1. bölüm · .Rh/Null..
1/ Rüya ..
- Hayatın içinde bir an vardır.
Hani o anı yaşarken sanki daha önce o anda var olmuşsun, o anı yaşamışsın gibi.
Hani yemin edebilirsin içinde bulunduğun anı, aynı cümle, aynı durum ve aynı tepki ile daha önce yaşadığına.
Geçmişinde geride kalan o ana dikiz aynasından bakar gibi.
Ya da bugünkü hali ile, " DEJAVU " .
-Bir rivayete göre dejavu ; kaderin sana, " tam olman gereken yerde olduğunu " söyleme şekliymiş.
Doğmadan önce sana yazılan kaderi hatırlatır, bu yüzden bu anı daha önce yaşadığını söylermişsin.
Yine bu yüzden, sana yazılanla aynı yolda, kendi kaderini yaşadığını anlarmışsın.
Bense hayatımda daha önce hiç o an'da bulunmadım, dejavu olmadım.
Dört nala koşan bir hayatım hiç olmadı, aksine hep eksiktim.
Ayrıca yine başka bir rivayete göre, " kaderin önüne geçemezsin " derler, yani önünde olamam.
O yüzden bu alıntıyı okuduğumdan beri, acaba yanlış durakta mı indim yada kapıyı çaldı da evde mi yoktum diye merak edip durdum hep.
Belki de bana yazılanı bana layık görmediği için beni tanımamazlıktan geliyo, belki ters yönde gidiyorumdur.
Belki beni doğru yola sokacak o insanla tanışmayışımdan, belki de yalnızlıkla o kadar güzel zaman geçiriyoruz ki, insanlarla geçirilenin zaman kaybı olduğunu anlayışımdandır.
Ya da en kötüsü, belki de başkasının kaderini yaşıyorumdur.
Eğer öyle ise derhal bana nafaka bağlanmalı.
Ayrıca bu kişi kesinlikle çocuk reyonundan giyiniyo, çocuk değil, yanlış anlaşılmasın, çünkü mutlu bir hayat değil. Her tarafından sıkan sıkıcı mutsuz bir hayat.
Bu dejavu ve kader dediğimiz şeylere karşılık bende olan onlara en yakın şey ise, rüyalardı.
Çoğul eki kullandığıma bakma, annem ben 10 yaşındayken babamla beni terk ettiği günden beri her gece aynı rüyayı gördüm. Hayatımın hiç bir döneminde alarma ihtiyaç duymadım çünkü bir süre sonra uyumamaya başladım. Çünkü bu aynı, ezbere bildiğin bir korku filmini her tekrar izlediğinde ilk izleyişinmiş gibi her seferinde daha büyük bir korku ile sarsılmak gibiydi. Ama uykusuzlukta bir şey farkettirmedi, çünkü uyanıkken de bu sefer tek düşünebildiğim rüya'ydı. Sinir bozucuydu.Zaten kısa bir süre sonra da sinirlerime hakim olamayıp uykusuzluk ve aşırı düşünme sonrası etrafıma saldırmaya başladım.
En sonunda da çevreye verdiğim rahatsızlık ve yüksek gürültü şikayeti ile beni hastaneye kapattılar.
İnşaat alanıymışım gibi bahsettiler benden. Oysa ki her şeyi denedim. Fikri olabilecek herkes ile konuştum.
Cami imamları, üniversitede penisilini icat etmiş gibi takılan ama memlekete hiçbir yararı olmayan adlarının başında olmaması gereken ünvan sıfatları taşıyan bilim adamları profesörler, seansı üniversite bursu gibi olan hiçbir şey olmazsa o meşhur koltukta uzanıp bir fantaziyi gerçekleştiririm düşüncesi ile gittiğim psikolog mesela.
Sonuçsa; Gündüz kuşağı imamları karabasan derken, ikindiden sonrakiler üç harfli deyip günde beş vakit okuyup üflediler beni, bir hafta türbe gibi gezdim ortalıkta.
Okuldaki profiterol, pardon profesörler, bilimsel veriler ışığında, ölümün en yakın akrabası uyku modunda konuyu ele alırken, seansına burs parası verdiğim psikoloğun ise koltuğu bile yoktu. Üstelik iyileşmekten daha çok o koltuk için gitmiştim. Ergenlikte saatine iki yüz lira verip gittiğim terapilerde yatak vardı. yatakk..
Yani beğenmesem de hastane son seçenekti. Öyle hastane dediğime de bakmayın, bir kere kokusu kesinlikle daha güzeldi. Rengarenk çiçeklerle kaplı, uzun ağaçları ile sonbaharda yaprakları döküldüğünde kartpostal gibi gözüken bir bahçemiz vardı. Herkesin ayrı odası olduğu ve deli önlüğü giymediği, üç öğün yemek çıkan ve telefonun olmadı bir yerdi. Bir sebze yetiştirip inek sağmıyorduk, zaten yaşlılara emekli. kendime de malulen emekli diyodum.
Annem aklıma geldiğinde ise, eğitim zayiatı.
Daha sonra nasıl olduğunu hala tam olarak anlamamakla birlikte her şey iyiye gitmeye başladı.
Rüya,kabus,gece terörü,travma,karabasan, bu şey her ne ise umursamamaya, uyanık olduğum zamanlar düşünmemeye ona ilgi göstermemeye başladım. Bir süre sonrada ayrıldık. Sonunda başarmıştım, artık gecenin bir yarısı kan ter içinde korkuyla değil, sabah olduğu için ben istediğim için uyanıyordum.
Öyle ki beni hastaneden boşa yer işgal ediyo diyerek tabucu bile ettiler.
Eve, üniversiteye, hiç tecrübe etmediğim çocukluktan kalma zoraki arkadaşlıklara, beni aynı şeyleri yaşamama engel olunucağı sanılan gece mutlaka yatmadan ve sabah aç karnına güne başlarken alacağım bir şişe umutla geri dönmüştüm. Kız arkadaşım bile vardı, hastanede beni ziyarete gelen üç kişiden biriydi.
Buket, ona eve dönerken hastanenin bahçesinde yetiştirdiğimiz " şarap bordosu " bir buket gül getirmiştim.
Kuruyunca çok daha güzel oldular.Neredeyse bir hayatım olmuştu. Gamzelerimi göstericek kadar olmasada tebessüm ediyo, nereye çıkacağını bilmediğim sokaklara girip kayboluyo, yağmur yağdığında şemsiyeli kalabalıkların üzerine yağmurla randevulaşmışız gibi göğe bakarak yürüyodum.Neredeyse, yaşanılabillir bir hayatım olmuştu.
Ayrı bir evde Buket ile beraber yaşıyodum. Belki de tebessüm yerine gamzelerimi gören son kişi odur.Üniversitede tanışmıştık , o zamanlar sevgili olmasakta hoşlanıyodum ondan.Olduğum değil de olabileceğim kişiyi görüyo gibiydi hep. Benden çok fazla görmesede hep ilgi gösterdi bana karşılık beklemeden.
İlgisizlikten değildi ilgi göstermeyişimin sebebi, korktuğumdandı..
Annemden sonra hayatıma hiç kadın almadım, istemedim de. Kadın düşmanı olduğumdan değil elbet, annem gidince kalbim hep bir ritim bozukluğu detone atıp durdu, benden önce onun sesi kısıldı.
Kırığı kaynamayan, sesi gür çıkmasa da fısıldadığı için yaşamakla suçlanan, kendine ait sürenin dolmasını bekleyen sadece bir organdı artık, paylaşılabilecek bir sadakat değil.
Ama tüm bunlara rağmen istemeye istemeye de olsa hastaneye ikinci ziyaretinde, Buket ile tanıştırmıştım onu,zamanla da aynı yatağı paylaşıcak kadar iyi anlaştılar.
Altı ay olmuştu artık hastaneden çıkalı,yeni normalim buydu. Dilini hala öğrenmeye çalıştığım yüz seksen sayfası geride kalan ve öye kalacağını umduğum mutlu sonlu bir kitap gibi. Altı ay sonra ise bir pazar günü bunların yerini, " Yüz seksen sayfa devamı olmayan bir kitap değil baş ucu masalı mıydı? Ben miydim normale yabancı anormal gelen? " sözleri aldı.
Yaptığım adres değişikliğine rağmen geride bırakıp kaçtığım ne varsa alacaklı gibi dayandılar kapıma.
O günün normal olan hayatımın baş ucu masalındaki son mutlu sayfa olduğunu bilmiyodum.
Diğer insanlar için sıradan benim için ise geçmişe bakılınca hak etmek zorunda bırakıldığım ve hak ettiğim bir pazardı. Buket yanımda uyanmış, yarın
yine aynı manzaraya uyanabilmek için aç karnına ilacını almış kahvaltı hazırlıyodum. Günün akışı ise;
Kahvaltıdan sonra Buket ödev için kütüphaneye gidicek, ben farklı bir ödev için evden çalışıcak, öğleden sonra ise tekrar evde buluşup akşama hazırlık yapıcaktık.
Akşama beni hastanede ziyarete gelmiş son iki kişiden biri olan babam'a yemeğe davetliydim. Arada buluşup sinemaya gider, en arka koltuklarda oturur, çıkışta pamuk şeker kağıt helva yer, yorulana kadar göze güzel gelen yerlerde yürür, yorulduktan sonra sahilde çay içer ve gününe göre birbirimizi eve bırakırdık.
Evet yanlış okumadın babam ve benden bahsediyoruz, Buket ve benden değil. Zaten Buket ile aynı şeyleri yapıyo oluşumuzdan ne zaman babamla buluşsam deja../ ..Oooo az kalsın dejavu yazıcaktım son anda durdum gördün mü? Az kalsın bana yazılanın, kaderimin, doğru olan kişinin..!!
Hemen aklımızdan çıkartıyoruz bu düşünceyi ikimizde, yazım hatası deyip devam ediyoruz hemen.!
Demek istediğim babam ile Buket'in tek farkı ayrı evlerde yaşıyor olmamızdı. Ama aslında hiç yaşamadığımız baba oğul ilişkisini yaşamaya çalışıyod... Aww her cümlede daha kötü oluyo şu baba konusunu komple kapatabilir miyiz lütfen?! Sana diyorum, komple, ikimizde, Buket, tamam mı? BUKET. O konu ile ilgili bu isme odaklan.. Yinede kesinlikle okuyucu'yu tehdit eden biri değilim ama kaçırdıysan eğer bu yazının tüm telif hakları saklı, yani olur da okuduğun son iki paragraf'tan birine bahseder, babam ve beni ship'ler yada bir yerde #babamveoglum hashtag'i adı altında filmden değil babam ve benden bahsedildiğini görürsem, tek celse'de yayınevi sahibi olursun.
Ayrıca ben hastaneye yatmadan önce babam çoktan bana bir cici anne bulmuştu.Aslında çokta geç kalmıştı.
Bunun nedeni ise bencil olmamasıydı. Çünkü o kendi yaşadıklarını unutturucak veya kendi hayatına devam edebileceği bir nefes alsın yeter değil, uğruna tekrar hayat yaşanıp, hayal kurduracak bir kadın arıyordu. Diğer türlüsü haksızlık olurdu. Tabiki o malum günden sonra başında cici'de olsa kimseye " Anne" demedim. İsmi Aslı'ydı. İyi bir kadındı, Doktor'du. Üstelik hamileydi. Sanırım sorunun onda değil bende olduğunu kanıtlamaya çalışıyodu babam kendine, yoksa bende sonra çocuk.. / İyi bir başlangıç yapamamıştık, çünkü babam her ne kadar inkar etse'de, beni hastaneye yatırma fikri, Aslı'nındı, doktor'du neticede. Hastane'den sonra ise iyi ki verilmiş bir karardı tabi, sadece 6 ay sürücek olsada.
Buket'in daha önceden verilmiş bir sözü olduğu için akşam yemeğinde bizimle birlikte olmayacaktı, günün öğlen saatlerinde ödev için araştırmamı bitirdikten sonra Buket'in gelmesini beklerken neredeyse yeni kalktığım yatağa geri döndüm.
Artık uyku benim için vaktinde kılmadığım kaza namazı gibiydi, bende bulduğum her fırsatta farz ediyodum.
Çok fazla uzun sürmedi hatırlıyorum, hatırlamak istemediğim ise o korku filminin uykumda tekrar gösterime girmesiydi.Size bu sahne hakkında fikri olabilecek herkes ile konuştuğumu söyledim.Ama bu rüyadan size hiç bahsetmedim. Merak edin, hayal edin veya sizden sakladığımdan değil.
Bahsetmedim , çünkü bir şeyi yazmak ona hayat vermek demekti. Artık soyut bir düşünce değil, mürekkep harcanmış somut bir sayfa demekti. Düşünmek demekti, düşünmeden yazamazdın. Ama madem artık düşlerime geri döndü, madem artık yalnız değilim, biraz da senin uykun kaçsın.
-Bir çift el ve bir çığlıkla başlardı herşey. Bu bir çift elin tek'i benim tek'i, O'nundu. O diyorum çünkü hiç bir uykuda bana yüzünü göstermedi. Gri bir gökyüzü ile beraber her tarafı sis ile kaplı bir sokakta elimden o turmuş, nefes nefese eko yapan bir çığlık sesi ile beraber koşuyodum. O kadar yoğun bir sisti ki, net olarak görebildiğim tek şey bir çift el'di.
O ise elimden tutmuş beni sağa sola çekiştirerek peşinden sürüklüyodu. Sanki sadede ben sisin içinde koşuyo gibiydim. Neden koşuyodum, kimden kaçıyodum yada kaçıyoduk, hiçbir fikrim yoktu. Beni soktuğu her sokakta, attığımız her adımda, eko yapan o çığlık sesi daha canlı bir hale gelmeye başlıyordu. Bir kaç sokak sonra ise tamamen kesildi. O kesilince bizde durduk. Elimi öyle bir sıkıyodu ki rüyada da olsa sanki gerçekmiş gibi canım yanıyordu. Sanki ilk defa nereye gidiceğini bilmiyo, benimle beraber sisin içinde kaybolmuş, çaresizlikten gibiydi.
Sonra birden, " burdayım " diye bir ses seslenmeye başladı. Kadın sesiydi, tiz ve genç bir ses'i vardı. Sesi duyar duymaz ona doğru koşmaya başladık. Anladım ki o koşuşturmacanın, nefes nefese kalmamın sebebi birinden veya bir şeyden kaçtığımızdan değil, birine yetişmek içindi. Çığlık sesi kesilince durmuştuk çünkü benim kılavuzum O, O'nun kılavuzu ses'ti. Sesi takip ediyo beni ona götürüyodu. Hissedebiliyodum, bana sesleniyodu. Artık iyice yaklaşmıştık, önce bir kalabalık gördüm sonra sesleri gelmeye başladı. Ama kalabalık kendini elimi tutan gibi, O'nun gibi kendini sisin içine gizleyip parça parça gösterirken, sesler ise kulağımın dibinde bomba patlamış gibi flu'ydu. Duyuyodum ama anlamıyodum. Daha sonra duyup anlayabildiğim tek ses, " burdayım yardım et " diye elini uzattı bana sisin içinden.
" İşte bütün öfkemin, kavgalarımın, çaresizliğimin sebebi, o el . Yıllarca rüyamda bana uzanan o eli tutmak için uğraştım. Rüyanın benim için bütün amacı buydu. Herkesin bir görevi vardı. Elimi tutan beni bana uzanan o el'e götürücek, bana uzanan el benden yardım istiycek, ben ise bana yardım etmem için uzatılan o el'i tutucaktım. Ama rüyada olansa, " Ben daha o eli tutamadan, " burdayım yardım et " cümlesini bitirir bitirmez, hemen ardından gelen güçlü ve gür bir ses ile önce bana uzanan el'i, sonra bedeni düşüyodu yüz üstü ayaklarımın ucuna.
" Dediğim gibi herkesin bir görevi vardı. Kendini sisin içinde gizleyen kalabalığın görevi ise buydu. Bana uzanan o el'e, uzanmamamı sağlamak. Her uykuda onlar görevini başarı ile yerine getirirken ben hep başarısız oldum. Hiç bir zaman tutamadım o el'i. Denedim, çok denedim. Her ne kadar tamamen kurtulmak istesemde bu rüyadan, bazı geceler belki bu sefer diye sırf o el'i tutabilmek için koydum kafamı yastığa. Sonrasın da ne olacağını bile bile uyudum. " Her rüyada başarısız olduktan sonra yani, bana uzanan o el'in bir beden olarak ayaklarımın ucuna düşmesinden sonra, kafamı ona bakmak için aşağıya doğru her eğdiğimde ellerim kan içindeydi. Ellerim diyorum, çünkü O'da bırakmıştı elimi. Artık ne elimi tutan ne de bana uzanan bir el vardı. Sisin içinde kılavuzsuz, kanayan ellerle yalnız kalmıştım.
" Peki ama gerçekten ellerim miydi kanayan? Bana mı aitti bu ellerimdeki kan ? Yoksa başkasının kanı mıydı bu ellerimden akan? Ben miydim ayaklarımın ucunda yatan cansız bedeni sebebi? Onun kanı mıydı bu ellerimden senin yüzünden dermişçesine akan kan? O eli tutamadığım için mi elimi tutan bıraktı elimi?. Yıllarca işlemediğim ama bana yazılan büyük bir günah gibi gözlerimin önünden gitmedi o kanayan eller. Belki de öyledir. Belkide benim günahım onu öldürmek değil, uyuyarak azmettiricisi olmamdır. İşte bütün göz altı torbalarımın, gamzelerimi bir daha göstermeyişimin, omzumdaki yükün, vicdan azabımın sebebi başarısızlıklarımın sonucu, kanayan eller. Geriye ise, korkularımın, özellikle klostrofobi'min, kan ter içinde uyanışlarımın sebebi, rüyanın sonu kaldı."
Rüyada kanlı ellerimi gördükten sonra düşündüğüm kadar yalnız olmadığımı farkettim. Yalnız hissetmemin sebebi artık yanımda kimsenin olmayışıydı, ama sisin içinde saklananlar hala karşımdaydı. Hatta öyle ki artık saklanmaktan vazgeçtiler, ama kendilerini gösterince bu sefer de ben görmek istemedim, bütün rüyada olduğu gibi.
Benim ellerimden akan kan onların ağızlarından akıyo, gözlerinde ise hiç bir hayat belirtisi yoktu. Bazılarının ellerinde elbise, anahtar ve fotoğraflar vardı. Tam karşımda bana doğru gelenin elinde ise, oyuncak bir bebek.
Elinde oyuncak bebek ağzından sanki karnını yeni doyurmuş bir hayvan gibi akan kan ve sesli bir şekilde nefes alıp vererek bana doğru geliyordu. Gittikçe hepsi yaklaşıyo, yaklaştıkça sayıları artıyodu. Korku içinde kafamı çevirmiş, O'nu arıyodum, elimi bırakanı. Ne yapıcağımı bilmiyodum çünkü, kılavuzum "O" 'ydu. Beni oraya kadar, "O" getirmişti. Sisin içinde O'na bakınırken, O'nun yerine sisin içinden aniden çıkan bir kanlı yüz ile göz göz geldim. Kendimi korku ile irkilerek birkaç adım geriye attığımda ise, birisinin hırıltılı bir şekilde nefes alıp verişini ensemde hissediyodum. Etrafımı sarmışlardı, her yerdeydiler. Hepsi benden bir parça istiyomuş gibi sağımdan solumdan çekiştirirken, korkuya teslim olmuş, vazgeçmiş bir şekilde aynı korkuyla sıçrayarak uyanırdım.
İşte o pazar günü, yine, yeni, yeniden olan da buydu. O gün ait olduğum normale tek bir farkla geri dönmüştüm.
Artık sıçrayarak uyanmıyodum. O öğlen korkuya teslim olarak değil, bana ait olduğunu kabul ederek uyandım.
