4. bölüm · .Rh/Null..
3/ Karşılaşmalar & Dejavu
• Allah Yüce kitabı Kuran- Kerim' de, kadını erkekten yarattığını söyler.
• Hadis odur ki kadın, erkeğin en üst kaburga kemiğinden yaratılmıştır.
Eğer virgül koyup okumasını bilirsen, Kuran, farklı güzel manzaralara açılan tek bir penceredir.
Eğer okuduğuna virgül koymaz, sadece sayfayı bitirmek için okursan, o pencere hiç görmek istemeyeceğin bir manzaraya açılır.
Gün gelir, o görmek istemeyeceğin manzara yüzünden pencereyi tamamen unutur, manzaraya küsersin.
Virgül koymadan okuyanlar için kadın, bu yaratılış şekli ile köpeğin önüne atılan bir kemik parçasınsdan farksız, ikinci sınıf ve değersizdir.
Çünkü virgülsüz bir insan okuduğunu anlamaz ve düşünce yetisi olmadığından yorumlayamayıp, hayvan ile arasındaki farkı ayırt edemediği için insan sıfatını kaybetmiş bir iki ayaklıdır.
O yüden okuduğunu anlayamayıp empati kurduğundan, kemik ona sadece doğasını hatırlarır.
Geçmişten günümüze insan dili farklılaşıp gelişirken, geçmişini, özellikle o Yüce Kitabı anlaman için sana yardımcı olucak en önemli şey, işte o virgül'dür.
Virgülsüz bir insan kitap okuyamaz, hele ki en Yüce olanını.
Ama eğer virgül koyup okursan, o en üst kaburga kemiğinin aslında kürek kemiği ile bir olduğunu, kadının aslında kürek kemiğinden yaratıldığını anlarsın.
İşte benim virgülüm odur.
Benim virgülüm, kadının, kalpte kemik olmadığından yaratılması en anlamlı olan, kürek kemiği olduğudur.
Çünkü benzetme olan o kürek, adından da anlaşılabileceği gibi, aslında bir pusuladır, bir yöndür, yaşamdır.
Virgül sahibi insanlar için anlatılmak istenen, aslında, kadının bir yol gösterici olduğudur.
Tıpkı sandalın kürekleri gibi.
Eğer iki küreğe'de sahipsen açık denizde yol alır, değilsen ne kadar çabalarsan çabala, kendi etrafında döner durursun.
Eğer diğer yanına sahipsen deniz dalgalanıp fırtınaya yakalanmadan açık denizde yol alır, doğru yönü bulursun.
Eğer pusulan yoksa, hayatta hep ters yönde gider, hep yarım, hep eksik kalırsın.
İşte onca kemik varken, neden kürek kemiği olduğunun sebebi budur.
Takip edilecek doğru yön olduğu için.
O yüzden kürek kemiğinin ayakları altına serilmiştir gidilebilecek en güzel yer olan cennet'in haritası.
Bir diğer anlatılmak istenen ise, kadının, asla ademoğlu'nun kusurlarını örtmek için yaratılmadığıdır.
Çünkü öyle olsa, Allah havva'yı, tıpkı Adem'i yarattığı gibi, topraktan yaratırdı.
Ama onun yerine. o kürek kemiğinden, yarım olan Adem'i bir, Adem'i değil insanı tamam etmek için, Adem'den yarattı.
İşte bu da, onca imkan varken neden kemikten yaratıldığı sorusunun cevabıdır.
Kadın olmadan değil biri, insan bile olamayacağının en güzel kanıtıdır o kürek kemiği.
Ne güzel bir değerdir kadına verilen, virgül koyup anlayabilenler için.
Ama yüce değerler yüklenen insan, içinde doğduğu yaşamda kusurlu bir hale getirir kendini.
İşte şimdi o kusurla karşı karşıyaydı babam.
Yıllar önce beraber yola çıktığı, ama onu yolun ortasında bırakıp giden kadını, annemi görmüştü. Şimdi başka yolda karşılaşmış birbirlerine bakarlarken, sadece yol değil, bakışlarıda değişmişti.
Şimdi birbirlerine beraber yaşlanmaya söz vermiş tanıdık gözlerle, birbirlerine başkasının fotoğraf albümünden bakar gibi yabancı bakıyorlardı.
Benim gözlerime denk gelişi ise, yolun ortasında durduğumuzu fark eden askerlerin bizi kollarımızdan tutup zorla içeri sokarlarken oldu. Onca yıldan sonra belkide tanımamış, o fotoğraftaki asıl yabancı bendim.
Bizi ardı sıra dizilmiş içinde insanların olduğu tel kafeslerle dolu büyük bir alana getirdiler.
Hepimizi boş olan bir kafese koymadan önce, Derya'yı bizden ayırıp başka bir yere götürdüler. Aslı kardeşi için dirensede, Derya'nın sonu belliydi. Kafesler dip dibe olduğundan içindeki insanları görebiliyordum.
Bizi kafesin içine atarlarken de, Derya için direndiğimizde de, hiç bir kafesten ses çıkmıyordu. Sanki uzun süredir burdalar ve direnmenin hiç bir faydası olmayacağını biliyorlarmış gibi . Hepsi başımıza burda ne gelecekse çoktan kabul etmiş ve bu duruma yabancılık çeken sadece bizmişiz gibi normal davranıyordu. Kafeslerin bulunduğu bu büyük açık alanı yüksekte bulunan bir sürü ışık aydınlatırken, kafeslerin arasında eli silahlı yüzleri maskeli, siviller ve askerler geziniyordu.
Derya'nın nereye gittiğini bilmezken askerler tekrar içinde bulunduğumuz kafese dönüp bu sefer babamı götürdüler. Gösterdiğimiz her dirençte askerler daha da çoğalıyor, üzerimize doğrulan silahların sayısı git gide artıyordu.
Hiç bir soruya cevap alamazken yanımızda bulunan kafesin içinden biri, kontrole götürüldüğünü ve eğer bir sorunu yoksa geri getirileceğini söyledi. Babamın bir sorunu yoktu, o yüzden geri gelecekti. Ama bu aynı zamanda bildiğim üzere aramızdan birinin daha Derya gibi götürülüp, bir daha geri dönmeyeceğini anlatıyordu. Çünkü aramızda Derya'dan sonra asıl sorunu olan kişi, bendim.
Siteye geldiğimizde bunun olacağını biliyordum, ama yine siteye geldiğimizde babamın eski karısıyla karşılaşmak, bana bir an için herşeyi unutturmuştu. Kurbanlık koyun gibi sıramı bekliyordum korkuyla. Koluma bakmak istedim, ama Cansu hariç yanımda olan kimsenin kolumdan haberi yokken, kafesin dışında da gezen askerler vardı. Düşünecek ne vakit, düşünecek vakit olsada yapılacak hiç bir şey yoktu. Babamı geri getirdiklerini gördüğümde buraya kadarmış dedim içimden sanki sıradakinin ben olduğumu biliyormuşum gibi. Babam yaklaşırken kolunda hastane bilekliğine benzeyen beyaz bir bileklik vardı. Belli ki insanları hasta olup olmadıklarına göre sınıflandırıyolardı. Aslı elleri tellerde babamın kafese geri getirilişini izlerken, benim gibi olacakları bilen Cansu bana bakıyordu.
Sonra yanıma gelip, + Ne yapıcaksın ? " diye sordu.
- Yapıcak bir şey yok, benim hikayem bitti " diye cevap verdim gözlerine bakıp.
Önce bir şey söylemeyip yüzünü kafese babamla birlikte gelen askerlere döndükten sonra, + Benim yüzümden.. " dedi sadece gözlerini tekrar benimkilere dönüp.
Suçlu hissediyordu kendini. Kafesi açtıklarında, - Senin bir suçun yok elinden gelen herşeyi yaptın, ama bugün kimseye bir şey söyleme herkes çok şey yaşadı, yarın söylersin " dedim.
Babamı bırakıp benim kolumdan tuttuklarında, Aslı'nın kollarında babam, " Merak etme sadece kontrol ediyorlar " dedi beni rahatlatmak için. Başına bir zaman ekleyemeden, - Görüşürüz " diyebildim sadece.
Kafesten çıkarken de son bakışım Aslı'nın karnında çok yakında aramızda olacak olanaydı. İçine doğacağı dünyayı düşünüp kendimden çok ona üzülmüştüm.
Beni götürdükleri yer hastane aciline benzeyen karantina odası gibi bir yerdi. İçeride üzerlerinde enfeksiyon ve salgın'dan korunmak için koruyucu kıyafetler olan, doktor ve hemşireler vardı. Askerler beni bırakıp dışarı çıktıklarında, üzerine giydiği koruyucu tulumdan sadece gözlerini gördüğüm biri, " soyunmamı " söyledi. Artık olacakları kabullenmiş dedikleri gibi soyunmaya başlamıştım. Yinede acele etmediğimi anladıklarında üzerimdeki uzun kolluyu çıkarmak işin bir kişi yanıma geldi. Uzun kolluyu çıkartıp kolumdaki sargıyı fark ettiklerinde ise, herkes durdu. Üzerimdeki uzun kolluyu acele etmediğimden benim yerime çıkarmaya gelen kişi, kolumdaki sargıyı farkedip geri çekildiğinde, önce bana daha sonra bana soyunmamı söyleyen doktora baktı.
Üzerime giyili sadece iç çamaşırı ile bende onlara bakarken, bana soyunmamı söyleyen doktor, " Koluna ne oldu ? " diye sordu. Hiç bir şey söylemeden bakmaya devam edip karşısında öylece durunca, ayağa kalmadan önce kapıda bekleyen askerleri odaya çağırdı.
Askerler odaya girip silahları üzerime doğrulttuktan sonra ise ayağa kalkıp sakince bana doğru yaklaştı.
" Sana soruyorum ne oldu koluna !? " diye tekrarlayıp yaklaşırken, ben yüzümü askerlere dönmüş tebessüm ediyordum. Askerlerin de yüzlerindeki maskelerden sadece gözlerini görsemde, daha çok korktuklarını anlayabiliyordum. Doktor kolumdaki sargıya dokunup çözmeye başladığında, odanın içinde ölğm sessizliği vardı. Kolumdaki sargının düştüğünü hissettiğimde gözlerimi kapatıp seslerin yükselmesini bekledim. Gözlerim kapalı bir şekilde, - Acısız olsun " diye düşünürken, kolumdaki sargıyı çözen doktor,
" Çıkın dışarı " diyerek tuttuğu kolumu bıraktı.
Gözlerimi açtığımda askerler dışarı çıkarken doktor, " Manyak mısın sen öldürtücek misin kendini ? diye bana söyleniyordu. Hiç bir anlam veremeyip koluma baktığımda, kolum neredeyse diğeri ile aynı, hiç bir iz yoktu. Her tarafını kontrol etsemde, kolumda sadece temizleyemediğim kurumuş kan lekeleri var, ama ne izden geriye kalan bir şey, ne de damarlarımda dolaşan farklı bir renk vardı.
Ben şaşkın bir şekilde koluma bakmaya devam ederken. odadaki hemşireler vücudumun her yerini ısırık izi için kontrol ediyor, doktor ise,
" Sana söylüyorum manyak mısın sen ?! " diyerek söylenmeye devam ediyordu.
Vücudum da hiç bir iz bulamadıktan sonra, koluma bakmak için aşağıda tuttuğum kafamı çenemden yukarı kaldıran doktor, alnıma değdirdiği ateş ölçer ile ateşimi ölçerken,
" Sana söylüyorum duyuyor musun beni ? " diye sordu. Şokta olduğumu düşünmüş olacak ki onca cevap alamadığı sorudan sonra böyle bir soru soruyor, bir yandan da diğer eli ile parmak şıklatıyordu, ki gerçekten de kolumdan sonra olabilirdim. Kafamı aşağı yukarı onaylayarak salladığımda ateş ölçeri bırakıp elinde kolumdan çözdüğü sargı beziyle karşıma oturdu. " Ne bu ? Niye sardın bunu koluna ? " diye sordu. İşlerin buraya geleceğini hiç düşünmediğimden, hiç bir cevabım yoktu.
Ama biraz daha susmaya devam edersem, bu sefer ortada hiçbir şey yokken başıma bir şey gelecekti. O yüzden,
- Önlem için " diye cevap verdim.
" Ne önlemi ? "
Geveleyemezdim iyi ve hızlı düşünmem gerekiyordu.
- Vücudumda aradığınız şey için "
" Düzgün cevap vericek misin yoksa tekrar askerleri çağırıyım mı ! " dedi sinirlenerek.
- Hastane yolunda ısırmayı seven bir kaç tiple karşılaştım diyelim, olur da saldırırlarsa karşı koyabilmek için "
" Sadece sol koluna ? "
- Sağlağım ben, dediğim gibi olur da saldırırlarsa onlar sol koluma sarılı bezle dişlerini kaşırken, sağla daha iyi vurabilmek için " dedim.
Emin değildim ikna olup olmadığına, o sıra sadece sakin kalmaya çalışıyordum.
" Hastaneye neden gidiyordun peki ? "
- Üvey annem doktor, ayrıca hamile merak ettim " diye cevap verdim.
Sonra elindeki sargı bezine bakıp,
" Peki bu ne ?! " diye sordu sargı bezinin üstündeki kurumuş simsiyah olan kanı göstererek.
İşte buna hiç bir cevabım olmadığı gibi düşünecek zamanım da yoktu. Fazla düşünmek vereceğim saçma cevaptan daha fazla şüphe çekecekti. Ama yine sakin ve kendinden emin bir şekilde hızlı cevap verirsem, cevap ne kadar saçma olursa olsun, beni ukala ve havalı gözükmeye çalışan bir tip gibi göreceklerini umuyordum. O yüzden soru cevaptan sıkılmış gibi uflayıp puflayarak,
- Benim kanım " diye cevap verdim sakin ve sıkılmış bir şekilde.
Kafasını yana doğru hafifçe eğip, " O ne demek ? " diye sorunca da,
- Kolumda sizin aradığınız gibi bir iz vardı, kanı durdurup saklamak için onu sardım koluma, sonra buraya bir geldim yok, kaybolmuş, yakaladın beni " diye devam ettim suratımda eğleniyormuş gibi kendini beğenmiş bir ifade ile. Aldıkları cevaptan sonra yüzlerini görmesem de doktorun yanında hazır dikilen iki kişinin, arkalarını dönüp maskelerinin altından çıkarttıkları seslerden ve doktor'un elinde tuttuğu sargı bezini kenara fırlatmasından, dalga geçtiğimi anladıklarını anlabiliyordum. En saçma cevap en doğru olan cevaptı. Ben bile görmeme rağmen inanamıyorken, kimse böyle bir şeye inanmazdı.
Tekrar ayağa kalkıp yanıma gelen doktor,
" Komik bu ? eğleniyor musun ? dışarıdaki insanların çoğu ailesini kaybetti senin şakasını yaptığın dalgasını geçtiğin şey yüzünden" dedi ateşimi ölçtüğü gibi dibime girmiş gözlerime bakarak. Hiçbir şey söylemeden gözlerimi aşağıya eğdim. Bakmaya devam ettikten sonra " Üstünü giyin " deyip askerleri çağırdı.
Hızlı bir şekilde üstümü giyerken askerlere,
" Turuncu alana götürün bunu " diyerek, koluma turuncu bir bileklik taktı.
Bilekliğin üstünde, ' Teması Riskli Kişi ' yazıyordu.
- Neden ailemin yanına dönemiyorum vücudum da hiç bir iz yok ? " diye sordum.
" Vücudunda iz olmayabilir ama ateşin var, seni tüm kontrolünü yapmadan beyaz bilekliği olanların arasına gönderemem " diye cevap verdikten sonra, kapıya dönüp, " Sıradakini gönderin " diye devam etti. Ondan sonra askerler kolumdan tutmuş beni dışarıya çıkarmak için çekerlerken, kontrol olacak sıradaki kişi içeri girmiş aynı benim gibi kolunda askerlerle bana doğru yürüyordu.
Bana doğru yürüyeni gördükten sonra ise, ne bileklik ne de kolumdaki izin kayboluşu aklımdaydı artık. Başıma öyle şeyler geliyordu ki biri bir öncekini mutlaka unutturuyo, her seferinde beni hayrete düşürüyordu.
Beni bu sefer hayrete düşüren şey, bana doğru yürüyeni tanıyor oluşumdu.
Aklımı başımdan alan şey ise bana doğru yürüyeni en son, hastanede sedyede yatarken görmüş olmamdı.
Çünkü bana doğru yürüyen, saçları, gözlerindeki solgunluk ve ağzı yüzü temizlense de dudağındaki yaralar ile kolumdaki kaybolan izin sahibi, hastanede bana saldıran Kızıl'dı.
Yanımdan bana bakmadan kafası eğik bir şekilde geçip doktorun yanına giderken arkamı dönmeye çalışsamda, askerler beni dışarı sürüklemeye devam ediyordu. Artık düşüncelerim bile şaşırmış onlar bile kulağıma soru fısıldamaktan vazgeçmişti. O kadar doluydum ki onlar bile hangi sorudan başlayacaklarını bilmiyordu. Doktor'un söylediği gibi turuncu alana gitmek için askerler beni tekrar açık alana çıkarttıklarında, aklıma Cansu'ya söylediklerim geldi.
Eğer Cansu kontrol de bir sıkıntı çıkmadığını öğrenmez ve günü beni görmeden bitirirse, kafeste konuştuğumuz gibi herkese kolumdaki iz'den ve bir daha geri dönmeyeceğimden bahsedecekti. O yüzden zor'da olsa askerleri beni görsünler yeter diyerek babamların bulunduğu kafese dönmeye ikna ettim.
Kafese geldiğimizde babam beni tellerede bekliyorken, beni gören Cansu tek başına çöktüğü bir köşeden kalkıp tellere doğru yürüdü. Sipi ise o sıra kafeste yoktu.
" Ediz na oluyor ? " diye sordu babam.
- Beni başka bir alana götürüyorlar "
" Ne demek başka bir alana götürüyorlar yapamazlar öyle bir şey o kolundaki ne ? yapamazsınız öyle bir şey ! " diye devam etti hiddetlenerek.
- Baba sakin ol ateşim varmış biraz o yüzden başka bir alana götürüyorlar sizi korumak için " dedikten sonra askerler kolumdan çekmeye başlayınca Cansu'ya dönüp, - Sadece ateşim varmış vücudumda başka bir şey hiçbir iz yok sadece ateş yarın yine görüşücez " diye sürüklenerek devam ettim Cansu'nun anladığını umarak. Turuncu alan dedikleri yere geldiğimizde, beni üç dört kişinin olduğu bir kafese koydular. Bu alanda kafes sayısı daha az iken, kafeslerin içinde aynı benim içinde bulunduğum kafes gibi en fazla üç dört kişilik grublar vardı. İnsanların yarısı bir köşede oturmuş halsiz ve öksürüyor, yarısı verdikleri battaniyelere sarılmış yerde titriyordu. Ayrıca bu alanda kafes aralarında dolaşan eli silahlı kişilerin üzerlerinde, aynı doktor ve hemşirelerin giydiği gibi karantina tulumları vardı. Çoğu gibi bir köşede oturmuş bugünün bitmesini istiyordum. Kafam soru kitapçığı gibi sonu tek bir noktalama işareti ile biten cümlelerle doluydu. Kafamı dizlerime yaslamış her uyku öncesi olduğu gibi rüyanın görüneceğini biliyorken, bugünden sonra tüm korkunçluğunu kaybetmiş artık sadece görüntü olmuştu benim için. Ama o görüntüler her seferinde artık sıçrayarak olmasada beni uykudan uyandırıyor, her seferinde beni rahatsız edicek bir şey buluyordu. Bu sefer beni rahatsız eden şey, onca yıldan sonra rüyayı ilk defa o sabaha karşı farklı görmemdi.
Rüyada ilk defa sisin içinde elimi tutanın dışında yine yüzünü görmesem de bizimle birlikte biri daha koşuyordu. Rüyanın sonunda ise yine ilk defa sisin içinde gizlenen kalabalık ortaya çıkmamış, üzerime gelen sadece ağzından akan kan ve gözlerini kaplamış sis gri'si ile elinde oyuncak bebek tutandı.
Elimi tutan elimi tutmayı bırakmış, kalabalık sisin içinden çıkmayıp bizi izlerken sokağın ortasında, elinde tuttuğu oyuncak bebek ile ellerimdeki kanın kokusunu alıp üzerime gelmeden önce yapayalnız karşı karşıya duruyorduk. Sonrası ise kaçıp saklanacak bir yeri olmayan ben için her rüyanın sonu gibi aynıydı. Çok büyük bir fark olmasada benim için her sahnesini ezbere bildiğim o rüyanın yayınlanmamış sahnelerine bakmak gibiydi. Ama her ne kadar beni rahatsız etmeyi başarsa da dediğim gibi artık o rahatsızlık sadece bir anlık, gördüklerim ise artık çok fazla umrumda olmayan, anlam aramaktan vazgeçtiğim görüntülerden öte değildi. Çok fazla uyutmayıp uyandığım da güneş henüz doğmuş, kafesin içindeki herkes uyuyordu. Etrafraki kafeslerden öksürük sesleri yükselmeye devam ediyor, battaniye ile sarılı olan bazıları hala titremeyi bırakmamışlardı. Bu alanda değil insanlarla ilgilenen biri, insanların yanında içebilecek suları bile yoktu. Kafesin dışında ise hala nöbette olan eli silahlı tulumlular vardı. Kafesin dışına çıkamasam da onlara sesimi duyurucak kadar yaklaşıp, - En azından su verin insanlara " dedim. Benimle ilgilenmeyip,
" Sessiz ol ! " diye karşılık verdikten sonra sesler yükselirken, yan taraftaki kafesin içinden biri beni duyup, * Ediz ? " diye seslendi.
Kafamı çevirdiğimde bana seslenen, altlı üstlü çizgili pijaması ve bileğine takılı turuncu bilekliği ile, Sipi'ydi. Tulumlular ile uğraşmayı bırakıp yanına gittim. Ellerini tellere dayamış, beni gördüğüne sevinmiş ve her nerden bulduysa battaniye bile bulmuş omuzlarından sarkıyordu.
- Sipi ? "
* Ediz birini gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim "
- Bende Sipi, inan bana hislerimiz o kadar karşılıklı ki, napıyorsun sen burada ?
* Ne hisleri ? "
- Ne ? "
* Hislerimiz karşılıklı dedin ya, ne hisleri ? "
- Yav işte sen beni gördüğüne sevindin ya, bende aynı şekilde seni yani, hislerimiz karşılıklı, bende seni "
Durup düşündü.
* Ediz hiç bir şey anlamadım istiyosan daha geniş bir zamanda konuşalım birbirimize olan hislerimizi ! "
- Saçma saçma konuşma Sipi öyle bir şey değil o, ayrıca boşver şimdi sen onu napıyorsun burda onu söyle ? " diye tekrar sordum.
Kafesten kafese ellerimizi tellere dayamış konuşuyorduk.
* Yatılı hasta olduğumu öğrenince beni buraya gönderdiler " diye devam etti sonra.
- Ney ? "
* Yatılı Hasta Ol-Du-ĞU-Mu.. "
Aynı şeyi tekrar etmek üzereydi.
- Lan Sipi anladım onu.., sen içeridekilere deli olduğunumu söyledin ? "
* Mecburdum ne yapsaydım ispanyol virüsüyüm mü deseydim hıı, ispanyola benziyomuyum ben domuz gribine beş kala mı deseydim, mecburdum buraya gelmek için bir şey söylemeye bende doğruyu söyledim deli olduğumu değil yatılı hasta olduğumu, gerçi korktum bir ara deli olduğumu öğrenirlerse beni burdan atarlar diye ama, Allah'tan buraya gönderdiler "
- Sipi beni buraya ateşim var diye gönderdiler, burnum akıyo desen yeterdi ! "
Durup düşündü yine.
* GELMEDİ YA AKLIMA, hemen bir şey söylemem gerekiyordu peşinden gelebilmek için bende aklıma gelen ilk şeyi söyledim "
- Sen benim burda olduğumu nerden biliyorsun ?
* Ben bilmiyordum senin burda olduğunu "
- Sipi o zaman nasıl peşimden geldin "
* İşte konuda bu, bir saattir gelmeye çalıştığım ama senin izin vermediğin konuda bu, senin peşinden gelmedim ! " dedi heyecanı artmış etrafına bakarak. Etrafta bize yakın tulumlu kimsenin olmadığından ve bulunduğu kafesin içinde kimsenin onu dinlemediğine emin olduktan sonra,
* Sana bir şey söyliyicem ama bana deli demiyceksin " diye devam etti.
- Sipi deli olduğunu söylediğin için kolunda teması riskli kişi yazıyor biliyorsun dimi "
* Ya ben ciddiyim bu öyle bir şey değil "
Ateşim yükselmeye başlamıştı.
- Peki Sipi demiyicem söyle "
Yutkundu devam etmeden önce, sonra,
* Kız burda " diye devam etti.
- Hangi kız ? "
* Hastanede bayılttığımız kız ! " diye cevap verdi.
Beni gördüğümü Sipi'de görmüş, benim gibi Sipi'de hastanede sedye de yatan Kızıl'ı
tanımıştı. - Nerde " diye sorduğumda ise, kafasıyla arkamda kalan kafesi işaret edip,
* Arkanda " diye cevap verdi. Arkamı döndüğümde bulunduğum kafesin diğer yanındaki kafesin içinde, sırtı tellere dayalı oturmuş, kızıl saçları arasından Sipi ile beni izliyordu. Görür görmez kafesin diğer ucuna, ona doğru yürümeye başladım. Omzuna kadar olan kızıl saçları iki yandan yüzünün önüne düşmüş, kontrol edemediği nefesi yüzünden önüne düşen saçlarını hareker ettirirken saçlarının arasından bana bakıyordu. Koridordaki hali hala gözlerimin önündeyken, kolundaki turuncu bileklik şimdi en azından benim kadar iyi ve normal olduğunu anlatıyordu. Nasıl olabileceğini düşünüyordum ona bakarken. Dün karşımda gözlerinde hiç bir hayat belirtisi olmadan üzerime benden bir parça almak için koşan kızıl saçlı kız, bugün yine karşımda gözlerindeki griliği kaybetmiş ve normal biriymiş gibi bana bakıyordu. Aynı onun gibi bir şeye dönüşmeyi yada ölmeyi beklerken kolumun bir anda normale dönüp, izin kaybolması gibi. Ben bunları düşünürken dışarıdaki tulumlular onun bulunduğu kafese girip, Kızıl'ı ve kafesteki herkesi tek sıra halinde dışarı çıkardılar. Dışarı çıkartılanlardan biri, " Nereye götürüyorsunuz bizi ?! " diye sordu. " Kontrole " diye cevap verdi tulumlulardan biri. Bu belli ki doktorun dün bahsettiği asıl kontrol'dü ve bu asıl kontrolün benim için en tehlikeli tarafı, kan örneği ile sonuçlanabilicek olmasıydı. Her ne kadar kolumdaki iz kaybolmuş ve damarlarımda daha önce kendini belli eden pis kan dolaşmıyo olsada, benden alınacak bir tüp kanın sonucunu kestirmek mümkün değildi.
Yani o kontrol'den sonra kolumdaki bilekliğin rengi, daha koyu bir hal alabilirdi. Bana saldıran Kızıl'ı gözden kayboluncaya kadar izledikten sonra Sipi'nin yanına geri döndüm. Kontrolü nasıl atlatacağımı düşünürken Sipi'nin kolumdaki iz'den ve kaybolduğundan haberi yoktu.
* Ediz ya anlatırsa dün gece hastanede olanları !? "
- Neyi anlatırsa Sipi "
* Ne demek neyi ya, ya söylerse bunlar benim cinayetime teşebbüs ettiler kafamda yangın tatbikatı yaptılar diye !? "
- Merak etme söylemez "
* Niye söylemiyo ? "
- Çünkü öyle bir şey söylerse bizde neden yaptığımızı ve dudağında ki yaraların aslında nasıl olduğunu anlatırız "
* İnanırlarmı ki bize ? "
- Deli olduğunu söylemeseydin belki sanada inanırlardı, ama Cansu ile bana inanırlar "
* Offf " ladı sadece.
- Sipi merak etme bir şey söylemez, sen onun için mi geldin buraya birine bir şey söyler diye "
* Yani kafasına ben vurdum sonuçta, bütün gün uyumadım o yüzden "
- Bütün gece uyumadın ? hani konuşursan ne olacağını biliyorsun yarım kalan işi bitiririm gibi yani, korksun diye "
* Aynen "
- Çizgili pijamaların ve üzerindeki battaniye ile ?
* Olamaz mı ? kafasına vurduğumda takım elbisemi giyiyordum " dedi. Sipi ile konuşurken kontrolü nasıl atlatacağımla alakalı aklıma hiç bir şey gelmezken, Sipi ile aynı anda kontrole gitmeyeceğimizden ona kolumdan bahsetmedim. Ayrıca dediğim gibi ben bile görmeme rağmen hala inanamıyorken, birine böyle bir şey nasıl söylenir nasıl ikna edilir bilmiyordum. Bana bir şey söylemeden ve ikna etmeye gerek olmadan yardım edecel tek kişi vardı, o da burda olamayan Cansu'ydu.
Dışarda her tulumlunun elinde bir silah ve eğer bir şey denersen o silahları kullanmaktan çekinmeyecekleri bizi kafese atmalarından belliydi. O yüzden her ne oluyorsa doktorun yanında olmalı ve her şeyin dünkü gibi yolunda gitmesi gerekiyordu. Ne yapıcağımı düşünürken kafesin dışında duran tulumludan gelen telsiz sesi her şeyi hızlandırmış, telsizdeki kontrol sırasının sıradaki kafeste, yani bizde olduğunu söylüyordu. Telsizdeki sesten sonra hiç vakit kaybetmeden kafese girdiler. Bir önceki kafeste olduğu gibi bizi tek sıra halinde kafesten çıkartıp, sonra yine tek sıra halinde kontrol odasına götürdüler. Benden önce başka birileri kontrole girip ben kontrol odası kapısı önünde beklerken, kontrole girenlerden sonra odadan, bizden önce alınan Kızıl'ında içinde bulunduğu kafesten bir kaç kişi çıktı. Bileklerinde yine turuncu bileklik belli ki yine aynı yere götürülüyorlardı. Onları görüp Kızıl'ı görememiş odanın önünde sıramı bekliyordum. Acelem yok, aklım durmadan kolumdaki iz gibi başka meselelere kayıp bir türlü odaklanamıyor, kontrolü nasıl atlatacağımı bir türlü çözemiyordum. İçeridekiler bir bir dışarı çıkıp sıra bana geldiğinde, odada bir kaç tane daha hasta var ama Kızıl yoktu. Odada sedyeler çoğalmış hastalar perdelerin arkasında soyunup farklı doktorlar tarafından muayene oluyordu. Perdenin arkasında soyunup beklememi söylediklerinden sonra, perdeyi elinde stateskopu ile doktor olduğunu düşündüğüm başka bir tulumlu açtı. Perdeyi kapatıp başka vücut ısıları ile ısınmış stateskopu ile vücudumu dinlerken, " Nasıl hissediyorsun ? " diye sordu. - İyi " diye cevap verdim.
Vücudumu iyice dinleyip dünkü gibi herhangi bir iz için tekrar göz gezdirdikten sonra,
" Sadece alt eşofmanı giy sonra dün muayene olduğun yere gel " deyip perdeyi arkasından çekip gitti. Dün muayene olduğum bu odada hasta olarak sadece ben ve bir doktorun dışında bir kaç tane hemşire vardı. Yani biraz önce yanımda olan kişi elinde stateskopu ile sadece bir doktor değil, aynı zamanda dün izi kapatan koluma sarılı kanlı sargı bezini çözen beni muayene eden doktordu. Dediği gibi sadece eşofman altı ile perdenin arkasından çıkıp yanına gittim. Önce yanındaki hemşirelerin yardımı ile vücuduma makinaya bağlı bir sürü bant yapıştırarak değerlerimi izledi. Ben hiçbir şey anlamazken doktor gördüğü her şeyi not alarak dikkatlice monitöre bakıyordu. Sanki herşey beni bir adım daha sona yaklaştırıyo gibi hissediyor, bir yandan da sakin kalmaya çalışıp vücudumun beni monitör'de ele vermemesini umuyordum. Doktor not almaya devam ederlen etrafta göz gezdirip toplanılmış olabilecek kan örneklerini aradım. Görünürde hiç bir şey olmadığı gibi diğer hastaların koluna uzanan bir iğne de yoku. Doktor monitörü izlemeyi bırakıp bana doğru dönünce, hemşireler vücuduma yapıştırdıkları bantları çıkardı. Yüzü bana doğru dönük ama bana bakmıyor, monitör de görüp not aldığı sayıların üzerinden geçiyordu.
Sonra hiç bir şey söylemeden elindeki kalemi bırakıp, önlük cebinden çıkarttığı ateş ölçeri dünkü gibi tekrar alnıma dayadı. Dereceyi not aldığı sayıların yanına yazarken, - Bir sorun mu var ? " diye sordum. Biraz bekleyip kafasını kağıttan kaldırmadan soruma cevap vermeyip,
" Üstüne giyebilirisin " diye cevap verdi. Üstümü giydikten sonra kafasını kağıttan kaldırmış yine hiç bir şey söylemeden gözünü kırpmadan bana bakıyordu. Sorun olduğunu düşünsemde bende onun gibi gözlerimi kırpmıyo, gözlerimi ondan kaçırmıyordum. Sonra bana çok uzun gelen o duraksamanın ardından gözlerini yine benden ayırmadan,
" Ateşin düşmüş " diye devam etti.
- Güzel " diye cevap verdim. Gerekmedik kelimeler söylemek veya suçlu gözükecek hiç bir şey yapmak istemiyor, kafamı önüme eğip yeni giydiğim üstümü düzeltiyormuş gibi yapıyordum. Sonunda bana bakmayı bırakıp oturduğu döner sandalyesi ile beraber arkasını dönerken, - Artık gidebilir miyim ? ” diye devam ettiğimde ise, “ Son bir işlem kaldı sonra gideceksin ” diye cevap verdi. Onu duyduktan sonra o son işlemin odaya girerken bileğimden söküp aldıkları hasta bilekliği olmasını istedim, ama doktorun yanında arkası dönük hemşire elinde boş bir şırıngayla bana doğru dönüp, “ Sıyır kolunu ! ”
dediğinde, söz konusu ben olunca hiç bir şeyin o kadar kolay olmayacağını hatırladım.
Zaman geçiremez oyalanmak dünden sonra beni iyice mimlerdi. Üzermdeki uzun kolluyu sıyırırken aklımda işe yaramaz bir sürü fikir vardı. İğneden korkuyor gibi yapsam beni bayıltır o kanı benden yine alırdı, hemşirenin elinden iğneyi alıp kaçmaya çalışsam dışarda eli silahlı askerler, kan almanızı istemiyorum desem nedenini sorarlardı. Ayrıca hiç biri işe yaramayacağı gibi birçoğu beni bir şeyler saklıyomuşum gibi gösterirdi ki, saklıyordum.
Eğer vücudum makinaya bağlı olsaydı makina fazla ısınır, vücudumun her zerresi beni çoktan ele verirdi. Yanıma oturmuş hemşire kolumda damar ararken artık geri dönüşü yoktu. İğneyi koluma yaklaştırdığı her an dişlerimi sıkıyor, iğneyi elinden almamak için kendimi zor tutuyordum. Kolumu delmek üzere ve ben artık kendimi tutamayıp saçma bir hareketle dikkatleri üzerime çekmek üzereyken, kolumla hemşirenin tuttuğu iğne arasına ben saçmalamadan önce, “ Ben hallederim ! ” diyen bir ses girdi. Hemşire durmuş ikimizde sesin geldiği yöne doğru bakıyorduk. Bize doğru yaklaşırken sadece biz değil, bütün doktorların hastalarını bırakıp ellerini önlerinde bağlayıp sese baktıklarını gördüm. Yanıma geldiğinde hemşirenin elinden iğneyi alıp yerine oturdu.
Elinden iğnesi alınan hemşire sesini çıkartmazken bana bakan doktor, “ Biz hallediyorduk Hanımefendi ! ” diye girdi lafa. Hiç bir cevap vermeden koluma iğneyi batırıp kanı almaya başlamıştı. Neden arayıp cevap alamayan doktor başka bir yol deneyip,
“ Hanımefendi üzerinizde tulumunuz yok, sivil bir şekilde buraya girmek sizin için çok tehlikeli lütfen bırakın biz halledelim ! ” diye devam etti. ‘ SİTE ’ dedikleri bu yere geleli daha iki gün bile olmasada geldikten sonra ne bu kontrol odasında ne de bizi hasta diye ayırdıkları o turuncu alanın çevresinde, kontrol ettikleri ve kafese attıkları insanlar dışında tulumsuz sivil hiç kimseyi görmemiştim. Yanıma oturan sesin sahibini ise doktorun dediği gibi üzerinde ne tulum ne bir eldiven, ağzında sadece ağız ve burnunu kapayan bir maske ile odaya girmiş, hasta diye damgaladıkları bizlerin yanında öyle dolaşıyordu. Ama her ne kadar yüzünün yarısı maske ile örtülü ve adını söylemeyip ‘ Hanımefendi ’ deselerde, ben o sesi tanıyordum. O yüzden dişlerimi şimdi daha kuvvetli sıkıyor, bana dokunduğu o an keşke iz kolumdan hiç kaybolmasaydı diye düşünüyordum. Tüp neredeyse dolmuş kan alma işlemi bitmek üzereyken, tanıdık olan o ses yüzünü doktora dönüp bir daha hiç duymayı düşünmediğim ve hatıralarımda zar zor ayakta kalan, o sözü söyledi.
“ Önemli değil, Ediz benim oğlum ”
Bir kelime ne kadar ağır gelirse, o kadar ağır gelmişti bana cümleyi bitirdiği kelime.
Yıllarca her ihtiyacım olduğunda o kelimeyi o ses tonuyla arayıp bulamadığımda gözlerimi kapatıp o ses tonunu hayal ederek geçirdim ömrümün yarısını. Gözlerimi kapatıp duymayı bıraktığımda ise, artık anlamıştım vazgeçilen olup vazgeçmem gerektiğini.
Çünkü büyüdükçe anladım ki, deva olacağını düşünüp hayalini kurdum o ses, aslında devasını aradığım tüm yaraların sanık kürsüsündeydi.
Çünkü büyümek bazen, yanında olmasını en çok istediğin kişinin, kendine yaptığın en büyük haksızlık olduğunu anlayıp görebilmekti.
Çünkü büyümek, ihtiyacın kalmadığında o sesi duyup, ‘ Sana ihtiyacım düneydi, bugün artık lazım bile değilsin ’ diyebilmekti.
Oğlum dedikten sonra doktor ve hemşireler duraksayıp ne diyeceklerini bilmezken, kan alma işlemi bitmiş yanımdan ayrılan o sesin elinde tuttuğu tüpün içindeki benim kanımla ne yapacağını bekledim. Sonra bölüm bölüm yaptıkları sedye ile beraber oda gibi olan benimde üzerimde hiç bir şey yokken muayene olduğum bölmelerden birinin perdesini açtı. Perdenin arkasında sedye veya hasta yok sadece iki tane dolap vardı. Kanı şimdi değil daha sonra analiz için bekleyeceği o iki soğuk dolaptan birine koyduğunu gördükten sonra, ayağa kalkıp doktora verdiği cevap üzerine,
- Yanlış ! Hanımefendi sadece babamın eski karısı ” dedim. Kapıya doğru yürürken, “ Ediz bekle ! ” dedi. Durmazdım ama onu duyup benim durmadığımı gören kapıdaki eli silahlı tulumlu karşıma dikildi. Biraz sonra yanıma geldiğinde, odaya ilk girdiğimde aldıkları daha önce turuncu olan hastane bilekliğinin yerine beyaz olanı taktıktan sonra, “ Sana bir şey göstermek istiyorum ! ” deyip hiç beklemeden odadan çıktı. Bileğime taktığı beyaz bilekliğe bakarken odadan çıkmadan önce arkamı dönüp doktora,
- Dün için özür dilerim, haklıydınız, öyle şeyler söylememeliydim düşüncesizlik ettim, özür dilerim ” dedkten sonra, son kez kanların toplandığı o buzdolabı gibi olan iki dolaba baktıktan sonra tekrar odadan çıkmak için arkamı döndüm. Arkamı döndüğümde ‘ Hanımefendi ’ kapıda beni izliyordu. Sonra tekrar arkasını dönüp yanındaki silahlı tulumlularla beraber takip etmem için yürümeye başladı. Odadan çıktığımda ona ve yanındakilere aldırmadan bina dışına doğru yürümeye başladım. Binanın dışında peşimden gelip bağırsada durmadım, aklımda bir an önce beyaz alana dönmek vardı. Ama tulumlu kuyrukları kontrol odasındaki gibi karşıma dikilince durdum. Arkamdan bağırmayı bırakıp yanıma gelen Hanımefendi kendini, “ Bir şey göstermek istiyorum sana ” diye tekrarladı. Kafamı ona doğru bakmadan ona doğru eğip,
- Söyle çekilsinler önümden ! ” dediğimde Hanımefendi susup oluşan sessizlikte tulumlular önümden çekilmeyince,
“ Tercih şansın yok gibi gözüküyor ! ” diye devam etti Hanımefendi. Site’de her istediğini yapabilen ve olmayan her istediğinide zorla yaptırabilen biri gibiydi. Doktorlar Hanımefendi odaya girdiğinde ellerini önlerinde bağlarken, tulumlular gittiği her yerde Hanımefendi’ye eşlik ediyor ve her istediğinin olmasını sağlıyorlardı. O yüzden eğer durmaz devam edersem beni Hanımefendi’lerinin peşinden tıpkı ilk gün kontrol odasına sürükledikleri gibi sürükleyeceklerini bildiğimden, mecburen Hanımefendi ile gitmek için arkamı döndüm.
İstediği olup verdiği hazzın suratında yarattığı tebessüm ile beni peşinden sürüklediği yer, site içinde bulunan başka bir binaydı. Binaya girmeden önce kapısında binayı koruyan eli silahlı tulumlular Hanımefendi’leri için kapıyı açarlarken, Hanımefendi kontrol odasından buraya kadar ona eşlik eden tulumlulara dönüp hiçbir şey söylemeden kafasını salladı. Ondan sonra binaya girdiğimizde tulumlar artık bizi takip etmiyor, Hanımefendi’lerinin talimatı üzerine binanın dışında bekliyorlardı. Kontrol odasından daha büyük olan bu binanın içi soğuk ve renkleri soluktu. Durmadan devam ettiğimizde katta olan bir kaç kişi tıpkı diğer herkes gibi Hanımefendi’ye saygıda kusur etmezken, kat aynı bir sürü odası olan hastane koridoru gibiydi. Odaların içinde ne olduğunu görmeden koridorun sonundaki üzerinde kamera olan kapıya doğru yürüdü Hanımefendi.
Kapı, onu açmak için hiç bir kulbu ve tokmağı bulunmayan, diğerlerinden farklı kahverengi bir renkte ve ahşap gibi gözüküyordu. Kapının önüne geldiğimizde önce kapının üzerinde duran kameraya baktı Hanımefendi, kameraya baktıktan bir kaç saniye sonrada kapı yana doğru sürgülüymüş gibi sonuna kadar açıldı. Açıldıktan sonra fark ettim ki kendiliğinden açılan ve ahşap gözüken o kapı bir odaya değil, ufak dikdörtgen bir alana açılıyor, asansöre benziyordu. Asansör olmaması gereken girdiğimiz bu bina zemine kurulu ve üzerinde hiç bir kat yoktu. Bir asansör gibi gösterge paneli ve tuşları olmayan bu alanın içine girdiğimizde, önce kapı yine kendiliğinden kapandı sonra o dikdörtgen alanın aşağıya doğru kaydığını hissettim. Zemini toprak olan bu tek katlı binada gerçekten bir asansörün içinde ve toprağın altına doğru iniyorduk. Belli etmemeye çalışsam da şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışırken, elleri arkada bağlı Hanımefendi’nin suratındaki kendini beğenmiş gülümseme tekrar belirmişti. Asansör durup kapı açıldığında bizi eli yine silahlı iki tulumlu karşıladı. Toprağın altına inşa edilmiş neresi olduğunu bilmediğim bu yer binanın giriş katından oldukça farklıydı. Hanımefendi’yi peşimizden gelen tulumlular gibi takip ederken, daha önce vücudumun bağlı olduğu makinelerden çıkan sesler gibi bir sürü ses duyuyordum. Beni bu sefer getirdiği, büyük yuvarlak ve çarklı kollu tıpkı kasa kapısına benzeyen çelik kapıyı, onun yerine yine tulumlular onun için açarken, içeriye girmeden önce,
“ TABUT’a hoş geldin ” dedi Hanımefendi.
