2. bölüm · .Rh/Null..

2/ Dibine Kadar Pt.1

.. Aydogdu ..

O öğlen rüyadan uyanıp gözlerimi açtığımda,
rüyanın altı ay sonra düşlerime geri dönmesine şaşırıp korkmam uzun sürmedi. Ama beni rüyanın geri dönmesinden daha çok şaşırtan şey, yatakta sırt üstü gözlerimi tavana dikmiş bir şekilde yatıyo olmamdı, öyle uyanmıştım. Ne sıçrayarak ne de kan ter içinde. Korkum ise gördüklerimden daha çok başa dönmekle alakalıydı, hastaneden öncesine. Kimsenin ihtiyacı olmadığı, istemediği, Ediz'e. Çünkü Ediz; terkedilene, yaşattığım tüm kötü anıların baş rolüne aitti. Karşılaştığı her sorunu daha büyük bir sorun çıkartarak çözen, kendi ile alakalı paylaştığı tek gerçek şey korku olup, çevresindeki insanlarında aynı duyguları paylaşması için onların korktuğu haline gelen ve bu yüzden sevilmeyendi. Kötü olandı. Zaten o yüzden Edi(Z) olarak girdiğim hastaneden Edi(S) olarak ayrılmıştım. Öldüremeyip kontrol edemediğim düşünceler yerine Ediz'i öldürmüş, hastaneden sonra tanıştığım herkes ile kendi yarattığım Edis olarak el sıkışmıştım. Çünkü Edis; hastaneden sonrasına, terkedilmeyip başka biri olmuş, daha uysal ve daha kendi halindeydi. İyi olandı. O yüzden ilk iş başucumda duran hastaneden benim ile beraber aynı gün taburcu olmuş ve artık hiç bir işe yaramadığına emin olduğum haplardan ikişer üçer aldım. Hapların rüyaya engel olamayacağına işe yaramadığına emindim artık, ama ihtiyacım olan da bu değildi. Dedim ya o gün, o korkunun o günahın bana ait olduğunu kabul ederek uyanmıştım. Artık rüya yada rüyada olanlarla bir sorunum yoktu. O yüzden ilaçları, beni bu hayatın içinde tutabilmesi için, tekrar dışlanmamak için almıştım. ihtiyacım olan buydu. İkinci el teşhir ürünü bir hayat değil. Çünkü Ediz'e geri dönmek değil, Edis'i yaşamaya devam etmek istiyodum. Bari bu işe yarasınlardı. İlaçları aldıktan sonra salondan, " Ediss " diye seslendi Buket, artık o bile bana Edis diyodu, Ediz'i tanımasına rağmen. Kapının açıldığını geldiğini duymamıştım bile. Hemen elimdeki şişeyi aldığım yere, baş ucumdaki komidine aynı şekilde geri koyduktan sonra, hiç birşey anlamaması için yatağa tekrar yatıp uyuyo numarası yapmaya başladım. Eğer uyuyabiliyosam bir sorun yoktu çünkü. Odaya seslene seslene geldikten sonra, beni uyur vaziyette görünce uyandırmak için üzerime atladı.
" Mesela 2.el teşhir ürünü bir Edi(Z), üstüne atlar atlamaz yumruğu indirmişti. İşte kaçındığım Edi(Z) buydu. Her rüyadan sonra hissettiği korkudan, çaresizlikten, güçsüzlükten, kendine hak çıkartarak karşısındakinin kim olduğunu umursamadan bunu yapabilicek bir adamdı. Bütün kavgaları ve huysuzluğu bu yüzdendi zaten, ama bu yolla ispat edebildiği tek şey topluma ait olmadığı oldu. O yüzden de dışlandı."/
Şimdi ki ben ise üzerime atlayan Buket'i yeni uyanmış gibi gözlerim kısık bir şekilde tebessüm ederek karşıladım. Tutunmaya çalıştığım Edi(S) buydu.
" Hadi kalk hazırlanmamız lazım geç kalıcaz " dedi üstümde gülerek. - Tamam kalktım " diye doğrulduktan sonra, bir anda kafama dank etti. Buket benimle birlikte yemeğe gelmeyecek, onun yerine daha önceden söz verdiği üniversiteden ortak arkadaşımız olan, Pınar ile evde buluşup kız gecesi yapıcaklardı.
- Kalıcaz ! ne demek geç kalıcaz Pınar gelicek sanıyodum "
" Pınar'ın işi uzamış ben alıcam onu, hem biraz dolaşırız diye düşündük, ee oraya kadar gitmişken de babana bir merhaba derim " dedi üstüne değiştirir bir vaziyette. Sonra, " Tabi istemiyosan ? " diye de ekledi.
- Saçmalama olur mu öyle şey hem ne zamandır seni sorup duruyo, sadece.. yapmak zorunda değilsin " dedim yataktan kalkarak. Sevinmiştim aslında, sanki rüyanın geri geldiğini kötü bir şeyler olduğunun farkında da beni mutlu etmeye çalışıyo gibi gelmişti.
Ama buna mecbur olmadığını da bilmesini istedim.
" Biliyorum ama senin gibi bende uzun zamandır görmedim onları " dedi. Sonra yerden aldığı uyumadan önce yatağa girerken üzerimden çıkarıp attığım siyah kısa kolluyu sitem edercesine yüzüme fırlatarak, " biraz daha oyalanırsan göremiycem de " diye devam etti.
Söylediklerime cevap verirken aynı anda her zaman şikayet ettiği pasaklılığımı hiç bir şey söylemeden yüzüme vuruyordu. Akıllı kızdı. Odadan elimi yüzümü yıkamak için siyah kısa kollu elimde çıkmaya hazırlanırken, odanın kapısında Buket'e arkam dönük bir şekilde durup - Hey! " diye dikkatini çektikten sonra kafamı ona bakarmış gibi omzumdan aşağıya eğerek, karşılık gelen anlamına hiç bir zaman anlayıp inanmadığım köküne sadık olmayan şu sözcükleri söyledim, - Seni seviyorum ".
Cümlenin kökünde " sevgi " vardı, ve sevgi
gösterilen bir şeydi. Madem sevgi gösterilmesi gereken bir şeydi, neden " karnın aç mı ? " yerine "seni seviyorum " denirdi. Neden insan gördüğüne değildi duyduğuna inanırdı. Bence ona hazırlanan bir sofra veya çift kişilik yatakta tek kişilik yorganla yatarken üşümesin diye fazlasını ona ayırmak, seni seviyorum demenin en güzel haliydi .
Zaten Buket'te karşılık vermeden bir tebessüm ile geçiştirdi beni, arkam dönük olsada hazırlandığı aynadan görebiliyodum. Hazırlandıktan sonra babamlara doğru yola çıktık. Öğlen olanlar rüyanın geri geldiği hala aklımdaydı, ama ilaçlarımı yanıma almamıştım. Artık rüya ile barışık olmam bir yana, hastanedeyken de çok fazla üstüne düşünmemeyi, umursamamayı öğrenmiş ve öğretmiştim kendime. Ayrıca ilacı günde sadece sabah akşam almam gerekirken rüyayı gördükten sonra onun iki katını almıştım zaten. Yine de bir yanım altı aydan sonra tedirgindi. Kapının önüne geldiğimizde Buket kapıyı çaldı, açan babamdı. Hoşgeldiniz'lerden sonra içeri girdik. Babam Buket'e sarılırken benim gözüm salonda, peçetelerin katlanışı bile özenli en sevdiklerim ile donatılmış mükemmel sofrada'ydı.
" Ve sanırım artık bunun ne anlama geldiğini hepimiz biliyoduk. Evet, bende onu seviyodum "
Sarılma faslı da bittikten sonra üzerimizdekileri çıkartıp salona geçtik. Mert.. ( Bu cümleyi bitirmeden önce itiraf et, sevgi ile alakalı ettiğim onca sözden sonra babama kuru kuruya onu sevdiğimi söylediğimi sandın. Eğer öyle ise büyük ayıp ediyosun, çünkü gelmeden önce en sevdiği pastaneden en sevdiği üzeri kavrulmuş badem kaplı çikolatalı pastadan aldım, lütfen ! "
Salona geçtikten sonra Mert, elinde tabaklarla,
" Kardeşş " diye bağırarak salona giriş yaptı.
' Mert, size ondan bahsetmiştim aslında, hani şu çocukluktan kalan zoraki arkadaşlıklar mevzusu, çocukluğumun bana geçirmediği günlerde çocukluğumuz beraber geçti. Aynı üniversite'deydik, ben hastanedeyken babam'a uğrayıp hal hatır soruyo, okulda ise Buket'in yanında oluyodu. Belkide gerçekten geçmişten kalan zoraki değil de nadir iyi şeylerden biriydi.' Onu görünce şaşırmıştım yemeğe davetli olduğunu bilmiyodum. O yüzden şaşırmış ama konuşmanın arasına bir tebessüm ekleyerek, - Mert ! Senin ne işin var burda ? " dedim. Elindeki tabakları masaya koyarak, " Ee gidiyorum o zaman " diye karşılık verdi. - Saçmalama gel buraya" deyip sarıldım, sarıldıktan sonra Buket'in elini sıkıp, " Hoş geldin Buket " dedi. " Hoş buldum " diye karşılık verdi Buket.
Sonra babam, " Hadi gelin geçin neredeyse her şey hazır Aslı'larda gelirler birazdan " dedi. Aslı hastanedeydi, yemeği organize eden oydu aslında, ama kafasına göre hastalarını bırakıp gelemezdi. Babamın bahsettiği "Aslı'larda" ki çoğul eki'nin içindeki kişiler ise, Aslı'nın kardeşi Derya ve onun oğlu Yunus'tu. Derya, boşanmış ve tek çocuklu bir anneydi. Aslı'nın yanında hastanede danışman olarak çalışıyordu. Geçmişte yaşadığım sorunlar ve ettiğim kavgalar yüzünden oğluna kötü örnek olduğumu düşünüp benden hoşlanmaz ve her fırsatta bakışlarıyla bana geride bırakmaya çalıştığım, Ediz'i hatırlatırdı. Bu yüzden bende ondan hoşlanmaz, çok fazla bir araya gelmez, bir araya geldiğimizde de çok fazla konuşmazdık. Oğlu Yunus ise, sekiz yaşında, kırmızı yanakları taşarcasına kilolu, göbeği ondan önce gittiği her yere varan, yemek masası hariç gideceği hiç bir yer için acele etmeyen, sarı saçlarını ortasından iki yana ayırmış, komik, mutlu eden ve bütün sinirleri yumuşatan gülümsemesi ile tam bir karikatür gibiydi. Onlarda yemeğe katılacaktı. Sofra tamamen hazır olmuşken, Buket lavaboya gitmek için izin istedi.
Mert'te arkasından, " Bende bir mutfağa bakıp geliyorum " dedi. Babam'la yalnız kalmışken, -Baba Buket yemeğe kalamayacak " dedim. " Neden?" diye parladı birden. - Daha önce Pınar ile sözleşmişler bugün için " , " Ee oda gelsin hep beraber yiyelim " dedi ısrarla.
- Onlar kız kıza bir akşam geçirecekler bugün bizde kalıcak Pınar " . Bir kaç saniye düşünüp kız kıza ve Pınar'ın bizde kalıcağı cümlelerini kafasında bir araya getirince, " Sen ne yapıcaksın peki? " diye sordu Buket'i unutup.
- Sen ve Aslı için sorun olmazsa burda kalıcam " diye cevap verdim.
Yüzünde adını koyamadığım hastaneden taburcu olduğum günde ki gibi bir ifade ile, " Burada mı kalacaksın " dedi. - Sizin için sorun olmayacaksa yatağımı da hala atmadıysan burda kalıcam " diye tekrarladım. Hiçbir şey söylemeden yüzündeki belirsiz ifade ile bir gülücüğü yer değiştirdi.
Tam o esnada salona giren Buket, gülücüğü, " Ali abi kusura bakmazsan ben yemeğe kalamıycam daha önceden verilmiş bir sözüm var " diyerek böldü.
' Ali, hissettiklerine tercüman olacak kelimeleri bulmakta zorlandığında yüzünde belirsiz bir ifade oluşan adamın, Babamın adıydı. '
" Edis söyledi, bir daha ki sefere senide görücem bu sofrada ama ", " Tamamdır " deyip kapıya yöneldi Buket, eşlik etmek için babama dönüp, - Baba Buket'i arabaya kadar bırakıcam dışarıdan bir şey lazım mı? " dye sordum. Babamdan önce, " Gerek yok sen babanla kal " dedi Buket kapıdan çıkmaya hazır bir şekilde. Babam ve Aslı hamur işi tüketmezlerdi o yüzden, " Sıcak ekmek olur bu saatler de istiyosan al kendine " dedi babam. Kapıdan çıkmaya hazırlanırken Mert, " Bekleyin bende sizinle beraber çıkıyım " dedi. Dönüp, - Sen nereye? "diye sordum.
" Yarına yetiştirmem gereken işler var " diye cevap verdi mantosunu giyer bir şekilde. - Niye geldin niye gidiyosun " deyince de, " Seni görmeye geldim ben gelmesem geliceğin yok, hem Ali abiye yardım lazımdı sofra için " diye ekledi. Bunu duyan Babam, " Eline sağlık çok güzel oldu işim var diyosun o yüzden ısrar edemiyorum ama aynısı senin içinde geçerli bir dahakine hep beraberiz " dedi. " Ne demek Ali abi iki tane tabak her zaman " diye karşılık verdi Mert.
Üçümüz evden çıkıp arabaya doğru yürüdükten biraz sonra Mert, müsade isteyip, " Görüşürüz " dedikten sonra bana sarılıp Buket'in elini sıktı. Buket'i yolcu ettikten sonra da ekmek almak için fırına doğru yürüdüm. Fırının sokağına girdiğim de fırından biraz geride bir kalabalık toplanmıştı. Ne olup bittiğini görmek için kalabalığa yaklaştığımda, yerde bilinçsiz bir şekilde yatan ufak fino tarzı bir süs köpeği ve yüzü kanlar içinde kalmış kalabalıktan bazılarının teselli etmek için başında durduğu ağlayarak ilk yardım ekiplerinin gelmesini bekleyen, orta yaşlı bir kadın vardı. Köpeğe daha dikkatli bakıp ağzından akan kanları görünce aklıma ilk gelen şey rüya oldu. Tıpkı sisin içinden gelenler gibiydi. Kalabalıktan uzaklaşıp ekmek almak için fırına girdiğimde, kasada duran adama neler olduğunu sordum. " Köpeğin müşterilerinden birinin köpeği olup bir süredir kayıp olduğunu, geri geldiğini gördüklerinde hemen sahibini aradıklarını, sahibi gelince kavuşmanın sevinci ile köpeğini kucağına alıp sarılmak isterken köpeğin bir anda sahibinin yüzüne saldırıp paramparça ettiğini ve vura vura zor ayırdıklarını " söyledi. Bunu yapanın neredeyse şu anda elimde tuttuğum ekmek kadar boyu olan bir süs köpeği olduğuna ise, ikimizde anlam veremedik. Demek ki doğruymuş, demek ki hakkatten önemli olan boyu değil işleviymiş. Fırından çıkıp olayın olduğu yere tekrar baktığımda, ilk yardım ekiplerinin gelip kadının tedavisine başladığını ve kalabalığın azalıcağına git gide arttığını gördüm. Artık her şey bana rüyayı çağrıştırırken, eve kalabalığın arasından geldiğim yoldan değil de bir arka sokaktan dönmeye karar verdim. Dönüş yolunda ise eve yaklaşırken, sokak lambasına yapıştırılmış bir ilan dikkatimi çekti . İlandaki fotoğrafta, bilinci yerinde, sahibinin kucağında dili dışarıda elinden geldiğince mutlu bir poz vermeye çalışan, az önce ağzı kanlar içinde biliçsiz bir şekilde yerde yatan köpek ve büyük bir gülümseme ile köpeği kucağında, tam olarak ayırt edemesemde köpekten emin olduğumdan, yine az önce gördüğüm kanlar içinde ağlayarak yerde yatan kadın vardı. Altında ise, " Kızımız KÜBA kaybolmuştur. Bulanın haber vermesi veya ulaştırması halinde 10.000 tl para ödülü verilecektir. Teşekkür Ederiz " yazıyor, onun altında ise bir adres ve bir numara vardı.
Fotoğrafa bakınca, ne oldu da böyle sevimli bir şey birden yamyama dönüştü diye düşündüm. Fotoğrafın altındaki yazıyı okuyunca da, olay yerinde köpeğin başında tek başına duran ellerini arkadan bağlamış yaşlı adam geldi aklıma. Kesin o aramıştı köpeğin sahibini. Kadın gelip köpeği gördüğü anda ki sevinç ile önce köpeğe sarılmak isteyip köpek yamyama dönüşünce buda parasını alamayıp o sinirle fırıncı ve küreği ile beaber köpeği bayıltıp, sonra da sadece ellerini arkadan değil aynı zaman da karalar bağlamış bir biçimde söylene söylene sebeb arayan gözlerle köpeğin başında duruyordu.
Sanırım kızımız " KÜBA " evdeki baskıcı rejimlere daha fazla dayanamayıp tam zamanın da devrim yapmaya karar vermişti. Bu " KÜBA DEVRİMİ " sonucu en mağdur olanına ise, bir türlü karar verememiştim.
Evden sıcak ekmek almak için çıktığım bu yolculukta ekmekler soğumuş halde eve geri döndüm. Döndüğüm de, Aslı Derya ve Yunus gelmiş yemek için herşey hazır beni bekliyorlardı. Yunus beni görünce her ne kadar ellerimde ekmek olduğu için mi yoksa benim için mi emin olamasam da bütün sıcaklığı ile koşarak sarıldı. Annesi Derya ise, bu çocuk kime çekti acaba dercesine bir soğuklukla, " Hoşgeldin " dedi. Aslı ile sofrada karşılaşıp sarıldık, artık iyice karnı burnundaydı. Bir aydan az kalmıştı doğuma, ona rağmen bugünkü gibi geç gelip mesaiye bile kalıyordu.
Babamın hoşuna gitmese de, Aslı Doktor olduğundan hamilelik sonrası vücudunun gösterdiği anormal tepkileri önceden anlayıp ne zaman durması gerektiğini bildiğini, ayrıca önceden öngörmediği bir durum oluşsa bile zaten hastanede olduğunu, babamın dediği gibi evde oturup herhangi bir ters durumda zaten hastaneye gidiceğini, böyle bir zaman kaybı yaşamamak ve bu riski almamak için en sağlıklı ve güvenli yolun bu olduğunu söylerdi. Ama özellikle bugün yemeğe geç kalmasının iki sebebi vardı. O yüzden sofraya oturur oturmaz, " Edis kusura bakma aslında bugünü tamamen yemeğe göre organize etmiştim ama son dakika da bir hasta zorluk çıkardı o yüzden geç kaldım " dedi, cümlenin sonunda sesli bir şekilde nefes alıp vererek. Hamilelik ile beraber uzun bir gün olmuştu onun için yorulmuştu.
- Olur mu öyle şey ne kusuru, hem siz geldiğinizde evde olmayan bendim yani ben geç kalmış sayılırım" diye cevap verdim.
" Olur mu Baban söyledi Buket'te gelmiş onada ayıp oldu " diye devam etti sonra yemeğini soğutur ve daha mahçup bir halde. - Buket'in bugün için daha önceden verilmiş bir sözü vardı oda yemeğe kalamadığı için umarım kusura bakmazlar dedi, bende dediğim gibi sizden sonra gelip sizi bekletmiş sayılırım üzülecek hiçbir şey yok " dedim daha fazla yemeğini soğutmadan. Kusurlar havada uçuşurken babamın aklı, Aslı'nın geç kalma sebeplerinden biri olan zorluk çıkartan hastada kalmışı. " Hangi hasta zorluk çıkardı? Nasıl zorluk çıkardı ? " diye sordu o yüzden, meraklı bir hal ve tedirgin bir ses ile. " Baktığım hastalardan biri değil acile yeni gelmiş evde bakım gören yaşlı bir adam, bir anda on yıllık bakıcısına saldırıp ısırmaya başlamış, kadıncağız korkudan yanına yaklaşmayınca da son çare 112'yi aramış, acile geldiğinde neredeyse sedyeye bağlı bir haldeydi, ilk yardım ekipleri bile sakinleştirici vermesine rağmen başa çıkamamışlar, acilde sedyeden yatağa alınırken verdiğimiz ikinci sakinleştirici de işe yaramayıp bize de saldırmaya başlayınca uyutmak zorunda kaldık " diye cevap verdi.
Merak ve tedirginliği bırakıp, Aslı'nın karnına dokunarak " Size bir şey oldu mu ? " diye sordu sonra bıraktıklarının yerini endişe alan Babam.
" Biz iyiyiz bize bir şey olmadı merak etme, kadının kolunu kötü ısırmış sadece " diye rahatlattı onu Aslı. Aslı hastadan bahsederken aklıma, kadının yüzünü ısırıp parçalayan devrimci köpek, 'KÜBA' geldi.
Hastasına ithafen, " Kuduz olmasın " dedim.
" İlk görünümü öyle ama yinede bugün hastanede tutup birkaç tetkik yapacaklar, hem gidecek yeri de yoktu, bakıcı kadın adamla yalnız kalmak istemediğini şehir dışındaki çocuklarına haber verdiğini söyledi " diye karşılık verdi. Aslı'nın söylediklerini önündeki tavuk but'u dikkatini dağıtsada elinden geldiğince dinlemeye çalışan Yunus,"Kadının kolunu mu ısırmış" diye sordu, eline aldığı tavuk budundan bana hiç fark etmez der gibi büyük bir ısırak alarak. Masada bir an Yunusun da olduğunu unutan Aslı, onun bu sorusu karşısında ne cevap vereceğini bilemedi. Yunus'a dönerek onun yerine annesi Derya, hem konuyu değiştirmek hemde bana laf sokma zevkinden kendini mahrum etmemek için yemeğe geç kalmalarına neden olan ikinci sebebi söyledi. " Sen boşver kadının kolunu da, bugün okulda ne yaptın onu anlat herkese " dedi. Yunus ise son yediği ile birlikte üçüncü butunu bitirmiş, Aslı'ya gözdağı verirmişçesine şişmiş göbeği ile beraber oturduğu sandalyede arkasına yaslanmış, annesi ile ilgilenmek yerine bir yandan dilini peçete gibi kullanıp ağzının kenarlarında kalan tavuk sosunu yalıyo, bir yandan da masa da dolu olan tabaklar da göz gezdiriyordu Yunus cevap vermeyip neredeyse komple bir tavuğu tamamlamak için midesinde eksik olan dördüncü but parçasını masada ararken, Derya babama dönerek, " Bugün okulda kavga etmiş Yunus eniştesi, arkadaşına yumruk atmaya çalışıp üstüne atlamış " dedi, babama dönük ama bana konuşur bir şekilde. Babam ise cevap alacağına ihtimal vermese de sormak zorunda olduğundan, " Gerçekten mi Yunus " diye sordu. Sonunda annesinin zoruyla da olsa dikkati dağılan Yunus, ben beslenme çantası veya kantin sırasında yerini aldığı için çocukla kavga ettiğini söylemesini beklerken, " İpek'in yanına oturmasaymış o zaman orası benim sıram " dedi, babam ve beni şaşkına çevirir bir şekilde. O yüzden bu sefer sormak zorunda olduğu için değil merak ettiği için, " Sen çocuğa sırana oturduğu için mi vurdun, yoksa İpek'in yanına oturduğu için mi ? " diye sordu. O sorudan sonra ise Yunus'un yüzü, ağzının kenarlarında kalan tavuk sosu rengi ile aynı kıpkırmızı olmuştu. Onu ilk defa bir şeyden utanırken görüyor, aynı zamanda ilk defa tabağında olmasını istediği bir yiyecek için değil, yanında olmasını istediği yiyemeyeceği birşey için kavga etmesine sevinmiştim. Ama daha fazla konuşmak istemediği bu konuyu, " Yiyebileceğim başka tavuk var mı? " diyerek, belki İpek'ten bile daha çok sevdiği yemek konusu ile değiştirdi. Bu cümle ile annesi hariç herkesin yüzüne tebessüm kondururken annesi, " Konuyu değiştirme benim tabağımdakini çaktırmadan aldın zaten obez olucaksın yeter artık" dedi. " Karışma çocuğa bırak yesin al teyzecim benim tavuğumu ye ayrıca söz verdi bana bir daha böyle bir şey olursa öğretmenine söyleyecek " diye lafını böldü kardeşinin Aslı. " Hele bir söylemesin rezil etti bizi herkese onun yüzünden bir saat kavga ettiği çocuğun ailesine bir daha böyle bir şey yaşanmayacak şikayetçi olmasınlar diye ikna etmeye uğraştım, o sırada teyzeside öğretmenin sorduğu sorulara, çevresinde şiddete meyilli birisi yok neden oldu bizde anlamadık diye yalan söylüyordu " diyerek devam etti Derya, hem Yunus'un gözünü korkutuyo hem de üstü kapalı bir şekilde Yunus'a kötü örnek olanın ben olduğumu söylüyordu. Yunus hariç herkes anlamıştı Derya'nın benden bahsettiğini, hiç bir şey söylemeden önümdeki yemeğe bakıyodum. Kısa süren sessizlikten sonra Aslı, " Neden yalan olsun Yunus'un çevresinde şiddete meyilli dikkat etmeyen birisi mi var benim bilmediğim " diye karşılık verdi kardeşine. Tatsızlık çıkmasın diye susup kafamı önüme eğdiğimi görünce beni savunuyordu. Cümlelerini öyle bir seçiyordu ki,
" Yunus'un yanında şiddette meyilli dikkat etmeyen birisi mi var benim bilmediğim " derken, evet, Edis şiddete meyilli olabilir ama Yunus'un yanında dikkat ediyor diyodu aslında, cümlenin sonunda ki, " benim bilmediğim " kelimeleri ise Derya'ya, Edis'in hastaneden önce Yunus'un yanında veya hastaneden sonra herhangi birimizin yanında kontrolünü kaybettiğini mi gördün kimsenin görmediği, cümlesini anlatması gerekiyordu. Ama tabiki Derya bunların hiç birini anlamayıp, Aslı'ya karşılık, " Bilmiyorum artık kimden görüyo çevresinde kimi örnek alıyo " dedi. Kardeşinin, kurduğu cümlelerin altında yatanı anlayacak kadar akıllı olmadığını ve susmayacağını anlayan Aslı, kardeşinin anlayacağı dilde kaşlarını yukarı kaldırıp, " Derya ! " diyerek konuyu kapatmasını istedi. O an benim düşündüğüm tek şey ise, evden çıkarken aldığım fazla ilaçların kesinlikle işe yaradıklarıydı. Çünkü o an Derya'nın bahsettiği EdiZ, dışarı çıkmak için kafesini parçalamak üzere olan bir hayvan gibi göğsüme baskı yapıyordu. Ama eğer dışarı çıkmasına, ortalığı dağıtıp ağzına geleni söylemesine izin verseydim, Derya kazanmış olacaktı. Ama yine eğer, daha fazla söylediklerine bir karşılık vermezsem ilaçlar da bir işe yaramayacaktı. O yüzden kafesin içinde kalıp sadece konuşmasına izin vererek Derya'ya dönüp,
- Belki de boşanma sürecini hala atlatamamıştır, siz şiddetli geçimsizlik yüzünden boşanmıştınız Yunus'un babasıyla dimi ? "diye karşılık verdim tüm söylediklerine. Benden hiç beklemediği bir şey duyunca bir anda yemekten kafasını kaldırıp bana dikti gözlerini, yemeğin başında beri ilk defa birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk. O kadar ağrına gitmişti ki bir süre hiçbir şey söylemeyip önce Aslı'ya baktı doğru mu duydum der gibi, sonra tekrar bana dönüp gözlerini patlatarak, " Onun adı sadece şiddet içerdiği için şiddetli geçimsizlik değil, aynı zaman da iki kişinin birbirine olan saygı ve sevgisini kaybettiğinden, kafaları artık uyuşmayıp ortak bir hayat sürdüremedikleri ve anlaşamadıkları için de şiddetli geçimsizlik, ne demek istiyorsun sen ? " dedi. Kendime karşı koymaya çalışsam da kontrol edemediğim bir şekilde kelimeler ağzımdan ait oldukları kişiye duyulmak için değil, onda yara açmak için çıkıyordu sanki. - Ondan bir şüphem yok zaten, adam ikinci yıl dönümünü görmeden nasıl bir sevgi saygı kaybı yaşadıysa duruşmaya bile gelmedi " dedim. Bu onun canını daha çok acıtmıştı. Babam bile fazla ağır olduğunu düşündüğünden biraz önce Aslı'nın kardeşini susturmak için yaptığı şeyin aynısını kaşlarını kaldırmış bir şekilde, " Edis ! " diyerek bana yaptı. Ama yanlış kişiyi uyarıyordu, çünkü susup oturmaya istekli olan taraf ben iken susmaya hiç niyeti olmayan taraf Derya'ydı. Üstelik bu sefer canı daha fazla yanmıştı, o yüzden halihazır da patlattığı gözlerinden ateş saçıp sinirden titrer bir halde, " Sen ne biçim konuşuyorsun benimle konunun Yunus'un babasıyla veya benim evliliğim ile hiçbir alakası yok, konu sensin, sen ve altı ayda alattığını sandığın saçmalıkların " dedi. Her ne kadar Aslı araya girip kardeşine, " Sözlerine dikkat et " desede, susmayacaktı. " O deli saçmalıkların yüzünden çevrendeki herkesi kötü etkiliyosun, ama sorun sende değil, sorun seni bu tüm saçmalıklarınla beraber çocukların olduğu bir topluma salan, başka bir yere ait olduğunu düşünen o kapatıldığın hastanede " diyip bütün nefretini kusmuş ve hala devam edecek iken kardeşi Aslı'nın dayanamayıp benim yerime yüksek bir sesle, " DERYA YETER ARTIK KAPAT ÇENENİ ! " demesiyle susmuştu Derya. O an aklımda bir kütüphane dolusu paragraf ve cümle vardı Derya'ya söylemek istediğim. Umrumda değildi artık haklı olup olmaması, kontrolümü kaybetmem veya canının yanması. Çünkü benim canım o kadar yanmıştı ki birden ayağa kalkıp, o paragraf ve cümle dolu kütüphaneden sadece iki kelimeyi sesli olarak okuyabilmiştim, - gitmem gerek " .
Duramazdım orda, durmamalıydımda. Nefes alış verişimi bile zar zor kontrol ederken kendimi kontrol edemeyip, Aslı'nın bahsettiği erken doğumuna sebeb olucak veya bebeğe zarar verecek o anormallik, ters durum yada o zaman kaybı ben olmamalıydım. O yüzden hiç zaman kaybetmeden kapıya doğru yürümeye başladım. Benimle birlikte masadan kalkıp peşimden gelen Aslı ve babam engel olmaya çalıştılar bana, babam, " Edis nereye gidiyosun bugünü beraber geçirecektik söz vermiştin bana burada kalacaktın " dedi.
- Yemek için söz vermiştim sana, az öncede doydum hem masada aklıma geldi hafta içine yetiştirmem gereken ödevler var buraya gelmeden önce yarım bırakmıştım " diye cevap verdim evden çıkmak için hazırlanır bir şekilde. Babam'dan sonra Aslı, " Edis lütfen benim için kardeşin için kal üzme bizi " dedi eli karnında. Gitme amacım da oydu zaten, onu ve karnındakini üzmemek. O yüzden çıkmak için hazır kapıyı aralamış bir şekilde, - Üzülecek bir şey yok şehir değiştirmiyorum yine görüşürüz, yemek için teşekkürler elinize sağlık " dedikten sonra, Aslı'nın arkasında duran, bir şey söylemesede gitmemi istemeyen Yunus'a tebessüm ile göz kırparak evden çıktım. Aklıma gelen bütün olumsuz fikirlere karşı düşünebildiğim tek şey sakinleşmem gerektiğiydi. Bunu yapabilmek için bildiğim tek yol ise, yanımda olmayan ilaçlardı. O yüzden ne yapacağımı bilmiyodum eve gidemezdim. Buket'in yanında Pınar vardı, onların gecesinide mahvetmek istemedim. Bende hem kafa dağıtmak hem de gece onda kalmak umudu ile, Mert'i aradım, görüşemediğimiz için yakınıp duruyodu zaten, ama telefonu kapalıydı. Barut gibi bir halde ne yapacağımı düşünürken, bir şeyler içip rahatlamak için okulun oraya gitmeye karar verdim. Okulun çevresinde okulun yakınlarında yurtlayanlar için geç saatlere kadar açık mekanlar vardı. Fazla kalabalık ve çok gürültülü olmayan bir mekana oturup sipariş verdikten sonra, arkamda kalan masaların birinde beş altı kişilik bir grubun arasından gelen bir ses dikkatimi çekti. Okulun neredeyse tamamını tanımayıp çok az kişiyi tanıdığımdan sesi ayırt etmem zor olmadı. Sesin sahibine bakmak için arkamı döndüğüm de ise, neden orada olduğumu unutmuştum. Aklımda yemekte olanlarla veya Derya ile alakalı hiç bir şey kalmamıştı, istediğim de buydu aslında. İstemediğim şey ise, onların yerini kafamın içinde kuyruk oluşturmaya başlayan soru işaretlerinin almasıydı. Cevabını bilmediğim sorularla uğraşmaktansa, yemekte olanları düşünmeyi tercih ederdim. Kafamın içinde soru işaretlerinin oluşturduğu kuyruğun başında cevaplanmayı bekleyen en büyük soru ise, sesin sahibine aitti. Çünkü duymayı beklemediğim o ses, Pınar'a aitti, ve Pınar şu anda Buket ile beraber ya dedikodu yapıyor yada film izliyor olmalıydı. Ama onun yerine bana çok uzak olmayan arkamda kalan masaların birinde sesli bir şekilde kahkaha atıyordu. Belki de benim gibi bir sebebten geceyi erken bitirmek zorunda kalmışlardı ? Belki de Pınar son dakika Buket'i ekmişti ? Belki de Buket benim gibi geceyi mahvetmek istemediği için bana haber vermemişti ? Belki de benimle birlikte yemeğe gelmek istememişti ? Kafamda ki sorulara verdiğim cevapların hepsi belki ile başlıyordu. O yüzden daha fazla soruya cevap aramaktansa doğru cevap için, Pınar'ı aramaya karar verdim. Telefonu çaldığını göründe masadan kalktı. Mekanda fazla gürültü yok, az olan tek gürültünün sebebi ise Pınar'ın oturduğu masaydı. O yüzden ya sakin bir şekilde telefonla konuşmak için masadan uzaklaşmıştı yada benim aradığımı görünce panik yapmıştı. Masada kalkınca onu arkamı dönmeden görebileceğim mekanın çıkışına doğru yürümeye başladı, panik bir havası yoktu, telefonum onda kayıtlıydı ve hiç düşünmeden açtı.
* Efendim Edis * dedi. Aramadan önce ne diyeceğim ile alakalı fazla düşünmemiştim. Cevap istiyodum ama cevap ne olursa olsun sonrasında Buket'in bu konuşmadan haberi olmasını istemiyordum. O yüzden kelimeleri dikkatli seçmem gerekiyodu.
- Nasılsın Pınar "
* İyiyim idare ediyorum sen nasılsın ? *
- Aynı bende balkonda mısın ? sesin dışardan geliyo"
*Evet dışardayım, evde değilim*
- Müsait misiniz ? Yanlış bir zamanda mı aradım? "
*Yok müsaitim okulun orda oturuyoruz arkadaşlarla*
- Hadi ya. "
*Evet biraz kafa dağıtalım dedik bir şey mi oldu?* diye sordu sonra.
Sorduğum her soruya doğru cevap vermekle kalmayıp, farkında olmadan fazlasını bile söyledi. - Balkonda mısınız ? " diye sorduğumda kastettiğim bizim evin balkonuydu ve eğer Buket ile beraber olduğu ile alakalı bir yalan söyleyecekse cevabı sadece " evet " olurdu. Ama Pınar evet demekle kalmayıp evde değil dışarda olduğunu söyledi. Ama bu yetmezdi, Buket ile beraber dışarıda olduğu ile alakalı bir yalan da söylüyo olabilirdi. O yüzden ona - Müsait misiniz ? " diye sorduğumda, eğer Buket ile alakalı bir yalan söyleyecekse " müsai-tiz " bir şeyler almaya çıktık gibi bir şey söylerdi. Ama Pınar bunun yerine büyük ihtimal yanlış söylediği mi yada hemen ardından gelen soru yüzünden kendi üstüne alınıp, " Müsai-tim " dedi. Ama bu da yetmezdi. Çünkü benim gbi bir sebepten geceyi erken bitirmek zorunda kalmış veya son dakika Buket'i ekmiş olabilirdi. Eğer öyle ise, Buket ile tartışıp geceyi erken bitirmek zorunda kaldıysa dediği gibi arkadaşları ile kafa dağıtmak için orda olması veya arkadaşları ile Buket'i ektiği için orda olması geçerli bir sebebti. O yüzden Pınar'a, Buket'in bu akşam onunla olan planından haberi olup olmadığından, haberi yoksa Buket'i korumak için yalan söylemeyeceğinden ve en önemlisi bu konuşmadan Buket'i haberdar etmeyeceğinden emin olmak için,

*Alo Edis ordamısın?*
- Burdayım sesin gitti bir an "
*Bir şey mi oldu ?*
- Önemli bir şey değil Buket ile bende dışarı çıkmaya hazırlanıyoruz sende gel diycektim ama sen bizden önce davranmışsın "
*Ee ama ben Buket'i aradım söyledim dışarı çıkacağımı sizde gelin dedim hatta ilk onu aradım, bana senin babanlarda yemekte olduğunu oda ödev yetiştirmek için evde çalışacağını yemeğe gitmeyip şimdi dışarı çıkarsa kötü gözükeceğini söyledi *
. . .
*Edis duydun mu ?
- Aa.., evet Buket söyledi haberim var zaten o yüzden aradım, aslında o arayacaktı ama telefonunun şarjı bitmiş şimdide hazırlanıyo "
*Ee tamam gelin sizde buraya o zaman*
- Biz önce bir şeyler yeriz diye düşündük babamlarda yemekten erken ayrılmak zorunda kaldım ama yemekten sonra hala ordaysan haberleşiriz hem Buket'in tefonunun da şarjı dolmuş olur arar seni "
*Olur öyle yapalım siz yemeği yiyin sonra konuşalım o zaman*
- Tamamdır konuşuruz "
*Tamam görüşürüz o zaman afiyet olsun*
- Sağol "
. . .
Ne Buket'le tartışmıştı ne de Buket'i ekmişti. Pınar'ın bu gece bizim evde yapılacak olan " Kızlar " gecesindeki, " Kız-lar " dan biri olduğundan haberi bile yoktu. Tıpkı benim şu anda Buket'in ne yaptığından haberim olmadığı gibi. Ama eğer dediği gibi evde ise öğrenmek üzereydim, çünkü telefonu kapatır kapatmaz ve istediğim gibi Pınar, Buket'i aramayıp masaya döndükten hemen sonra oradan ayrıldım. Ev ile okul arasında çok fazla bir mesafe yoktu, ama o kısa yol, neye yürüdüğümü bilmediğimden olsa gerek bugüne kadar adımladığım en uzun yol gibi gelmişti bana. Kapının önüne geldiğimde bir süre elimde anahtar dikilip durdum öyle. İçeri girdiğimde salonda televizyon açık, benim öğlenden kalma ödev kağıtlarımın üzerinde içki şişeleri vardı. Yatak odasına doğru yürüyüp içerden gelen sesleri duyuncada, neye yürüdüğümü anlamıştım. Aslında daha önce anlamıştım da, bir umut işte. Kapının arkasındakini de tahmin edebiliyodum. Kapıyı açarken uzun yılllar sonra ilk defa kalp atışlarımı duydum. Onları yatakta öyle görünce daha güçlü ve sesli bir şekilde, korkudan veya bütün olan son parçasıda kırıldığı için üzüntüden değil, bana olan öfkesinden hesap sorar bir şekilde atmaya başladı. Öyle güçlü bir şekilde bağırıyordu ki sesini duyurabilmek için bana, kafamın içinde tek bir cümle yankı yapıyordu.
" HER HATA BAKİREDİR, TEKRARI ZEVKE GİRER "
Haklıydı, onu ben ikna etmiştim. Beni karşılarında görüp şaşırdıktan sonra hiç bir söylemeden hiç bir şey yapmadan odadan çıktım. İki şey gelmişti aklıma, ya odaya tekrar girip şu anda yattıkları yatağın başucunda duran ilaçlarımı alıp evi terk edecek, yada odaya tekrar girip hala beni olmakla suçladıkları eski EdiZ olup Derya'yı haklı çıkartıcaktım. Aslında düşününce birazdan olacakların Derya'nın haklı çıkacak olmasıyla hiçbir alakası yoktu, çünkü eğer başka bir şey olsaydı kendimi tutar veya tıpkı yemekte olduğu gibi evden çıkardım. Ama bu başka bir şeydi, bu yapmak zorunda olduğum bir şeydi. Çünkü bunun benimle hiçbir alakası yoktu, bu , kalan son umut tanesi elinden alınan, sesi kısık olan ile ilgiliydi. Bu benim ona teslim oluşum, bu tamamen kalb-i müdafaa'ydı. Odaya tekrar girdiğimde toparlanmışlardı. Beni bu sefer yüzümde bir tebessüm ile tekrar karşılarında gördüklerinde, gözlerinde ki korku her şeyi anlatıyordu. Şu anda karşılarında olan kişinin ilk gördükleri kişi ile alakası bile olmadığını, odaya ilk giren kişinin EdiS, odaya son girenin ise EdiZ olduğunun farkındaydılar. Hani bazı şarkılar vardır yavaş başlayıp sonra bir anda çıldırırlar. Fırtına öncesi sessizlik gibi hiç beklemediğin bir anda müzik öyle gürültülü bir hal alır ki, kendi sesini duyamazsın.
İşte eve girdiğimde kafamın içinde çalmaya başlayan o şarkı odaya tekrar girdiğimde kafamın içinde öyle yüksek bir sesle sahne alıyodu ki, Buket ve Mert'in söylediği hiçbir şeyi duymadım. Şarkı bittiğinde kendime gelmiş, Buket'in Mert'i ayıltmaya çalışmasını seyrediyordum. Gerçi Mert diye biri yoktu artık, o surata yeni bir kimlik gerekicekti. Şarkı bitip toparlandığımda da ikisinide evden attım, umrumda değil'di artık hakkımda ne söyledikleri, çünkü çok iyi gelmişti, ihtiyacım olan da buydu. Bana böyle bir toplumda yerim olmadığını söylemişti Derya, haklıydı, çünkü daha iyisini hakediyordum. Mükemmel değildim, ama hiç bir zaman bana dağlatılan yarayı aynı yerden kanatmadım. Hiç bir insanda yara açmadım, yara açtıklarımın hepsi iki ayağının üzerinde durup konuşabildiği için insan sayılan, insanlıktan nasibini almamış evrimlerini tamamlamamış olanlardı. Ben bana ihtiyacı olan hiç kimseyi bir gece ansızın terk etmedim, ben hiç bir zaman bir kalbi ölü soğuğu üşütmedim. Halbuki başta soğuk ve korkutucu gelsede bu başıma gelebilecek en güzel şeydi. Çünkü yaşarken insanın başına gelebilecek her güzel şey, ölümle başlardı. Çünkü insanın toprağından verdiği her güzel şeyin bir katili vardı ve gelecekte en doğru kararları geçmişinde içinde ölen duyguların alırdı. Bense bunu bile becerememiştim. Ama hala çok geç değildi, çünkü dediğim gibi normal dedikleri bu toplumdan daha iyisini hak ediyor ve artık dışlanmaktan korkmuyordum. O yüzden onların anormal dediği asıl normal'e, daha iyi ve ait olduğum topluma dönebilmek için, Aslı'yı aradım. O gecenin sabahında ise gözlerimi orda açtım, hastanede. Kimin aklına gelirdi başa dönmenin bu kadar iyi geleceği, burayı bu kadar özleyeceğim. Hastaneye evde yaşanan olaydan hemen sonra gece yarmıştım. Normali bu değildi, ama hastaneye ilk yatışımda benimde doktorum olan aynı zamanda hastane yöneticisi Doktor Tülin, Aslı'nın arkadaşıydı. İyi bir kadındı, hastaneye kendi rızamla sorun çıkarmadan yattığım için bana ben daha istemeden eski odamı bile verdi. Ayrıca dediğim gibi eski hastasıydım o yüzden ilk günümde beni kesin görmek isteyecekti. Uyandığım da ilk iş kahvaltıya gitmeden önce yan odamda kalan eski komşum, İsmet Amcaya sürpriz yapacaktım. Hastaneye ilk yatırılışım da tanışmıştık kimsesi yoktu, şizofrenik belirtiler gösterdiği için orda tedavi görüyordu. Rüyanın beni korkuttuğu zamanlarda geceleri uyuyamadığımda onunda uyuyamadığını bildiğimden, güvenliğe yakalanmadan gizlice kafeteryadan bir şeyler çalıp gecenim bir yarısı yine gizlice bahçede piknik yapardık. Sonra da orda uyuya kalır sabah olup bahçeyi kontrol etmek ve çiçekleri sulamak için gelen hastane görevlileri tarafından yakalanıp, ceza alırdık. Özlemiştim onu. Odadan çıkmaya hazırlanırken kapı çaldı, ben Doktor Tülin diye düşünürken odaya, mavi desen üzerine beyaz çizgili altlı üstlü pijamasıyla uykudan yeni uyanmış, saçları dağınık, yalın ayak ve benim yaşlarında biri girdi. Tam bir karikatüre benziyordu. Yüzünde bir gülümseme ile tek elini havaya kaldırıp sallayarak,
* Merhaba günaydın " dedi,
- Merhaba günaydın " dedim, sonra tekrar aynı gülümseme ile elini yine havaya kaldırıp ama bu sefer sallamayarak,
* Merhaba " dedi.
- Onu söylemiştin zaten " dedim.
* Neyi?" dedi.
- Merhabayı" dedim
* Ne " dedi.
- Odaya girdiğinde merhaba demiştin zaten sonra ben sana merhaba dedim sonra sen tekrar başa sarıp... neyse yanlış odaya geldin galiba "
* Ha yok ben yan dairede kalıyorum yan komşunum gece sesler duyup yeni biri geldiğini görünce gelip merhaba demek istedim. "
- Daire ? "
* Evet ben öyle söylüyorum daha havalı oluyo hastanede değilmiş hasta değilmişim gibi "
- Hadi yaa, bende zaten seni doktor sanmıştım "
* Oo teşekkür ederim, ama yok bende sıkıntılıyım malesef, adım SİPİ bu arada " dedi yanıma gelip elini sıkmam için uzatarak. Elini sıkıp bir kaç saniye bekledikten sonra,
- Nargile kafası olan mı ? diye sordum.
* Neyin kafası? " diye karşılık verdi elimi bırakmayıp inatla aşağı yukarı sallamaya devam ederek.
- SİPİ?, Nargile kafası olan SİPİ gibi mi " diye tekrar sordum, inatla bırakmayıp kurban pazarlığı yapar gibi salladığı elimi kurtarmaya çalışarak.
* Yok SİPSİ o, benimki SİPİ, seninkinde iki tane S harfi var benimkinde bir, adımın ve soyadımın ilk iki harfleri,
Sİ ve Pİ, SİPİ, nargilenin kafası veya herhangi bir şeyin kafasıyla bir alakası yok " diye cevap verdi kurtaramadığım elimle birlikte sallanmaya devam ederek.
- Neden adın yerine SİPİ yi kullanıyosun diycem, tahmin ediyim daha havalı olduğu için "
* Aynen " dedi gülerek.
- Ne kadar güzel memnun oldum SİPİ bende Ediz, Z ile " dedim, sonunda uyuşmuş elimi ondan kurtarıp özgürlüğüne kavuşturarak.
* Seninki benden daha havalı, EDİZZ " - Çok teşekkür ediyorum ama çıkmak tam da çıkmak üzereydim "
* Kahvaltıya mı ? "
- Ondan önce başka bir işim var "
* Tamam bende çoraplarımı giyip kahvaltıya gidicem orda görüşürüz sana yer ayırırım " dedikten sonra odadan çıkmak için kapıya doğru giderken bir anda durdu ve arkasını dönüp,
* Anladım bu arada " dedi.
- Neyi ? " dedim.
* Merhabayı " dedi.
- Ne " dedim.
+ Odaya girerken zaten merhaba demiştim sonra sen bana merhaba dedin sonra ben tekrar başa sarıp sanki ilk sen bana merhaba demişsin gibi sanki ilk ben söylememişim gibi yeniden merhaba dedim " dedi. O anki sessizlikte Doktor Tülin'in benden gerçekten nefret ettiğini düşünüyodum. Benden karşılık alamayınca,
* Neyse kahvaltıda görüşürüz " deyip odadan çıktı. Doktor Tülin gecenin bir yarısı sırf benim için dolu olan bir odayı boşaltmazdı, Odayı bana verdi çünkü oda zaten boştu, çünkü hiç bir hasta bunun yan odasında kalıp iyileşemezdi. İsmet Amca şanslıydı çünkü onun yan odasında ben kalıyodum.Odadan çıkıp kapısının önüne gittim, beni görünce ne tepki vericeğini düşünürken bir anda kapıyı açıp,
- Sürprizz "diye bağırdım. Tepki ise, " Çüşşş " oldu. Beklediğim tepki bu değildi, çünkü odadaki İsmet Amca değildi. Odada yine benim yaşlarımda, sarışın, üstü yarı çıplak bir kız vardı.
+ Çüşş napıyosun " dedi üstünü örtmeye çalışarak.
- İsmet Amca'ya bakmıştım ama "
+ Kim ? "
- İsmet, şizofren İsmet "
+ Ne diyosun oğlum sabah sabah çık dışarı yok burda İsmet falan " dedi bağırarak.
- Görüyorum olmadığını nerde diye soruyorum burası onun odası " dedim. Bunu duyunca iyice sinirlendi, bir şeyler fırlatmaya başlayarak,
+ Manyak mısın lan sen benim odam burası çık dışarı " deyip beni odadan dışarı attı. Haksız da sayılmazdı, ben odaya dan diye girmeden önce üstünü değiştiriyor olması yetmezmiş gibi birde üstüne öyle saçma cümleler kuruyodum ki, az önce SİPİ'nin bana yaşattığı her şeyi o'na yaşatıyodum. Kahvaltıya gitmeden önce neler olduğunu öğrenmek için Doktor Tülin'in odasına gittim ama odasında yoktu. Bir umut belki odasını değiştirmişlerdir belki hala hastanededir diye kahvaltıya gittim. Kalabalıkta göz gezdirirken onun yerine, yüzünde sabahki ile aynı gülümseme ve yine tek elini kaldırmış bana doğru sallayan çizgili pijamasıyla Sipi'yi gördüm, gerçekten sadece çoraplarını giyip kahvaltıya gelmişti. Hiç istemesemde belki olanlardan haberi vardır diye kendime bir tabak hazırlayıp yanına gittim. Oturur oturmaz bir şeyler anlatacağını bildiğimden konuşma fırsat vermeyerek,
- Bir şey sorucam yan odada kimin kaldığını biliyor musun ? " diye sordum. Hiç düşünmeden,
* Ben kalıyorum " diye cevap verdi.
- Sen degil diğer yan odada olan , bir kız kalıyo kim o ?" diye tekrar sordum ona saplamak istediğim plastik çatalı tabağımdaki domatese saplayarak.
* Manyak Cansu mu ? "
- Aynen o işte tanıyor musun? "
* Tanıyorum ilk geldiği gün ona da merhaba demek için odasına uğramıştım, merhaba dedikten sonra odada ki her şeyi üzerime fırlatmaya başladı, o günden sonrada bir daha konuşmadım " dedi.
- Bugün aynısını bana da yaptı "
* Yapar adı üstünde manyak "
Sipi sözünü bitirmiş ve ben tam Cansu'dan önce odada kalan İsmet Amca'ya ne olduğunu soracakken, Cansu karşımıza oturdu. Elinde plastik bir çatal ters çevirmiş kalın ve sivri olan tarafını üzerime doğrultmuş bana bakıyordu. Biz bakışırken Sipi bir anda esniyormuş gibi iki elini yana açıp garip sesler çıkartarak kulağıma eğilip, * Çatallıycak bizi manyak kaçalım " dedi. Hemen ardından Cansu, + Bana bak deli bir daha odama öyle girersen bu hastaneden yürüyerek çıkamazsın ! " dedi elindeki ters tutmuş çatalı bana faha fazla yaklaştırarak.
- Tehdit mi ediyorsun beni ? " diye sordum.
+ Hayır, bir daha odama öyle girersen olacakları söylüyorum " diye cevap verdi.
Her ne kadar söyledikleri hoşuma gitmese de haklı olduğundan, - Senden önce o odada başka biri kalıyordu, hala orada kaldığını düşündüğümden odana o şekilde girdim ama haklısın en azından kapıyı çalmalıydım kusura bakma " dedim. Sonra birden gözü Sipi'ye takılarak bana doğrulttuğu çatalı bu sefer ona doğrultup,
+Napıyorsun sen ? " dedi.
*Hiç bir şey " diye cevap verdi Sipi telaşla.
+Ellerin kolların havada napıyorsun ? " diye devam etti Cansu. Cansu'nun çatalı ona doğrulttuğunu gören Sipi korkuyla, * Noldu! " diye saçma bir cevap verdi yutkunarak. Sipi'nin konuşurken durmadan başka bir yere baktığını gören Cansu, Sipi'nin baktığı yere doğru arkasını döndüğünde hasta bakıcılarından birinin masaya doğru geldiğini görünce Sipi'ye dönerek,
+ Gardiyanı mı çağırdın ? " diye sordu. Cevap vermemek için yanakları şişercesine tabağında ki her şeyi ağzına tıkmıştı Sipi, Cansu'nun tabiri ile gardiyanın gelmesini bekliyordu. Çünkü Cansu haklıydı, biz konuşurken hasta bakıcıyı Sipi çağırmıştı. Bunuda, önce yine esniyormuş gibi garip sesler çıkartıp iki elini havaya kaldırarak hastane görevlisine doğru sallayıp dikkatini çektikten sonra, aynı Cansu'nun çatalın ters tarafını bana doğrulttuğu gibi kendi çatalını ters çevirmiş kaş göz işaretleri ile hastane görevlisine Cansu'yu işaret ederek, iki eli ile tuttuğu çatalı hastane görevlisinin görebileceği bir şekilde önce havaya kaldırıp daha sonra kendine saplarmış gibi yaptıktan sonra kafasını yana düşürüp ölü taklidi yaparak yapmıştı. Bu Sipi'nin hasta bakıcıya, " Eğer hemen buraya gelmessen bu manyak bizi çatallayıp öldürücek " deme şekliydi ve kesinlikle işe yaramıştı. Hastane görevlisi yaklaşırken sorusuna cevap alamayan Cansu elinde tuttuğu çatalın kafasını kırarak çataldan geriye kalan ve artık iki ucuda sivri olan parçayı, bir toka gibi açık olan saçlarını onunla toplayıp saçlarının arasına gizledi.Hastane bakıcı masaya gelip, Sipi'ye, " Bir sorun mu var ? " diye sorduğunda, Sipi'nin yanakları hala şiş, ağzı hala Cansu'ya cevap vermemek için yutkunamadıkları ile doluydu. Onun yerine Cansu, + Bir sorun yok " diye geçiştirdi. Hastane bakıcı tekrar Sipi'ye dönüp, " İyi misin ? " diye sorduğunda, Sipi artık konuşmaya hazır ağzındaki son lokmayı yutmak üzereydi. Hasta bakıcı'nın, Sipi'den onay alıncaya kadar masadan ayrılmayacağını anlayan Cansu, vücudunun yarısını Sipi'ye doğru dönerek bakıcının göremeyeceği bir şekilde kaşlarını kaldırıp, yanlış bir şey söylememesi için neredeyse fark edilmeyecek kadar kısa ve yavaş bir şekilde kafasını salladı. Hasta bakıcı soruyu tekrar sorduğunda, Sipi hem ne diyeceğini bilemediğinden kekelemeye başladı. Bu, Sipi'nin cevap vermemesinden daha kötüydü. O yüzden Sipi daha fazla kekeleyip görevli daha fazla şüphelenmeden, hasta bakıcı'ya dönüp Sipi'yi tercüme ediyomuşum gibi, - Sorun var demeye çalışıyo "dedim.
Bakıcı " Ne sorunu ? " diye sorduğunda ise,
- O ", diye cevap verdim Cansu'yu işaret ederek. Böyle bir şey beklemeyen Cansu bir an da bütün dikkatini benim üzerimde topladı. Tabiki ispiyonlamayacaktım dediğim gibi sözlerinde haklıydı, ama yine dediğim gibi tehdit edilmekte hoşuma gitmemişti. Tekrar hasta bakıcı'ya dönüp, - Çatal ! " dediğimde ise, hasta bakıcı " ne çatalı ? " deyip tekrar Cansu'ya döndü. Cansu ise gözlerindeki öfke dışarı taşmış bana bakmaya devam ediyordu. Hasta bakıcı soruyu Cansu'ya tekrar ederken ben yeterince eğlenmiş, Sipi'ninde olaya müdahil olmasından korktuğumdan daha fazla uzatmadan, hasta bakıcı Cansu'ya odaklanmışken masanın altında kafasını kırdığım sadede sapı elimde kalıcak şekilde kendi çatalımı göstererek, - Arkadaş çatalını kırdı da kahvaltı ederken bir anda elinde kaldı" dedim. Hasta bakıcı çatalın kafasını sorduğunda ise Cansu, sapıyla saçlarını topladığı çatalın avucunun içine gizlediği kafasını gösterdi. Cansu'nun önünde tabağın olmadığını farkedip, " Tabağın nerede ? " diye sorduğunda ise, Cansu'nun yerine, - Benim önümdeki o'nun tabağı ben erken bitirdim, tartışırlarken dökülmesin diye önüme çektim " diye cevap verdim. Geriye ise sorması gereken tek bir soru kalmıştı,
" Ne tartışması ? " , bu soruyu kafasını içine yerleştirip ben sormasını istemiştim, çünkü birazdan farklı kalıp ve kelimeler ile bu soruyu her türlü soracaktı. Çünkü ne duyarsa duysun aklının kaldığı ve cevaplanmasını istediği tek şey, Sipi'nin onu buraya getiren el kol hareketleriydi. O yüzden bu soruyu farklı bir cümle ile Sipi'ye sormasını değil, bu şekilde bana sormasını istemiştim, öyle de oldu. Duyar duymaz, " Ne tartışması ? " diye atladı.
- Arkadaş çatalı kırılınca Sipi'nin çatalını almak istedi oda kahvaltısını bitirmediğinden vermek istemediğini söyleyince ufak bir tartışma yaşadılar, o yüzden Sipi el kol hareketleri ile size arkadaşı şikayet ediyordu " dedim. Rahatlamıştı Cansu, duymayı beklediği cümleler bu değildi, kafasını kaldırıp donuk bir ifade ile bana baktığında asıl anlatmak istediğimi anladığını anladım. Bu kadar uzatmanın veya hasta bakıcı geldiğinde, " Sadece şakalaşıyoduk bir şey yok " demememin sebebi sadede Cansu'nun tehdidinden hoşlanmamam değildi. Bu kadar uzamasının ve Cansu'nun göz bebeklerinin büyümesinin asıl sebebi, Cansu'ya uğraştığı kişinin sadece bir deli olmadığını anlatmak içindi. Her ne kadar dile getirmese de büyüyen göz bebekleri, terlemeye hazır parlayan nemli alnı ve yüzündeki o donuk ifadesiyle farkındaydı, karşısındaki bir deli'den daha tehlikeliydi. Aklı başında bir deliydi. Çok fazla umrunda olmadığı için daha fazla üstünde durup önemsemeyen hasta bakıcı, Cansu'nun saçını ne ile topladığını farketmeden bir uyarı ile masadan ayrıldı. Halbuki saç tokası, ruh ve sinir hastalıkları, yani deliler hastanesi gibi bir yerde çok önemliydi. Kendine veya başkasına zarar verebileceğin tel toka dahil boyu ve ebatı ne olursa olsun her şey yasaktı. O yüzden genelde kadınların saçı toplanmayacak kadar kısa kesilir veya saç yeme gibi bir rahatsızlığın yoksa açık kalırdı. Ama eğer tedavin işe yarıyor kendine veya başkasına tehlike arz etmiyo ve illa saçını toplamak istiyosan, onuda yine zararsız esnek ve yumuşak bir ip ile senin yerine hasta bakıcı yapar, yada genellikle saçlarını örerdi. Ama görüldüğü gibi çokta umurlarında değildi. Hasta bakıcı masadan uzaklaşırken Cansu rahatlamış, Sipi ise kahvaltısını bitirmiş olmasına rağmen ne olur ne olmaz diye karşılık vermek için çatalını elinde hazır tutuyordu. Benim ise hala aklımda cevabını aradığım tek bir şey vardı, İsmet Amca. Benim için en sağlıklı olan cevabın peşinden gitmeye karar verdim, hasta bakıcı. Çünkü Sipi'ye soru sorup cevaplamasını dinlemek altyazısı ve dublajı olmayan dilini bilmediğim bir filmi izlemek gibiydi. O yüzden Sipi'yi bizzat kendim çatallamamak için hasta bakıcı'nın yanına gidip, İsmet Amca'yı sordum. Verdiği cevap bana çocuk yaşta tecrübe ettiğim bir şeyi hatırlattı. " Peşinden koştuğun cevap, hayatın boyunca peşini bırakmayabilir " . Babam annemin bizi terk ettiğini söylediğinde öğrenmiştim bunu. Çünkü bütün çocukluğum, " Annem nerde ?, Ne zaman gelecek ? " gibi sorularla geçmişti. En sonunda babam dayanamayıp bütün sorularıma,
" Bizi terk etti !" diye cevap verince, cevaba olan merakın cevaba duyulan hayal kırıklığı ve acıdan daha iyi olduğunu anladım. Çünkü bazı soruların doğru cevabındansa, yanlışta olsa kendi verdiği cevaplarla daha az hasarla yaşamayı bilirdi insan.
- Benim annemin gizli bir görevi var o yüzden kimse nereye gittiğini bilmiyor " . - Benim annem ondan kalan çizgi romanlarda ki gibi astronot o yüzden gittiği gezegende telefon çekmiyo ama bir gün geri gelicek ", gibi saçma cevaplarla yaşayabilirdi bir çocuk büyüyene kadar. Çünkü bu, doğru cevabı ne olursa olsun umursamadan hayatına devam edebileceğin bir matematik sorusu değildi. Çünkü bazen tek bir doğru, yanlışları değil, bütün umutları beraberinde götürürdü.
Çünkü ölüm bile bazı cevaplar karşısında en makul olanıydı. Çünkü o zaman seni terk edenin, seni isteyerek terk etmediğini anlardın. Kızardın, ama anlardın. Çünkü o zaman aynaya her baktığında bir kusur aramazdın. O zaman göz teması kurmaktan korkmazdım babamla oda beni terk edecek diye. Çöpe atmazdım sarılıp uyuduğum oyuncağımı annem uyurken ona sarılmadığım için beni terk etti diye.. Bunlar gelmişti aklıma hasta bakıcı İsmet Amca'nın öldüğünü söylediğinde. Çünkü öldüğünü değil, burada yada iyileştiğini duymak istiyodum. Çünkü bu sefer ölüm en makul olmayan cevaptı. Çünkü ruhun ait olduğu bedeni tanımadan o bedeni terk etmesi, herkes için bencillikti. O gün bütün zamanımı hastanede eskiden İsmet Amca ile beraber yaptığımız şeyleri yaparak geçirdim. Öğle yemeğimi kafeterya da değil, eskiden geceleri kafeterya dan bir şeyler çalarak bahçede herkes uyurken gökyüzünü seyrederek piknik yaptığımız çimlerde tek başıma yedim. Yıldızlar yoktu ama bulutlar vardı şekilden şekile sokabileceğin. Eskiden oturduğumuz bankta yine tek başıma ama bank'ı ortalamadan sanki yine benimle birlikte oturuyormuş gibi bir ucuna saatlerce oturup kaldım.
Çiçekleri kokladım. Eskiden İsmet Amca çiçekleri koklayıp o kokunun ona hatırlattığı her manzarayı, her insanı saatlerce anlatırdı.Ama onun için en özel olanları, Sümbül ve bahçede piknik yaptığımız yerde dikili olan zamanının çoğunu gölgesinde geçirdiği, Ihlamur ağacıydı.
• Sümbül, ona evini, ocakta pişen yemekleri,
soğuk savaştan kalma nasıl çalıştığını hala kendide anlamadığı radyosunu, unutmamak için buzdolabının üstüne magnetten haberi olmadığından koli bandı ile yapıştırdığı fotoğrafları, söylenilen güzel sözleri ve atılan kahkahaları hatırlatırdı.
• Ihlamur ise, güzel kokusu ve şifalı olduğu için
ona eşini hatırlatırdı. O yüzden her sabah kendi kahvaltısından önce onu sular ellerini kirletmekten korkmaz toprağını temizlerdi. Neredeyse günün tamamını onun gölgesi altında, canının yanmasından korktuğundan sırtını dayamayıp yanına oturup saatlerce konuşurdu. O yüzden bazı geceler gizli gizli bahçeye çıktığımızda beni onun yanına götürür, bir şeyler yedikten sonra toprağa düşen kırıntıları tek tek toplardı karıncalar ona zarar vermesin diye. O yüzden bazı geceler yağmur yağdığında uyuyamaz, gözleri dolardı yağmur iyi gelsede üşümesin diye.
• Papatyaları ise hiç sevmezdi. Ona,
kaybettiklerini, üzüldüklerini, kaçan uykularını, pişmanlıklarını, keşkelerini ve ömür dahil kısa olan tadını çıkartamadığı her anı hatırlatırdı. Çünkü bir fal kadar kısaydı ömrü papatyanın, ona el yapımı kötülüğü hatırlatırdı.
Artık benim içinde öyleydi. Ağlamayı pek beceremezdim, o yüzden bütün gün papatyalardan nefret edip, ıhlamur ağacına mezar taşı misali konuşup durdum. O kadar konuştum ki, akşam olduğunu bahçenin hastalar için ortak alana kapanış saati geldiğinde anladım, bahçeden sonrada hemen odama geçtim. Artık düşünmek değil uyumak istiyodum çünkü. Kafamın içi her nefes alışımda hayat verdiğim ölü anılarla doluydu. Düşüncelerim bilicimi yaralıyo, eskiden güzel olduğunu düşündüğüm her anı şimdilerde akla düştüğünde can acıtıyordu.Korkuyodum benden önce beyin ölümüm gerçekleşicek diye. O yüzden hiç düşünmeden kafamı yastığa koydum. O kadar düşünmeden kafamı yastığa koydum ki, beni asıl rahatsız eden şeyin ne olduğunu unuttum. Uyku benim için bir kaçış değildi, çünkü beni en çok rahatsız eden şey uyurken gördüklerimdi. Her gece o sisin içinden bana yardım etmem için uzanan o eli tutamamak, her gece bana uzanan o elin yardım çığlıklarını dinleyip hiçbir şey yapamamak, bu halde olmamın asıl sebebiydi. Ama o gece farklı olucaktı, çünkü o gece beni rüya değil, başka bir şey uyandıracaktı, yada biri. O gece rüyanın en can alıcı yeri olan sisin içinden yardım etmem için uzanan o eli, yapamayacağımı bile bile bütün çaresizliğim ile tutmaya çalışırken, yine bir el tarafından dürtülerek uyandırıldım. Panikle gözlerimi açtığımda, karşımda Cansu duruyordu. Panikten hiçbir şey söyleyemedim, gözlerimi tamamen açıp daha net görmeye başladığımda daha çok panik olmamın sebebi ise, saçlarının açık olmasıydı. Çünkü saçlarının açık olması demek saçlarını topladığı plastik çatalın şu anda yüksek ihtimal ile elinde olması demekti. Sabah söylediğini yapmak üzerek geldiğini düşünmüştüm, buraya kadardı az sonra çatalla plastiklenmek üzereydim. Yada öyle bir şey, o panikle doğru düzgün düşünemiyordum. Yaşayamadığım hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi, meğer oda yalanmış. Yada belki de geçti, ama dediğim gibi yaşayamadığım dan bir film şeridi gibi değil de, bir ürüm yerleştirme kadar kısa olduğu için ben fark etmedim. O yüzden o panikle gözlerimi tekrar kapatıp sanki hiç bir şey yaşanmamış, görmemişim gibi kafamı yastığa iyice yerleştirip, Sipi gibi garip sesler çıkartarak uyuma numarası yaptım. Ayrıca plastik çataldı, eğer saplamaya kalkarsa bana girmeden daha yolun başında kırılır diye düşünmüştüm. O kadar panikl...
Birbirimize dürüst olalım, bu kadar şeyi sadece paniklediğim için düşünüyor veya yapıyor olamazdım. Evet korkmuştum galiba birazcık, işte söyledim. Sonuçta deli. Ama daha önce de söylediğim gibi, ben o'nun bir üst modeliyim. O yüzden tekrar beni dürtürek uyandırmaya çalıştığında bu sefer beni sarsmasına izin vermeyerek birden yataktan doğrulup dürttüğü eli tutarak bedeninin yarısını yattığım yatağa yatırıp gözlerini gözlerime dayadım. Dürttüğü eli tutup onu yatağa çektiğimde tahmin ettiğim gibi öbür elinde tuttuğu plastik çatalı panikle saplamaya çalıştı, izin vermeyerek o eli de tuttuğumda, aynı yataktaydık artık.
Göz göze, burun buruna. Önce hiç birşey söylemedi, panikle korkan oydu artık, yutkunmakta zorlanan. Daha sonra,
+Yardım Et ! " dedi.
...?
Beni uyandırmak için uzanan bir el ve ilk söylediği şey, - Yardım Et ??? " .
Tıpkı yıllarca, tıpkı beni uyandırmadan önce tam o anda gördüğüm, beynimin içinde, " Yardım Et ! " sesi ile yankılanan, uyanık olsam bile gözümün önüden gitmeyen, bana uzanan o el gibi. Ne dediğinin benim için ne ifade ettiği ile alakalı hiç bir fikri yoktu.
' Yardım et ' dedikten sonra gözlerimi gözlerinden ayırıp elinde tuttuğu çatal'a baktım. Bunu farkedip bana,
+ O senin için değil, dışardaki için " dedi, hala altımda hala burun buruna.
Hiç bir söylemeden elinde tuttuğu çatalı tutup yine gözlerimi gözlerine dayıyarak konuşmadan bana vermesini istedim. Çatalı tuttuğu eli gevşetip çatalı bana verdikten sonra üstünden kalkarak,
- Eğer Sipi'den bahsediyosan öyle bir şey olmayacak " dedim.
+ Sipi ? " diye cevap verdi, söylediğimi anlamamış ve hala yatağımda yatarken.
- Çatalı saplamak istediğin dışardaki şey eğer Sipi ise, öyle bir şey olmayacak " diye tekrarladım.
+ Ne Sipisi ne diyosun, koridorda biri var, hsstaneye ait olmayan biri " dedi, sonunda yatağımı azad edip ayağa kalkarak.
- Ne demek hastaneye ait olmayan biri ? "
+ Bilmiyorum garip hareketler yaparak ruh gibi dolaşıyo ortalıkta, hasta bakıcı veya güvenlik değil "
...
- Doğru mu duydum doğru anlamış mıyım diye düşünüyorum, ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde, ruh gibi koridorlarda dolaşan biri, hasta bakıcı değil, güvenlik değil, acaba kim, doğru anlamışmıyım bunu söyledin az önce eğer öyleyse dur bir düşünelim birazz... buldum, HASTA, RUH HASTASı ! hastane ya burası "
+Bravo ya, hastane koridorunda kim gezecek hasta gezecek tabi hiç düşünmedim ben bunu görüyor musun bak.., LANN eğer hasta olduğunu düşünsem neden hastaneye ait olmayan birisi diyim sana, ver şu elindekini yat zıbar ben kendim hallederim " dedi, elimdeki çatalı alıp odadan çıkarken.
Normalde söylediği gibi yatıp zıbarmam gerekiyodu, ama farkında olmadan söylediği o sözler bunu imkansız hale getiriyodu,
" Yardım Et ! " .
O yüzden peşinden gittim. Kafeterya'ya doğru giden koridorda yakalayıp arkasından kısık sesle bağırarak beklemesini söyledim. Yanına gittiğimde bana sadece, + Sessiz ol " dedi. O zaman korktuğunu ve ciddi olduğunu anladım. Gündüzleri hastane için herhangi bir aydınlatma gerekmiyordu. Geceleri ise koridorlardaki ışıklar sensöylüydü, ama o ışıklarında bütün koridoru değil, sadece bulunduğu yeri aydınlatacak kadar gücü vardı. Koridor boyunca sadece üç ışık ve her ışığın üzerinde bir kamera vardı.
Ayrıca sensör ışıklar arası mesafe beş altı adımdan fazlaydı. Yani bir sensörün bulunduğu yerden diğer sensöre ulaşıncaya kadar atacağınız beş altı adımdan fazla olan o mesafede, koridor tamamen karanlığa bürünürdü. Bilerek yapılmıştı, bu sayede hastane güvenliği tam olarak nerede olduğunuzu bilir, sizi eliyle koymuş gibi bulurdu. Deliler için biraz fazla olsada, aslında gayet güvenli ve akıllı bir sistemdi. İşte bu yüzden Cansu ile büyük ihtimalle çoktan farkedilmiş ve yakalanmak üzereydik. Birinci koridoru bitirmiş, ikinci koridora başlarken, Cansu bir adım önümde beni peşinden sürüklüyo, neredeyse hiçbir şey görmediğim koridorlar da, o'nu takip ediyordum.
İkinci koridorun yarısına geldiğimizde koridorun sonundan sesler gelmeye başladı. Sesleri duyar duymaz, Cansu irkilerek kolumdan tutup, + Duydun mu !? " diye sordu. - Duydum yakalanıp ceza almadan dönelim mi artık " diye cevap verdim.
Dönmeye niyeti yoktu, iki sensör arası o mesafede karanlıkta kalmış birbirimizi zor görüyorduk. Bir sonraki sesi duyana kadar cevap vermeden eli koluma sarılı bir şekilde öylece durdu. Sesi duyar duymaz da yine hiçbir şey söylemeden kolumu bırakıp sesin geldiği yöne, koridorun sonuna doğru yürümeye başladı. Garip bir inadı vardı, ama onun inadından daha garibi, koridorun sonunda hareketli hiç bir ışık yoktu, sadece ses vardı. Yani eğer benim düşündüğüm gibi bir şey olsaydı, güvenliğin çoktan gelmiş olması yada en azından koridorun sonunda elinde tuttuğu fenerin hareketli ışığı gözükmesi gerekirdi.
O yüzden güvenlik olamazdı. Cansu koridorun sonuna yaklaşırken ben gerisinde kalmıştım, yine ne beklemeye ne de durmaya niyeti vardı. Ben karanlığın içinde o'na yetişmeye çalışırken, o, koridorun sonundaki sensörü aydınlatmıştı bile. Hızlı bir şekilde yanına gittim, hiç kimse yada hiç bir ses yoktu. Koridorun sonunda yol, sağ ve sol olarak iki koridora ayrılıyordu. Cansu'nun söylediği gibi eğer ses, gördüğü veya gördüğünü sandığı hastaneye ait olmayan birinden geliyorsa, iki koridordan birine girmişti. Ama düşüncesi bile saçmaydı, o yüzden dönüp, - Artık gidebilir miyiz ? diye sordum. Hiç bir cevap vermeden donuk bir surat ifadesi ile koridorları dinliyordu, çünkü artık takip edebileceği bir ses yoktu, sanki oda bizi dinliyormuş gibi kesilmişti. Ama geri dönmek yerine inatla devam etmeyi seçti. Kendi tarafında bulunan koridora yalnız başına girip ilk sensörü aydınlattığında, artık yalnız başına olduğunu anlamıştı. Çünkü artık o'nu takip etmeyecektim. Çünkü dediğim gibi saçmaydı, çünkü o ses, büyük ihtimalle odaların birinden uyumamış bir hastadan geliyordu. Çünkü o ses eğer dediği gibi şu an hastane koridorlarında gezen birinden geliyor olsaydı ve eğer şu an yine dediği gibi hastaneye ait olmayan birini takip ediyor olsaydık, çoktan görmüş olmamız yada güvenliğin çoktan yakalamış olması gerekiyordu. Çünkü aynı bizim gibi sensöre yakalanacaktı. Artık o'nu takip etmediğimi anlayan Cansu, girdiği koridorun sonunu görmek için karanlığa ilk adımını attı. Her ne kadar görmesem de koridorun sonundaki ışığı aydınlatana kadar bekledim. Koridorun sonundaki sensörü aydınlatıp yine hiç bir şey bulamayınca arkasını dönüp bana baktı. O, koridorun sonundaki, bense koridorun başındaki ışığın altında birbirimizi görüyoduk. Hiçbir şey yoktu. O yüzden benimde gelmeyeceğimden emin olduğundan inadından vazgeçip geri dönmeye karar verdi. Sadece benim önünde durduğum sensör bulunduğum yeri aydınlatıyor, Cansu'nun karanlığın içinden bana dönmesini bekliyordum. Ama Cansu'dan önce, sesi bana geldi. Demin, o ses büyük ihtimalle odaların birinden geliyo veya eğer biri olsaydı çoktan görmüştük gibi söylediğim her şeye cevap verircesine, karanlığın içinden bağırarak seslendi.
+ ARKANDAA ! "
İşte demin saçma diye ertelediğim bütün soruların cevabı buydu, " Arkandaa ! " . Eğer insan doğru yere bakmıyorsa ne ışığı ne de üzerine geleni görebilirdi. Yanlış yere bakıyordum, asıl saçmalayan bendim.
Cansu'yu duyar duymaz arkamı döndüm. Karşı koridorda sensörün altında hiç hareket etmeden duruyordu. Aramızda fazla bir mesafe yoktu o yüzden görebiliyordum. Önce rüya diye düşündüm, öyle olmalıydı. Çünkü Cansu'nun haklı olduğu bir diğer konu, karşımda duranın kesinlikle hastaneye ait olmadığıydı. Hayatım boyunca kafamı her yastığa koyduğumda aynı rüya'yı gördüm. Gözlerimi her kapattığımda kendimi, kendini tekrar eden o rüyanın içinde buldum, hiç değişmedi. İşte karşımda duran şey, o değişmeyene aitti. Her saniyesini ezbere bildiğim ezberlemek zorunda kaldığım o rüyaya. Korkumun asıl sebebi de buydu. Çünkü her saniyesini ezbere bildiğim o rüyada böyle bir sahne yoktu. Tıpkı şu an bir kaç adım geride arkamda duran kendini karanlığa gizlemiş, Cansu gibi.