hastaneden çıkan hasta sayısı artarken mermi harcamaya korkmasalarda, yeterince eğlendikten sonra yine gülerek geri çekilmeye başladılar. Yolun karşısına geçerlerken onları takip eden hastalara hala ateş ediyorlardı. Hastalar yolun karşısına doğru onları takip ederken bizde başka şansımız olmayacağını düşünerek köşeden ayrılıp, dikkat çekmeden arabaya doğru yürümeye başladık. Arabanın yanına geldiğimizde Doktor Tülin'in gözü yerde yatan hastalarındaydı. Araba anahtarlarını elinden alıp arabayı bu sefer dikkat çekmemek için kumandayı kullanmadan anahtarla açtım. Zar zor da olsa Doktor Tülin'i arabaya bindirdiğimde gözü hala yerde yatan hastalarında, benim ise yolun karşısındaydı. Ateş etmeyi bırakmış aynı bizim gibi arabadaydılar. Çıkış yolu orası olduğundan bir süre arabada oturup gitmelerini bekledik. Önce arabayla geri geri hastaları ezdiler, sonra son sürat üstlerinden geçip gittiler. Ayakta kalan hastalar hala giden arabayı yavaş yavaş takip ederken, bizde ters yoldan araba ışıkları sönük bir şekilde yola çıkmıştık. Yoldayken arabanın içinde neler olduğuna dair bağırışlar koparken, ses çıkarmayan tek kişi yanımda oturan Doktor Tülin'di. Aylarca tedavi ettiği hastalarıydı sonuçta. Arabayı ben kullanırken kapı gözünde Doktor Tülin'in daha önce bıraktığı su şişesi vardı, alıp uzattım içmesi için sessizce.
+Nereye gidiyoruz ? diye sordu Cansu, önce kimse cevap vermedi. İçtiği bir kaç yudum sudan sonra,
" Hastaneye gidelim " diye bozdu sessizliği Doktor Tülin. Mantıklıydı, üstelik Aslı'yı en son orda görmüştü. Hastane yoluna girdiğimizde trafik yavaş yavaş artmaya başladı. Sanki kimse gecenin bu vakti uyumuyor, herkesin acelesi var gibiydi. Sonra önce trafik kitlendi, daha sonra yolun ilerisinden bağırışlar yükselmeye başladı. Yolun ortasında kalmış onlarca arabanın birinde yine ne oldu diye birbirimize sorarken, insanların bağırışarak üzerimize doğru kaçıştığını görmeye başladık. Sadece biz değil etrafımızda olan arabaların içindeki hiç kimse olup bitene anlam veremezken, insanlar içinde bulunduğumuz arabanın yanından geldiğimiz yöne doğru bağırışarak koşuyorlardı. Olup biteni görmek için arabadan indiğimde, yolun ilerisinde tekrar silah sesleri yükselmeye başladı. Bu seslerin bahçe önünde olanlardan tek farkı, ateş edenlerin asker oluşuydu. Askerler ağız ve burunlarını kapatan maskeleri ile hastaneye giden yolu kapatmış araç kontrolü yapıyor, kimin yola devam edip etmeyeceğine onlar karar veriyordu. Ama kime veya niye ateş ediyor, insanlar neden kaçıyor, hiç birimizin fikri yoktu. Üzerime doğru koşanlardan birini durdurup sordum, kucağında çocuğu ile korku içinde bana, ' askerlerin araç kontrolü sırasında hastalık belirtisi taşıyan ve sorun çıkartan herkesi hiç düşünmeden öldürdüklerini ' söyledi.
Halbuki Cansu, ' Nereye gidiyoruz ? ' diye sorduğunda Doktor Tülin cevap vermese, polise gidelim demek üzereydim, şimdi iyi ki cevap vermekte geç kalmış, iyi Doktor hastaneye gidelim dediğinde, Aslı aklıma gelip vazgeçmiştim. Hastaneden beri hiç yaşanmamış gibi davranıp unutmaya çalışsamda, bunları duyduktan sonra aklıma gelen ilk şey, kolumdaki iz'di. Kendime hatırlatmıyor olsam da sık sık terliyo ve kolum kısa aralıklarla uyuşup saklamaya çalışsamda titriyordu. Sesler giderek artıp yaklaşırken artık yolda tam bir kaos vardı. Herkes arabalarından inip birden fazla çanta ile birlikte yaya olarak kaçmaya başlamış, çocuklar yolun ortasında ağlıyo, insanlar kaçışırken birbirlerini eziyo ve her taraftan yükselen korna sesleri silah seslerine eşlik ediyordu. Ne yapıcağımı bilmez bir şekilde kaçışan insanların arasına saklanıp bende onlarla birlikte kaçmak istedim. Yanımda kolumdaki iz'den haber olan tek kişi Cansu'ydu. Artık her zamankinden fazla terleyip kolumu hiç hissetmiyo ve kontrolü tamamen kaybetmek üzereydim. Kolumu o kadar hissetmiyordum ki artık, kafamı anca o tarafa dönüp gördüğümde insanların koluma çarptığını anlayabiliyordum. Panik yapmamaya çalışıyordum ama beni çoktan ele geçirmişti. Sakin kalmak için arabaya tekrar dönmüş ne yapacağımı düşünüyordum. Ben neler olduğunu anlamak için arabadan indiğimde inen herkes, ben arabaya geri döndüğümde yine benimle birlikte arabaya geri dönmüşlerdi. Doktor Tülin arabaya geri biner binmez telefonunu çıkartıp yine birilerine ulaşmaya çalışırken, Cansu ve Sipi bağrışmaya kulağımın dibinde devam ediyordu. Daha sonra ise kafasını ön koltukların arasından uzatarak,
* Artık gidebilir miyiz niye oturuyorsunuz !? " diye sordu Sipi. Ama ikimizden de cevap alamayınca tekrar arka koltuğa Cansu'nun yanına dönüp, o'na söylenmeye devam ederek,
* Kadın kafayı yedi güvenlik üstüne hortlayınca, hala telefonla uğraşıyo " dedi, doktor Tülin için çokta kısık olmayan bir sesle. Dışarda olup biten yetmiyormuş gibi içerde de başka bir kaos varken, Sipi'nin Doktor Tülin'den sonra yeni hedefi bendim. O yüzden daha lafa yeni başlamışken,
- Sipi giç başlama " dedim.
Beni duyduktan sonra Cansu ile didişmeyi bırakıp, kafasını tekrar koltuk arasından önc uzatarak,
*Ediz hadi gidelim ! " dedi.
-Sipi bir dakika dur ! " diye cevap verdim.
Sonra fark etti yüzümdeki solgun rengi.
*İyi misin sen ? "
-İyiyim Sipi "
*Öyle gözükmüyorsun ? "
-Nasıl gözüküyorum ? "
*Boza gibi " diye cevap verdi.
Haklıydı, yüzüm boza gibi sarıya çalan solgun bir renkte ve tersen su gibiydi, tam isabetti.
Sipi onu söyledikten sonra Cansu Sipi'yi pijamasından tutup arka koltuğa geri çekti. Ama, * Ne yapıcaz o zaman kaçmayıp ? " diye devam ediyordu.

- Yapıcak birşey yok Sipi, SİPİ tuttuk. " diye karşılık verdim, kıkırdadı Cansu.
* Neyi tuttuk ? , dedi anlamaya çalışarak, anlamayıp cevapta alamayınca,
* Sipi'yi niye tuttuk ya, beni niye tutuyo.. " diye bitirirken, bir anda durup anladıktan sonra,
* Allah sizin belanızı vermesin ya, Allah sizin belanızı vermesin, kıyamet gözümüzün önünde canlı yayında naklen kopuyo siz hala şaka peşindesiniz " diyerek devam etti. Sonra da
* Ben gidiyorum ! " diyerek arabadan inmeye çalıştı.
-Sipi dur beraber gidicez " dedim.
* Ne zaman ? " diye sordu.
-Şimdi ! " diye cevap verdim.
Burda beklediğim her saniye ölüme biraz daha yaklaşıyordum, ama sokakta başı boşta dolaşamazdık, o yüzden önce nereye gideceğimizi bulmam gerekiyordu. Çok yakın olmasada bildiğim en yakın yer, benim evimdi ve eğer kontrolü tamamen kaybedip bir yerde düşüp kalıcaksam, bunun orada olmasını isterdim. Ama bunun için Doktor Tülin'i kolumdaki izi söylemeden ikna etmem gerekiyordu, çünkü Doktor olduğu için askerlerin onu ve yanında bizi de geçireceklerini düşünebilirdi, üstelik eminim çantasında doktor kimliğide vardı. Ama ben bunları düşünürken bir anda yemekhanede olanın aynısı oldu ve Doktor Tülin ben daha ona hiç bir şey söylemeden," İnin arabadan " dedi. Arabadan Cansu ve Sipi ile beraber inerken gitmeye en çok ihtiyacı olan ben, anlam verememiş bir an öyle kalmıştım. Daha sonra arabadan indiğimde hiç vakit kaybetmeden, " Kaybolmayın ! " deyip bizi peşinden sürükleyerek, kalabalığın içinde yürümeye devam etti. Bu iki olmuştu, önce yemekhanede bana zaman kazandırıp beni şaşırtmış, şimdide benim istediğim gibi arabadan inip askerlere doğru değil, kalabalıkla beraber onlardan uzağa ters yöne doğru yürüyordu. Askerlerden ve gelen seslerden uzaklaştıkça kalabalığıda azaltıp yürümeye devam ediyorduk. Kalabalık azalınca yanına gidip nereye gittiğimizi sordum,
" Bilmiyorum Ediz askerlerden uzağa " diye cevap verdi.
- Çok yakın olmasada bana gidebiliriz, en azından hastaneden uzak değil, ne yapacağımıza karar verene kadar sakin kalırız " dedim. Hemen olmasa da sakinliğe ihtiyacı olduğundan ikna olmuştu. Kalabalığı iyice azaltmış bağırışlar başka sokaklardan ara sıra yükselmeye devam ediyordu. Endişelenicek tek şeyin askerler olmadığını bilerek sokaklara girmeye devam ederken, benim aklım hala Doktor Tülin'de, Cansu'nun aklı ise bendeydi. Arabadan aldığı su şişesini uzatıp,
+ İyi misin ? diye sordu.
- İyiyim Cansu " diye cevap verdim uzattığı su şişesini alarak.
+ Yalancı ! " dedi sonra.
- Yalan söylediğimi anlayacak kadar tanıdın beni yani " diye karşılık verdim.
+ Yalan söylenicek soruyu sormadan önce sağlamasını yaparım hep " dedi vakit kaybetmeden.
- O ne demek ? " diye sorup, su şişesini o'na geri verdiğimde ise,
+ Yol boyunca elim hep kolundaydı, dokunmayı bırak sıkıyordum tepki bile vermedin " diye anlattı sağlamasını.
- Cansu hissetmemenin kolumun uyuşması ile bir alakası yok, o sıra tepki vereceğim bir sürü şey oldu kaçırmışımdır " diye cevap verdim.

- Gözleri ile beni takip et der gibi eğdi gözlerini sonra.
+ İkiletmeden düştü gözlerim O'nun gözlerinin değdiği yere doğru.
-+ Şimdi gözlerimizin dediği yerde, el ele tutuşuyorduk.

Bir kez daha yapmıştı sağlamasını bu sefer bana söylenicek hiç bir söz bırakmayarak. Hissetmiyordum bile elimi tuttuğunu. Tekrar göz göze geldiğimizde kaşlarını yukarı kaldırdı, + Şimdi ne söyliyeceksin " der gibi bir ifade ile. Elimi tuttuğunu farkettiğimde yürümeyi bırakıp durdum. Söyleyecek hiç bir şeyim yok o kazanmış, ben yürümeyi bırakınca o'da elimi bırakmadan kaşlarını gözlerinin üzerine indirmiş, bana bakıyordu. Sessizlik bozulmayıp yürümeye devam etmeyince, o sessizliği Doktor Tülin adımı seslenerek bozdu. Yola devam etmemiz ve benim yolu tarif etmem gerekiyordu. Doktor'un yanına gitmeden önce Cansu'ya son bir kez, - İyiyim " dedim. Doktor'un yanına gidip yaklaştığımızı söylediğimde, sonunda konuşma fırsatımızda olmuştu.
- Hocam niye arabada kalmadınız ? " diye sordum.
" Anlamadım ? " diye cevap verdi.
- Neden arabada beklemediniz ? askerler size geçiş izin verirdi doktor olduğunuzu anladıklarında "
Bir şey söylemeden baktı, gözlerini devirip cevap vermeyince ben devam ettim, - Bir şey mi oldu ? " diye. Yine hemen cevap vermedikten sonra,
" Ediz bazen beni denediğini düşünüyorum biliyor musun, yoksa her şeyi bu kadar ince düşünüp aynı zamanda bu kadar aptal olamazsın " dedi. Normalde durup düşünür geriye doğru tarardım neyi atladığımı bulmak için, ama normalliği çoktan kaybedip düşünücek bir halim kalmadığı gibi, birde tekrar kendine gelmiş titremeye başlayan elimi saklamaya çalışıyordum, o yüzden, - Neyi kaçırdım ? " diye sordum.
" Doktorum ya ben söylediğin gibi, Sipi'nin farkettiğini bende fark edebilirim yani, gerçekten boza gibi gözüküyorsun ! " diye cevap verdi. Elim daha fazla titremeye başlamış bu sefer ben cevap vermeyince o devam etmişti, " Eğer arabada seni bu halde bulsalardı hiç birimizin geçmesine izin vermez hepimizi karantinaya alırlardı, yada daha kötüsü " diye.
- Benim için yaptınız yani !? "
" Sizden ben sorumluyum Ediz, hastanedeki herkes gibi " dedi, hastane önünde olanlar aklına gelip hüzünlü bir şekilde.
- Hastanede olanlar sizin suçunuz değildi hocam " dedim ne kadar teselli ederse, ama yine hiç bir şey söylemeden yürümeye devam etti. Sonra,
- Peki yemekhanede nerden biliyordunuz bana güvenebiliceğinizi ? " diyerek konuyu değiştirip ikinci merak edileni sordum.
" Revirde tuvalat kağıdı rulosu dediğinde anlamıştım ne yapacağını " diye cevap verdi.
- Nasıl ? "
" Merak ettim nasıl yapıyorsun diye, oturdum izledim "
- Kayıtlar her sabah geriye dönük silinmiyor muydu, nasıl izlediniz ? " diye sordum.
Bir anda dönüp yüzüme baktı şaşırarak.
" Sen onu nerden biliyorsun ?
- Arayıp sordum "
" Kimi ?
- Hastaneyi " .
Başını salladı anlamadığına ifade lle.
- Babamın doğum günü olduğunu telefon kullanmam gerektiğini söyledim, sonrada danışmayı arayıp sordum "
" Onlarda söylediler mi ? " dedi aynı şaşkınlıkla.
- Güvenlik şirketinden kamera kayıt güncelleme sistem doğrulama için aradığımı önemli olduğunu söyledim, biraz korkutunca hemen söylediler "
...
" Sen yattığın hastanede bir telefon buldun, sonra o telefonla yine yattığın hastaneyi arayıp kamera sisteminimi sordun ? "
Onayladım başımla.
" Valla pes " dedi, şaşkın ve hayran kalmış bir tavırla.
- Siz nasıl izlediniz peki "diye tekrar sordum sonra.
" Geriye dönük değil, canlı izledim " diye cevap verdi.
- Canlı ? "
" Dedim ya merak ettim onca tedbir nasıl işe yaramıyor nasıl yakalanmadan bahçeye çıkabiliyorsunuz diye, üşenmedim hatanede kalmadığım bir gün koydum önüme bilgisayarı evde, siz bahçeye çıkana kadar da bekledim başında "
- O gün kaçıcağımızı nerden biliyordunuz, denk mi geldi ? "
" Güvenlik değişimlerinde kaçıyordunuz çünkü, hiç bir sabah aynı güvenlik sizi iki kere benim odama getirmedi, değişim günlerini bekliyordunuz, bende ilk değişim gününde kendime nöbet yazmadım "
Şaşırtmıştı beni.
- Neden bir şey söylemediniz peki ? "
" Kendinize veya bir başkasına zarar vericek bir şey yapmıyordunuz çünkü, ayrıca İsmet Bey benim hastam, o bahçenin ona neler hatırlattığını hikayesini bende biliyorum " dedi.
Bu sefer hayran kalan benim, o yüzden demin bana gösterdiği aynı hayranlık ve alaycı tavırla,
- Vay be " dedim yine onu kopyalayarak.
Eve iyice yaklaşırken Doktor Tülin'in aklında fark ettiğini anladıktan sonra sormasından korktuğum başka bir şey vardı,
" Sana her şeyi anlattım Ediz, şimdi sende bana dürüstçe bu halin ne onu söyle ? " dedi.
- Bir şey yok hocam ! "
" Edizz ? "
- Hocam gerçekten bir şey yok zaten hastaneye yatmadan öncede böyleydim, şimdi birde onun üstüne bunlar olunca iyice etkiledi beni, yani düşündüğünüz gibi hastanede olanlardan sonra olan bir şey değil " dedim. Yalan söylemek istemiyordum ama mecburdum. Kolumdaki izin çevremdeki bir çok kişinin tutumunu nasıl değiştirebileceğini, gördüklerinden sonra tahmin edebiliyordum. O yüzden, öyle olmak zorundaydı. Doktor Tülin tam ikna olmasada üstüne gitmemeye karar verdi, zira evin önünede gelmiştik. Dış kapı açık apartmana girmiş eve doğru çıkıyorduk, evin önüne geldiğimizde akıldaki tek soru kapıyı nasıl geçiçeğimizdi, çünkü kapı çelikti.
* Ee nasıl giricez içeri anahtar varmı ? " diye sordu Sipi. Herkes bana bakınca, - Yok anahtar falan " diye cevap verdim. Sipi, *Çok güzel ! " diye devam edince,
- Kusura bakma Sipi yatılı hastaneye yatış yaparken evimin anahtarını almayı unutmuşum, ne biliyim ben bir şekilde kırarız diye düşündüm ev benimse kapı da benim " diye tartışmaya başlamıştık. Dediğim gibi normalden çok uzak, düşünücek halim kalmamış ve bulunduğumuz ortamdan özellikle benim bir an önce uzaklaşmam gerekiyordu, yoksa çelik kapıyı kıramayacağımız aklıma gelirdi. Sipi ve ben tartışmaya devam edip Doktor Tülin'de bize dahil olurken, arkamızda kalan Cansu, yolda benden geri aldığı su şişesinin içini boşaltıp şişeyi ayağının altında dümdüz oluncaya kadar ezmeye başlayınca, şişeden çıkan seslerden tartışmayı bırakıp arkamızı döndük. Şişenin kapağını çıkartıp alt tarafını düz ve ince oluncaya kadar ezmeye devam etti. Ne yaptığını anlamaya çalışırken düzgün bir şekilde ezdiği şişeyi yerden alıp bana baktıktan sonra, + Dua et de kapın kitli olmasın " diyerek kapıya yöneldi. Düz olan şişenin alt tarafını kapı kilidine denk gelecek şekilde kapı ve kilit arasına sokarak, kapıyı ileri geri zorlamaya başladı. Bir iki denemeden sonra çok zorlanmadan kapıyı açınca, bu sefer herkes o'na bakıyordu. Benim gibi herkesin o'na baktığını anlayınca, suratındaki başarmışlığın getirdiği o tebessümü silip, + Ne var ne bakıyosunuz bende Ediz gibi anahtarımı unutup çıkarıp çoğu zaman " diye cevap verdi o'na bakan gözlere. İnanmayan Sipi, * Hı hı " diyip başını sallarken, Cansu'nun yanından geçip eve girmeye hazırlanıyordu. Ama Sipi kapıyı tamamen açıp eve girmek için ilk adımı attığında, Cansu'ya olan şaşkınlığımız kısa sürmüş, bütün dikkatler Sipi üzerine toplanmıştı. Çünkü Sipi eve ilk adımı attığında daha önce evde olan bir el, Sipi'yi tutup içeri doğru çekmişti.
Arkasından eve girdiğimde elin sahibi evin içinde sürüklediği Sipi'yi duvara dayamış, diğer eliyle tuttuğu sopa ile boğazına bastırıyordu. Sipi'ye yardım etmek için yanlarına giderken, benden sonra eve giren Cansu bir sesle beraber yere düşünce durdum. Arkamı döndüğümde kapının arkasında, ben Sipi'den hemen sonra girdiğim için beni ıskalasa da, benden sonra giren Cansu'yu ıskalamayıp, kapıya attığı tekme ile yere düşüren elinde tava ile Cansu'nun başında, Aslı vardı. Aslı'dan sonra arkasında Derya'yıda gördüm.
Şaşkınlıkla Cansu'nun kafasına elinde tuttuğu tavayı vurmak üzere hazırlanırken, - Aslı ?? " dedim. Tava havada kafasını Cansu'dan kaldırıp bana baktı. Yüzünde aynı şaşkınlık hiçbir şey söylemeden birbirimize bakarken, Aslı yerine bana aynı şaşkın tonla " Edis ?? " diyen, arkamda kalan yüzünü görmediğim tanıdık başka bir sesti. Adımı seslenen o sesi tanıyıp arkamı döndüğümde, Sipi'nin boğazına sopayı dayamış, kafası dikkatini bana vermiş gibi geride ama gözü hala Sipi'nin üzerinde olan o ses, babam'dı. Sonra artan şaşkınlıklar sonu Sipi ile biticek bir döngüye neden oldu ;
Önce sesi tanıyıp arkamı dönen ben, - Baba ? " dedim, sonra elindeki sopa hala Sipi'nin boğazında olan babam tekrar " Edis " dedi, sonra şaşkınlığını atmış ama elindeki tava hala havada " Edis " demeye hazırlanan Aslı'nın sözünü, eve yeni giren ve onu gören Doktor Tülin, " Aslı ? " diyerek kesti, sonra Aslı bana olan şaşkınlığını yeni yeni üzerinden atarken arkadaşını görüp yine şaşırmış olsa da, bu sefer teklemeden " Tülin ? " dedi. Tüm bunlar olup bütün ad'lar sayılırken, arada kimliği belirsiz kısık ve sanki tünele girmiş gibi çekmeyen kesik bir ses vardı. Bu arada yine tüm bunlar olurken Cansu, nedenini o anki şaşkınlıkla anlayamadığım bir şekilde söylenilen her ad'dan sonra, + Edis Sipii !! " deyip durdu. Kapı kafasına falan çarptı diye düşünmüştüm, meğer öyle değilmiş. Meğer tüm bunlar olurken o kimliği belirsiz tünele girmiş olan kişi, Sipi'ymiş. Meğer herkes birbirini tanısada babam takılı kalmış gibi Sipi'nin boğazına bastırmaya davam ediyormuş. Kafamı tekrar babama döndüğümde Sipi artık başka bir renkteydi. Yüzünün aldığı renkten Sipi'yi tanımayınca o an anlamıştım Cansu'nun neden durmadan Sipi dediğini. Sipi'ye şaşırınca da vakit kaybetmiştim tabi, artık iyice çekmiyordu. En sonunda o tünelin sonundaki beyaz ışığı görmeden önce beni görünce, * ka..koh.." kakao gibi bir şeyler söylemeye çalıştı, ama çıkmıyordu bir türlü. Ne derse dersin köpük spreyi diye duyuyordum. Hastaneden sonra Sipi'nin, ' k ' harfli ile başlayan söylediği her kelime, köpük spreyi gibi geliyodu. Biliyorum şu anda bırak köpüğü spreyi tünel bitti Sipi gidiyor diyosun, haklısın, hakikatten gidiyo galiba,
- Baba bırak çocuğu napıyorsun ! " diye sonunda araya girdim. Babam bırakınca Sipi, sırtı dayalı duvara çöküp tekrar nefes alarak öksürmeye başladı. Yanına çöküp, - Sipi iyi misin ? " diye sordum, öksürürken başınının aşağı yukarı sallanması sayılırsa, heralde iyiyim diyordu. Ben Sipi ile ilgilenmeye devam ederken babam, " Ediz ne işin var burda ? " diye sordu.
- Benim evim ya burası baba, hatta o elindeki benim beyzbol sopam karının elindeki de benim tavam " diye cevap verip tekrar Sipi'ye döndüm.
" Bizim eve dönüş yolları kapalı olduğu için buraya geldik" diye devam etti, sonunda ne yaptığını anlamış bu sefer iyimi diye tekrar Sipi'nin yanına gelerek. Sipi'nin uzun nefes alışları devam ederken çöktüğü duvar dibinden kaldırıp oturması için bir yer bulurken, bir yandan da Cansu bulduğu bir bardağa doldurduğu suyu getirip Sipi'ye verdi.
- Öldürecektin çocuğu " diye devam ettim Sipi'nin başında babama.
" Ne biliyim oğlum ben senin olduğunu, sesler duyup kapı zorlanınca dışardakiler gibi bir şey zannettik " dedi, Sipi'nin diğer yanında. Evde iki Doktor vardı ama Sipi'nin başında biz vardık, bu arada o doktorlar şoku atlatıp aralarındaki kısa sohbetide bitirerek yanımıza geldiğinde, Derya hariç sonunda herkes bir araya toplanmıştı. Sipi yavaş yavaş kendine gelirken Aslı,
" Ediz kusura bakma biz kapı deliğinde senle Derya'yı görmeyince salgına yakalananlar hastanedekiler gibi biri diye düşündük " dedi, yorgun bir şekilde karnı burnunda koşuşturmaktan. Belli ki onlarda olup bitenlerin farkında benzer şeyler yaşamışlardı.
Benden önce Doktor Tülin, " Bu bahsettiğiniz kişilerin gözleri bize hastanede saldıranlar gibi gri miydi " diye sordu cevabını bilerek. Doktor Tülin'i duyan babam telaşla dönüp beni kontrol ederken, Aslı'da aynı telaşla, " Ne ! İyi misiniz ? " diye sordu cevabına merakla. " İyiyiz merak etme Ediz sayesinde kurtulduk" diyerek, Aslı ve babam'ı rahatlatan Doktor Tülin, sonra başını iki yana sallayarak, " ama diğer hastalar ve personeller kurtulamadı " diye devam etti. Bir şey söylemeden sarıldı Aslı. Bu arada bende anlamadığım bir şekilde iyiydim, artık göz kapaklarım düşmüyor, kolum uyuşmuyor, iyi olmasada ona yakın hissediyordum. Babam yanımdayken ona,
- Beyzbol sopası ve yumurta tavasıylamı öldürmeyi düşünüyordunuz onları peki " dedikten sonra Aslı'ya dönerek, - O tavayı aldığın yerde bıçakta var biliyorsun dimi " diyerek devam ettim. Cümlemi bitirdikten sonra bıçağı duyan Sipi, bu sefer kendi öksürüğünde Cansu'nun getirdiği suyun son yudumu ağzında tekrar boğulmaya başladı.
Haklıydı, eğer bıçakla bekliyor olsalar şu an aramızda olmayışı aklına gelmişti. Sonra bizimle aynı şeyleri görsede çok şükür aynı şeyleri yaşamayan Aslı,
" Ne öldürmesi Edis kimseyi öldürmeye çalışmıyoruz " diye cevap verdi bana.
Artık herkes sakinleşip Aslı dışında herkes oturmuş dışardan gelen sesler devam ediyordu.
Aslı, " Ben bir Derya'ya bakıyım " deyip aramızdan ayrılırken, Derya gelenler biz olduğunu anlayıp Aslı'nın yanından ayrıldığından beri bir daha hiç gözükmemişti.
- Bir sıkıntı mı var ? " diye sordum babama.
" Önemli birşey değil, Yunus hastanede bir ara gözden kaybolup o kargaşanın içinde kalınca korkmuş biraz " diye cevap verdi.
- İyi ama bir şeyi yok dimi ? "
" Yok korkmuş işte sadece biraz, sonra da Allah'tan çok geç olmadan dönüp bulmuş annesini " dedi.
Dışarıda sesler artarken, o boşlukta bende kendime gelip artık uyuşup titremeyen koluma bakmak için yanlarından ayrılıp lavaboya gittim.
Lavaboya girip kapıyı kapatıyorken, kapı arasında peşimden gelen Cansu'nun ayağı belirdi. Kapıyı açıp,
- Önce sen gir " dedim.
+ Beraber giricez " diye cevap verdi.
- Cansu onca şey olurken olmaz "
+ Ne olmaz ? "
- İşte o düşündüğün şey, babamla cici annem içerde olmaz "
Düşündü biraz sonra anladı.
+ Saçma sapan konuşma saçlarımın arasında hala çatal var, koluna bakıcam ! "
- Doğru, kırık çatal "
Sinir oluyordu öyle seslenilmesinden.
+ Ediz bak beni sinirlendirme o kırık çatalı.."
- Yavaşş ! "
+.. O kırık çatalı, mutfağından bıçakla değiştiririm, gir içeri insanlar yanlış anlıyıcak "
- Asıl burdan beraber çıkarken biri bizi görürse yanlış anlıyıcak, tuvalete adam mı atılır "
+ İnan bana daha kötü mekan tercihlerim olmuştu " dedi beni itip kendide girdikten sonra kapıyı kapatarak.
- Cansu belki koluma bakmaya gelmedim, belki hakkatten tuvaletim var "
+ İyi yap o zaman bekliyorum " dedi gözümün içine bakarak.
Ben hiçbir şey söylemeyip hiçbir şey yapmayınca da, kolumu tutup uzun kolluyu sıyırmaya başladı.
- Sen niye taktın koluma bu kadar " diye devam ettim sonra.
+Kolunla bir derdim yok bilmem gerek sadece" diye cevap verdi biraz bekledikten sonra, sesindeki tehditkar ton gitmiş afallamış bir üslub'la koluma bakarken.
- Neyi ? " diye sordum
+ Ölmen gerekip gerekmediğini ! " dedi, koluma bakmaya devam eder bir şekilde.
Şimdi de korkutucu bir sakinlik vardı sesinde, nedenini koluma bakınca anladım.
Sargı bezi kolumdaki ısırık izini hala kapatır bir şekilde ısırık izini görmezken, sargı bezinin altındaki ısırık izinden bileğime ve dirseğime uzanan kolumdaki damarlar, siyahlaşmaya başlamıştı. Isırık izini görmeden, pis kanın damarlarımda yavaş yavaş aktığını görebiliyordum. Cansu pis kanın aktığı siyah bir tonda kendini belli eden damarlara dokunurken, kolumu sarılı sargı bezini çözmeye korkuyla ben devam ettim. Sargı bezini kolumdan alınca da, Cansu korkuyla ellerini kolumdan çekti. Çünkü kolumda izi oluşturan alan, simsiyahtı. İz'den akan kanın kuruması ile beraber iz ile bütünleşmiş o siyah alan da, izler yalnızca dikkatli bakıldığında seçiliyo, onun dışında kara bir delik gibiydi. Ama asıl korkutucu olan yüzeyde gördüğüm değil, damarlarımda akan kan'dı. Damarlarda dolaşan pis kan, bazı damarlarda iyice yol almışken, bazı damarlar da yeni gezmeye başlıyo gibiydi. Damarları gördükten sonra aklıma yemekhane de bulduğumuz Zöhre'nin gözleri gelmişti. Onun gözleride yavaş yavaş gri doluyo, aynısı benim başıma geliceğinden korkuyordum.
+ İçeridekilere göstermen lazım artık ! " dedi sonra Cansu.
- Omayacak öyle bir şey saçmalama " diye karşılık verdim bana göstermemeye çalıştığı korkusunu vücudumun her zerresinde hissederek.
+ Ne demek olmayacak kolun hasta içerdekiler doktor"
- Şimdi değil Cansu "
+ İyi ben söylerim o zaman ! " diyerek arkasını döndü elini kapı koluna sarıp kapıyı açmak için.
- Cansuu, şimdi değil, eğer kendimi tekrar hastanede ki gibi arabada ki gibi hissedersem söylerim, ama şimdi değil " dedim kolundan tutarak kapı önüne geçip, kolumun uyuşuk olmadığını hareket ettirip ispatlayarak.
Eli hala kapı koluna sarılı bakıp susunca,
- Sende söylemeyeceksin ama ?! " diye devam ettim.
Bu sefer gözlerime bakıp susuyordu.
- Tamam mı !? "
Kısa sürdü bu sefer sessizliği,
+ Bir daha kendimizi böyle bir durumun içinde bulursak, bir daha bilip bilmemem gerektiğini sormam!" diye cevap verdi, daha önce bilmesi gerektiğine şimdi ölmem gerektiğini düşünerek.
Göz göze durduğumuz sessizlikten sonra,
- Bir daha aynı şekilde hissedersem seni bir daha böyle bir durumun içine düşürmeden önce, kendi işimi kendim hallederim " diye karşılık verdim.
Sonra önce o kapı kolunu bıraktı, sonra ben o'nun kolunu. Daha fazla bakmak istemediğimden Cansu'nun çıkmayacağından emin olduktan sonra hemen suyun altına tuttum kolumu. Kolumdaki kurumuş kanı temizlerken, gözlerim hala damarlarımın içinde gezinen o siyah renkteydi.
+ Kanarsa diye tekrar sarma lazım onu " dedi sonra Cansu istemeye istemeye. Evde olduğum son günden dolu olan kirli sepetini gösterip ,
- İnce bir şey vardır orda kabarık durmasın " dedim, kolumdaki kara leke gitsin diye neredeyse zımparalarmış gibi elimle kazıyarak. Ama gitmiyordu, aksine canım yanıyor daha fazla zarar veriyordum.
Cansu'ya dönüp kirli sepetinden aldığı üstü yırtmaya çalıştığını görünce,
- O olmaz ! " dedim.
+ İnce demedin mi, ince işte belli olmaz "
Umrumda değildi ince veya belli olup olmayacağı, elinde tuttuğu üst, Buket'indi.
- O olmaz !! " diye tekrar ettim daha önce koluma sarılı olan kanlı sargıyı kolumu yıkamak için bıraktığım yerden tekrar alarak.
Kanlı olan sargı bezini tekrar koluma sarmaya çalıştığımı görünce,
+ Kimin bu ? " diye sordu.
- Bir daha bana asla dokunamayacak olan birinin " diye cevap verdim.
Sustu elinde tuttuğu kirli'ye bakarak.
Sonra sargı bezini tek elimle saramadığımdan elindekini ait olduğu kirli sepetine tekrar atarak yanıma gelip,
+ Sana kimsenin dokunmak istediğini sanmıyorum zaten " dedi, sargıyı elimden almış dokunmak istemediğini yine kendi sararken.
- Sen niye dokunuyorsun o zaman "
+ Elimden gelen herşeyi yaptığımı hatırlamak için arkandan " dedi.
Yine garip bir sessizlik olmuştu. Cansu kolumdaki sargıyı bitirdikten sonra, bundan sonra ne olacağını düşünüyordum. Hastanedeyken kötü bir şey olduğunu biliyordum, revirde Doktor Tülin hastalarda ısırık izi olduğunu söylediğinde buraya kadar dediğimi, sonra Sipi ile konuştuktan sonra yine aynı bilinmezliğe dönüp, arabadayken de eğer orda kalırsam öleceğimi biliyordum. Eve ise, başka bir yerde düşüp kalmamak için gelmiştim. Ama şimdi, her ne kadar kolumun son halini görüp daha fazla korksamda, ne hastanedeki gibi, ne arabadaki gibi, nede buraya gelme sebebim olan düşecek gibi bir haldeydim. Kolumu temizlerken aynada bana söyledikleri o boza rengini görmüyo, kolum sanki tekrar bana aitmiş gibi hissettiriyordu.
Ama her ne olursa olsun bildiğim ve emin olduğum iki şey, ne kolumdaki iz iyi bir şey, ne de ben iyiydim.
Cansu ile beraber tekrar odaya döndüğümüzde Aslı, Derya ile birlikte tekrar oradaydı. Oturduktan sonra,
- Nasılsın " diye sordum Derya'ya.
" İyiyim " dedi.
- Yunus nasıl ? "
" Şimdi daha iyi senin odanda dinleniyor "
- Bir şeyi yok ama dimi korkmuş sadece "
" Evet korkmuş sadece, o kalabalık bağıraşmalar falan fazla gelmiş ona "dedi gözleri dolu ve daha önce ağlamaktan altları belirgin bir halde. Sonra,
- Allah'tan bulmuşsun " dedim bir şey kast etmeden öyle gelişine.
" Evet Allah'tan buldum ezilmeden yerde yatarken " deyince Aslı, " Yunus seni bulmamış mıydı ?! " diye sordu. Oluşan sessizlik Aslı'yı korkutmuş, Derya cevabını geciktirmişti. Sonra, " Dönerken buldum işte abla, bana dönerken karşılaştık " diye cevap verdi Derya geçte olsa. Verdiği cevap Aslı'da şüphe uyandırmaya devam etse de, odanın kapısında kucağında, hastaneye annesinin yanına giderken canı sıkılmasın diye yanına aldığı ve gece yatarken mutlaka sarılıp uyuduğu, içi pamuk dolu çizgi film karakteri bir oyuncakla uykudan yeni uyanmış gibi gözlerini ovuşturan Yunus belirince, herkes sustu. Uyku sersemi sağa sola sallanarak elleri gözlerinde yanımıza gelen Yunus'u, annesi farkedince telaşla yerinden kalkıp yanına giderek, elleri gözlerinde Yunus'un boyuna çöküp , " İyi misin Annecim " diye sarıldı. Yunus ellerini gözlerinden çekip annesine sarmış ve hala uyuklar gibi gözlerini tam açamıyordu. Kafasını annesinin boynuna yaslamış göz kapakları hala ağır gelirken, bu sefer aynı soruyu Aslı," İyi misin Teyzecim " diye tekrarladı. Yunus'un başı omzunda onun yerine Derya cevap verirken, dışarıdaki sesler giderek şiddetlenmeye başladı. Hepimizin dikkatini çeken sesler silah sesleri ve yakından geliyordu. Gözlerimi sesten alıp tekrar Yunus'a döndüğümde hala annesine sarılı, kucağındaki içi pamuk dolu oyuncuğu yere düşmüş ucundan tutmaya devam ediyor, başı hala annesinin boynuna yaslı ama bana bakıyordu. O an hiç bir sesi değil sadede nefes alıp verişimi duyarken, ben kime baktığımı bilmiyordum. Sesleri duyup kafamı çevirmeden önce Yunus'a bakıyordum. Seslerden gözlerimi alıp Yunus'a tekrar döndüğümde ise, hastaneye geri dönmüş, gözleri gri olana bakıyordum. Öyle bir an yaşıyordum ki, sanki o sopa şimdi benim boğazıma dayalı, ben boğuluyo gibiydim. Panik atak demişlerdi ben daha çocuk yaşta. Geçmesini beklersin, ama herşey daha da kötüleşir hani. Tıpkı Yunus'un gözlerini benden alıp kolumdaki izin aynısını annesinin omzuna bırakması gibi. Seslerden korkmaması için teselli ettiği oğlunun omzunu ısırmasıyla sonunda oğluna sarılı ellerini acıyla çözen Derya, doğumdan bugüne baktığı gözleri göremeyince, daha büyük bir acıyla bağırdı. O sesti beni her ne yaşıyorsam yaşıyım ağaya kaldıran. O sesti bana her ne yaşanıyor olursa olsun o gözlerin ardında hala Yunus'un olduğunu hatırlatan.
Ama panik atağın asıl tanımı, geçirdiğiniz atak değil, tetikleyen paniktir. O boğuk his kendinizi en savunmasız hissettiğiniz anda sizi atağa sürükler ve o atağa teslim olana kadar sizi panikle boğar. Atağı sakinleştirebilmek, paniğe çözüm bulabileceğin durumlarda gerçekleşir. Atağa teslim olmak ise, kendini tamamıyla aciz ve işe yaramaz hissettiğin durumlarda gerçekleşir. En kötüsü ise, tecrübe edip kontrol altına alabileceğin bir paniğin, hiç tecrübe etmeyip hiç bir anını kontrol edebildiklerin ile benzerleştiremediğin bir panik karşısında tecrübesiz kalmasıdır. İşte o zaman beraber hareket edip panik atak oluyo ve sen sanki idam mahkumu gibi ipte sallanıp bitmesini bekliyordun.
Boğuluyoda olsam kalkmıştım o acı bağırıştan sonra. Derya'da aynı benim gibi o gözlerin arkasındakinin oğlu olduğunu bildiğinden bırakmak istemiyordu Yunus'u. O yüzden korkuyla kaçmıyo, hala diz çökmüş karşısında acıyla ağlıyordu. Acısı, hala sarılmasada tuttuğu oğlunun, omzundan sonra aynı benim gibi kolundan da ısırmasından değil, oğlunun başına gelenler içindi. Yanlarına gittiğimde Yunus'un dişleri annesinin kolunda, Derya oğluna bakıp ağlamaya devam ediyordu. Yunus'un arkasına geçmiş dişlerini Derya'nın kolundan ayırmaya çalışıyordum. Odanın içinden bize sesler yükselmeye başlarken, bir anda silah patladı. Dışardan, yada apartmandan geldiğini umsamda, kulaklarımı çınlatacak kadar yakından gelmiş ve kurşunun isabet ettiği kafadan yüzüme sıçarayan kan yüzünden gözlerim kapalıydı. Kulaklarım çınlayarak gözlerimi açtığımda, annesinden ayırmaya çalıştığım Yunus hala ellerimin arasında, ama o küçük elleri ile tuttuğu içi pamuk dolu oyuncağını artık bırakmış, başı öne doğru eğik ve kafasında yüzümü sıçrayan kanın sebebi, bir delik vardı. Dışarıdaki sesin sebebi askerler içeri girmiş ve dişlerini annesinin kolundu gördüğü Yunus'u, göz göze geldikten sonra tek kurşunla öldürmüştü. Artık Derya acıyla bağırarak değil, sadece göz yaşı dökerek ağlıyo, hiç bir ses çıkarmadan ellerimin arasında tuttuğum seslenip cevap alamadığı başı öne düşmüş ve gözleri artık tamamen kapalı olan, oğluna bakıyordu. Yine her ne yaşıyorsam yaşıyım beni kendime getiren şey bu sefer, ölen oğluna bakan Derya'nın kafasına dayanan silah namlusuydu. Askerler içeri girdiğinde Yunus'un gözlerindeki farklılığı ve dişlerini Derya'nın koluna geçirdiğini görmüştü. Derya'nın kafasına dayanan silah bu yüzdendi. Silahı tuttuğumda geri kalan bütün namlular bana doğrulmuştu. Sesler herkes tarafından başka bir panikle yükselirken, Derya'yı da beni de öldürmediler . Onun yerine daha kötüsünü, Yunus'u geride bırakıp bizi evden çıkmaya zorladılar. Bizi zorla çıkartırlarken, artık ellerimin arasında olmayan Yunus'un benim evimin ortasında kanlar içinde yine oyuncağı ile yan yana yatışını izledim. Evden en son Derya çıktı bütün hayatını o evin içinde bırakarak. Bizi apartmanın dışında bekleyen kamyon tarzı arkası açık, bizden başkalarıda olan askeri bir araca bindirdiler. Kulaklarımın çınlaması hala geçmemiş, yüzümde hala Yunus'un kanı var, hala sıcaktı. Ne kadar gittiğimiz hakkında hiç bir fikrim yok ama sonunda durmuştuk.
Bizi, girişi yine askerlerle korunan duvarları yüksek ve zayıf olan her noktası tel örgülerle kaplanmış, 'SİTE' adını verdikleri bir yere getirdiler. İçeri arabayla girip daha sonra indiğimizde, bize gösterdikler yere doğru ne kadar halimiz kaldıysa o kadar yürüyorduk. Biraz ilerleyince, önce babam durdu, sonra onu farkedip ben durdum. Diğerleri devam ederken babamın neden durduğunu anlamak için arkamı döndüğümde, gözlerini patlatmış sadece bakıyordu. Baktığı yöne doğru döndüğümde ise gördüğüm şey, tecrübe etsem de kontrol altına alamayacağım, her yönü ile tecrübesiz kalacağım bir panikti.
O panikti beni ipe götürüp cellatlığımı yapan.
O panikti beni yaşım çocukken idam sabahına uyandıran.
İşte şimdi yokluğumuzu farkeden herkes arkasını dönüp bize bakarken, babam ile benim baktığım, idam sehpamızda ayak iyi olan, Annem'di.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18