Regalia kitap kapağı

4. bölüm / 4

Regalia

¹

Vaveyla Yazarı: Phira Naa

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: ¹

Tören salonuna giden yol yerine kuzey kuleye çıkan taş merdivenleri seçtim bu sabah. Ayin salonunun gösterişli merdivenlerinden uzak, törenin süslü gölgelerine sırtımı dönerek.
Belki de sadece biraz nefes almak içindi bu kaçamak. Ya da kendimi, yani unutturulmuş parçalarımı, unutmaya bırakmadığım yerlerden toplamaktı niyetim. Kim bilir. Sarayda nefes almak bile bir hürriyet sayılıyorsa, o hürriyetin bedelini önce kendi yakarışımla ödemeliydim.

Merdivenler, sabahın en erken saatlerinden beri nemliydi. Taşların arasına sinmiş rutubet kokusu, içime kadar işliyordu. Hava, kuleden aşağıya doğru inen incecik bir esintiyle solunuyordu, bayram sabahları gibi ürpertili ama içine sinmiş bir dinginlikle. Penceresiz duvarlardan yankılanan adımlarım, çocukluğumun yankısıyla buluşuyordu her basamakta. Taşların içine işlenmişti geçmişim. Geceleri gizlice kitap kaçırdığım, pelerinimin altına rulo yapıp sakladığım kâğıt parçalarının hâlâ orada bir yerlerde olduğunu düşünüp alay ediyordum kendimle bazen.

Geniş pencerelerin gerisinde uzanan bahçeler, bu sabah daha çok bir tiyatro dekorunu andırıyordu. Baharın yeni uyanan çiçekleri bile bu resmiyetin içinde soluk birer figüre dönüşüyordu. Tören sabahlarında, saray kuralcılığıyla öne çıkardı.

Kuleye vardığımda, şehir manzarasının açıldığı pencerenin önüne gittim. Yükseklerden gelen rüzgar hafifçe sızarken iceriye, aşağıda da, saray avlusunun taş zemininde, askerler diziliydi.

Daha hızlı adımladım merdivenleri. Ayin saatine az kalmıştı ve Daon'un hazırlık için yardıma ihtiyacı olabilirdi. Kuzey kuleden inerken her basamak, beni geçmişin tortularından
bugünün gerilimine taşıyordu.

Odaya geldiğimde çekinmeden kapısını açtım. Aramızda hiçbir zaman kapılar olmamıştı. Gizlenmek bize yabancıydı çünkü ne zaman birbirimizden uzaklaşsak, kelimeler yerine sessizlik konuşmaya başlardı.

İçeri girer girmez, odayı kaplayan o tanıdık dağınıklık karşıladı beni. Sabah güneşini yeni yeni içine almaya başlayan bir sığınaktı burası. Duvarları pastel tonlara boyanmış, bir köşeye gelişigüzel asılmış renkli şallarla, çerçevesiz çizimlerle kaplıydı. Bir tanrıçanın yorgun sureti, bir çakalın uyanık gözleri, kuş tüylerinden yapılmış semboller...
Her biri, onun düş gücünden taşmış bir başka dünyaydı. Odanın köşesinde, duvara yaslanmış küçük bir tahta kütüphane vardı, üstü kitaplarla, sayfaları arasına sıkıştırılmış kuru çiçeklerle doluydu.
Daon'un odası, sarayın steril zarafetinden sapma duruyordu: baska bir hayat vardı, bir isyan vardı burada.

Yatak ise, yastıklardan yapılmış bir kaleye dönüşmüştü. Daon, bu kalenin ortasında saklanıyordu; saçları darmadağın, alnına yapışmış birkaç tutam güneş ışığıyla parlıyordu. Gözlerini kısarak bana baktı, uykulu ama uyanık. O koyu kahve harelerde hâlâ gece vardı.

"Prensesler sabah ayininden önce uyanmazdı eskiden," dedim hafifçe gülümseyerek, eşiğe yaslanıp. "Ama senin gibi küçük bir bela, güneşle yarışmayı huy edinmiş."

Saçları karışmış, gözlerinde uykunun ağır pususu vardı ama dudaklarının kenarında o tanıdık, alaycı kıvrım çoktan yerini almıştı.

"Elinde bir tepsiyle gelmediğine göre, yine hayat dersi vermeye geldin," dedi, sesi boğuk ama alayla karışık.

"Bu kaçıncı sabah baskını, sayamadım artık."

"Tepsi mi?" dedim odanın içinde ağır ağır yürüyerek.

"Sarayın tek özverili prensesi olarak, seni yatakta besleyeceğimi mi sandın gerçekten?"

Kaşlarını çattı. Gözlerinin kenarında beliren kırışıklıklar bir çocuğun gülüşüyle bir savaşçının bilgeliği arasında sıkışmıştı. Onun bakışlarında her daim hem çocukluk vardı hem de geleceğe dair bir şey. Bu ikiliğin güzelliği, onu seyretmeyi bir büyüye dönüştürüyordu.

"Senin hâlâ sabah erkenden gelip beni azarlayacak enerjiyi buluyor olman, krallık tarihinde kayda geçmeli bence," dedi gözlerini ovuştururken.

"Gerçekten, Dahee, insanlar güne çayla başlar, sen alayla."

Yüzümde tebessümle gözlerimi devirirken pencereye yöneldim. Perdeleri araladığımda dışarısı bir tören provasına sahne oluyordu. Altın zırhlar sabah ışığında parlıyor, askerler ritmik bir ahenkle yürürken sarayın alt katları, yaklaşmakta olan seremoniye hazırlanmaya devam ediyordu. Bu ihtişam bana hep soğuk gelmiştir.
Görkemin altındaki sessizliğe alışmak çocuk oyuncağı değildir.

"Bugün adın ilk kez törende yüksek sesle anılacak," dedim.

"Ve artık sarayın resmi kayıtlarında yer alan bir onur göstergesi olacaksın."

Yatakta doğruldu. Omzundaki ince sabahlık düşmek üzereydi ama hiç umursamadı. Saçlarını parmaklarıyla geriye taradı. Üzerine geçirdiği zamana meydan okuyan bir umursamazlıkla yastıklardan sıyrıldı.

"Adımı duymak neyi değiştirir?" dedi arkamdan. "Duymak istemeyen kulaklar sağır kalacaksa, sesin ne anlamı var?"

Gülümsedim, yüzüm ona dönük olmasa da. Zekâsı, yaşından büyük cümleler kurmasına neden oluyordu hep. Ve ben, onu bu kadar erken anlamak zorunda bırakan dünyaya biraz daha içerliyordum her seferinde.

"Adın duyulursa" dedim, ona dönerek. "Yok saymak zorlaşır. Görmezden gelenler, seni inkâr edemezler. Ve sen konuştuğunda, susturulamayacağını öğrenirler. Bu sarayda, konuşma hakkı, sadece duyulma ihtimali olanlara tanınır."
Bu da bir şereftir, hayıflanacağına gurur duy."

"Ablacığım," diye söylendi, bana yaklaşarak. "Bu oyunların bir parçası olmaktan neden bu kadar memnunsun? Sen hep sahne arkasında kalmayı seçtin. Şimdi neden beni ön tarafa itiyorsun?"

Başımı çevirdim, gözlerine baktım. İkimiz için de basit soruların, karmaşık cevapları vardı.

"Çünkü seni görmelerini istiyorum."

Aramızda bir sessizlik oldu. Ama bu, bir şeyin bittiği değil, başlamak üzere olduğu sessizliklerdendi. Elini ellerime uzattı, ben de onun saçlarını düzelttim. Küçük bir ritüel gibi. Bir vedanın ya da doğuşun ön işareti.

Benim ellerimden kurtulurken"Eğer beni ön tarafa itiyorsan, en azından saçımı doğru düzgün düzeltmeme izin ver," dedi, yavaşça aynasına yönelerek.

"Pekâlâ,"

"Sanırım saçlarımı sen tarayacaksın. Yoksa savaş alanına benzerim."

Kıkırdadım. Bu taleple beni küçüklüğünden beri her zaman teslim alırdı. Tarakla yanına oturdum. Saçlarını çözmeye başladım. Koyu kestane saçları, rüzgâr gibi dalgalıydı. Telleri arasında kurumuş lavanta kokusu saklıydı; Daon'un küçük kaçamaklarının kanıtı.

♛

Kuzey kuleye çıkan taş merdivenleri ardımda bıraktığımda, sabahın ince ışığı karlı duvarların yüzeyine eğilerek dokunuyordu; yüzyıllardır dokunulmayan bir sırrı usulca okşarcasına. Adımlarım beni, Daon'un odasının hemen yanındaki dar pencereye yönlendirdi. O pencerenin önünde durmak, yıllardır yalnızca bana ait kalan bir içtenliğin, sessiz bir teslimiyetin devamıydı. Elimi taşın soğuk yüzeyine dayadım. Parmaklarım, zamanın oyduğu çatlakların içine yerleşti. Yüzümün gölgesi pencereye vurduğunda,
gözlerim, sarayın altındaki geniş avluda usul usul hareketlenen sabah düzenine takıldı.

Aşağıda, tören için hazırlık yapan görevliler devinim halindeydi. Hizmetliler, altın yaldızlı flamaları uzun sırıklarla rüzgâra salıyor, muhafızlar dizilişlerini prova ediyordu. Tören kıtası, sarayın kuzey cephesinden yükselen taş duvarların önünde adeta bir gölge tiyatrosunu andırıyordu. Her hareket hesaplıydı, her adımın ritmi vardı. Bu dışarıdan bakıldığında bir düzenin, bir görkemin yansımasıydı. Bilirdim ben bu düzenin içini, çatlayan taşlarını, yaldızın altındaki pası.

Bir sarayın en büyük yalanı, ihtişamıdır. Işıltının ardında, aslında karanlık bekler. Şimdi aşağıda toplanan kalabalıkların çoğu, yalnızca gösterinin bir parçası olmaktan memnundur. Yüzlerinde hayranlıkla karışık bir boşluk. Onlara göre yukarıdan gelen her şey, kutsal bir emir gibi iner. Bilirim emrin nasıl yazıldığını. Hangi kalemle, hangi elin titreyerek bastığını, hangi inkârın üzerine çizildiğini.

Gözüm bir noktaya takıldı. Sarayın doğu kapısının hemen önünde, ince yapılı bir çocuk, elinde beyaz bir mendil tutuyordu. Kollarını açmıştı, rüzgârla dans eden mendili kuş misali salınıyordu. Yanındaki kadın, büyük ihtimalle annesiydi, onu kolundan çekiştiriyordu. Belki de sarayın protokolüne uygun davranması için uyarıyordu. Ama çocuk, bir anlığına özgür görünüyordu. İşte bu yüzden bakışlarımı ondan alamadım. Çünkü özgürlüğün neye benzediğini unutmak üzereydim.

~

Daon'un gelişiyle zamanın çarkları gıcırdayarak yeniden dönmeye başlamıştı. O sabah, sarayın taş duvarları alışılmışın dışında bir sükunetle dolmuştu. Ne hizmetlilerin telaşlı ayak sesleri ne de rüzgârın kule aralıklarından iniltisi duyuluyordu. Sessizlik, olağanın dışına taşan bir anlamla yerleşmişti her köşeye. Gökyüzü renklerden yoksundu, sabah doğmak istememiş, şafağı geri çevirmişti.

Annemin odasına adım attığımda, havadaki yoğunluk neredeyse elle tutulacak kadar gerçekti. Işığın ulaşamadığı köşelerde zaman duraklamış, her nesne nefesini tutmuştu. Annem, yorgun ama uyanık gözlerle yatağa yaslanmıştı. Kucağında duran o narin varlık, duvarlara sinmiş yılların, bastırılmış özlemlerin ve korunması gereken bir geleceğin cevapsız sorusuydu.

İçeriye attığım her adımda, içimde büyüyen çekinceyle birlikte, ona yaklaştım. Başımı eğdiğimde, yüzünü ilk kez gördüm. Gözleri kapalıydı ama gözkapaklarının ardında bir bilinç kıpırdanıyordu. dünyaya daha doğar doğmaz hâkim olan, kendine ait bir bilgeliğin taşıyıcısı. Teninin rengi ayazda beklemiş bir çiçeğin solgunluğunu andırıyordu. Dudaklarının kenarında beliren hafif kavis, doğuştan bildiği bir sırrın izini taşıyordu.

Annemin parmakları titreyerek bebeği bana uzattığında, avuçlarımda ilk kez gerçek bir anlam hissettim. O an, ne çocuk seslerinin eksikliği ne de sarayda gizlenmiş yılların yükü vardı. Yalnızca bu küçük bedenin taşıdığı büyük sessizlik vardı. Onu tutarken, içimde kırılıp yeniden inşa edilen bir duygu yükseldi. Bir kardeşlikten fazlasıydı bu.

Sarayın taşları onun ağlayışıyla yankılandı. Bu ses ne bir feryat ne de bir mızraptı; daha çok varlığını ilan eden bir hakikatti. Kapalı kapılar ardında büyüyen karanlık, o ilk çığlıkla bir anlığına geri çekildi. Duvarlar ilk kez içten içe ısındı. Zaman, ilk kez bir adla yeniden başladı.

O an içimde taşıdığım yemin, sessizdi ama kesin: Ne olursa olsun korumalıydım onu. Gülüşünü, sesini, düşlerini.
Bu sarayın içinde benden daha azıyla yetinmeyen ikinci bir yürek doğmuştu. Gölgelerden geçecek, duvarların diliyle konuşacak ve yine de kendinden vazgeçmeyecek bir yürek.

~

Pencereden uzaklaştım. Odaya yeniden döndüm. Daon aynanın karşısında üzerine ince işlemeli beyaz bir tören elbisesi geçirmişti. Kumaşı, ışığa tutulduğunda dantel gibi görünüyordu, altındaki dastar katmanları onun içinde dimdik durmasını sağlıyordu. Saçlarını yarım toplamıştı; omzuna düşen dalgalar, bilinçli bir dağınıklıkla bırakılmıştı. Boynundaki ince gümüş kolye, anneannemizin yadigârıydı.

Dönüp bana baktı. Aynanın karşısında kıpırtısız duruyordu. Fakat onun
hareketsizliği içinden geçen yüzlerce düşüncenin yankısının ifadesiydi. Gözlerinde korkudan çok, başka bir şey vardı. Merakla karışık bir endişe.

Omuzlarını saran işlemeli kumaş, omurgasını olduğundan daha dik gösteriyordu; oysa ben onun gerçek duruşunu biliyordum. O kalp, sırf bugüne ulaşmak için kaç kez eğilip kırılmaktan sakınmıştı.

Adımlarımı yavaşça attım. Odanın ortasında, kalın halının üzerine düşen ışıkla beraber yürüdüm. Her adımımda kumaşın dokusu hafifçe hışırdıyordu. Daon'un yanına varınca, o fark ettirmeden bana göz ucuyla baktı. O bakışın içinde hem çocuk kalmış bir hayranlık, hem de yeni yeni filizlenen bir kadın duruşu vardı. Ayna, içimizde saklı duran kelimeleri de gösteriyordu aslında.

"Saçlarının uçlarını bilerek mi böyle bıraktın?" dedim hafif bir gülümsemeyle, sesimdeki sıcaklığı o hemen yakaladı.

"Hayır. Sabaha karşı uğraşmayı bıraktım. Elbiseyle boğuşmak yetti," dedi dudaklarını büzerek. Ama ardından yine geldi o alaycı kıvrım; dudaklarının kenarına asılmış daima hazır o yarım gülümseme.

Parmaklarının titrediğini fark ettim. Sessizce yaklaştım ve ellerini kendi ellerimin arasına aldım. Avuç içleri soğuktu ama derisinin altı, hareket etmeye hazırlanan bir kalp gibi atıyordu.

Daha sonra eğildim, saçının arkasında düşmüş bir tutamı dikkatle düzeltip tel tokanın içine sıkıştırdım. Aynada bize bakan yansımamız, bir ressamın zamansız taslağıydı sanki. Biri tamamlanmış gibi duran ama hâlâ çırpınan; diğeri hâlâ çizilmeyi bekleyen, ama özünü çoktan belli etmiş bir portre.



Törene on dakika kalmıştı. Odada bir sessizlik çöreklendi. Bu dıs dünyanın gürültüsünden değil, iç dünyanın hazırlanışındandı.

Daon pencereye yürüdü bu kez. Benim az önce durduğum yere geldi ve avuç içini taş kenara koydu, aşağıya baktı. Tören avlusu artık kalabalıktı. Görevliler, muhafızlar, davetliler..
Göz alabildiğine şekil ve hiza. Ama o, tek bir noktaya sabitlendi.

"Orada kimse beni tanımıyor," dedi usulca. "Onlar için sadece bir isim, belki de yalnızca bir abiyeyim." İçi güldü gözlerinin.

"Bırak öyle sansınlar,"
"Senin gerçekliğin, onların hayal ettiklerinden çok daha büyük. Ve zamanla anlayacaklar."

Daon başını çevirip bana baktı. Bu bakış bir kabulün ifadesiydi. Kendinden emin olmayan ama bir başkasının inancına yaslanarak yürümeyi seçen biri, benim inancıma.

Zaman dolmuştu. Kapı dışarıdan üç kez tıklatıldı. Bu, hazır olun işaretiydi.

Daon derin bir nefes aldı. Nefes alışında bir kararlılık vardı; korkuya rağmen atılan bir adım.

"Elim titriyor hâlâ," dedi fısıltıyla.

"Bırak titresin,"
"Heyecan, canlı tutar."

Elini tuttum. Parmaklarını sıktım. Ardından birlikte yürüdük kapıya. Bu yürüyüş, sarayda birçok koridordan geçmişti ama belki de ilk kez Daon için bu kadar anlamlıydı. Adımlarımız halıya gömülüyor, kumaşın hışırtısı neredeyse bir müziği anımsatıyordu.

Kapılar açıldığında, içeriden yükselen ses bir dalga misali çarptı bize. Göz alıcı salon, çiçeklerle, flamalarla, ışıkla bezenmişti. Ama o an, hiçbir şey Daon'un o ilk adımını gölgede bırakmadı. Çünkü o adımda bir kimliğe, bir role ve belki de bir hayale geçiş vardı.

Ve ben, onun arkasından yürürken yalnızca bir abla değil, sessiz gardiyanı gibi hissettim kendimi.

♛

Kız kardeşimin yanından sessize sıyrılınca, o görkemli kalabalığın içindeki hareketliliği geride bırakıp adımlarımı hızlandırdım ve
annemin tahtının hemen sağındaki köşeye, kırmızı bir şalla örtülmüş alana, adımımı attım, kücük bir hareketle elbisemin altını düzeltip bölmeye oturdum.

Salon, vakit henüz tam yerini ağartmadan önce sessizliğin en kalın, en yoğun haliyle sarmalanmıştı. Taş duvarların ücretli bir sessizlikle sıradanlığın ötesine geçtiği bu büyülü mabet, bin yılların tanığı olan kemerli sütunlarıyla zamanı dize getirmisti. Ayin salonunun kubbesine yükseldikçe incelen taş kemerler, göğü kucaklayan devasa bir elin parmaklarıydı birleşen, üzerine çizilmiş kadim simgelerle, kutsal göğün yer yüzüyle olan gizli muhabbetine aracılık eden. Gökyüzüyle toprak arasında büyük bir yemindi bu yapı suskun, ama içinde binlerce yıllık sözler gizliydi.

Daon'un içinde taşıdığı bu büyüsel gücün kaynağı, aslında asırlara dayanıyordu. Onun soyunun, büyük bir büyücünün soyundan geldiği ve bu soyun zamanla gücünü kaybettiği bilinirdi. Ancak Daon, doğduğunda bu gücün uyanmaya başladığını fark etmeden büyümeye devam etti. Küçük yaşlardan itibaren, ona özel bir şeyler olduğu herkes tarafından hissedilmeye başlanmıştı. Ama ona ne olacağı, neyi başaracağı konusunda kimse tam bir şey söyleyememişti. Çünkü bu güç, yalnızca belirli zamanlarda ve belirli koşullarda kendini gösteriyor, her an gözle görülebilir bir şey olmuyordu.

İçindeki büyünün, genellikle uyuduğunun ve ancak gerçek tehlike ya da ihtiyaç anında uyandığının bilincindeydik. Örneğin, halkı tehdit altında olduğunda, bu güç bir uyanış yaşayacak, Daon'u koruyacak, onu bir lider kılacak kadar kuvvetli hale gelmesi yönünde. Tanrılar, onu kendi iradeleriyle bir halkın temsilcisi olarak seçmişti, çünkü Daon, halkını koruma görevini yerine getirebilecek güce ve iradeye sahipti. Tanrıların gözünde kardeşim, onların isteğini dünyada yerine getirebilecek bir araçtı.

Bu büyüsel güç, onu bambaşka bir seviyeye taşıyordu. Onun sadece bir önder olması yetmiyordu. halkını koruyacak, onlara güven verecek bir önder olması gerekirdi. Çünkü Daon'un temsilcisi olduğu halk, kaderin acımasız yolculuklarıyla baş başa kalmıştı ve onları koruyabilecek bir lideri seçmek, tanrıların en önemli işiydi.

Bu yüzden, ayin töreni halkın geleceği için kritik bir andı. Daon'un, büyüyü en yüksek şekilde hissetmesi ve ona nasıl hükmedeceğini öğrenmesi için bu tören bir fırsat yaratıyordu. Ayin, onun büyüsünü halkına sunma, onlara bu gücün ne kadar güçlü ve koruyucu olduğunu gösterme zamanıyken, aynı zamanda Tanrilar tarafından bir güç veriliyordu. Ayin, Daon'un içindeki büyüsel enerjiyi denetlemesi, ona sahip çıkması ve halkı için kullanmayı kabul etmesi gereken bir geçiş ritüeliydi.

Burada, yüzyıllar öncesine dayanan taş yapılar, Daon'un atalarının bu topraklara duyduğu saygıyı simgeliyordu. Her taş, her sunak, halkın geçmişini ve Tanrıların bu halkla olan derin bağını temsil ediyordu. Daon, bu töreni yaparken, adımlarını her atışında bu toprakların, bu taşların, halkın üzerindeki etkisini hissedecekti. Ama daha önemlisi, o an, içindeki büyüsel gücün kontrolünü elinde tutmak zorundaydı. Zira bu güç ne kadar büyük ve tehlikeli olursa olsun, Daon'un ona nasıl yön vereceği, halkının geleceğini belirleyecekti.

Nihayet Daon, adımlarını ağır ağır atmaya başlamıştı. Tüm salon, onun yürüyüşüne tanıklık eden sessiz bir görgü meclisine dönüşmüştü. Ayin dairesinin merkezine doğru ilerlerken, etrafında oluşan boşluk neredeyse elle tutulurdu. Velev ki, herkes onun geçeceği yolu önceden biliyor, o yolu düşünceleriyle açıyorlardı. Yüzündeki ifade, alıştığım Daon'un o içe dönük sessizliğini taşımıyordu artık. Yerine bir tür dinginlik, hatta hükmeden bir duruluk yerleşmişti. Bu, bir kız kardeşin gözünden bakıldığında dahi tanınamayacak kadar değişmiş bir duruştu.



Annemle babama kaydı koyu irislerim, merkezdeki ayin alanına bakan tahtlarında sessiz ama dimdik oturuyorlardı. Babamın yüzündeki çizgiler, devletin yükünün izlerini taşıyordu. Annem ise sakinliğini bozmadan, başını eğik tutuyordu; gözlerinin içi kız kardeşime kenetlenmişti. Onların bakışlarındaki yoğunluk, kelimelerin taşıyamayacağı bir ağırlıktaydı.

Daon'un üzerinde taşıdığı gümüş işlemeli cübbe, ışığı kırarak etrafa yumuşak bir parıltı saçıyordu. Cübbenin omuzlarına doğru inen iki hilal, temsilin işaretiydi. Bu işaret soyun özündeki kudretin simgesiydi. Daon, kadim soyumuzun seçilmiş taşıyıcısıydı. Doğmadan önce bile, doğum sancılarıyla birlikte saraya yayılan o tuhaf ışık, onun sıradan bir varis olmayacağının ilk işaretiydi. Yıllar geçtikçe, içindeki güç belirginleşti. Rüyalarında atalarının seslerini duyar, ellerini taşlara koyduğunda eski dillerde yazıtlar belirirdi.

Adımlarını sessizce ama şaşırtıcı bir kesinlikle atıyordu. Gövdesini dik tutuyor, başını hafifçe öne eğmiş yürüyordu. Ne kibir ne çekingenlik. Bu anı, yaşamı boyunca içinde taşıyarak gelmişti. Salonun ortasındaki mermer halkaya yaklaşırken, çevredeki asilzadeler yerlerine çekiliyor, başlarını hafifçe eğerek onu selamlıyorlardı. Her bir bakışta bir parça hayranlık, bir parça endişe vardı. Çünkü eski düzenin yavaşça geride bırakılacağını da işaret ediyordu.

Önünde yere yerleştirilmiş yedi taş vardı. Her biri atalarımızdan birinin adına adanmıştı. Eğildi Daon, en ortadakine hafifçe dokundu. Taş, kısa bir parıltıyla yanıt verdi. Salonun içinden bir mırıltı yükseldi. Konuklar ve soylular arasında şaşkınlıkla karışık bir hayranlık yayıldı. Taşların hepsi herkese yanıt vermezdi. Yalnızca hak edene, yalnızca içindeki öz güce sahip olana..
Kimsenin artık şüphesi kalmadı o an.

Ardından, yüksek rahibelerden biri ileri çıktı. Başında zümrütle bezeli bir taç, üzerinde ise siyah ipekten bir cüppe vardı. Yüzü neredeyse tamamen örtülmüş, yalnızca dudakları görünüyordu. İnce bir sesle, kadim bir dille dua etmeye başladı. Salon, o ezgilerle birlikte biraz daha ağırlaştı.
Elimdeki ipek mendili sıktığımı fark ettim. Kalbim, göğsümde tek bir ritimle Daon'unkine eşlik ediyordu.

Törenin kalbindeydik artık. Her şey yerli yerindeydi. Her adım, her duruş önceden belirlenmişti ama yine de içimde dizginlenemeyen bir gerilim vardı. Kalbim, göğsümde bir kuştu çırpınan.

Babam bir adım atınca, dikkatim onun oldu bir an. Her hareketi ölçülüydü, ağırbaşlıydı.
Bakışları, kayıtsız bir güvenle Daon'a odaklanmıştı. Tüm dikkat, sanki o an babamın bir işaretiyle birleşmiş, Daon'a yönelmişti. Herkes derin bir sessizliğe büründü, bir şeylerin başladığının hissi vardı. Ne davul sesi, ne fısıldayan sesler, ne de ayak sesleri vardı. Yalnızca bir boşluk, bir anın içindeki boşluk vardı.

Adımlarını ağır ağır Daon'a yaklaştırarak sözlerini duyurdu Kral Dante,

"Artık gücünü anlamanın vakti geldi, Daon"

O sözler, salondan başka hiçbir şey duymadığım bir anın içinden yükseldi. Babamın sesi, sert ve kararlıydı. Daon ise, her bir sözcüğü kabul edercesine bakıyordu. Bir cevap vermedi; zaten o an, sözlerin ötesindeydi. Ne kadar konuşulsa da, Daon'un gücü, bu toprakların beklediği şeydi. Babamın gözlerinde bir onay vardı ancak sadece bu kadarını söylemek yetiyordu. Bir insanın, bir varlığın güçle buluşması, bazen sadece sessiz bir bakışla onaylanırdı.

Babam, hafifçe elini Daon'un omzuna koydu. Halk, tüm beklentisini bir solukta içeri çekmişti. Herkesin nefesi, sadece o anın içinde sıkışmıştı. Daon'un gözleri, babamın gözleriyle buluştu ve bu bakışmaların ardında yalnızca bir anlam vardı: Kardeşim, krallığın beklediği lider olmaya, hükmetmeye, en hazır kişiydi. Her adımı, her duruşu bunun işaretiydi. Artık gücüyle krallığa hükmedecek bir varlık olarak bir dönüşüm yaşıyordu.

Az önceki rahip, elleriyle altın işlemeli bir parşömeni tutarak salona doğru ilerledi. Gözleri, geleceğin umudunu taşıyan bir bilgelik barındırıyordu. Bütün salon birdenbire merak içinde, yalnızca rahibin sessizce hareket eden ellerinin oluşturduğu hışırtıyı duyuyorduk.

Rahip, elindeki amblemi özenle Daon'un sol omzuna yerleştirirken, altın simge parıldamaya başladı. Daon, gözlerindeki azimle, tüyler ürpertici bir anlam taşıyan bu sembolün sırrına hakim olmuşcasına duruyordu. O sembol, Daon'a hem dünyevi hem de ilahi bir sorumluluğu devrediyordu. Kraliyet ailesinin her bireyi, bu sembolü taşıdığında, krallıklarının kaderini şekillendiren bir gücü elinde tutmuş oluyordu.

Sembol, Valthera halkı tarafından kutsal kabul edilen bir işaretti. Altınla işlenmiş, nadir bir işaretin en önemli anlamı, doğaüstü bir bağ kurmaktı. Efsanelere göre, her bir sembol, Tanrılar tarafından Krallığa verilen bir işaretti. Ama her biri de bir sınavdı. Onu taşıyan kişinin ne kadar büyük bir sorumluluğa sahip olduğunu gösteriyordu. Daon'un omzundaki bu simge, Valthera'nın hükümdarlarının Tanrıların iradesini yeryüzünde yerine getirecek olan seçilmiş kişiler olduğunun kanıtıydı. Özetle, Tanrılarla kurulan bir bağın simgesiydi.

Rahip, sembolü omzuna yerleştirirken, uzun bir dua okudu. Duanın her kelimesi, kadim bir bilgeliğin özüydü. "Tanrıların yüce işaretini üzerine koyuyoruz, Valthera'nın seçilmiş liderine, halkının kaderini taşıyan varlığa." Rahip, derin bir nefes alarak, bu ritüeli tamamladı. Tüm salon bir sessizlik içinde derin bir saygı gösterdi.

Rahip ellerini sembolün son bir kez parlamasına neden olduktan sonra, başını eğdi ve Daon'a doğru hafifçe eğildi. O anın kutsallığı, tüm salonda hissediliyordu. Herkes, bir hükümdarın halkına nasıl liderlik edeceği, geçmişin ışığında nasıl yol alacağı konusunda derin bir düşünceye daldı.

Ve sonra, beklenen an geldi. Rahip, nazikçe ve yüksek sesle, "Prenses Daon, Krallığın yeni önderi, Tanrıların işaretini omuzlarında taşımaktadır. Şimdi, yolculuğuna başlamak için zamanıdır," dedi.

Benim içimdeki huzursuzluk, bir an için yerini meraka bırakmıştı. Ne hissetti o an, Daon? Sadece bir sembol mü, yoksa gerçekten Tanrıların ve halkının bu yükü ona verdiğini mi?
Tüm bu anı izlerken, sordum kendime. Ya ben? Var mı benim de bir kaderim?

Rahip, bu kısa konuşmanın ardından bir adım geri çekildi. Daon'un gözlerindeki kararlılık, bir an için bana bile cesaret verdi. O, bir liderin tüm sorumluluğunu taşımak üzere seçilmiş biriydi artık. Ve ben, o seçilmiş kişinin, aramızdaki bağları derinlemesine anlamaya çalışan bir izleyici olmaktan başka bir şey değildim.

Dua sesleri yavaş yavaş sönümlenirken, salonun kalbindeki ağır sessizlik tekrar yerini aldı. Zamana gerilen bir yay gibi uzanan bu an ayinin son halkasını da kapatırken, içime açıklayamadığım bir gerilim salınıyordu. Daon'un dizleri mermer zemine değdiğinde omzundaki altın sembol titrek bir ısıkla yeniden parladı. Ne bir zaferin gösterişi vardı o parıltıda, ne de boş bir ihtişam. Sadece bir mühür, tamamlanmış, suskun ama derin.

Rahip, usulca geri çekildi. Ardında bırakılan boşluk bir dönemeci andırıyordu. Geride kalan törelerin gölgesiyle, önünde açılan yeni bir devrin belirsiz çizgisi arasında bir sınırdı bu. Ardından, sırasıyla asilzadeler eğildiler, basları eğikti ama bakışları ayakta kalmıştı. Her biri, Daon'un sessiz varlığında yankılanan gücü tanımıştı. Ayin, onları tanık da kılmıştı bir yandan.

Babam kalktı yerinden, ardından annem. Konuşmadılar. Ama bakışları, yükü omuzlayan birine yönelmişti artık. Daon, kalktığında başka biriydi. Onu getiren adımlar geçmişe aitti. Simdi yürümeye başladıkları, geleceğe.

Ayin gösterişsiz ama asil bir bicimde son buldu. Ne bir alkış vardı, ne fısıldamalar. Sadece içlere işleyen bir kabul.
Herkes, sessizce yerinden ayrılırken aynı zamanda yeniden bir çağın ilk nefesini içine çekiyordu.

Bunca konuşmadan sonra anlayacağımız üzere Daon'un yolu aydınlık ve yeniliklere açıktı artık.
Ben ise, yani saygıdeğer çaylak kraliçenin saygıdeğmez ablası, mıhlanmıştım olduğum yere.

♛

Soyluların dağılmasını bekledikten sonra dizlerimi toparlayarak ayağa kalktım. Cüppemin altındaki eteklerimden birini düzeltirken parmaklarım kumaşın yüzeyine kaydı. Kadife ile ipek arasında bir şeydi, narin ama güçlü.
Şalım, omuzumdan kayacak gibi olunca hafifçe yukarı çektim. Sonra sessiz adımlarla, kalabalığın geri kalanına karışmadan salonun kıyısından uzaklaştım.

Çekildim gölgede kaldığım sütunun yanından.
Adımlarım önce temkinliydi sonra alıştığım bir dengeye kavuştu. Saçlarım, bir omzumdan arkaya kaydı.

En son Daon’a kaydı gözlerim.
Bakışımız kesişmedi. Ama gerek de yoktu.
Onun bu yeni halini izlemek, kendi ellerinle bir evi boyamak, sonra kapının önünde durup içinde artık yaşanamayacağını fark etmekti.

Güney kuleye vardığımda odamın kapısını iterek içeri girdim. İçerisi boğuk ama sakindi. Perdeler kapalıydı, ama aralıklarından sızan gün ışığı duvarda narin izler bırakmıştı. Bir süre kapının önünde durdum, ayin salonunun ağırlığı omuzlarımdan tam inmemisti henüz. Sonra belimdeki kalın kemeri masanın üzerine bırakıp sandalyeye yöneldim.

Pencerenin önündeki ahşap sandalyeye otururken parmaklarım saçlarımdaki tokalara gitti. Ağır ağır çözdüm hepsini. Saçlarım omuzlarıma döküldü, gün boyu taş gibi duran başım hafifledi biraz. Masanın köşesindeki fırçayı aldım. Aynanın karşısında durmadan, yavaş ve uzun hareketlerle saçlarımı taramaya başladım. Sessizlik ilk defa kendi iç sesim kadar gürültülü değildi.
Her şeyin ötesinde
yalnız kalabilmek bir nimet gibi gelmişti.

Son anda fark ettiğim, ensemde sıkışıp kalmış tokayı ellerimle çözmeye çalışırken kapı üç kez tıklatıldı.

Yerimden kalkarken elimdeki tarağı masaya bıraktım. Saçlarımın bir yanı çözülmüş, diğer yanı hâlâ yarı taranmış haldeydi. O an aynada yüzümle göz göze gelmemeye dikkat ettim.

Birkaç saniye içerisinde kapıya yönelip tokmağı çevirdim.

Karşımdaki ifade, ne bir askerinki kadar sertti, ne de sıradan bir hizmetkârın çekingenliğiyle örtülmüştü.
Bu Inha'ydı.

“Müsait misin?” dedi, içeri adım atmadan.

Başımı hafifçe eğdim. “İçeri gel, Inha.”

Kapıyı kapatıp arkamdan döndüğümde o çoktan pencerenin yanına geçmişti, her zamanki gibi manzaraya göz ucuyla bakıyor ama aslında doğrudan bana odaklanıyordu.
Sanki beni henüz oturmadan tartmak istermişe benziyordu.

“Bugün öğleden sonra,” dedi kısa bir sessizlikten sonra. “Ketheral protokolü ilk teması için bir barış yemini toplantısı düzenliyormuş. Katılımın talep edildi. Ve sanırım, üç saat içinde çıkmamız gerekecek.”

İçimden istemsiz bir nefes bıraktım. Gözüm masanın ortasındaki tarağa kaydı, sonra aynaya, sonra tekrar Inha’ya.

“Şimdi mi haber veriliyor?” diye sordum, ama sesimde sitemden çok yorgunluk vardı.

“Şahsen,” dedi Inha, başıyla hafifçe onaylayarak.
“Zamanlamanın pek düşünceli olduğunu söyleyemem ama, sanıyorum ki önemli bir gelişme"

Yüzüme kısa bir gülümseme yayıldı ama çabucak söndü. Bu krallığın içinde, nefes bile bazen görevle alınıyordu.

"Benim de orada olmamı gerektirecek bir gelişme demek." Diye fısıldandım kendi kendime. Kendimin bile duyamayacağı kadar kısıktı belki sesim.

“Anladım,” dedim Inha'ya tebessüm ederek. “Hazırlanırım.”

Inha başını eğdi, kısa bir duraksamadan sonra ekledi: “Daon’un da katılması bekleniyor. Ama senin orada olman, dengeleri gösterme açısından daha çok önem taşıyacak gibi duruyor. Özellikle bu dönem…”

“Biliyorum,” diye kestim lafını, sesim istemeden sertleşmiş bir yankıyla odanın içine düştu.

Kelimeler dudaklarımdan çıkarken onları geri alamayacağımı bilmenin o tanıdık burukluğunu içimde hissettim Dudaklarım birbirine bastı, gözlerimi kaçırdım.

“Bunun sonrasında ne yapmam gerektiğini biliyorum. Endişelenme."

Bakışları sabit kaldı. Sessiz bir güven ifadesi vardı yüzünde. Ne fazla ne eksik.

Sesimin tonunu fark ettiğim an içimde bir şey çatlak verdi. Sözüm keskin ve aceleciydi, sanki karşımdaki yıllardır koyulan mesafelere karşın yanımda duran, her fırtınada sırtımı kollamaya çalışan kişi değilmiş gibi. Oysa biliyordum, Inha kötü zamanları sessizce taşıyan, gerektiğinde bir bakışıyla insanı yere sabitleyen ender Valthera insanlarındandı. Sarayın gölgesinde yıpranmış nice gecemde, sessizce başucuma oturduğu günler olmuştu. Şimdi ona karşı yükselttiğim ses, aslında kendimeydi. Bu günün ağırlığı, ayinin gerginliği ve içeride boğazıma oturmuş o eski histi.

Elim istemsizce avuçlarımı kavradı. İçimde bir yer, kırılıp dökülmeye hazır duran cam raflar misali gerilmişti. Sesimi alçalttım, ama boğazımdaki o düğüm hâlâ çözülmemişti.

Gözlerimi bir süre onunkilerle buluşturamadım. Göz göze gelirsem, dudak kenarındaki o mahcup kıvrımı, göz altlarındaki ince gölgeleri görecektim. Başımı azıcık eğip yutkunmakla yetindim o ara. Daha sonra sesimi mümkün olduğunca eski tonuna geri çevirdim.

"Üzgünüm, sözünü kesmemeliydim." Sesim yorgun ama boşluk bırakmayan bir tondaydı.

"Yani, biliyorsun, babamın bu denli işleri..
Hep germiştir beni. Ne olursa olsun bu şekilde karşılık vermemeliydim."

Inha’nın yüzünde alışıldık, yorgun bir tebessüm belirdi. Gözleri yumuşaktı, anlayışlı ama mesafeyi koruyan bir yumuşaklıkla.

İnce çenesi hafifçe yukarı kalktı, gözlerinde tanıdık bir parıltı belirdi. Öfke yoktu. Beklenti de yoktu. Sadece anlayış, bir öğretmenin, bir ablanın, bir dostun gözlerinde bulunabilecek türden.

“Elbette biliyorum,” dedi sadece. “Fakat, kendini bu tarz sorunlarla baş başa bırakıyor olman biraz endişelendiriyor beni. Böyle bir sistemin icinde daima yanında olduğumu unutmamanı istiyorum”

Ne diyeceğimi bilemedim. Bu tür sadakat, ancak zamanla yazılırdı. Ona sadece kısa bir bakış verdim. Bir tebessüm bile konduramadım, ama içimden geçen teşekkür, söze dökülemeyecek kadar ağırdı.
Fark ettiğini dudaklarında beliren hafif kaviste gördüm.

Sandalyede doğrulup, "Teşekkür ederim, haber verdiğin için."

"Sonrası bende."

Inha hafifçe başını salladıktan sonra arkasını döndü. Odayı dolduran ağır havaya inat, kararlı ama yumuşaktı.

“Her şey hazırlandığında haber veririm
Protokolda görüşürüz,” dedi usulca ve ardından ona el bile sallayamadan kapıyı sessizce çekip çıktı.

Geriye dönen sessizlik, bu kez başka bir şey taşıyordu. Tarak hâlâ elimdeydi ama saçlarıma dokunmadan bekledim bir süre. Düşüncelerim sessizce ayaklandı, başımı hafifçe geriye yasladım.

Barış yemini ve bugün.
Ketheral ile aynı masaya oturacakları ve toplantıya her yıl beni de çağırıp sonrasında Daon'un yanına gardiyan edecekleri o gün geldi demek.

Ben hâlâ, kardeşimin ayinle birlikte sırtına yüklenen dünyanın ağırlığını düşünürken benim önümde de başka bir ağırlık, başka bir adım uzanıyordu. Hazırlanmalıydım. Bu kez kendi gölgem yerine başka bakışlardan korumalıydım kendimi.

♛

Protokol salonuna ilk adımımı attığımda, içimde nedensiz bir öfkenin tomurcuklandığını hissettim. Girişte sıralanan muhafızların ifadesiz bakışları sabit ve alışılmıştı. Alışılmış olan her şey, tam da bu yüzden beni yoruyordu zaten.

Salonun içi sessizdi. Ne çok kişi vardı ne de çok boşluk. Her şey olması gerektiği kadar düzenli, olması gerektiği kadar ağırdı. Gümüş şamdanların yansıttığı solgun ışık, duvarlardaki nişanlara vuruyor, salonun ortasına serilmiş geniş halının tonlarını daha koyu gösteriyordu.

Sessizce yerime oturdum. Dairenin sol kenarına, göz önünde durmayan bir yana, her zamanki, bana en yaraşan köşeme. Elimi, önceden bırakılmış zarif notlukların üzerine koydum. Sayfalar boştu. Oysa başımı kaldırınca herkesin kendi yerine düşen metinleri vardı. Benim önümde yalnızca zarif bir kalem ve suskun bir beyazlık.

"Neden yine çağırıldım ki?"

İçimdeki ses sabırlı ama inatçıydı.

“Her defasında yalnızca dinleyici olarak bulunmamı istiyorsanız, neden başıma bu kadar kural yükleyip bir de davet ediyorsunuz?”

Önümde oturan beylerden biri hafifçe öksürdü. Ardından, iç işlerinden sorumlu başvekilden tanıdık cümleler geldi. Ketheral tarafının niyet mektubu, bu öğle üzeri teslim alınmıştı. Geleneklere uygun şekilde bir barış yemininin karşı sarayda, Ketheral’in tarihi meclis salonunda yapılması talep ediliyordu. Süslü kelimeler, diplomatik incelikler..
her biri yıllardır duyduğum tekrarlar gibiydi.

Yalnızca dinliyordum ben. Gözlerim notlarını okuyanlara, bakışlarını kaçıranlara, hiç konuşmayacakları hâlde varlık gösterenlere kayıyordu. Düşüncelerim çok daha uzaklarda dolanıyordu. Daon’un bu törene katılacağı belliydi. Zaten yazı da onun adına gönderilmişti. Elbette kraliçe gidecekti. Barış onun üzerinde yükseliyordu çünkü. Herkesin beklediği kişi oydu.

Ben dalıp gitmişken babamın sesinin salonu boydan boya kat etmesiyle fark etmeden irkildim.

Kral Dante, yine ağır ve ölçülü sesiyle konuşmaya başlamıştı. Ancak bu kez, cümleleri tanıdık bir zeminden kopup yepyeni bir yöne uzandı.

“Kraliçe Daon’un bu barış yemininde hazır bulunması gereklidir,” dedi. Herkesin zaten tahmin ettiği şeydi bu. Başlarını sallayan birkaç danışman, küçük notlar alan vekiller...
Her şey olması gerektiği gibiydi işte. Ne uzatıp duruyordu ki?

Gözlerim dalmışlıkta çığır açıp, duvardaki büyük Valthera arması üzerinde gezinirken o alışıldık tonun içinde bambaşka bir çağrı geldi.

“Ve kendisine, değerli kızım Prenses Dahee eşlik edecek.”

Salondaki havanın bir adım geri çekildiğini siz bile hisettiniz.

Kalemler de hareket etmedi, sandalye gıcırtıları da duyulmadı o an.
O kadar garip ve dolaysızdı ki bu cümle, bir tür yankı odanın içinde asılı kaldı. Gözler, fark ettirmemeye çalışarak bana çevrildi. Kimi açıkça, kimi başını hiç oynatmadan göz ucuyla baktı. Her biri, "duydum mu acaba doğru mu" bakışlarıyla doluydu.

Babamın sesi aynı kararlılıkla devam ediyordu:
“Bu yemin, aynı zamanda iki krallık arasında yeni bir dönemin başlangıcıdır. Ve bu dönemin, iki tarafın da tüm temsilcileriyle kurulduğu görülmelidir. Geleceğimizin kralicesi Daon, neslimizi yükseklere taşıyacak olan hükümdarımız, Prenses Dahee ise, kanımdan bir diğer kızımdır. Onun varlığı bu yemin törenine hem halktan hem tahttan gelen bir güveni temsilen eşlik edecektir.”

“Güven."

O kelime boğazımda kesik bir gülümsemeye dönüştü ama dışa vuran hiçbir şey olmadı. Sadece gözlerimi bir anlık yere indirdim.

Beni ilk kez başka bir hükümdarlığa gönderiyorlardı. Üstelik barış yemini için. Yıllardır her protokolde yalnızca susmakla görevliydim. Sıradan raporlar, halktan iletilen talepler, danışmanlar arasında dönüp duran kararlar. Ama ne zaman bir törene, bir yemine, bir meclise gelinecek olsa, adım listeden çıkarılırdı.

Birdenbire değişen neydi?

Sorularımın cevabı yoktu. Kral konuşmasını bitirmişti. Danışmanlar onaylamıştı. Törene hazırlanacaktım artık.

Yavaşça doğruldum yerimde. Not defterim hâlâ boğazımda sıkışıp kalan o cümleler kadar boştu. Ama artık elimde bir şey vardı. Yıllardır hiçbir yere gönderilmeyen Prenses Dahee, şimdi kardeşinin yanında bir tahtın gölgesi olmak yerine doğrudan onunla birlikte yürümek üzere seçilmişti.

Ve bu seçim
yalnızca bir tesadüf olabilir miydi? Yoksa çok daha karmaşık bir oyunun, bana düşen ilk hamlesi miydi?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

18okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18