Regalia kitap kapağı

5. bölüm / 4

Regalia

²

Vaveyla Yazarı: Phira Naa

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: ²

...

Kervan sarsıldığında, gözlerimi pencereden ayırmadan oturmaya devam ettim. Camın buğusuna başparmağımla kısa bir çizgi çektim ince ve belirsiz.
Aracın içi sessizdi. Tekerleklerin taşlı zemindeki tıkırtısı kervanın içinde yankılanan tek sabit sesti. Tahtadan yapılmış iç cephe hafifçe sallanan perde uçlarıyla zamanın dışına çekilmişti. Tekerleklerin taş yolda bıraktığı ritmik sarsıntılar zemine yayılan yumuşak bir uğultuya dönüşüyordu. Gümüş işlemeli panjurlardan süzülen akşam üzeri şığı, kırık bir huzme halinde Daon'un yüzüne w vuruyordu. Elini alnına koymuş, gözleri kapalıydı. Derin bir düşüncenin içinde değil de yalnızca yorgun bir sessizlikte oturuyordu.

Ben de pencerenin kenarına yerleştirilmiş uzun minderin ucunda dizlerimi kendime çekmiş, dışarıyı izliyordum. Orman gittikçe seyrekleşmişti. Dallar aralanıyor, toprağın kokusu başka bir krallığın havasına karışıyordu. Yabancı ama büyüleyici bir hava vardı dışarda. Dalların arasından geçen ışıltılı sis çocukken okuduğum eski efsaneleri hatırlatıyordu. Uzakta, çok uzaklarda kalmış masallar gibi.

Sessizlik fazla uzun sürmemeliydi. Daon'un sesi, tül perdeyle çevrelenmiş odacığın içindeki yumuşak havayı nazikçe açtı.

"Daha önce hiç Ketheral'e gittin mi?"
diye sordu. Sesi yumuşak, ama belli ki içten bir merak taşıyordu.

Başımı çevirdim. Yorgun gözlerinin içinde hâlâ o tanıdık ışık vardı. Cevap vermek için kelime aramadım, içimden geçen neyse onu söylemeden öncr başımı hafifçe iki yana salladım.

"Hayır,"
"Hayır ama, hep anlatırlardı. Buzun, karın, beyazın her tonuymuş. Gökyüzü Valthera'dan daha alçak, daha dokunulurmuş. Soğuğun sesini bile bastırdığını söylerlerdi."

Kaşları hafifçe kalktı. "Alçak gökyüzü iyi midir sence?"

Omuzlarımı silktim, bakışlarımı pencereye çevirdim yeniden. "Bilmem. Belki daha az yük hissi veriyordur."

"Garip hissettiriyor," dedim sonra, kendi ellerime bakarak. "Birlikte gitmemiz."

Önce yüzüme baktı, daha sonra apaçık gülümsedi.
"Evet,"
"Ama aynı zamanda doğru."

Göz göze geldik bir an. Daon'un gözlerinde her zamanki o kırılgan iyilik vardı. Ona asla kırılmaz, gücenmez, kızamazdım. Ne geçmişte, ne şimdi. Kraliçe olmasına, sevilen kişi olmasına, seçilmiş varis olmasına rağmen içinde hâlâ benim tanıdığım o küçük kardeş vardı. Hâlâ vicdanlıydı. Ve belki de en çok bu yüzden ben onun yerinde olamazdım.

Kafasını yana eğdi, bana biraz daha yaklaştı. "Babam, bu kararı neye dayanarak verdi acaba" diye fısıldadı.

"İlk kez ikimizi birlikte gönderiyor. Üstelik Ketheral'e."

Ona doğrudan cevap veremedim. Çünkü bilmiyordum. Ya da belki de biliyordum ama henüz kendime itiraf etmeye cesaret edemiyordum.

"Vazife diyelim şimdilik," dedim sonunda. "İkimize de uygun görülmüş bir vazife." Ben bile inanmadım ağzımdan çıkanlara.

Bunun altında ne yattığını ikimiz de biliyorduk ama o anda bunu açmaya cesaret edemedik. Daon arkasına yaslandı, bakışlarını camın dışındaki beyaza çevirdi. Bense, omzumun hemen arkasındaki perdeye uzanıp araladım. Ufukta buzulların kıyısında yüzen, taş gibi duran Ketheral sarayının silueti belirmişti. Gökyüzü kesik, soğuk ve sessizdi. Sanki bu topraklar sadece gözle görmek ayıptı, göğüsle de görülmeye değerdi. İçine çekilmeden anlaşılamazdı.

Kervan bir tümseğe geldiğinde, düşüncelerim geri çekildi.
Bir anda sarsıntılar hafifledi, yerini dikkatli bir duraksamaya bıraktı. Pencereden dışarı baktığımda ağaçların gövdeleri büyümüş, yapraklar kalınlaşmıştı. Hava daha serindi. Nemliydi. Taş yolun rengi Valthera'nın kırık sarısından çok uzaktı.

Daon doğrulup pencereden dışarı baktı, ardından bana döndü.

"Geldik mi?"

Suratıma emin olmadığımı belli eden bir ifade bile takınamadan kervan bu sefer tamamiyle durduğunda dışarıda bir uğultu yükselmişti. Aynı anda kapı açıldığında keskin bir serinlik vurdu yüzüme. Ardından, Ketheral'in ormanlarından gelen çam kokusu doldu burnuma. Adımımı dışarı attığımda ilk hissettiğim şey, havadaki hafif tuz ve ıtır kokusuydu. Toprak, Valthera'daki gibi kuru değil nemliydi. Ağaçlar daha geniş gövdeli, yapraklar daha koyu yeşildi. Gökyüzü gerçekten de daha alçaktı. Ya da bana öyle gelmişti bilmiyorum.



Daon yanıma geldiğinde, yürümeye başladık. Yolun iki yanına dizilmiş uzun sütunlar arasından geçerken tasların üzerindeki simgeleri fark ettim. Yalın ama keskin çizgilerle işlenmiş figürlerdi.
Belli ki her biri Ketheral'in kadim birer işaretiydi. Bazıları Valthera'dakilerle benzerdi. Bazıları ise bütünüyle yabancı.

Beklemediğim bir anda Daon usulca koluma dokundu ve beni kimse fark etmeden kendine döndürüp ellerini dudaklarımın kenarına yerleştirdi. Daha sonra da dudaklarıma yerleştirdiği ellerini tek bir hareketle açıp tebessüme çevirdi.

"Azıcık memnun olduğunu belli et yahu. Bakma kimseye bu bakışlarla." Dudakları belli belirsiz kıvrıldı.

Ellerini asılı kalmış dudaklarımdan ayırıp kervandayken bir tutamı havalanan topuzunu kavradım ve kendi saçımdaki tel tokayla tekrardan sabitledim olduğu yere.

"Hangi bakışlarla?" Diye sordum bu defa gerçekten yüzüme bir tebessüm çakarak.

"İşte tam da o bakışlarla," dedi, gözlerini bana dikerek. "Onlar düşman değil."

O an kendimi tutamayarak hafifçe güldüm. İçimden geçen başka şeylerdi ama dışarıya yansıyan bu kadardı. Belki Daon haklıydı. Yüzümdeki ifade, çevremdeki her detayı kusur arar gibi inceleyen bir kararlılıktı. Ama bu yeni topraklara adım atarken baska bir yüz taşımak içimden gelmiyordu.

Biz kendi alemimizdeyken hoparlörden çıkan ses denemesiyle Daon irkildi.
Tepkisiz kalmaya çalışsa da göz ucuyla bana bakışındaki belirsizlik hissediliyordu.

Koridorun sonunda açılan kemerli geçitten tören alanına yönlendirildik. Geniş, yuvarlak bir avluydu burası. Duvarlar kar gibi beyaz taştan. Her bir taş Ketheral'in doğasına sadık biçimde kesilmiş, yerli yerine oturtulmuştu. Gökyüzü, avlunun üstüne çekilmiş şeffaf bir tül gibiydi. Hava, elbette Valthera'ya göre daha keskin ve serindi.

Ortadaki yükseltilmiş mermer platformun etrafına halkalar halinde yerleştirilmiş koltuklar dizilmişti. Protokole ayrılan sıralar belliydi. Biz, doğrudan ön saflara alındık. Sessizce yerimize geçtik. Daon'un yanında oturdum; bakışlar üzerimizdeydi. Valthera'nın iki kızı. Biri kraliçe, diğeri ise adı anılmayan abla. O an içimde, taşıdığım kimliğin yükü bir anlığına daha da ağırlaştı.

Sahnenin ortasında adını cocukken duyduğum Kraliçe Eunari (Yun-ari) yerini almıştı. Yanında, yaşlı başdanışmanları ve temsil heyetiyle birlikte durmuş, gözlerini tek tek herkesin üzerinden geçiriyordu. Onun duruşu, yıllardır tahtta oturmanın verdiği bir alışkanlık değil de içgüdüsel, doğrudan bir hakimiyet gibiydi. Tam ve net.

Ardından yerel rahiplerden biri öne çıktı. Kalın ama ölçülü bir sesle törenin başladığını duyurdu. Sözlerini, iki ülkenin kadim metinlerinden seçilmiş cümlelerle süsledi. Valthera ve Ketheral arasında yüzyıllardır süren tansiyonun, bu birliktelikle yumuşatılacağını ilan etti.

Sözleri bittiğinde, bir an için avluya sessizlik indi. Ardından iki yanda hazır bekleyen görevliler aynı anda öne çıktı. biri Valthera bayrağını, diğeri Ketheral'in mühürlü flamasını taşıyordu. İki bayrak, tören alanının merkezine doğru taşınırken yavaşladılar, tam ortada birbirine değecek kadar yaklaştılar ama temas etmediler. Bu da sembolikti. Ortak bir zeminde buluşmak, ama birbirine karışmadan.

Kraliçe Eunari adımlarını ağır ama kusursuz bir ritimle atarak sahnenin merkezine çıktı. Onun ardından Daon ilerledi. İki kadın, karşılıklı durduklarında rüzgârın yönü bile değiştirmislerdi. Sözler yerine bakışlar konuşuyordu artık.

Kraliçe Eunari yerel dilde söylenen yemin metninin ardından kısa bir sessizlikte durdu. Bakışlarını doğrudan Daon'a çevirdi. Gözlerinde soğuk ama dürüst bir netlik vardı; Ketheral'in yıllarca buzla yoğrulmuş adaletini temsil ediyordu.

"Kraliçe Daon," dedi net bir tonda, "topraklarımız arasında yeni bir bağ inşa etmeyi, halklarımız karşısında, tanrılarımızın da huzurunda kabul ediyor musunuz?"

Daon, hiçbir tereddüt göstermeden bir adım öne çıktı. Sesi, Valthera dilinin zarif ama sert ritmiyle yankılandı:

"Geleceğin Valthera Kraliçesi olarak, Ketheral ile kurulacak bu barışın onurunu taşımaya ve her iki halkın refahı adına bu sözü taşımaya hazırım. Tanrıların, atalarımızın ve halkımızın huzurunda yemin ederim."

İki kraliçe, karşılıklı kısa bir baş selamıyla birbirlerini onurlandırdılar. Ardından tören protokolü gereği, barış yemini tanıklarının konuşmalarına geçildi.

İsmim söylenmedi ama sıra bendeydi artık. Adımımı öne attım. Sessizlik, dikkatli bir biçimde üzerime yöneldi. Valthera heyetindeki tüm gözler, bir anda bana çevrildi, alışık olmadıkları bir yüzdü çünkü. Onlara göre barış sadece Daon'un taşıyacağı bir sorumluluktu. Ama bu kez..
Bilemiyorum.

Mikrofona uzandım, benim de sesim netti ama kalbim tek seferlik bir ritmi bozmuştu sanki. İçimde, yerinden kımıldayan o eski kırgınlık yeniden su yüzüne çıktı. Beni yıllardır perde arkasında tutan sistemin içindeydim ama ilk kez merkezindeydim.

"Sarayımızın iradesiyle, Valthera Krallığı adına bu konuşma onurunu taşıyorum" dedim, dudaklarım tek tek biçimlendirirken kelimeleri.

"Bu barış yüzyıllardır ertelenmiş bir anlayışın temsili olacaktır. Krallıklarımızın kaderi, sadece savaş meydanlarında belli olmayacak; kelimelerin gücünde, sadakatin sınavında, ve verilen yeminlerin ağırlığında da şekillenecektir."

Gözlerim, Daon'un gururlu bakışlarının hemen arkasındaki Valthera temsilcilerine kayıyordu. Sanki, yüzlerindeki odak çözülüyordu. O an bir anlamda ben, onların planladığı düzene ait olmadığımı anladım.
Ve bunu ilk kez böyle açık hissettim. Boğazımda bir düğüm oluştu. Sözcükler, kafamda döndü durdu ama dudaklarımdan süzülmedi. Mikrofonu tuttuğum parmaklarımın ucu soğudu. Sesim, boğazımda inceldi.

Elimdeki mikrofonu fark ettim. Parmaklarım biraz gevşemişti, tutmayı unutmuş gibiydim. Ses sisteminden çıkan tiz bir uğultuyla mikrofondaki bağlantı zayıfladı. Sesim birkaç hece sonra düşmeye başladı. Cümlem eksik, sesim silikti.

O sırada Kraliçe Eunari, oturduğu yerden kalktığını gördüm. Elinde tuttuğu mikrofonu bana doğru uzattı. Hareketi zarifti ama taşıdığı anlam netti. Göz ardı edilmememi sağlıyordu.

Bana yaklaştı. Sesi halkının dilinde ama yavaş ve açıktı:
"Cümleleriniz yarım kalmamalı, Prenses Dahee."

Mikrofonu elime verdiğinde bir anlık boşlukta kaldım. Ama sonra, gözlerinin içine baktım. Ve orada, yıllar sonra ilk kez, yadırganmayan bir varlık oluşumu gördüm.

Derin bir nefes aldım, minik bir boğaz temizlemesiyle kaldığım yerden devam ettim.

"Bugün burada atılan her adım, gelecek nesillerin kaderini de mühürleyecektir. Ve bu mühür, ne korkuyla ne de zorla, ancak onurla taşınmalıdır. Valthera ve Ketheral, an itibariyle kaderi birbirine bağlanmış iki halktır. Bundan böyle her sessizlik bir uzlaşma, her bakış bir niyet, ve her adım bir sorumluluk taşıyacaktır."

Derin bir sessizliğin ardından cümlem havada asılı kaldı bir süre. Sonra, Kraliçe Eunari yerinden hafifçe doğruldu, otoritesine yakışan bir zarafetle avuçlarını birbirine çarptı. Ardından Daon da oturduğu yerden başını dikleştirerek alkışa katıldı. Gözlerinde gurur vardı. Gururla karışık, hafif bir şaşkınlık. Belki de ilk kez beni böylesine kararlı bir biçimde halkın önünde konuşurken görmek ona da iyi gelmişti.

Onların bu işaretiyle, salonun tamamı aynı ritme eşlik etmeye başladı. Duvardan duvara yayılan alkış sesi, başta sert taşlar arasında yankılandı sonra yavaşça insanlara sindi. Herkesin ifadesi aynı değildi. Bazı yüzlerde onay, bazılarında şüphe, bazılarında ise ilginç bir hayranlık okunuyordu. Ama hiçbiri, o anın ağırlığını inkar edemiyordu.

Mikrofonu yavaşça yere bıraktım. Ellerim, parmaklarımdaki gerginliği yeni fark edercesine kıpırdadı. İçimde bir kıpırtı vardı; tam olarak gurur mu, yoksa başka bir şey mi, ayırt edemiyordum. Ama şunu biliyordum: Burada, tam da o an, Valthera'nın gölgesinden bir adım da olsa uzaklaşmıştım. Gözle görülmeyen ama hissedilen bir çizgiyi geçmiş, artık kendi sesimle konuşmaya başlamıştım.

Kraliçe Eunari'nin bana uzattığı bakış kısa ama keskin bir iz bırakmıştı üzerimde. Sözlerinin ardından, sessizliğinin içindeki anlamda bir tür kabul, hatta takdir seziliyordu. Daon, yanıma geldiğinde başını eğerek hafifçe fısıldadı:

"İyi konuştun ya, gurur duyuyorum seninle."

Ben sadece göz kırptım. Daha fazlası boğazıma takılırdı çünkü. O an, artık herkes oturmak üzere hareketlenmişti. Törenin devamı için yerel yetkililer hazırlık yaparken, ben bulunduğum noktada bir an daha kalakaldım. Bu anı unutmamak için.

Çünkü bilincim altındaki bir başka sesten artık emindim.

♛

Tören sona erdiğinde salonun duvarlarında yankılanan alkışlar yavaşça silindi. Yerlerini, yeniden düzenlenen sandalye seslerine ve kısık sesli sohbetlere bıraktılar. Protokolde görevli yerel görevliler, davetlileri bir sonraki bölüme yönlendirmek üzere harekete geçti. Ketheral Sarayı'nın en geniş yemek salonlarından biri hazırlanmıştı; duvarları buz rengi taşlarla örülmüş, tavanından sarkıtılan uzun kristal avizelerle ışıldayan gösterişli bir yerdi burası.

Her detay, bu soğuk ülkenin zarafetle işlenmiş geleneğini yansıtıyordu. Masanın uzunluğu bir kış nehrini andırıyordu, üzeri ketheral tarzı işlemeli örtülerle süslenmiş, her oturma alanına zarifçe katlanmış beyaz peçeteler yerleştirilmişti. Yemekler özenle seçilmişti; baharatı az, ama sunumuyla büyüleyici.

Kraliçe Eunari ve Kral Sangruen (Sang-run), masanın başında yerlerini alırken, biz, Valthera'dan gelen heyet, onların hemen karşısına yerleştirildik. Daon benim solumdaydı; sağımda ise Valtheralı danışmanlar ve protokol üyeleri. Yemek henüz başlamamıştı, ama sorular çoktan masaya konmuştu.

Bir Ketheral danışmanı, yaşlı ama sesi diri bir adam, gözlerini Daon'a dikti.

"Valthera'da barış yeminleri genellikle nasıl gerçekleştirilir? Tören biçiminiz oldukça farklı," dedi.

Daon zarifçe başını kaldırdı. "Bizde ritüel, halkın katılımını daha çok öne çıkarır. Tanrıların huzurunda yapılan yemin bizlerden çok halk arasında kabul görmelidir."

Başka biri, bu defa daha genç bir kadın, bana döndü. "Siz Valthera'da resmi görev almıyor musunuz Prenses Dahee? İlk kez mi böyle bir yemine katıldınız?"

Sorunun tonunda merak vardı, ama altına saklanmış bir değerlendirme hissi taşıyordu. Duruşumu bozmadan, çatalımı tabakta bıraktım.

"Benim görevim, ülkemin her koşulda itibarını ve istikrarını korumaktır. Katıldığım şey, bir yemin ya da bir ziyafetten fazlasıysa, oradayım." Sesimdeki netlik, bu sorunun tek cümlelik bir özetle yetinmesini sağladı.

Daha sonra tekrardan Daon'a döndü yaşlı ve deneyimli bir danışman. Gümüş saçları, ketheral geleneklerine uygun şekilde arkaya taranmış, üzerinde koyu yeşil bir cüppe vardı.

"Kraliçem," dedi saygıyla, "barış yemini gibi bir törenin ardından ilk temas genellikle sembolik olurdu. Ancak Valthera'dan gelen temsilci sayısına baktığımızda, bu ziyarete daha işlevsel anlamlar da yüklendiğini görüyoruz. Bizce bu güzel, ama şunu öğrenmek isterim...
Bu barış, sizce yalnızca bir tören mi, yoksa iki krallığın geleceğini içeren yeni bir sürecin başlangıcı mı?"

Daon, dudaklarının kenarında ölçülü bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Barışın şekli yerine süresi değerlidir bizce. Birlikte atılan her adım yeni bir sürecin parçasıdır. Ketheral ile Valthera'nın yürüyüşü bugüne kadar pek yan yana olmadı ama bugün, belki de ilk kez aynı yöne bakabiliyoruz."

Memnuniyetle başlar eğildi. Ardından bir kadın danışman sözü aldı; doğrudan bana döndü bu kez. Bakışları nazikti ama konuşmasının arasında ince bir sınama seziliyordu.

"Prenses Dahee... Dürüst olmak gerekirse, sizi uzun zamandır sadece resmi açıklamalarda duymuştuk. Fakat bugün, ilk kez böyle bir törende ve böyle bir sofrada görme şansımız oldu. Bu değişiklik Valthera'da yeni bir iç politika anlayışının işareti mi, yoksa kişisel bir görevlendirme mi söz konusu?"

Sorumluluğumu bilen biri gibi doğruldum. Sesim sabitti ama gözlerim, masadakilerin arasında hiç kaymadı.

"Valthera'da her görev, o an en uygun olan kişiye teslim edilir. Bugün buradaysam, bu Valthera'nın benim yetkinliğime duyduğu güvendendir."

Bir başka ketheralli söze girdi hemen. Daha gençti, ama sesindeki netlik onun da sarayda az yol kat etmediğini gösteriyordu.

"Valthera'nın iç dinamikleri sıkça değişiyor, Prenses. Bunu hepimiz izliyoruz. Bize düşen, bu değişimin barışa nasıl katkı sağlayacağını anlamak. Sorabilir miyim: Bu barış sürecinde kişisel olarak hangi rolü üstleniyorsunuz?"

"Benim görevim, taraflar arasında denge sağlamaktır," dedim. "Barış yalnızca kâğıtla yapılmaz. Gözle, sözle, ve duruşla pekiştirilir."

O anda fark ettim; birkaç turdur söylediğim şeyleri tekrar ediyordum. Konuşmalar uzadıkça sorular daha içe işleyecek, cevaplar daha kişisel hale gelecekti. Kendi sınırımı biliyordum ve bu sınırı sessizce korumayı seçtim.

Bir an Daon'la göz göze geldim. O da bunu anlamış gibiydi. Nazikçe başını eğdi, ben de uygun bir anı bulup izin istedim.

"Lütfen mazur görün."

Daon başıyla onayladı. Kraliçe Eunari'nın bakışlarını üzerimde hissettim, ama yüzümdeki sabit ifadeyi bozmadım. Sessizce ayağa kalktım. Yavaş ve dikkatli adımlarla salonun büyük kemerli kapısından çıktım.
Sarayın dış avlusuna açılan taş geçitten yürürken, başımı çevirmedim. Daon'un birkaç adım ötemde oluşu, içimi bir miktar rahatlatmıştı ama yine de gözlerim hep ileri bakıyordu. Ketheral, kendi varlığını her taşına işlemişti. Yüksekliğiyle, sadeliğiyle etkiliyordu insanı. Gösterişsiz, ama dikkatle kurulan bir düzenin içinde yürüyorduk ve her adım, bu disipline boyun eğmemizi bekliyordu.

Avlunun ucunda bir kıpırtı oldu. Yaklaşan bir grup, sarayın batı kanadından ağır ağır ilerliyordu. Göğüslerinde ketheral arması, üstlerinde rüzgârla dalgalanan koyu pelerinler...
Başlarında biri vardı. Duruşundan belliydi. Diğerlerinden ayrılıyordu.

Gözlerim ona takıldı. Yüzünü ilk kez görüyordum.

Sert çizgili ama genç bir çehreydi bu. Duru, ifadesiz değil ama kendinden ödün vermez türden. Duruşunda emir almaya alışmamış bir dinginlik vardı. Bakışları kimseye doğrudan yönelmemişti, ama yönelmesine de gerek yoktu. Varlığı yeterince dikkat çekiyordu zaten.

Bu kişinin kraliyetin prensi olduğunu biliyordum.

Aramızda tek bir kelime bile edilmedi. O bana bakmadı; ben de gözlerimi fazla uzun süre üzerinde tutmadım. Yine de, o birkaç saniyelik karşılaşma, zihnimin kıyısına sanki küçük ama keskin bir kıymık gibi saplandı. Sezgiyle fark ettim: Bu adam, yüzü gülmese de tebessüm edenlerden daha temkinliydi. Yaklaşmasa da, yakınlık kuranlardan daha belirleyiciydi.

Adımlarımı bozmadan ilerledim. Bu ilk izlenimi, olduğundan büyük de yapmak istemedim. Ama küçümsemeye de niyetim yoktu.

Bazı insanlar konuşmadan da yerini belli ederdi. Bazı bakışlar, kelimelerin sızamadığı yerlere sızardı.

Ve bu topraklarda, herkesin gözleri göründüğü kadar masum olmayabilirdi.

Avlunun sonundaki mermer basamaklardan geçip iç bahçeye açılan kemerli geçide vardığımda gölgeyle ışık arasında kalmış bir boşluğa yöneldim. Bahçenin kenarında, kökleri toprağın altını yıllarca yoklamış gibi çatlamış bir ağacın yanına geldim. Gövdesindeki girintiyi aradım, bir insanın yorgunluğunu tek kelime etmeden bırakabileceği kadar sessiz, sade bir yer.

Sırtımı ağacın kovuğuna yasladım.

Nefes alırken ciğerlerime dolan hava kuru ve serindi. Ketheral'in havası, Valthera'nın keskin esintilerinden farklıydı. Burada rüzgâr bir şey anlatmak için esmiyordu. Her şey olduğu gibi kalıyor, sessizlik kendi hükmünü sürüyordu.

Çevremdeki bahçe fazla düzenliydi. Taş döşemelerin sınırında uzanan çalılıklar ölçülmüş gibi budanmış her bir ağaç aralıklı ve simetrikti. Renkten çok duruş hakimdi. gösterişli çiçekler yerine donuk yeşiller, ağır morlar ve sessiz kahverengiler. Tüm bu sadelik, bir estetikten çok bir iradeyi temsil ediyordu sanki. Denge ve kontrol.

İçimdeki gerginlik azalıyordu o an; ta ki önümdeki taş yolu kıvrılan bir gölge kesene kadar. İlk başta tanımadım. Sadece yaklaştığını, çevresinde kimse olmadığını fark ettim. Derken ağaç gölgelerinden çıktığında, siluet bir şekle büründü ve gözlerim, bir süre istemsizce takılı kaldı.

Başımı kaldırdım.

Az önce beni görmediğini zannettiğim gençti bu.

Gözleri, bana değil bulunduğumuz bu bembeyaz ülkenin ötesine bakıyordu.

Uzundu. Neredeyse yabansı bir dengeyle yürüyordu; gevşek değildi ama kasıtlı da sayılmazdı. Omuzlarında ağır duran lacivert bir pelerin vardı, ketheral arması bronzla işlenmişti ve sol kolunun hizasında sabitti.

Yüzu keskin ve sadeydi. Öyle bir sadelik ki, zenginlik gerektirmeyen bir güzellik taşıyordu. Kaşları düz, bakışları gölgeli ama kararlıydı. Gözlerinin rengi seçilemiyordu uzaktan ama içine bakınca huzur yerine tetikte bir sessizlik hissi veriyordu insana. Gözlerini birine diktiğinde sanki konuşmadan önce duymayı tercih edenlerdendi.

Saçları koyu siyahtı. Düz ve özenle geriye doğru toplanmış, iki ince tutam alnında bırakılmıştı. Başına yük olan her şeyden arınmış gibiydi.

İfadesi ölçülüydü. Ne kibirli ne dostane.
Gülümsemiyordu ama yüzünün solgunluğunda bir yumuşaklık vardı, bu onu anlaşılması güç kılıyordu.



Onu fark ettiğimi anladığında başını hafifçe eğdi. Saygılı ama mesafeli bir selam. Göz göze geldiğimizde, içimde bir kıvılcım gibi beliren tanıdıklık hissettim. Daha önce hiç konuşmamıştık ama gözlerinde yorgun bir dikkat vardı. Yakınlaşmadan, birkaç adım ötede durdum.

O da konuşmadı hemen. Avuçlarını pelerinin cebine saklamış, başını çevirmişti. Sonra, dikkatlice döndü bana.

"Yemekler sizi çok etkilememiş gibi görünüyor, Prenses."

Ses tonu ölçülüydü. Ne alaycı, ne fazla içli. Sadece, dürüst.

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "Gözlem gücünüz oldukça kuvvetliymiş, Prens."

"Misafirlerimiz arasında bu kadar çabuk sıkılan ilk kişi sizsiniz," dedi odağını benden değiştirerek.

Yaslandığım kovuğun çıplak sırtımı çizdiğini hissedince duruşumu dikleştirdim.

"Sıkıldığımdan değil."

"Hava tazeydi, değerlenmek istedim."

"Bu avluda fazla kalmazlar genelde. Özellikle hava bahanesiyle gelenler."
dedi sonra.

"Rüzgâr hızla düşer ama yakalarsa kolay kolay bırakmaz."
Bir uyarı mıydı bu? Yoksa sıradan bir gözlem mi?
Cevap vermedim. Göz göze geldiğimizde bakışlarındaki o dingin tetikte hali yeniden yakaladım.

"Törene katılamadım," diye devam etti ardından. "Gelen heyetler arasında diplomatik protokol gereği yapılan birkaç görüşme vardı. Bu yüzden töreni yalnızca içeriden, sesler kesildikten sonra duyabildim."

"Ancak konuşmanızı alınan kayıtlar sırasında dinlemiş bulundum" diye devam etti.

"İlk kez bu denli geniş bir kitleye hitap ettiğiniz söylendi. Sözcüklerinizi seçiş biçiminiz dikkat çekiciydi. Tınısı ve tonlamasıyla birlikte, temsili hakkıyla taşıdığınızı düşündüm."
Sözleri içten, ama resmiyetten sapmaksızın kurulmuştu.
Ne iltifatın abartısına kaçtı ne de göz ardı etti.

Başımı naifce eğdim. Nezaketini takdir ettiğimi belirten kısa ama yerinde bir harekette bulundum.

"Sorumluluğun gereğini yerine getirmeye çalıştım," dedim.

"Valthera'nın sesi, zaman zaman bir tek kişiden yükselebilir. Ama ben yalnızca, taşıdığım yükü doğru telaffuz etmeye özen gösterdim. Memnun edebildiysem ne yüce bana."

Cümlemden sonra ilk kez, dudaklarının kıyısında belli belirsiz bir kıvrım oluştu.

"Tam da bu yüzden dikkat çekiciydi," dedi. "Doğru telaffuz edilmiş bir yük, çoğu zaman söylenmiş bin kelimeden daha etkili olur."

Aramızda kısa bir sessizlik oldu. Ardından, kendini tanıtmayı uygun gördü.

"Prens Park Sunghoon," dedi, resmiyete uygun bir baş eğişle.

"Genelde Hoon (Hun) derler."

"Dahee, (Da-hi)" dedim ben de. "Tanışmak memnuniyet verici."

"Memnuniyet bana ait."
Cidden sesindeki ölçü dudaklarından dökülmeden önce tartılıp biçiliyordu.
Tonlamasında bir tek fazlalık, bir tek taşma yoktu. Söylediğini olduğu gibi bırakıyor, kelimelerin üstüne basmadan yürüyordu.

Ben ise, gözlerimi birkaç saniye daha onun yüzünde tuttum. Sınırda bir dikkatlilikle, abartmadan ama içgüdüsel bir farkındalıkla. Yüzünün çizgilerinde, gençliğin verdiği dirilikle hayatın erken yaşta yüklediği yorgunluk aynı anda vardı. Bu ikilikte bir denge kurmuştu kendine. Ama o eksik olmayan hâl, neredeyse tehditkâr bir sadelikle çevresine hükmediyordu.

Bir adım attı. Omzundaki lacivert pelerinin ucu yere doğru süzüldü. Taş döşemeye değdiğinde neredeyse işitilmeyecek kadar hafif bir ses çıkardı. Rüzgâr bu defa pelerininin kenarlarını kaldırdı ama o, duruşunu bozmadı. Yürüyen bendim ama hareket eden oymuş gibi hissediliyordu.

Sonra, bir jestle, belki fazlasıyla zarif bir jestle, belki fazlasıyla kasıtsız. Kolunu yana açtı. Davet de değildi emir de. Sadece, bir yolun birlikte yürünebileceğini söyleyen ifadesiz bir incelikti.

"Sarayın içine dönelim mi, Prenses?"

Kibarlıkla dikkat arasında ince bir çizgi vardı şimdi gözlerinde. Ve o çizgide ben duruyordum.

Başımı ona çevirdim. Gözüm yüz hatlarında, omzuna yaslanmış pelerinin düzensiz kıvrımlarında, ayakkabısının taşta bıraktığı gölgede gezindi bir an.
Sonra kısaca başımı salladım.

"Elbette."

Yanına geldiğimde, adımlarımız birbirine uyum sağladı. Hemen hemen aynı tempoda, aynı aralıkla yürüyorduk. Aramızdaki mesafe ölçülmüştü sanki.

Yol boyunca taş döşemeler uzuyordu. Üzerimizden geçen yüksek kemerler, gölgelerini ritmik bir düzenle yere vuruyordu. Ayak seslerimizden başka bir şey işitilmiyordu. Rüzgârın sesi bile susmuştu, yahut bizim aramızda akan bu sessizliğe saygı göstermişti.



“Yolculuk ne kadar sürdü?” diye sordu başını geçtiğimiz tünelin yaprak asmalarından eğerek.

“Yaklaşık dört saat. İlk iki saat kar altında ilerledik. Kuzeyden inmek kolay değildi bu mevsimde.”

Prens, başını hafifçe eğdi. Bu bir nezaket hareketiydi ama dikkatle seçilmişti.

“Ketheral çevresi, jeolojik olarak zorlu bir araziye sahip,” diye başladı açıklamaya.

“Dış çevresi, özellikle kış aylarında yolculuk için pek uygun değildir. Dağların kuzey yamacındaki granit kaya oluşumları, sert soğuklarla birleşince, toprak yapısı hem besleyici hem de yıpratıcı özellik gösterir. Bu yüzden coğrafyanın burada pek misafirperver olduğu söylenemez. Gecitler, bilhassa güneş battıktan sonra ani sislerle dolabilir. Geçişinizin öğleyin gerçekleşmiş olması büyük bir şans.”

Konuşurken ellerini pelerininin içinde tutuyor, sesi düşmeden ama fazla yükselmeden konuşuyordu. Bölgesine ne kadar hakim olduğu cümlelerinden seçilebiliyordu.

Adımlarımız sarayın soğuk mermer taşlarında ilerlerken, bahçenin karanlık köşelerinde parıldayan canlı renkler dikkatimi çekti. Karın beyazlığına inat, capcanlı açmış bir grup çiçek, zarif taç yapraklarını rüzgâra karşı dik tutuyordu. İçimde hem şaşkınlık hem hayranlık belirdi.

“Bu çiçekler, bu karın kışın ortasında nasıl açabiliyorlar?” diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı saklamadan.

Hoon, nazik bir gülümsemeyle, sakin ve ölçülü bir sesle cevap verdi.

“Ketheral Bahçeleri’nde kullanılan türlerin çoğu endemiktir. Doğanın en zorlu anlarında bile yaşamı sürdürebilen türler özenle seçilir ve yetiştirilir, Eylül’ün son günlerinde toprağın altına çekilirler. Toprağın altında kökler, buzla kaplı yüzeyin altında güç toplar; kar, onlara ağır bir örtüden çok, bir kalkan olur. Bahçıvanlarımız da toprağın sırlarını iyi bilir. Sıkı bakım, toprak altındaki köklerin gücüyle birleşir; böylece, soğuğa meydan okuyan türler yetiştirilir. Bu çiçekler, karın altında saklı direnişin simgesidir.”

Gözümü hâlâ turuncu çiçeklerden ayıramıyordum. Üzerlerindeki kar neredeyse erimek üzereydi. Sanki çiçekler dış dünyaya açılmak için bu anı seçmişti. Duruşlarında inatçı bir varoluş hissediliyordu. Zarafetin içinde irade vardı. O irade bana dokunuyordu.

Bir adım öne çıktım, karın üzerinde düşmemeye çalışarak eğildim. Parmağım nazikçe soğuk yapraklarına dokundu, sapındaki dikenlerin varlığı beni uyandırdı, hem sert hem kırılgan bir şeyle temas halindeydim.

Prens Hoon, bu ilgi ve dikkatimi hemen fark etmis olmalı ki adımlarını yavaşlatıp yanıma yaklaştı, hafifçe başını eğdi ve tekrardan bilgi dolu bir sesle konuşmaya başladı.

“Bu tür Karanfil Feneri olarak bilinir.Turuncu yaprakları geceleri kendi küçük ışıklarını yayar gibi parlar. Bu, böcekleri çekmek için evrimleşmiş bir adaptasyondur. Soğuk hava bitkilerin çoğunu uyuştursa da, bu türün hücreleri gece boyunca hafif bir sıcaklık üretir. Bu minik ısı, gece aktivitelerini destekler ve türün devamını sağlar. Kopartılsalar da özelliğini sürdürmeye devam ederler."



Kulağımda yankılanan sesi, bir dersi anlatan bir bilgenin tonu gibi değildi. Bu daha çok, doğayla aynı dili konuşan birinin alçak sesli tanıklığıydı. Ona döndüm, göz göze geldiğimizde konuşmamış bir anlaşmanın aralığında duruyorduk.

“Demek beklemeyi bilen bir tür,” dedim gözümü tekrardan çiceğe odaklayarak.

“Evet. Ketheral Kraliyeti yüzyıllardır Karanfil'i kendi armasıyla birlikte işler. Simgesi sabırdır, ama sabırsız olanlar bunu çoğu zaman yalnızca bir çiçek sanır.”

Dudaklarım bir miktar açılmıştı.
Gözlerimi çiçeklerden ayırmadan birkaç adım daha yaklaştım. Eteklerim karın içinden zar zor geçerken ellerimi pelerinin altına gizledim. Soğuğu hissettim ama rahatsız olmadım.

“Bu kadar kırılgan görünen bir şeyin toprağa bu denli bağlı olması şaşırtıcı,”

“Sanki yalnızca estetik bir dokunuş gibi. Ama yakından bakınca büyük bir irade hissediliyor.”

Hoon duraksadıktan sonra iki adım daha atıp çiçeklerin bulunduğu kısma iyice yaklaştı. Karı ezmeden, dikkatle ilerledi. Pelerininin içinden çıkardığı eldiveni usulca parmaklarına gecirdi ve bahçıvanların çiçekleri zarar vermeden koparması için kullandıkları, zarif bir budama makasını eline alıp çiçeğin dalının tam altına yerleştirdi. Soğuk metal, karla kaplı toprağın kıyısında hafif bir ışık saçıyordu. Sapın etrafını saran dikenleri incitmeden, kusursuz bir kesişle dalları ayırdı. Ardından, çiçeği büyük bir özenle kopardı.
Gözlerinde, onun bu iş için taşıdığı hassasiyetin işaretlerini görebiliyordum. Hareketleri sakin, düşünülmüş ve asla aceleye gelmeyen bir zarafetin yansımasıydı.

Sonra bana döndü. Yüzünde ifadesizliğin ardında dikkatli bir ölçü vardı. Elinde tuttuğu çiçeği, bir anlam paylaşır gibi uzattı.

“İlginizin tesadüf olmadığını düşünüyorum, Prenses. Onlarca çiçek arasında gözünüzün ona kayması, kayda değer.”

“İzin verin, bu topraklar ilk gününüzü böyle hatırlasın.”

Çiçeğe baktım. Üzerindeki buz henüz tam çözülmemişti. Ama yaprakları hâlâ canlıydı. Uzanan eli geri çevirmedim. Parmağım, onun eldivenli parmaklarına değmeden çiçeği aldı. Soğuğa rağmen, tuttuğumda içimde bir sıcaklık yayıldı.

“Teşekkür ederim, Prens Hoon,” dedim.

“Sizinle bu toprakların hikâyesini paylaşmak, sıradan bir günün ötesinde bir anlam taşıyor.”

Kısa cümlemin ardından gözlerinde pırıl pırıl bir saygı belirdi. Daha sonra kraliyetin bahçe konumundan çıkıp aynı uyumla yolumuzu sarayın geniş avlusuna doğru kıvırdık.

İlerlerken, karın çıtırtısı ve ayaklarımızın taş döşeme üzerindeki yankısı, bu anın kutsallığını pekiştiriyordu. Elimde tuttuğum Karanfil Feneri narin, ama gücünü soğuktan alan bir mucizeydi adeta. İçimde, bu küçük direnişçi çiçekle arasında paralellik kurmadan edemedim. O küçük çiçeğin sapını ellerimde hissederken, varlığımın da aynı azimle kök saldığını biliyordum.

♛

Uzun sürmeyen yürüyüşün ardından sarayın ağır kapılarından içeri adım attık. Dışarının soğuğu, arkamızda kaldığında salonun sıcak ve ağır havası üzerimize çöktü. Hoon’un duruşundaki asalet, yüzündeki ciddiyetle bütünleşirken, pelerininin kıvrımları ağır taş döşemeye uyum sağlıyordu.

İçeriden yükselen neşeli sesler ve kahkahalar, sarayın görkemli salonlarının derinliğinden yükseliyordu. Burası şölen alanı değildi lakin misafirler ve diğer yetkililer için hazırlanan masa, büyük salonun ortasında uzun ve görkemliydi. Üstünde birbirinden renkli tabaklar, parıldayan gümüş ve kristaller, yumuşak mum ışıklarının altında altın rengine dönüşüyordu.

Henüz gözlerim Daon'ların olduğu masayı aramaya başlayamadan, kalabalığın arasından zarif ama kesin adımlarla yaklaşan bir figür dikkatimi çekti. Yanında yürüyen birkaç muhafızdan farklı olarak, taşıdığı duruş ve yüzündeki soğukkanlı ifade hemen ayırt ediliyordu. Varlığı, sükunet ve disiplinin bir araya geldiği güçlü bir figürün işaretlerini taşıyordu. Yüzündeki sert hatlar, gençliğin canlılığını ağırbaşlılıkla örterken, gözlerinde sabır ve kararlılık okunuyordu. Hoon’un dikkati anında ona kaydı, benimkisi ise bir adım geriden, gözlemle doluydu.

"Yürüyüşü hiç hayra alamet değil.” dedi bana alçak bir tonda, gözünü ayırmadan.

"Tanıdığınız mı?” diye sordum ben de aynı sessizlikle, gözümü ayırmadan.

"Jay, başdanışmanım. Nefes almadan dert sıralayabilir. Ama çoğunu haklı yapacak kadar bilgisi vardır,” dedi, gözleri gülmeden.

Sarayın ihtişamıyla uyumlu ama aynı zamanda sert bir disiplin taşıyan bu adam, bize iyice yaklaştığında, gözlerini önce bana çevirdi. Karşısında biri olduğunu biliyordu ama kim olduğumu değil. Bu nedenle duruşunu dik tutarak önümde durdu, bilinçli bir saygıyla başını eğdi.

“Prenses Dahee,”

“Ketheral Sarayı’na teşrifiniz bizim için büyük bir şeref. Yolculuğunuzun çetin geçmiş olabileceğini umuyorum.Burada geçireceğiniz sürenin, beklenmedik şartlara rağmen, huzur ve güven içinde olmasını temenni ederim."

Ben de aynı ölçüde eğildim, karşılık verirken gözüm hâlâ dikkatle onun yüzündeydi.

Ardından, gözlerini Hoon’a çevirdi. Tonu aynı kalmakla birlikte, vurgularına belli belirsiz bir kişisel hesap sorma yerleşti.

“Görünmen epey vakit aldı,” dedi fısıldamaya dikkat ederek fakat içerideki enstrüman sesleri aynı hızda sesini bastırıyordu.

"Kraliçe Eunari sabahtan beri konuk heyetle birlikte seni bekliyor. Günlerdir yapılacak olan tanışma yemeği için bizzat hazırlandı. Sence, bütün sarayın seni soruyor olması yeterince açık bir sinyal değil miydi?”

Hoon gözlerini yere çevirmedi. Gülümsediği sayılmazdı ama sesindeki ölçülü rahatlık, ifadesinin sertleşmesini engelliyordu.

“Zamanlama planlıydı, evet. Fakat ben, planların üzerine yüklenen duygunun fark edilmediği bir buluşmayı kaçırmayı tercih ettim.”

Jay adındaki Prens Hoon'un başdanışmanı, göz kapaklarını bıkkınlıkla kapatarak burun kemerini sıktı.

“Zaman yaratmak konusunda mahareti tartışılmaz birisiniz, Prens. Fakat bugün sizin adınıza açıklama yapmak benim için epey zaman aldı.”

Ardından dudakları kıkırdamakla oynadı ama sesini bastırdı.

“Sana sorulacak sorulara birkaç cevap önermemi ister misin? Yoksa her zamanki gibi doğaçlama mı ilerleyeceksin?”

“İlki zaman kaybı, ikincisi ise gereksiz risk,” dedi Hoon.

“Kraliçeye ne söyleyeceksin peki?” diye sordu, sesi bu kez daha alçaktı. Fark etmediğimi zannetti ama sol elimle tuttuğum turuncu çiçeğe göz gezdirdi.

“’Bahçedeki karanfiller beni alıkoydu, mu?”

Hoon ilk basta yanıtlamadı. Omuzlarını çok az geriye attı, sakinliğini bozmadı.

“Ona, sarayın bahçesindeki çiçeklerin hiç olmadığı kadar canlı olduğunu söyleyeceğim. Ve onların arasından bir konuğun dikkatini çektiğini.”

Jay içini çekti, ardından bana döndü. Gözlerinin ifadesi bir an yumuşadı, sonra yeniden Hoon’a çevrilince, tonunu tekrardan düşürüp, sanki hiç yaşanmamış gibi sakince fısıldadı.

“Bu kadar zarif bir eşlikçiyle geliyorsan geç kalmana kimse ses çıkarmaz. Ama en azından haber verseydin, seni avlunun bir köşesinde düşüp bayıldı sandılar.”

Hoon göz ucuyla bana döndü. Gülümsemeye çalışmadı, sadece dudak kenarında beliren bir kıvrım, yüzüne incelikli bir oyun katmanı ekledi.

“Merak etmeyin, Prenses,”

"Bayılma gibi gösterişli alışkanlıklarım yok. Onları Jay’e bıraktım, o işin uzmanıdır.”

Jay, gözlerini devirmemek için başını başka yöne çevirdi ama yüzünden memnuniyetsizlikten çok yılların alışkanlığı olan sabırlı bir kabulleniş geçti.

“Üç kez,” dedi Jay, kendi kendine mırıldanır gibi.

“Ve her birinde tıbbi bir nedeni vardı. Sahneden kaçmak için değil.”

Hoon ifadesizliğini sürdürüyordu ama tonlaması, sükunetin altına yerleştirilmiş bir eğlence barındırıyordu.

“Tabii. İlahinin temposunu kaçırınca kalp ritmi bozulmus, Kraliyet Korosu’nun senkronunu bozmuştu. O gün kimse, koronun neden durduğunu anlamamıştı.”

Jay bıkkınlıkla nefes verdi, sonra başını çevirdi ve bana baktı. Yine o nazik, eksiksiz eğilişiyle selam verdi. Saygı kelimesizdi ama netti.

“Birimizin insanlık belirtisi göstermesi gerekiyordu, Prenses,” dedi. “Prens Hoon bu konuda fazlasıyla disiplinli.”

Jay’in son sözleri asılı kaldı. Cümlesi tamamlanmıştı ama taşıdığı anlam, Hoon’un sessizliğinde karşılık bulmadan kalmazdı. Hoon, kısa bir bakışla ona döndü yalnızca başının çok hafif bir hareketiyle. O bakış, Jay’i tanıyan biri için net bir yanıttı

“Başladın yine.”

Jay, bu sessiz cevaba küçücük bir omuz silkmeyle karşılık verdi. Ardından dikkatini yeniden Hoon’a çevirip, bu kez dudaklarında iç çekişle karışık sahte bir ciddiyetle konuştu.

“Beş dakika içinde kraliyet masasındaki yerinizi almazsanız, Kraliçe Eunari’nin planlarından sadece sandalyenin mi çıkarılacağını sanıyorsun?
Ve emin ol, yerine kimi oturtacakları konusunda da fazlasıyla yaratıcı olabilirler.”

Hoon’un kaşlarından biri neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif kalktı. Ardından gözlerini bana çevirip, nezaketle ama belli belirsiz alayla başını eğdi.

“Sanırım beni geçici olarak affetmeniz gerekecek, Prenses,” dedi. “Çünkü görünüşe göre, beş dakikanın sonunda kaybolan yalnızca zarafet olmayacak.”

Tam arkasını dönecekken, Jay bir adım öne atıldı ve ifadesi, dostane bir uyarıdan çok saray teamüllerinin getirdiği köklü sorumluluğun gölgesini taşıyordu.

“Bana bak, Hoon,” dedi, bu sefer açıkça adını anarak ve ilk kez resmiyetin zırhını çıkararak.

"Eğer masaya gidiyorum diyip de omzuna hatun kolu dolayacaksan bu gece sofrada sessizlik olmayacak. Kraliçe'nin gözlerinin içine bakarken, yemeği çiğnemeyi geç yutmak bile mümkün değil. Ayrıca...”

Burada kısa bir duraksamayla bana baktı, ardından tekrar Hoon’a döndü. “Bu hanımefendiyi de tören ortasında ayakta bırakmak gibi bir ceza biçimini senin adına önermek istemem.”

Hoon, gözlerini yere indirmeden Jay’e döndü ve hafifçe içini çekti.

“Kraliçemizin gözetiminde çatalı yanlış tarafa koymak bile diplomatik krize yol açabilir,”

“Ama senin uyarın sayesinde en azından hayatta kalma şansım arttı.”

Sözlerinin ardından Hoon bana son kez döndü. Gözleri yumuşak fakat kararlıydı.

“Çok geçmeden dönerim. Sizi yalnız bırakmak nezaketsizlik olur ama bazen nezaket, başkalarının sabrını kırmamakla başlar.”

Başımı usulca eğdim.

“Ben yolumu bulurum, endişe etmeyin."

Bir tebessümle karşılık verdi Hoon.
Daha sonra uzaklaşmaya yeltendiği anda, Jay hiç istifini bozmadan önüne bir adım attı, yolu nazikçe kesti.

“Birlikte gitmeniz icap edecek, dedim ya Prens Hoon.” dedi dişlerini sıktığı yandan bana göz ucuyla bakarak.

“Aksi takdirde salona yalnız giriş yapan bir prenses, konuk listesinin güncellenmediğini düşünen protokol görevlilerinde kalp spazmına sebep olabilir.”

Hoon başını yana eğdi, Jay’e gözlerini kısıp baktı.

Jay, yüzünü ifadesizliğin zarif bir tablosu gibi tuttu. Dudakları azıcık kıpırdadı.

En sonunda Hoon bana bakıp gülümsedi. Bu kez belli belirsizdi ama bana çiçek uzattığı sırada yüzünün üzerinde gezinen o kıvrım yeniden yüzüne yerleşmişti. Ardından bana döndü, kolunu hafifçe büktü.

“Prenses Dahee,”
“Kraliyet masasındaki yerinize eşlik etmem şeref olacaktır.”

Gözlerim koluna, sonra gözlerine kaydı. Bu kadar resmiyetin içinde onun hafifçe oyuna kaçan tonu, içimde garip bir hafiflik yarattı. Çiçeği pelerininin iç cebine yerleştirdim ve koluna girerken kısa ama net bir gülümsemeyle karşılık verdim.

“Tabiiki."

"Zamanında gitmeniz sizin iyiliğiniz için gibi görünüyor,” dedim. “Çünkü sizin için hazırlanmış olan tepsiyi kafanıza indirmek gibi yaratıcı çözümleri olduğunu tahmin edebiliyorum.”

Jay son kez içini çekti. Ardından bana döndü ve ilk kez gözlerinde bariz bir sıcaklıkla eğildi.

“Majesteleriyle böyle konuşan birini görmek nadirdir, Prenses. Nezaketinizi ve keskinliğinizi aynı cümleye sığdırmanız hayranlık verici.”

Sözlerinin mizahına kapılar elmacık kemiklerimi belli edercesine gülümsedim.

Ardından Jay, kısa bir baş selamı daha vererek geriye çekildi. Hoon’a doğrudan bakmadan ama varlığını unutmadan arkasını döndü ve koridorun uzaklığına karıştı. Ayak sesleri gittikçe silinmiş, geriye yalnızca taş zeminde yankılanan son kelimeleri kalmıştı.

Jay’in adımları uzaklaşırken, Hoon burnunun ucundan omzuma döndü.

“Söylemiştim. Hiç nefes almadan dert sıralayabilir.”

Ona karşılık olarak başımı kaldırıp çehresine baktım.
“Bence gayet düzgün konuştu,” dedim.

“Samimiyeti kendini zorlamadan taşıyor. Bir nezaketin içini doldurabilecek en doğru hâl. Ve bu da az bulunur.”

Sözümün ardından kısa bir sessizlik oldu. Yürümeye devam ettik. Sarayın iç salonlarına bağlanan büyük geçide yönelmiştik. Ayaklarımızın altındaki taş döşemeler, içerideki ısıdan yumuşamış, neredeyse yankı üretmeyen bir sessizlikle bizi kabul ediyordu. Duvarlardan sarkan ince buz süslemeleri çözülmeye yüz tutmuştu. İçeride kış hâlâ görünüyordu, ama hüküm süremiyordu.

“Jay için, düşünmek ve gözlemlemek her zaman konuşmaktan önce gelir,” dedi Hoon. “O yüzden sessizliğinde dikkat vardır.”

Başımı onaylarcasına salladım. Bu sarayda sessizlik bile anlam taşırdı, bunu fark ediyordum.

Köşeyi döndüğümüzde büyük kemerli geçidin sonunda, yemek salonunun kapıları belirmişti. Uzakta, koyu renkli panellerin arasından yansıyan ışık, içerdeki şölenin hâlâ sürdüğünü haber veriyordu. Hafif bir uğultu, içeriye dolan kalabalığın sıcak sesini taşıyordu. Çatal sesleri, kumaşların hareketi, şarap kadehlerinin tokuşturma sesi, mesafeli bir kahkahanın yankısı.. Her şey yerli yerindeydi. Saray yaşayan bir mekândı burada.

Yanımda yürüyen Prens Hoon’un omzu, aramızdaki mesafeyi koruyacak kadar saygılı ama hissedilecek kadar yakındı. O an, beni yalnız bırakmayacağını biliyordum. Gözümün ucuyla onu süzdüm. Duruşunda, bu salonun, bu sarayın, hatta bu ülkenin kurallarına doğuştan hâkim olan biri vardı. Başını hafifçe bana çevirip, başıyla önümüzde duran masanın insanlarını işaret etti.

"Unutmayın, göz teması kurduğunuz kişiyle en fazla beş saniye, yoksa o kişi size ya bir imtiyaz verir ya da evlenme teklif eder. Ketheral’da sınırlar çok ince.”

Ben bakışlarımı salondaki konuklara kaydırırken anlamıscasına başımı salladım.

“Bu durumda sadece duvarlara bakacağım.”

Onayladı Hoon. “Sarayda en güvenli yer orasıdır."

♛

Masaya vardığımızda, ilk olarak Kraliçe Eunari'nin gözleri tanıdı bizi. Yüzündeki çizgiler, gençliğin zarafetini çoktan geçmişti ama o çizgilerin taşıdığı ifade, yıllara boyun eğmemiş bir asalet taşıyordu. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. Ayakta bizi bekliyordu.

Hoon, annesinin birkaç adım önünde durdu. Omzundaki pelerini usulca geriye kayarken, başını nazikçe eğdi. Hareketinde herhangi bir telaş yoktu; özür dilemenin, zamanında yapılmış her sözden daha çok şey anlatabileceğini biliyor gibiydi.

Ben sessizce geride kaldım, gözlerim onların arasında geçen kelimesiz bağı incelerken, zihnimde kendi ailemle aramdaki mesafeye dokunmamak için çabaladım.

“Majesteleri,” dedi Hoon.

“Zamanı bu kadar esnettiğim için özür dilerim. Size bilgi vermeliydim.”

Kraliçe Eunari'nin gözleri, oğlunun yüzüne çevrildi. Anlık sessiz kaldı. Sonrasında benim gözlerimin içine kaydırdı bakışlarını. Dudaklarında küçük ama hissedilir bir tebessüm belirdi, hafif dokunuşlu bir tebessüm. Oğlunun neden geciktiğini anlamıştı, ama bunu yüksek sesle dile getirmedi. Sadece gözlerinde bir anlık yumuşama belirdi.

Gecikmen mesele değil, oğlum,” dedi, başını hafifçe yana eğerek

"Kraliyet niyetle ölçülür. Gözden uzak olman, kalpten de uzak olduğun anlamına gelmez. Masada herkesin vakti vardır ama herkesin yeri sabit değildir. Sen geç de kalsan, yerine geldiğinde o masa tamamlanmış sayılır.”

Sesi anne sesiydi, kraliçeliğini bir kenara bırakmadan ama anneliğini de bastırmadan. Hoon başını kaldırdı, göz göze geldiler. O kısa anda, aralarında kelimesiz bir diyalog geçmişti bence. Ne Kraliyet Protokolü, ne saray beklentileri, ne de sarayın her köşesinde yankılanan görev cümleleri bu bağa karışamamıştı.

Ben anne-oğulun arasındaki bağın etkisinde dalıp kalmışken Kraliçe Eunari bana döndü. Gözlerinde bir anaçlık, bir kabulleniş vardı. Duruşu ise eğilmeden, bükülmeden sıcaklık sunabilen bir kadın figürü çiziyordu. O an, Valthera’da alışık olduğum sert ve mesafeli ifadelerden çok farklı bir naziklikle karşılaştım.

"Ketheral'ın havası size iyi geldi mi, Prenses?"

İlk kelimeyi seçerken dikkatliydim.

"Soğuğu keskin ama taşıdığı berraklık ferahlatıcı, Majesteleri. Sanki her nefes, zihni İmparatorluk sarayının ağırlığından arındırıyor."

Kraliçe çenesini zarifce kaldırdı.

"Dışarının soğuğu içerinin telaşına karşı hep daha Şefkatlidir. Ketheral'ın kadim iklimidir bu. Öğretici, suskun ve sarıcı."

Bakışlarımın derininde, kadının yanıtlarından fazlasını sezmeye çalışıyordum. Sadece nazik biri değil; aynı zamanda her cümlesiyle gözetleyen, yoklayan biriydi.

"Hoon ile birlikte geldiğinizi gördüm," dedi sonrasında.

Bir an dursam da sözlerimde tedirginlik yaratmamaya dikkat ettim.

"Yolculuk için teşekkür borçluyum kendisine. Bahçede zaman kaybetmeyi tercih ettiğini görünce, yoldaşlık teklifini reddetmedim."

Yine zarifce gülümsedi kraliçe.

"Prens Hoon, Ketheral topraklarında pek az kişiyi bahçeye davet eder. Size oraları gösterdiğine göre.. sıradan bir karşılamadan öte bir anlam taşıyor olmalı."

Bir an konuşmadım. Cebimdeki çiçek, ince kumaşın ardında varlığını hatırlatıyordu. Göz ucumda duran narin sessizlik, artık yalnız bana ait değildi. Bu andan sonra taşıdığım anlamın farkında olan başka biri daha vardı.

Kraliçeye döndüm. Gözlerine doğrudan, çekinmeden baktım.

“Bahçeniz,” dedim, “görünenden fazlasını anlatıyor. Prens Hoon’un rehberliği, bana topraklarıyla beraber buranın ruhunu da gösterdi. Ketheral’ın kışı, burada hayatı örtmüyor, derinleştiriyor.”

Kraliçenin bakışları yumuşadı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi, tıpkı oğlu gibi.

“Bahçeler,” dedi, “bizim aynalarımızdır. Kimin neye baktığını görürüz. Ve kimlerin dikkatle baktığını.”

Gözlerim Daon’un oturduğu masaya kaydı. Bakışlarımız karşılaştı. Yüzünde duraksayan bir ifade vardı: şaşkınlıkla tanımanın karışımı. Beni burada, Hoon’un yanında görmeye hazırlıklı değildi.

Nazikçe başımı eğerek Kraliçe Eunari’ye seslendim:

“İzninizle, kız kardeşimin yanına geçebilir miyim?”

“Tabii. Onun gözleri, de çıktığınızdan beri sizi arıyordu.”

Kalabalığın arasında usulca ilerlerken, Daon’un masasına yöneldim. Masadaki diğer konuklar saygılı bir şekilde yerlerinden hafifçe doğruldular ama ben yalnızca Daon’un gözlerine odaklanmıştım.
Sessizce onun yanındaki boş sandalyeye oturdum. Daon başını yana eğdi, sesi kısık ama netti.

"Prens Hoon ile mi geldin?"

Gülümsedim. Cevabımı ölçerek, gereksiz açıklamalardan kaçınarak verdim.

"Ketheral Bahçeleri’ne kısa bir yürüyüş yaptık. Karanfil Feneri türünü gösterdi bana."

Daon’un gözlerinde bir ışık yandı. Duyduğu her bilgiye olduğu gibi buna da incelikli bir dikkatle eğiliyordu.

"Karanfil Feneri mi? Bu kışta bile canlı kalanlardan. Soğuğa dirençli bir tür. Sadece özel konuklara gösterildiğini duymuştum."

"Öyleymiş," dedim, bakışlarımı sofranın üzerine çevirerek. Masadaki kristal sürahilerin yansımasında çiçeğin narin şekli aklımda yeniden belirdi. "Ve topraktan koparıldığında bile ışığını bir süre daha taşıyormuş."

Daon bir süre sustu. Sonra gözleriyle beni baştan sona süzdü, dikkatle ama yargılamadan.

"Sana dokunmuş belli ki," dedi. "Bunu ses tonundan anlıyorum."

O sırada, Kraliçe Eunari’nin yanında duran yaşlı bir görevli, ağır adımlarla yaklaştı. Kadının eğilmeden kulağına bir şeyler fısıldadığı an, Kraliçe’nin yüzü ciddi bir ifadeyle dondu. Yavaşça başını salladı, sonra ayağa kalktı. Sesini yükseltmeden, saray salonunun akustiğini bilen bir alışkanlıkla, sözcükleri herkesin işitebileceği şekilde sarf etti.

"Saygıdeğer konuklarımız,"

"Ketheral’ın yüksek geçitlerinden ulaşan son bilgilere göre, Valthera yolundaki dağ geçitleri yoğun kar yağışı ve tipi nedeniyle geçici olarak kapatılmıştır. Güvenlik gerekçesiyle, Valthera’ya dönüş yolculuğu ileri bir tarihe ertelenmiştir."

Salonda hafif bir kıpırdanma oldu, fakat kimse yüksek sesle konuşmadı. Kraliçe konuşmasını sürdürdü.

"Kral Dante ve Kraliçe Miraye bilgisi, izni dahilinde, kızları Prenses Dahee ve Kraliçe Daon bu geceyi Ketheral Sarayı’nda konuk olarak geçireceklerdir."

Gözleri doğrudan bize döndü. İçten ve açık bir sıcaklıkla konuştu.

"Odalarımız sizin icin hazırlanacaktır Kraliçe Daon ve Prenses Dahee. Umarım bu gecenin hatırası, yolculuğunuzdan çok daha değerli olur."

İkimiz de aynı anda başımızı eğerek karşılık verdik.

♛

Kırılmış cam gövdeye benzeyen gece, artık tüm ışıkların silinmeye yüz tuttuğu, odalarda sadece mum alevlerinin canlılığını koruduğu bir saate ulaşmıştı. Şölen sona ermişti. Gürültüler dağılmış, ışıldayan sofralar toplanmış, misafirler yavaş yavaş kendi odalarına dağılmıştı. Hoon ile son bakışmamızdan sonra, birlikte vakit geçirdiğimiz saatlerin ardından yüreğimde kalan sessiz bir ısıyla odama dönmüştüm.

Ketheral Sarayı'nda benim için hazırlanmış olan oda, sadelikle zarafeti bir arada taşıyordu. Duvarlardaki solgun mavi ipek perdeler, tavanın ahşap oyma detaylarıyla buluşuyordu. Adım atarken halının altından yumuşacık bir doku hissediliyordu. Yorgundum, ama uykudan çok, bedenim dinlenmek ister gibiydi. Bir hizmetkâr, nezaketle odadan çıkarken peşimden sessizce kapıyı kapatmıştı.

Odada yalnız kaldığımda üzerimdeki kıyafeti çıkardım. Omuzlarımı saran ağır brokar kumaşı dikkatle askıya astım. Saçlarımı çözüp yavaşça tararken aynada kendimle göz göze geldim. Yüzümdeki makyajı silerken titizce davranıyordum; gözlerimin çevresindeki karartılar silindikçe, tanıdığım yüz yavaş yavaş geri dönüyordu.

Tam pamuklu bezi yanağımdan çektiğim sırada, kulağımın içinde bir tıkırtı hissettim. Önce parmaklarımla kontrol ettim, ne olduğuna anlam veremedim. Ardından kulak mememin hemen arkasında, neredeyse görünmeyecek kadar küçük, metalik bir parıltı fark ettim. Kulağımın arkasında tenime gömülüymüşçesine bir noktadan ısınarak harekete geçti.

Küçük bir cızırtı, ardından karanlıkta bir ses.

"...rüzgar yönünü değiştirdiğinde, kuzey surları en zayıf noktadır."

“…kuzeyden gelen hava akımı, batı kulelerini zayıflatır. Asıl geçiş, iç avludan yapılacak.”

Kulagımın içine sızan ses önce boğuktu. Anlamadım. Birkaç cümle geçti, kelimeler yetersiz kaldı. Sonra ses netleşti. Ve nefesim tamamiyle kesilme noktasındaydı artık.

"Prenses Dahee. Nihayet yalnızsın. Nihayet gerçek seni duyacak kulaklara mahkumsun."

Babamın sesiydi. O tok, asla yükselmeden emir veren ses. Sırtımdan aşağı bir soğukluk indi. Parmaklarım buz kesmişti.

"Kısa tutacak ve konuşacağım. Anlamamazlıktan gelmemeni umuyorum."

"Artık yeterince içeride olduğunu varsayıyoruz. Ketheral’in savunma sistemleri, nöbet değişim saatleri ve avluların yapısı hakkında bize bilgi aktaracaksın. Gözlerinin gördüğü, kulaklarının işittiği her şeyi bana taşıyacaksın. Oradaki dostluk, gösterilen zarafet, seni çevreleyen samimiyet. Bunlar yalnızca duman perdesi. Ketheral'in taş surlarıyla övündüğü günler sayılıdır kızım. Onlar yalnızca daha nazik görünen düşmanlardır.”

Cümlelerinin sonunda soru yoktu. Açıklama da yoktu. Sadece emir vardı. Ve emir, babamın ağzından çıktığında, tek bir kelime bile sorguya açık değildi.

Devam etti.

"Biz bu kadarını kurduk. Artık senin payına düşen, üzerine düşeni yapmaktır. Valthera seni bir görev için gönderdi. Ketheral’in yıkılışı, senin suskunluğuna bağlı olabilir mi sanıyorsun? Bak, bu gece Valthera Konsey odasında bir karar daha alındı. Eğer üç gün içinde plan yürürlüğe konulmazsa, eylemsizlik seni burada bırakabilir. Ve Valthera, geride kalanları hep kendi bildiği şekilde anmıştır.”

(Not: Kendi bildiği şekilde anmak ifadesi ölümü ya da ağır yüklü bir cezayı ima eder, ama açıkca söylemeden.)

"Unutma Dahee, senin burada bulunma sebebin... bizim için nefes alıyor oluşun kadar kıymetli. Ve bir o kadar da geçici."

Bunu söylerken sesi değişmedi. Bağırmadı. Tehdit savurmadı. Hatta tınısı neredeyse nazikti. Ama bu yumuşaklık, sözün içindeki keskinliği yalnızca daha belirgin kılıyordu.

İçimden bir ses haykırmak istiyordu. Ama o sesin üzeri, bir ömür boyunca kurulmuş sadakat ve itaat örtüsüyle bastırılmıştı. Ellerim buzdan da soğuktu lakin gözlerimde yaş yoktu. Çünkü korku ağlatmazdı beni, onun sesi ağlatmazdı.

Çekmecenin içindeki fırçayı aldım. Hiçbir şey olmamış gibi saçlarımı bir kez daha taradım. Aynadaki görüntüm artık bana yabancı geliyordu. Omzuma düşen saçlar, yüzümdeki ten rengi, gözbebeklerimdeki gölgeler.
Hepsi aynıydı. Ama içimde, adını koyamadığım bir sızı büyüyordu.

"Anlaşıldı," diye fısıldadım aynaya, sesim duyulmayacak kadar kısık. Cevap kulaklığımdan gelmedi.

Kulaklığı kulağımdan narince çıkardım, çekmeceye koydum, kapattım.

Ben görevini unutan biri değilim. Ama itaatle körleşenlerden de hiç olmadım. Babam tehdit ettiyse, korkmadığımdandır. Ve eğer bu topraklar benim sınavım olacaksa, kararımı çoktan verdim. Ateşi onlar yaktı. Ben yönünü belirleyeceğim.

Ayrıca üç gün mü? Zamanı onlar sayabilir. İlk adımı atacak olan benim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

18okunma 2beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18