19. bölüm · RAKKAS

3. BÖLÜM

Arhez Run

8 Ay Sonrası (Ocak ayı)

"Dicle! Dicle diyorum!" dedemin gür sesi avluda yankılanmasıyla ördüğüm saçıma lastiğimi takarak hardal sarısı yazmamı başıma atarak hızlı adımlarla avluya çıktım.

Elinde tuttuğu tatlı kutusuyla yanıma yaklaştığında gülümseyerek "Hayde git ahıra da bir süt sağ da gel. Tatlının yanında güzel gider." dedi naif sesiyle.

Dudaklarım iki yana kıvrılırken "Hemen gidip gelirim sen geç içeri, donmuşsundur." diyerek hızlı adımlarla kabanımı almak için eve girdim.

Kar bu yıl fena bastırmış adım atılacak bir çukur bile bırakmamıştı. Her gün esen rüzgar çatımızı uçurmak için yeminli gibiydi. Şu ana kadar dayanan çatı daha ne kadar dayanabilirdi bu hırçın rüzgara bilemiyorum.

Kırmızı, yer yer çiçekli, bileğime kadar uzanan entarimin üzerine siyah kabanımı geçirerek hardal sarısı yazmamı düzelttim. Evden çıkmadan mutfağa geçip süt sağmak için olan kovayı elime tutuşturdum.

Mutfağımız evimizin içinde değil avlunun sol köşesinde kalan kulübenin içindeydi. Bu durum beni biraz zorlasada seviyorum ben evimizi. Ayrıca mutfak gibi ayrıcalıklı olan ahırımızda evimizden birazcık uzaktı.

Ha ahır demişken öyle fazla malımız yoktu: on beş inek on koyun iki de yeni doğmuş kuzumuz vardı. Hem beslenmemize yardımcı oluyorlardı hem de geçim kaynağımızdı bu ufacık mal. E biz iki kişiye de yetiyordu bu kadarcık mal.

Adımımı dışarı atar atmaz havanın soğuğu içime işlemeye başlamıştı çoktan. Allah'tan dünkü kadar esmiyordu rüzgar vallah uçup götürürdü beni. Kar çıkıntısına zorlukla basarak karşımda duran ahırımızın kapısının önüne vardım.

Rüzgar aniden hızlanarak elimdeki kovayı yere boylatırken demir yeri elimi kesmişti. Çizilen elim ince bir şeriti andırır şekilde kanadığında acıyla yüzümü buruşturdum. Başımı havaya kaldırıp rüzgara kızar nitelikte "Ne oluyor Allah aşkına? Az uslu duramaz mısın sanki! Bak ne yaptın elime!" diye söylendim.

Acıyan elimi görmezden gelerek bacağımı aşan karları zorlukla geçip düşen kovayı elimin arasına sıkıştırdığım gibi ahırın kapısına vardım. Kapıyı açacakken yeniden başımı havaya kaldırıp "Uslu dur bu sefer olur mu? Dedem süt istedi yazık adamcağıza öyle değil mi?" konuşmamın ardından hafif uğultulu şekilde esen rüzgara göz devirip "Anlaşıldı bugün senin beni dinleyesin yok! Eyi sen bilirsin." diyip omuzlarımı silktim.

Ahır kapısı karlar arasında sıkışıp kalmış olsa da tüm gücümü kullanarak açmayı başarmıştım. Yazmam gözümün önüne düşerek görmemi engellesede hızla düzeltip "Açtım vallahi!" diyerek mutluluğumu belli etmiş oldum.

Kovayı alıp kendimi ahırın içine attım. Diğer ineklerden daha fazla süt veren sağlıklı ineğimiz olan Benekli'ye gülümseyerek "Benekli ben geldim. Haydi uslu dur da şu lezzetli sütünden azıcık alıp gideyim." diyerek usulca yanaştım yanına.

Huzursuzluk çıkarmayacağı aşikârdı. Bu beni sevindirmişti. Elimi derisinin üzerinde azıcık gezdirdikten sonra eğilerek sütü sağmaya koyuldum.

"Aferin Benekli'me. Az daha sabret çıkıp gidecem zaten." kendi kendime konuşmak hep iyi gelmişti bana.

kova ağzına kadar dolduğunda ağırca yerimden kalkıp sırtını sıvazladım. "Hadi görüşürüz güzel kızım." Kovayı elimin arasına hapsederek yürümeye başladım.

Ahır kapısına varmamla boğazımdan kaçan korku iniltsi ile elimdeki süt kovası elimden kayarak yeri boyladı. Benimle birlikte hayvanlarda huzursuzlanmasıyla kargaşa çıkmıştı.

Karşımda gördüğüm adam direk bana bakıyor ve karnını tutarak ayakta kalmaya çalışıyor gibiydi. Yüzü gözü şiş, saçı sakalı birbirine karışmış, is gibi karanlık yüzünde tek beyaz kalan gözleri titrememe yetmişti.

Geri geri gitmeye başladığımda "Sakin ol ve sessiz ol.” dedi güçlükle. Ama şuan ondan fazlasıyla korkuyordum. Bir adım atarak yaklaşmasıyla iki adım daha atarak geriledim. Acıyla yüzünü buruşturduğunda yaralı olduğunu anladım.

Güçlükle dudaklarımı aralayarak "Kimsin sen? Ne istersin benden?" diye sordum. Bakışları geriye kaydı ardından tekrar bana baktı "Telefon, telefon lazım bana.” dedi. Telefon mu? Ne arar bu dağ başında telefon!

"Telefon neym yok bende. İlçeye var orda bulursun!" çıkan sert sesim sadece kendimi koruma iç güdüsüydü.
Acıyla yeniden yüzünü buruşturduğunda sert çıkan bir tonda "Bak! Benim üslerime haber vermem lazım. Halim belli yardım et bana!" dedi.

"Terörist olmadığın ne belli?" bunu der demez gözlerim yeri taradı. Hemen solumda duran taşı alarak "Var git yoluna yarmayım kafanı!" diye atıldım.

Bir adım daha attığında "Kal orda vallah akıtırım pekmezini!" diye yükseldim. Acıyla inlediğinde "Bana bak kızım akıllı ol ve bana yardım et! Peşimde tonlarca adam var ve ölmeden öğrendiğim bilgileri üslerime haber vermem gerek!" diye bastıra bastıra söyledi.

Hali hiç iyi gözükmüyordu. Her an bayıldı bayılacaktı. Ancak ona güvenemiyordum. Bugüne kadar birçok benzer vaka yaşamıştık ve hepsi de elimizde patlamıştı.

Arkadan gelen bir sesle dikkati dağıldığında hızla koşarak uzaklaşmak istesem de kolları belimi bulmasıyla korkuyla çığlığı bastım.

Yaralı olmasına rağmen güçlü kolları beni bırakmazken duyduğum şey "Benden zarar gelmez yardım et bana!" oldu. Kurtulmak için çırpınırken dirseğim yaralı bölgesine değmiş olacak ki acıyla inledikten sonra kolları gevşedi.

Hızla kollarının arasından kaçarken gördüğüm şey koskoca bedenin yere yığılması olmuştu.

İnleme sırası bana geçtiğinde korku bedenimi esir almıştı. Koskoca adamı devirmiştim. Acaba gerçekten de asker miydi? Bunu anlamanın bir yolu vardı o da dedeme haber vermekti. Koşarak evin yolunu tuttum.

Evin önüne vardığımda bağırmaya başladım. "Dede! Dedee!" dedem sesimi duyar duymaz avluda belirdiğinde endişesi yüzünden okunuyordu.

Nefes nefese yaklaşıp "Dede ahırın orda bir adam var! Yığılıp kaldı. Asker herhal üslerime haber vermem lazım telefon ver dedi" dedim bir çırpıda.

Dedem içeri girip dakikalar sonra elinde koca tüfekle çıktığında gergin bir sesle "Sen evde kal. Ben öğrenir gelirim.” diyerek ahırın yolunu tuttu. Allah bilir neler yaşanacaktı...

.
.
.

Dakikakalar sonra kapı gürültü ile çaldığında yazmamı başıma atarak kapıyı açtım. Dedem adamı sırtına almış eve getirmişti. Sanırım onun içine de bir kuşku düşmüştü. Ya askerse?

"Hele çekil ordan." demesiyle kenara geçip içeri girmesini bekledim. İçeri geçer geçmez kapıyı kapatıp alttan üstten kitledim. Koşar adımlarla salona geçtiğmde dedem sedire yatırmıştı adamı.

Korku akan gözlerim sesime yansıyarak "Öğrenebildin? Kimmiş bu adam?" diye sordum. Yere oturmuş nefes nefese kalmış olan dedem boynundaki şalı çıkarıp "Hele bir su getir." demesiyle sürahiyi elime alarak bir bardak suyu doldurup verdim.

Yetmişlerinde olan dedem için fazlasıyla ağır olmalıydı adam. Ha birde kar mevzusu var tabi.

Dedem suyu içtikten sonra bardağı alarak elimde tuttum. Meraklı bakışlarıma bakan dedem eliyle karşı sediri gösyererek "Otur.” dedi.

Dediğini yaparak oturdum. Nefesi hâlâ düzene binmemiş derin derin soluyordu. Gözleri adama kaydı ona bakarken "Asker herhal. İşkence çekmiş, ağır yaraları da var. Bir pansuman şart. İlçeye inip doktor getireyim desem-" demesiyle hızla atılarak "Hayır! Yalnız bırakma beni!" dedim.

Bakışları beni bulduğunda "Korkma yavrum. Adam öldü ölecek ne zarar verecek sanki." diye sakinleştirmeye çalıştı beni.

E tabi yaralı haliyle bile ne kadar güçlü olduğunu bilmiyordu dedem...

"Cevdet'i getireyim desem adam teröre çalışıyor. Eğer asker ise anında haber uçurur. Çocuk genç, ölsün istemem." dedi. Bakışlarım adama kaydı. Bilinci kapanmış gibi değil de güzel bir rüyada uyuyor gibiydi.

"Ne yapacaz o zaman dedem?" sessizlik sardı. Biraz bir düşüncenin ardından bana bakıp "Hele kalk yatağımın altında olan telefonu getir." demesiyle şaşırarak "Ne yapacaksın onunla?" sorumla "Sen getir." dedi bastırarak.

Odasına giderek döşeği kaldırarak küçücük olan tuşlu telefonu kaptığım gibi salona geçtim. Elimdeki telefonu hızla alarak kırmızı tuşuna basılı tutarak açılmasına izin verdi. Telefonu az uzaklaştırarak gözünü kısıp bakmaya başladı.

Geçen bir dakika sonrasında aradığını bulmuş olacak ki yeşil tuşa basarak çalmasına izin verdi. Çalan telefon hiç açılmayacak gibiydi. Dedem telefonu kulağından çekip kafasını iki yana salladığında bir ses duyuldu
"Alo?" "Alo kimsin?" dedem hızla telefonu kulağına tuttu.

"Selamün aleyküm ben Uluduz Köyünden arıyorum. Bir haberim olacaktı size." karşı taraf biraz dinledikten sonra "Dinliyorum amca." dedi.

"Zamanında kayıp bir askeri bulmuş sizlere haber etmiştim. 2013 yılı falandı. Bu telefon numarasını da o zamanın komutanı Albay Ahmet Çardam vermişti."

Evet o zamanları hatırlıyorum. 13 yaşında küçük bir kızdım. Şimdi ise 23 yaşında genç bir kızım.

Karşı taraf dinlemeye devam ediyordu. "Demem o ki ben genç bir delikanlı buldum. Otuzların da var ya da yok. Aradığınız bir asker falan varsa haber edeyim dedim." Karşı taraftan hararetli sesler yükselmişti.

Saniyeler sonra adamın sesini duyduk. "Amca biz birçok asker arıyoruz bir değil ki. Bana adamı tarif edebilir misin?" sorusuyla dedem hareketlenerek yüzünü sedirde yatan adama çevirdi.

"1.90'ların üstünde boyu var, esmer tenli, vücudu iri yapılı ancak zayıflamışa da benziyor. Saçı sakalı uzamış demek ki uzun zamandır buralarda."

Telefondaki yabancı ses uzun bir sessizliğin ardından "Amca öyle çok askerimiz var. Bana daha yapıcı bir tabir lazım. Boyu uzun, iri yapılı diyorsun Özel Hareket olması muhtemel. Şöyle yapalım adamı kontrol edin künye bulursanız veyahutta daha başka bir şey söyleyin." dedem kafasını bana çevirerek "Dicle bak bakalım." demesiyle çekingen bir edayla adama yaklaştım.

İlk önce künyesi var mı diye boynunu kontrol ettim ama ne yazık ki yoktu. Bu sefer giydiği pantolonu ceplerine hafifçe dokundum bunu yaparken çok utanmıştım. Ordada bir şey yoktu.

Dedem anlamış olacak ki "Yok hiçbir şey." dedi. İkisi konuşmaya başlamışken aklıma gelen şeyle adamın kolunu tutarak sıyırdım. Yara bereden başka bir şey yoktu. Bu sefer diğer kolunu tutup sıyırdım.

Evet tam da tahmin ettiğim gibi. Kolunda siyah bir kalemle yazılmış bir yazı vardı. Hızla hareketlenerek okumaya koyuldum. Bulmanın verdiği sevinç ile gülümsedim.

Dedem telefonu kapatmaya hazırlanmış "İyi o vakit ben bir şey öğrenirsem haber ederim." sesi kulaklarıma yansımıştı. Heyecanla atıldım "Dede dur! Buldum."

Dedem yüzünü bana çevirerek dikleşti ve "Dur oğul torun bir şey bulmuş" diyerek telefonu bana uzattı.
İlk defa telefonda hele bir de askerle konuşacak olmam beni hem heyecanlandırmış hemde tedirgin etmişti.

"Kolunda bir yazı var." diyebildim titrek denilebilecek bir sesle. Adam "Ne yazıyor?" diye sordu sabırla.
Hemen gördüklerimi okumaya başladım.

"Uraz Utku Alpagu, yaş 32, kan 0 rh pozitif yazıyor." okumamın sonlanmasıyla adamın sesi yükseldi "Evet! Buldum onu. Gaziantep'te bulunan Özel tim komutanı Yüzbaşı Uraz Utku Alpagu." sesinden sevinç akıyordu adeta.

Gülümseyerek dedeme baktım "Komutanmış dede asker abi buldu." dedim. Dedem hızla telefonu alarak "E asker oğlan ne yapacaz biz şimdi? Bu köydekilerin kayılliği olmaz. Nasıl saklayacaz biz bu komutanı?"
adam dedemi dinledikten sonra konuştu.

"Siz günlük yaşantınıza devam edin amca. Ben hemen komutanlarıma haber edip sizi geri arayacağım. Telefona bakar olun." diyerek telefonu kapattı.

Dedem cevap bile veremeden kapanan telefona şaşkınlıkla bakakalınca gülerek sedirde yatan adama baktım. "Demek komutanmış." dedim.

Dedem de adama bakıp "Esaslı oğlana benziyor. Fazlasıyla işkence çekmiş ama hâlâ hayatta. Bilirim ben oralarda nasıl işkence ederler." bu cümlesi tüylerimi ürpertmiş ve germişti beni.

Onu acı çekerken hayal edince içimdeki hüzüne engel olamadım. Ailesi ne kadar da merak ediyordur şimdi...

"Dicle kızım kalk ahırdan iki teş süt sağ da gel. İki gün evden adımımızı atmayalım. Askerden haber gelene kadar normal davran emi?" demesiyle ayaklanarak "Sen merak etme dedem. Ben hiçbir şey belli etmem."

Cümlem biter bitmez avluya çıkıp iki büyük teşti alarak ahırının yolunu tuttum. HIzlıca iki teşti ağzına kadar doldurduktan sonra eve geçtim.

Dış kapıyı kapatıp alttan üstten kilidi vurduktan sonra avlunun köşesinde kalan mutfağa geçtim. İki koca tencereyi alarak hızla salonundaki sobanın üzerine yerleştirdim. Sütleri boşaltarak kaynatmaya başladım.

Dedem ise komutanın üzerini değiştirmişti. Belki pansuman bile yapmıştı bilemiyorum. Komutan hâlâ baygın yatarken dedeme bakıp "Bir şey olmuş olmasın hiç kımıldamıyor?” diye sordum endişeyle.

"Vücudu güçsüz düşmüş anca kızım. Geceye uyanır. Sen bunu düşüneceğine sütlere bakar ol bakayım. Taştı taşacak bak." demesiyle hızla arkamı dönüp kaynamış olan sütleri yere indirdim.

Cam şişelere dökmek içim mutfağa geçtiğimde hemen şişeleri çıkararak kepçe yardımıyla doldurmaya başladım. 10 şişe süt olmuştu iki üç gün içinde fazlasıyla yeterde artardı bile.

Buzdolabına yerleştirip mutfağı toplamaya koyuldum. Akşam yemeğim hazırdı zaten, dün gece yapıp dolaba koymuştum. Bir saatten de yemeği ocağa koyardım.

İşler bitince ıslak elimi mutfak havlusu ile kurulurken dış kapı çalmaya başlamıştı. Anında dikleşirken havluyu masaya atarak hızla eve koştum.

Salona adımladığımda kapı pervazını tutarak hızla "Kapıda biri var dede!" dedim. Korkum yüzümü ateş aldırırken dedem ayaklanarak "Sakin ol. Kapıyı aç ve dedem ilçeye kadar gitti de. Aman ha sakın ola bir şey belli edeyim deme!" diye uyardı.

Kafamı hızla sallayıp dış kapıya giderken dedem de arka odaya komutanı taşımak için harekete geçmişti.
Kapıya vardığımda saçımı, yazmamı düzelterek iki kilidi de açtım. Kapıyı yarı aralayarak kimin geldiğine baktım.

Köyün ileri gelenlerinden Kadim ağanın torunu Bolat'tı bu. Yerdeki gözlerini kaldırarak bana baktı. Kafa selamı vererek "Baba Habbab yok mu?" diye sordu. Kafa selamı vererek "İlçeye kadar indi. Ne zaman gelir bilmem. Sen deyiver diyeceğini gelince iletirim ben ona." dedim.

Siyah gözleri kahvelerimde fazla oyalanınca yazmamı tutup yüzüme çektim. O da biraz daha baktıktan sonra "İyi. Akşama tekrar uğrarım." diyince heyecanlı gözükmeden "Akşama gelmez. Sen deyiver işte ben gelince söyler yanına yollarım." dedim.

Ellerini cebine yerleştirerek "İki gün ilçe de ne arar Baba Habbab? Hem de seni bir başına bırakarak?" dedi üsteler nitelikte. Söylediği cümle beynime kan sıçratınca "Seni ilgilendiren konuları konuşursan eyi olur. Ne diyeceksen de demiyorsan da haydi Allah yolunu açık etsin!" diyerek kapıyı kapatmak için hamle yaptım.

Ancak elini kapıya koyarak kapatmama engel olunca korku kulaklarımdan duman olarak çıkmaya başlamıştı. Kapıyı ittirerek "Ne yaptığını sanırsın Bolat ağa!" diye çıkıştım. Ellerini havaya kaldırıp iki adım geriledi. Ardından "Yanlış anladın beni. Hemen celalleniyorsun sende. Demek istediğim bir sorunu varsa yardımcı olmak isterim." dedi.

"Elhamdülillah hiçbir sorunumuz yoktur. Dedem gelince yanına salarım haydi selametle!" diyerek kapıyı hızla kapatarak alttan üstten iyice kitledim. Sırtımı tahta kapıya yaslayarak derince nefes aldım.
Bela mıdır nedir? Neyse ki atlattım tabiki şimdilik.

İçeri geçerek dedeme seslendim "Dede." dedem arka kapıdan çıkarak "Kimmiş?" diye sordu. "Kadim ağanın torunu Bolat Ağa. Seni görmek ister, diyecekleri varmış sana." yeni fark ettiğim tozlu ellerini çırparken "Yarın gider öğrenirim. Bakalım neymiş derdi." dedi.

Ellerini göstererek "Sobayı mı yaktın?" diye sordum. Kafasını sallayarak "Askerin kaldığı oda soğuk. Isınsın evlat." dedi. Gülümsedim. "E hadi o zaman sen ellerini yıkayıver otur sofraya bende yemekleri ısıtıp getireyim." diyerek mutfağa geçtim.

Hızlıca dünden buzluktan çıkardığım yaprak sarması ve böreği çıkararak ocağa koydum. Onlar ısınana kadar çayı da koyup çatal ve kaşıkları da yer sofrasına dizdim. Hemen mercimek çorbasını da ocağa koyup yarım saate her şeyi hazır ettim.

Dedem ekmezsiz hiçbir yemeği yemezdi bu yüzden yazın yaptığım yufkadan iki tane alarak ısladım.
Her şey hazırdı. Tabakları sofraya dizdikten sonra oturarak dedeme baktım.

Ekmeği bölüp "Afiyet olsun, başla kızım." demesiyle bismillah çekerek çorbamdan birkaç yudum aldım.
Dedem yemeğe gömülmüşken konuşmaya başladım.

"Bu yıl şehre inecek misin dede?" ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra "İnerim. Ekin ekilecek bu yıl. Geçen yılın nadası tamamlandı. Bu yıl ekin ekilecek ki gelecek yıl yine nadas yapalım." kafamı sallayıp "Allah rızkı veriyor çok şükür" dedikten sonra yaprak sarmasından aldım.

"He öyle kızım. Araziler burada kuraktır. Allah razı olsun şu Emrah hocadan. Ne eyi etti de anlattı şu arazi usullerini. Yıllardır az uz demeden buğdayımızı alıp yemeğimizi, aşımızı yaparız." dedi minmet dolu sesiyle.

"İyidir Emrah hoca. Yıllardır yaban el demedi, bizleri hor görmedi çalışıp didindi bizler için. Benim okuma yazmamı da hiç yüksünmeden görev edindi kendine.
Yoksa nerde.." kelimenin sonunu uzatarak elimi salladım.

Dedem çayından bir yudum aldıktan sonra "İyidir iyidir de birde şu ağalara karşı gelmese çok daha iyi olacak. Hakikatlı çocuktur ancak bizim buralarda harcarlar çocukcağızı." dedi.

Derince bir iç çektikten sonra "Bizim başımızda şu cahil ağalar hüküm sürdükçe çok Emrahlar geçip gider bu diyarlardan." dedim.

"Benzerlerini yaşadık yaşamadık mı? Aha 4 yıl önce Serdar oğul aynı şekil uğraştı da başına gelmeyen kalmadı. Uğraşılmaz bunlarla." dedikten sonra kafasını salladı. Çorbamdan bir kaşık aldıktan sonra "Hele bir de terör kol geziyor ki yapacağımız hiçbir şey yok." dedim.

Bunu dedikten sonra arka kapının açılmasıyla arkamı dönüp baktım. Komutan ayaklanmış ağır ağır bize yaklaştı. Yazmamı düzeltip köşeye geçerken dedem ayaklanıp "Uyanmışsın. Ben gece ayaklanırsın diye düşündüydüm de pek bir kuvvetlisin maşaallah." dedi koluna girerken.

Ne olduğunu anlamıyormuş gibi bakarken gözü bana kaydı. Yazmamı tutup düzeltirken kaşları çatılmış şekilde bakmaya devam ederken "Ne bakarsın?" diye çıkıştım. Dedem sofraya uzatırken baba edasıyla gülüp "Yardım etmez sandın değil mi?" diye sordu.

Bakışlarını dedeme çevirip "Nasıl geldim ben buraya? En son bayıldığımı hatırlıyorum." dedi. Dedem omzuna babacan bir tavırla iki kere vurup "Bakma yaşlı olduğuma eski toprağım ne de olsa." dedi. Kafasını eğdiğinde teşekkür ettiğini anladım.

Dedem "Hadi kızım git süt ve cezveyi getir hele de midesi sıcak bir şey görsün" demesiyle hızla dediğini yaptım. Sütü cezveye koyup bir bardak aldım. Küçük bir kase de pekmez alarak içeri geçtim.

Cezveyi sobanın üzerine koyup pekmezi de ona uzattım. "Uzun zamandır bir şey yememişsindir diye düşündüm. Mideni yumuşatır." dedim.

Tabağı alıp almamakla kalırken sonunda eline alıp kaşığı daldırıp dudaklarına değdirdi. Dedem gülümseyerek ona bakarken "De bakalım kimlerdensin?" dedi. Elindeki kaşığı tabağa bırakıp "Desem de tanımazsın." dedi. Ukala!

Dedem çayından bir yudum aldıktan sonra "Tanırım demedim ki. Maksat sohbet olsun." deyip yeniden çayndan içti. Süt taşmak için hareketlenmişken bardağı tutup yükselen sütü son anda tutup içine aktardım.

Önüne koyup geri çekildim. Gözleri süte kaydığında içmek istemiyor gibi bir hali vardı. "Sevmez misin?" diye sordum. Gözleri bana değdiğinde "Yok, alerjim var." dedi. Dedem sesli gülünce bakışlarımız ona kaydı.

"Hele kızım adam terörden değil senin yüzünden ölecekti." dediğinde yüzünde hafif bir kıpırtı gördüm. Şaşkın bakışlarımla "Şimdi benim suçum oldu öyle hemi dede? Sen getir dedin unuttun mu yoksa?" dedim alelacele.

Yüzünde asılı kalan gülümsemeyle "De bakalım evlat ne yemek istersin?" diye sordu. Biraz durduktan sonra sofraya bakıp "Şu sofrayı günlerdir görmedim. Daha ne olsun." diyerek yufkaya uzanıp bir parça bölüp ağzına attı. Boş kaseyi alıp çorba doldurup önüne koydum.

"Bugün bunu iç yarın kemik suyu kaynatırım. Yaralarına iyi gelir." dediğimde kafasını sallayıp "Zahmete girmeyin." dedi. Gülümsemekle yetindim.

Dedeme yeniden çay doldurup köşeye kıvrılıp ikisine bakmaya başladım. Çorbası bitince "Doldurayım ister misin?" diye sormamla dedem atılıp "Hele deli kız ne sorarsın? Doldur tabağını!" çıkışmasıyla hemen doldurdum. Onunda bir itirazı olmadı zaten.

Yeniden içmeye başladığında kaşık sesinden başka bir ses yoktu odada. Ha tabi birde sobanın huzurlu sesi vardı.

"Adın Uraz Utku he. Türk soylu ismin. Anlamı da pek bir derin." dedi. Gözlerini dedeme çevirip dinlemeye devam etti.

"Uraz güç, kuvvet, cesaret demek. Utku zafer, başarı demek. Adının anlamını iyi taşırsın belli. Ancaak Alpagu ne demektir bilmem." diye sordu.

Gözlerim bu sefer ona kaydığında biraz durduktan sonra "Alpagu yalnız başına düşmana saldıran yiğit demektir beybaba" dedi. Dedem gülümsedi ardından "O zaman de bakalım sen saldıran mısın yoksa kaçan mı?" "Kaçmadığım kesin de senin adın nedir onu de bakalım." diye lafa daldı.

Çayından bir yudum aldıktan sonra "Pek bir numarası yok adımın. Baba Habbab derler bana. Habbab Orhon.”
gülümsedi asker.

"Dost, sevgi anlamına gelen bir adın var. Öyle ki adını yaşatan nadir insanlardansın ancak Orhon ne demek bilmem?" dedi aynı dedem gibi.

Dedem acele etmeden "Büyük lider, üstün han anlamına gelir lakin bunu yaşatır mıyım bilmem." diyerek sobaya baktı. Komutan lafa girerek "Bu yüce gönüllüğün ve mütevaziliğinle yaşatırsın Baba Habbab.”
deyince dedem elini göğsüne vurarak "Eyvallah" dedi.

Derince bir iç çektikten sonra ayaklanıp "Sohbetinize doyum olmuyor lakin toplamam gereken bir mutfak var." diyerek tepsiye dizdiğim tabak çanakları alarak mutfağın yolunu tuttum...

.
.
.

☃️

Akşam olmuş herkes odasına dağılmıştı ancak uykum yoktu bu yüzden pijamalarım ve iki yandan örgülü saçımla sobanın kenarında oturmuş yeri izliyordum karanlıkta. Hayat ne tuhaf şeydi böyle.

Geçmişimi düşünürken kapı açılma sesiyle dikleşerek kim olduğuna baktım. Komutan kapı pervazında belirdiğinde dikleşerek utana sıkıla baktım.

Beni görünce "Burda olduğundan haberim yoktu kusura bakma." diyerek geri gidecekken "Uyku tutmadı mı seni de?" diye sordum. Gitmeden kapı pervazında durarak "Hiçbir gece tutmaz." dedi. Sustum. Sustu.

Ayakta dikilmeye devam ederken "Niye yardım ettin?" diye sordu. Karanlıkta yüzümü seçebiliyor muydu bilmiyorum ama gülümsedim ardından "Şüphe." kelimesini deyip sustum.

Kollarını göğsünde bağlayarak hâlâ orda dikilirken salona ayak basmayacağını anlamıştım. "Şüphe. Şüphe insanı yer bitirir bilirim." dedi. Kafamı salladım "Eğer yardım etmeseydim çok pişman olurdum." diye ekledim. Sustu. Sustum.

"Ailen var mı?" diye patavatsızca bir soru sordum. Eminim cevap vermeyecekti. Aradan geçen zamandan konuşmayacağını anladığımda kısık sesi kulağıma doldu. "Var. Annem ve kız kardeşim var." saniyeler sonra ekledi "Babamı çok genç yaşta kaybettim."

Başımı ona çevirdim "Allah rahmet eylesin." dediğimde kafasını bir kez eğdi. Susma sırası bendeydi. Ondan daha fazla susmuşken hâlâ gitmiyordu. Konuşacağıma emindi. Yutkunduktan sonra karanlıkta beliren sobanın kırmızısına gözlerimi dikip "Bir anne bir baba üç abi bir de abla kaybettim." dedim. Sustu.

Elimdeki küçük çubuğu eski halıvilekste dolandırırken kapının ucuna oturarak sırtını kapıya yasladı. İkimizde bunlardan konuşmak istemiyorduk. "Sevdiğin var mı?" diye sordum. Kısık gülüş sesi kulağıma doldu.

"Bekleyen sevgili yok yani?" dedim. Boğazından çıkan bir mırıltıyla "Hmm" dedi. O sordu bu sefer "Var mı sevdiğin?" gülme sırası bendeydi.

"Buralarda nerdee.. Lakin yıllar önce vardı ancak olmadı." dedim. "Neden diye sormayacağım." dedi.
Yarım bir gülüşle gülümseyip "Anlamak için zeki olmaya gerek yok değil mi?" diye sormamla "Maalesef."
dedi.

"Peki senin neden yok? Korktuğun için mi yoksa sevdinde elinden uçup gitti mi?" diye sordum. Başını da kapıya yaslayarak "Ne sevdim ne de korkuyorum. Seven yok." cümlesiyle kıkırdadım. "Çapkınsın o vakit?" dedim. Başını bana çevirip uzunca baktı.

"Ne o bildim mi?" "Çapkın olduğumu nerden çıkardın?"
"Asker değil misin?" dememle dikleşip iki elini birbirine vurarak "Bundan kurtulamayacak mıyım?" diye söylendi. "Celallendiğine göre sorun bu." diyerek gözlerimi ona çevirdim.

"Sayılır." diyerek yeniden başını kapıya yasladı. Ortamı yeniden sessizlik bürüdüğünde dayanamayarak "Ellerinden nasıl kurtuldun?" diyerek örgülü saçımı arkaya attım. Kafası hâlâ kapıya yaslıyken sağa çevirip öylece baktı. Sobanın yanarken ışığı yanıp yanıp sönüyor keskin yüz hatları da onunla birlikte gözlerime çarpıp kayboluyordu.

"Öyle kolay olmadı. Dört ayımı aldı." demesiyle tüm yönümü ona çevirdim. "Çok canın yandı mı?" sorumla karanlıkta olmamıza rağmen kaşlarının çatıldığını gördüm ya da bana öyle geldi. "Bilmek istemezsin."

Kestirip atmıştı. Tabiki benimle acısını paylaşacak değildi ama meraktı işte. "Her zaman dik durmak zorunda değilsin Uraz abi. Sen de etten kemikten bir insansın. Bazen yıkılmakta gerekir. İnsanın doğası budur çünkü." diyerek ayaklandım.

O da benimle birlikte ayaklandığında karanlıkta dahi parlayan kehribar gözlerine baktım. Gitmeden evvel "Bazen insan sevse dahi kaybetmemek üzere sevmemiş gibi yapar sevmek zararlıymış gibi. Asıl zararın yaptığı şey olduğunu anlamadan. Sevmekten korkma. Şimdi de yalnızsın sevince de yalnız kalsan ne değişecek sanki?
İnsanlar mutlu olmamaktan korkuyor. Boşver mutsuz olun, hayat öyle de böyle de geçmiyor mu sanki? Sevsen de sevmesen de buluştuğun yer ölüm değil mi?" diyerek odama adımladım ne düşündüğünü bilmeden...