31. bölüm / 16
RAKKAS15. Bölüm
Bölümler 16Şu an: 15. Bölüm
- 1 TANITIM396 kelime
- 2 1. Bölüm3.951 kelime
- 3 2. BÖLÜM1.619 kelime
- 4 3. BÖLÜM3.496 kelime
- 5 4. BÖLÜM1.164 kelime
- 6 5. BÖLÜM2.034 kelime
- 7 6. BÖLÜM2.470 kelime
- 8 7. Bölüm3.868 kelime
- 9 8. BÖLÜM1.642 kelime
- 10 9. BÖLÜM2.425 kelime
- 11 10. Bölüm2.500 kelime
- 12 11. Bölüm3.124 kelime
- 13 12. Bölüm3.470 kelime
- 14 13. Bölüm2.991 kelime
- 15 14. Bölüm2.791 kelime
- 16 15. Bölüm3.242 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm Şarkıları:
Toygar ışıklı - Aşk Mühürü
Hercai - Günahlarım fon Müziği
Ayça Özefe - Ankara'yla Bozuşuruz
Rafet El Roman - Kalbine Sürgün
"Beklemek emek ister, beklemek güç ister beklemek sabır ister ama en çokta ömür ister. "
🍂
11 Mayıs 2022 (9 Ay Öncesi)
Efşan Dora Timagur’un Ağzından
Çıplak ayaklarım simsiyah zeminin üzerinde bir kuğu gibi süzülerek sıcağın altında eziyordu. Hislerimin altında ezildiğim gibi lakin artık bu da bir şey ifade etmiyordu. Sıcağın hafif meltemi saçlarıma değerek geriye savurduğunda serinlemek iyi gelmişti.
İleride bulunan hayrat gözbebeklerimin hapsine girdiğinde ayaklarımı o yöne doğru çevirdim. Ağır, sarsak adımlarla ona doğru yaklaşırken bir mezar kadar ıssız olan yeri gülüşler ve saçma sapan bağrışmalar kaplamıştı. Kaşlarım çatılarak etrafımı kısa bir anlık süzdüm. Pek tehlike arz etmesede geceye dakikalar kalmıştı.
Zift gibi karanlık, loş ışık saçan sokak lambaları ile aydınlanıyor buna ek sadece ay ışığı sarmalıyordu dört bir tarafı. Yine de pek faydası olmuyordu bu karanlığa. Tenha sokak, sokak lambasının yanıp yanıp sönen ışığı ile daha korkunç bir hâl aldığında tek yaptığım kollarımı göğsümde birleştirerek zift yolda ayaklarımı ilerletmek oldu.
Sesler yakınlaşmaya hatta bir boğuşmaya evrildiğinde başımı arkaya çevirerek sesin hangi yönden geldiğini teyit etmeye çalışsamda bu kuytu yerde yankılanan seslerin geldiği tek bir nokta yoktu. Başımı önüme çevirerek hayrata kalan son adımlarımı beton yapının önünde durdurdum.
Demir kulpu iki kere çevirdiğimde şırıl şırıl akan suya elimi değdirdim. Bu sıcakta çok iyi gelmişti. Ellerimi güzelce yıkadıktan sonra avucuma doldurduğum minik su topluluğunu enseme vurarak serinlememe neden oldum. Bir elimle simsiyah kıvırcık saçlarımı toplayarak enseme yeniden su çaldım.
Boynumdan içime akan ince su damlası huylandırsada ferahlatmıştı bedenimi. Elimde kalan suyu da saçıma değdirerek kabarıklığını alırken arkamdan duyduğum ses ile irkildim.
"Buldum seni."
Kaşlarım çatılmış şekilde arkamı döndüğümde karşımda gördüğüm yüzle kaşlarım düz halini aldı. Şaşkınlık tüylerimi arşa çıkarmış, kalbim beynime kıyasla daha hızlı hareketlenmeler yaşıyordu. Beynim ise beni nasıl bulduğunu sorgulamaya çoktan başlamıştı.
Sakin bir edayla elimdeki suyu yere çırparak soğukluğu yüzümde gezdirdikten sonra köşeye çekildiğimde heybetli bedenini öne çıkararak hayrata uzandı. Akan suya elini değdirerek yavaş ama dikkatli bir şekilde yıkadıktan sonra kulpu çevirerek kapattı.
Elinde kalan suyu alnına dökülen saçına sürerek geriye taradı. Yüzü açığa çıktığında onu hissiz bir şekilde izlemeye devam ediyordum. Zeytin gözleri benim heterokromi gözlerime değdiğinde birkaç saniye öylece bakıştık. Ortamı dolduran kavga sesiyle kaşları çatıldığında gecenin karanlığında avına odaklanmış bir kartal gibi etrafı süzdü. Belaya bulaşmak istemez gibi bir hali vardı.
İki koca adımla yanıma yaklaştığında elini belime koyarak "Gidelim." dediğinde saşkınlık ve inanamaz gözlerle ona baktım. O ise hâlâ etrafı süzüyordu. Dayanamayarak ince ve yılgın sesimi onunla buluşturdum.
"Kimsin sen?"
Sorumu zaten bekliyormuş gibi etrafı süzen bakışlarını ağır bir hareketle gözlerime değdirdi. Cevabı duymak istediğimi bakışlarımın kararlılığından anlamış olacak ki geçistirmedi.
"Sakin bir yere geçelim."
Belimdeki elini ittirerek "Burası sakin bir yer. Ne diyeceksen şimdi burda de. Kimsin sen? Beni nerden buldun? Ayrıca seninle geleceğimi nerden çıkardın?" dedim bir çırpıda.
O ise ittirdiğim eline sonrada yüzüme baktı. Gözleri gözlerimde uzun bir süre takılıkaldığında rahatsız olduğumu belli ederek derin bir nefes çektim ciğerlerime. Sık, gür saçlarımı geriye atarak etrafa baktıktan sonra ileride gördüğüm duvara gözüm ilişti.
Ellerini cebine yerleştirirken elimle işaret ettiğim yere baktığında odağı olmuştum.
"Pekâlâ. İlerideki duvarın üstüne oturup konuşalım." dedim.
Bundan pek haz almasada kabul edeceğini tahmin ediyordum. Çıplak ayaklarımı duvara doğru yönlendirip ilerlemeye koyulduğumda arkamdan "Burası olmaz." sesini işittim.
Elimdeki topuklu ayakkabılar birbirlerine çarpıp tok ses çıkardığında arkamı dönüp keskin gözlerine iliştirdim bakışlarımı.
Ona doğru yaklaşarak uzun boyunun yanında kalan küçücük bedenimle başımı kaldırarak yüzüne bakmaya koyuldum.
"İleride sahil var. Kimse de olmaz orada. En az burası kadar sakindir. Hem seversin sen denizi."
Son dediği cümleyi der demez arkasını dönüp ilerlemeye başladığında arkasından bakakaldım. Benim denizi sevdiğimi bilecek kadar nerden tanıyordu bu adam? Öylesine bir tahminde bulunmuş olabilir miydi? Bilemiyorum. Sadece burnuma hiç iyi kokular gelmiyor onu biliyorum.
Aramızda koca bir mesafe açtığında başka seçeneğimin olmadığını bilerek çıplak ayaklarımı peşinden ilerlettim. Bakalım neler gelecekti başıma, veyahutta onun başına...
.
.
.
Dediği gibi sahile geldiğimizde ayağıma değen kumlara içten içe gülümseyerek baktım. Bu yüzüme yansıyan bir gülüş değildi içten bir gülümsemeydi. Koca sahilin ortasında durarak üzerindeki koca kabanı çıkararak yere bıraktı. Gömleğinin kollarını özenle katladıktan sonra ayakkabısını çıkararak çoraplarını da çıkardı.
Gözleri dakikalar sonrasında bana iliştiğinde yanına yaklaşıp elimdeki topukluları onun kabanının yanına bıraktım. Gözleri her hareketimi takip ediyordu. Tanımadığım bu adamın yanında olmak fazlasıyla rahatsızlık hissi uyandırıyordu.
İçten içe içimi bir sarmaşık gibi saran korku ve endişeyi görmezden gelemiyordum fakat çoktan onunla buraya kadar gelmiştim. Geri dönüşüm yoktu bu yüzden yanına yaklaştım.
Tam yanına yaklaştığımda beraber sahilde yürümeye başladık.
Sessizlik koltuk altımıza yer etmiş öylece sahilin sesini dinliyorduk. Ondan önce davranarak konuşmaya girdim.
"Seni sadece bu sabah gördüm. Şimdi de burada görüyorum. Abimi nerden tanıyorsun? Benim o mahallede olacağımı nereden bildin? Söyler misin, kimsin sen?"
Tüm dediklerimi sakince ve bölmeden dinledi. Uzun olduğundan kafasını hafifçe aşağı eğerek beni süzdü ardından genizden gelen sesini bahşetti kulağıma .
"Abinin arkadaşıyım. Öyle kısa vadeli de değil gençliğinden beri beraberiz. Beraber büyüdük sayılır."
"Bugüne kadar neden görmedim seni?"
"Barlas'ın başka arkadaşlarını gördün mü ki?"
Çok haklı bir cümleydi. Abimin çevresi nasıldı, kimler vardı hayatında tek bir fikrim dahi yoktu. Bu adam buna kadar biliyordu.
Dediği şey hoşuma gitmediği için açık vermek istemediğimden
"Elbette." demekle yetindim.
Yüzüne kondurduğu yarım gülüş dediğimin doğru olmadığını bildiğini belli etmişti.
"Yemekte yaptığın o şey-"
"Ufacık şeylere takılmayalım."
Ufacık mı?
"Ufacık dediğin şey yüzünden buradayım ben!"
Sert ve hırçın bir sesle başımı ona çevirdim. Dingin bir deniz gibi yanımda yürümeye devam ediyordu. Onun bu sakinliği beni daha çok sinirlendirmeye yetmişti lakin asıl dediği şey son nokta olmuştu.
"Bir adamla yakın gözükmenden dolayı buradasın Efşan."
"NE!"
Yükselen sesimle yüzünü buruşturarak gözlerini kıstı. Duyduğum cümle tepemden kaşımıştı beni. Hızla önüne geçerek
"Bir adamla yakın gözükmek mi?" resmen tükürürcesine demiştim bu cümleyi. Birkaç saniye sonra ekledim.
"O adam sadece bana yardım ediyordu o kadar!"
Yüzüme bakmakla yetindi sadece. Ben kollarımı iki yana açmış soru sorarcasına bakmaya devam ediyorken buna daha fazla katlanamayacağımı anlayarak hızla ters tarafa dönüp ilerledim.
İlerledim demek pek mümkün değildi çünkü koluma kenetlenen iri, uzun el ile arkaya doğru çekilmem bir olmuştu. Sol kolumu göğsüne koyarak aramıza mesafe koymayı başardım bu kısa süre içinde. Onun derdi ise benimle yakınlık kurmak değil sadece durdurmak olduğu aşikardı. Gözleri gözlerimde baskınlık kurmaya adapte olmuş gibiydi.
Bir ruh gibi, bir duman gibi simsiyah gözlerinin içinde bir şey gördüm. Ne gördüğümü çözemedim lakin çok tanıdıktı bu his. Çocukluğuma benzer, içimdeki acıyı körükleyen bir benzerlikti bu.
Kolumu sıkan iri eller yavaşça zincirlerini kırıp serbest bıraktığında geriye doğru sendeledim. Karanlığın içinde ay ışığının huzmesi yüzüne değmesi mucize gibiydi. İnce ışıklar yüzünün her bir yerine dağıldığında onu tanıdığımı hissettim. Hemde yürekten.
İçime ılık bir sıvı daha doğru sımsıcak bir güneş ışığı akmıştı sanki. Gözlerindeki o duman, o ruh ya da her neyse içimi esir almıştı. Benden önce gözlerini çeken kişi o olmuştu. Ellerini her zaman ki gibi cebine yerleştirdiğinde dudağımın ucuna gelen soruyu tutamayarak özgür bıraktım.
"Nereden tanıyorum seni?"
Bunu duymayı beklemiyordu. Beklemiyordu çünkü vücudunu bir telaş almıştı. Göz yanılgısı değildi bu, kesinlikle telaşlanmıştı.
Simsiyah gözler titrek bir hareketle bana döndüğünde öylece gözlerime baktı. Hiçbir şey söylemeden, hareket etmeden belki nefes bile almadan. Lakin gözümden kaçmadı, kaçamadı. Nerde görsem tanırdım o bakışı. Söyleyemem diyordu. Hiçbir şey söyleyemem sana.
"Sadece abinin arkadaşıyım Efşan. Onunla büyümüş olan çocukluk arkadaşıyım o kadar. Altından başka bir şey arama."
Ve kaçmak üzere harekete geçmiş olan ayaklar devam ettirdi bu tanıdık hissi. Bir şey söylememek için kaçan adımlar. Geçistirmelik bir cümle ardından, ardına bakmadan hızlı büyük adımlar...
Peşinden koşar adımlar ile yaklaşarak kolundan tuttuğum gibi kendime çevirdim. Bu iri cüsseyi kesinlikle tek kuvvetle çeviremezdim, kendi isteği olduğu için arkasını dönüp benimle yüzleşmişti. Soğuk rüzgar aramıza girerek görünmez bir çizgi çizdi, sanki sınır koymak ister gibi.
"Kimsin sen! Ne istiyorsun bizden?"
Sorumun şiddetiyle denizde hırçınlaşmıştı. Evet deniz de biliyordu, bu adam bizden bir şeyler saklıyordu.
"Sana diyorum cevap versene be adam! Kimsin!"
Bu soruyu duymaktan sıkılmış olduğunu belli eden bir nefes çekti içine. Dudaklarımı konuşmak için açmak üzereyken gözlerini devirerek ters yöne ilerledi. Buna izin vermeyerek fevri bir hareketle yakasına yapıştım bir hançer gibi.
Saliseler içinde uzun parmakları bir pranga misali kolumu esir alarak yırtıcı bir hayvan gibi göğsüne çektiğinde ayaklarımın ucunda durarak simsiyah, karanlık gözlerine zincirledim gözlerimi.
Acele etmeden tüm yüzümü keşfe çıktığında, her bir noktayı ezberlediğini hissettiği anda son durağı bir çift heterokromi gözlerim olmuştu. Kendimle beraber onu da yakmak ister gibi cayır cayır ona bakarken o dingin bir deniz misali tüm alevleri söndürmek istiyor gibi karşımda dikiliyordu.
"Fazla kurcalıyor ve evham yapıyorsun. Senin düşündüğün, hayal ettiğin gibi biri değilim Efşan. Arkadaşımın kardeşi benim de kardeşim sayılır. Başına bir şey gelsin istemedim. Korumak istedim sadece. Yemekteki olaya gelirsek sırf bir çılgınlık olsun diye yaptım. Tamam mı? Tüm sorularına cevap aldın mı?"
Genizden gelen sesi bir mey gibi yumuşacık çıktığında alevimin üstüne ıslak bez örtmüştü sanki. Çatık kaşlarım yavaş yavaş düz halini almaya başladığında gözlerim simsiyah gözlerini tarıyordu.
Samimiydi. Bir baba gibi, yeni doğmuş bebeğin annesinin kucağında hissettiği sıcaklık gibi samimiydi. İnandım ona.
Bileklerimdeki elini tek tek açarak özgürlüğüme bıraktığında beni sarsak adımlar ile geriye savruldum. Bu sıcak teması soğuğa çeviren rüzgar bir boran gibi esti üzerimize. Lakin içimdeki o tanıdık hissi savuramamıştı dünyaya.
Kurumuş çatlak dudağımı birbirine bastırarak kafamı ağır ağır salladım. Rüzgar hayli esmeye koyulduğunda içimi titretmeye yemin etmiş olmalıydı yoksa mayıs ayında bu rüzgar ne arardı gül gibi İzmir'de.
Yönü ucu bucağı gözükmeyen denize dönük durmuş, ellerini cebine yerleştirmiş rüzgarın kendisini esir almasına müsade ediyordu. Bundan zevk alan tek uzvu saçlarıydı. Delicesine dans ediyor, kendini teslim ediyordu bu hırçın rüzgara.
Yerdeki çantamı alarak içindeki telefonumu çıkarıp saate gözlerimi gezdirdim. Rakamlar 02.47'i gösteriyordu. Epey geç olmuştu. Hoş bunu dert edecek kimsem yoktu. Abiminde umrunda olduğunu sanmıyorum. Kaybolmuştur yine bir yerlerde. Dert değildi artık.
Kapat tuşuna basarak ışığı sonlandırdığımda yanıma ne ara geldiğini bilmediğim bu yabancı yerdeki kabanını alarak yanımda dikildi. Gözleri sol kolundaki fiyakalı saate kaydığında dudaklarını oynatarak "Geç oldu, bırakırım ben seni evine." diye söylendi.
O an ne oldu bilmiyorum. İçim acır gibi oldu ama acımadı da. Mutluluk veya hüzün olmalıydı ama hayır onlar da değildi. Öylece gözlerine odaklandım sadece. O ise neden uzun uzun ona baktığımı sorgular gibiydi. Rüzgar ters esmeye başladığında saçları gözünün önüne düşmüştü. Zeytin gözleri saçlarının ardında kalmıştı. Benden saklanıyorlardı sadece.
Hâlâ bir tepki vermemiş olmanın verdiği rahatsızlık ile ısrarcı bir tavır takınarak "Hadi daha yürünecek yolumuz var." diyerek ilerlemeye başladı. Yine yapabileceğim bir şey yoktu bu yüzden bir ördek gibi takıldım peşine. Geldiğimiz tüm yolları geçerek arabaya yaklaştığımız an anahtarın kilit yerine basarak kapıları uzaktan açtığında bir kolunda kabanı diğer eli cebinde rüzgara karşı yürüyordu. Onu bu kadar süzmek aşırıya kaçmaya başlamıştı.
Gözleri anlık çıplak ayaklarıma değmiş bununla birlikte kaşları çatılmıştı. Hayretler ediyordu sanki. Hayret edilecek bir durum varmış gibi. Boynundaki gevşemiş kravatı rüzgarla birlikte yön değiştirerek benim olduğum yöne savruldu. Dikkat edici bir ayrıntıydı bu. Görüntüsü daha çok yaşantısından kaçmak isterken bir anlık her şeyi unutan genç bir delikanlıyı andırıyordu.
"O ayaklar haşat olmadı mı?"
Dakikalar sonra duyduğum sesle başımı ona çevirdim. O ise ne ara yakmış olduğunu bilmediğim sigarasını dudağına götürürken omuzlarımı silkerek cevabımı verdim.
"Böylesi beni rahatlatıyor."
Dudağını hafif aralayarak ağzında tuttuğu dumanı dışarı üflerken "Rahatlatacak diye acı çekmeyi mi tercih ediyorsun? Tuhafmış." dedi garipser bakışları ile. Arabanın kapısını açıp kendimi içine attım. Aynı şekilde o da şoför koltuğuna geçip kapıyı kapattı.
"Bir an evvel evime bırakırsan sevinirim."
Kontağı çevirip gaza yüklenirken bana tip tip baktıktan sonra gözlerini yola çevirdi. Bu bakışlar hoşuma gitmemişti ama umrumda olmadı. Kafamı koltuğun başına yaslayarak yolun bitmesini bekledim. Bu hızla on dakikaya evde olurduk zaten.
Düşündüğüm gibi on beş dakika kadar sonra evimin sokağına girdiğinde içimden bir oh çektim. En azından sağ salim evimin sokağına getirmişti beni. Arabanın hızı yavaşlatarak evimin önüne yanaştığında inmek için hamle yapmıştım ki iri, sıcacık eller benim buz kesmiş, kemikli elimi tutmasıyla ateşe değmiş gibi Kafamı ona çevirdim. O ise babacan bir tavırla bakıyordu bana.
Elimi kendime çekip "İzinsiz dokunma bana!" dedim iğneleyici bir tonla. Önce bir şey demedi lakin bir çok şey demek ister gibi baktı bana. Rahatsız olduğumu saklamadan bakmaya devam ediyordum ona. Hâlâ sigara kokan nefesi ortamı konuşmasıyla doldursada nahoş ama güzel bir koku da sarmıştı etrafımı.
"İyi geceler."
Başımı bir kez eğip kapımı açmak için kulpu tutmamla biri benden önce davranarak kapıyı açtığında zehir saçan yeşillerle karşılaşmayı beklemiyordum. Çekingen bir ses tonuyla "Abi.." dediğimde tek yaptığı başıyla dışarıyı işaret edip "İn!" demesiydi.
Çıplak ayaklarımı asfalta değdirerek indiğimde kolumdan tutarak hızla kenara çekmesiyle canımın acısını es geçerek tüm cesaretimle "Cidden böyle mi davranacaksın?" diye sordum.
Dediğimi umursamayarak "Neredeydin?" dedi öfkesine hakim olmaya çalışırken. Kolumu sıkan kelepçe misali eller canımı yakarken dişlerimi sıkıp "Ne önemi var? Çok mu umrundayım?" diye sordum. İsmini hâlâ bilmediğim adamın sesini duydum.6
"Sağsalim döndü evine uzatma sende." Bu cümleyi duyan abim zehirli gözlerini siyahlara çevirerek "Sen dur senin sıranda gelecek!" diye kükredi. Gözlerimi devirerek kolumu sıkan elini tuttum belki bırakır diye.
"Bana bu soruyu sormak için çok geç kalmadın mı?"
Yeşilleri duyduklarına inanamaz şekilde bir saniye kadar baktıktan sonra öfkesi dudaklarından okundu. "Bana haber vermeden bastın gittin! Bunu yapma hakkını nereden buluyorsun sen!"
"Tek sorun sana haber vermemem mi cidden?"
"Efşan!"
"Ne Efşan? Ne Efşan abi! Beni nasıl bir duruma soktun orada haberin var mı? Asıl onu yapma hakkını nereden buluyorsun sen?"
"Ben seni korumaya çalıştım!"
"Korumak mı?" tükürürcesine söyledim bunu yüzüne. Bu hareketimle şaşkınlığını gizleyemeyerek baktı bana.
"Şimdi de bunun ardına mı sığınacaksın? Korumak ha? Korumak?
Peki. Söylesene o zaman yıllardır neredeydin? Sana en ihtiyaç duyduğum anlarda neredeydin? Korumak senin için böyle bir şey sanırım. Kelimenin ardına sığındığın, koruduğunu sandığın ama hiç başaramadığın bir şey öyle değil mi?"
Dediklerime inanamıyordu. Bunları duymak onun için bir ilkti. Kendisini her zaman mükemmel görmüştü lakin bugün o sıfatı tek bir kalemle kırıp atıyordum buna tahammül edemiyordu.
Gözleri tüm yüzümü taradıktan sonra sessiz saydığım bir tonda "Nankör." kelimesini sarf etti kulaklarıma. Bu sefer şaşkınlık sırası bendeydi. İçime yayılan ağlama isteğini geriye atıp başımı dikleştirdim o ise gözlerime bakarak devam etti.
"Nankörlük ediyorsun. Seni büyüten benim! Öksüz yetim kaldığında seni sarıp sarmalayan benim! Seni her şeyden ve herkesten korumak için çırpınan benim!"
Dayanamayarak yükseldim.
"Beni yapayalnız bırakanda sensin! Beni bir başıma bu koca evde karanlığa boğan da sensin! Söylesene eve kapatmak ne zamandan beri fedakarlığa girer oldu?"
"Barlas eve girin tamam."
Yabancının sesi gerginlikle aramıza girdiğinde ikimizde neredeyse onu duymuyorduk.
"Sen baya büyümüşsün. Büyümüşsünde ben fark edememişim. Baksana neler neler söyler olmuşsun abine."
Yüzünü buruşturarak kafasını iki yana salladığında benden bir halt olmayacağını haykırmıştı âdeta.
"Evet büyüdüm. Sen benden kaçarken büyüdüm. Bak bir bana nasıl bir haldeyim görüyor musun? Bak bu kız senin eserin! İyi bak! Hiç görmediğin o kız karanlıkta büyüdü! Seni beklerken, belki bir gün aile oluruz diye diye beklerken büyüdü bu kız!"
"Lan ben seni korumak için yaptım, seni korumak için!"
"Korumak öyle olmuyor Barlas Bey!"
"Kes lan sesini!"
"Barlas tamam!"
"Noldu gücüne mi gitti gerçekler!"
"EFŞAN KES!"
"BARLAS!"
hepimizin sesi birbirine karıştığında üzerime yürüyen abimle gözlerime dolan yaşlar bir yağmur gibi yüzümden aşağı akmıştı.
Kocaman ellerini kısacık saçlarında gezdirip geriye gittiğinde yabancı da ortamdan gerilmiş öylece ikimize bakar olmuştu.
Tekrar aynı sinirle geriye dönüp ağız dolusu bağırmaya başladığında bir adım geriye giderek kendime telkinler verdim.
"Bir sen mi acı çektin? Bir sen mi acı çekiyorsun! Ben nelerle uğraşıyorum haberin var mı? Yok! O zaman açmayacaksın o süt ağzını!"
"Söylesene ya! Ne çekiyormuşsun sen Allah aşkına! Etraftan kaybolup serseriler gibi kavga edip içmekten başka ne çekiyormuş Barlas Bey çok merak ettim açıkcası!"
"Efşan, Kes sesini!"
Bu seferki ses abime değil, o yabancıya aitti. Gözlerinden ateşler saçılıyordu resmen. Belki beni bile öldürmek istiyor olabilirdi şuan.
Abim gözlerini o yabancıya çevirmiş ve bir şeyler söylemek ister gibi bakıyordu. Alt dudağını dişlerinin arasına kıstırmış acısını hafifletmek ister gibi bir tavır takınmıştı. Gözleri saniyelik bana bakıp geri çekerken ellerini beline koyup kafasını yere eğdi. Anladım hiçbir şey söylemeyecekti. Kafasını olumlu anlamda sallarken boğuk sesini duyurdu.
"Doğru. Ortadan kaybolup serseriler gibi kavga ederek içmekten başka derdim yok, haklısın."
Bu sözleri fazlasıyla kırgın dökülmüştü dudaklarından. Bir an içim acıdı, kalbim sıkıştı. Onu fazlasıyla kırmıştım sanırım. Yanımdan hızlıca geçip eve girdiğinde arkasından "Abi" diye seslendim. Arkasını dönüp bakmadı bile. Birkaç saniye sonrasında elinde gri kapşonu ile kapıda belirdiğinde hızla yanına yürüyüp "Abi nereye?" diye sordum duygu yüklü bir sesle.
Tam önüne geçip durduğumda gözlerini bana değdirmeden kulağıma söyler gibi mırıldandı. "Ne önemi var. Her zaman ki gibi ortadan kaybolmaya gidiyorum." dediğinde kalbim paramparça olmuştu sanki. Yanımdan yürüyüp gidecekken kolundan tutup durdurmayı amaçladım lakin kolunu parmaklarımın arasından kurtararak yanımdan ayrıldı bir volkan gibi.
Gözlerimden akan yaşları umursamadan.
Uzaklaşırken dayanamayarak seslendim "Abi gitme!" Duymadı.
"Yalnız bırakma beni!" Umursamadı.
"Sana çok ihtiyacım var!" Bir an bile duraksamadı.
Hıçkırıklara boğulduğumda yavaşça yere eğilerek iki dizimin üstüne oturdum. Arkasından ağlayarak bakmaktan yapabileceğim bir şey yoktu. Aramız açıktı belki ama hiç böyle aralanmamıştı o kapı. İçimizdeki kini, acıyı hiç böyle vurmamıştık yüzümüze. Kırılmıştık. Birbirimizi olmadık yerlerden kırmıştık. Toparlayamazdık. O kırıkları hiçbir zaman toparlayamazdık.
Biz birbirimize yara olmaktan başka hiçbir şey değildik. En büyük yarayı biz kendimiz açıyorduk. Abi kardeş birbirimizi bıçaklamaktan zevk alıyorduk. Karşılıklı oyun oynuyorduk bizi avucunun içine alan oyunlardan bir haber. Bizi yönetenleri fark etmeden. Birlik olsak yenerdik lakin tek olmayı tercih ediyorduk.
Sarsak adımlarımla dışarıda bırakmayı arzuladığım keyifsiz anı da evime getirdiğimde yapayalnız kalmanın acısıyla kapıyı yabancının yüzüne kapadım. Kirlenmiş ayaklarımı soğuk zeminde sürüyerek geniş avluda ilerlerken yönümü salona çevirdim.
Büyük salonun içindeki ikili ,büyük, biri kahverengi biri siyah olan koltuklara gözlerimi gezdirdim. Kahve tonlu halının üzerindeki cam sehpayla göz göze geldiğimde üzerinde duran zarfı fark ederek koltuklara yaklaştım. Kahverengi koltuğun üzerine kendimi bırakarak bembeyaz zarfı elime alarak elimde bir tur çevirdim.
Zarf açılmış, içine bakılmış olması dikkatimi daha çok çektiğinde elimi uzun kıvırcık saçlarımın arasına daldırarak geriye savurdum. Sımsıkı tuttuğum zarfın içine açarak içine baktım. Sadece küçük bir kağıt parçası ile karşılaştığımda bu daha çok ilgimi çekmişti.
İçindeki kağıdı çıkararak birkaç saniye bakıştım. Yanaklarımdaki yaşı silerek birkaç kere katlanmış olan küçük kağıt parçasını açarak yazı yazan tarafı kendime çevirdiğimde yazıları okumak istemediğimi fark ettim. Daha fazla kaçamayarak heterokromi gözlerimi yazıların üzerinde gezdirdim.
Okuduğum yazı ile gözlerim faltaşı gibi açılarak kağıda bakakaldım. Titreyen elim buna eşlik ederken kağıdı elimin arasında sıkıştırarak içimdeki dürtüye engel olamayarak cama koştum. Kocaman pencereyi kapatmak üzere uzun tül perdeyi hızlıca sola çekerek açtığımda yabancıyla göz göze geldim.
Arabaya doğru ilerlemeye başladığında hiç durmayarak kapıya koşup sonuna kadar açtığımda ona doğru bağırdım.
"Dur! Dur gitme!"
O ise arabanın camını kapatarak gaza yüklendi. Arkasından koşmak bir şey ifade etmeyecekti. Bu yüzden peşinden ilerleyerek arabanın arkasından baktım. Kalbim gümbür gümbür atıyor, her bir şeyi yapboz gibi birbirine bağlamaya çalışıyordum. Göğsüm hızlıca inip kalkarken elimde sıktığım yazıya yeniden çevirdim gözlerimi.
Kağıtta şunlar yazıyordu.
"17 Eylül 2011 listesini unutmadık. İntikam ağır olacak, yakında Timagur ailesi yok olacak!"
Altında da imza ve iki harf yazılıydı: Ç.T.
Titreyen elimi yumruk yaparak durdurmaya çalıştım ama duracak gibi değildi. Bu korku can korkusu değildi, başka bir kayıp korkusuydu. Yapayalnız kalma korkusuydu. Bu dünyada yapayalnız kalma korkusu...
Hiçbir şeyden korkmadığım kadar bundan korkuyordum. Herkesi tek tek kaybetmek ve o ateşle ölümü beklemek. En acısı da korktuğun şeyin insanı bulması gibi bir totem de vardı.
Buna müsaade etmeyecektim. Ailemin bir can kaybetsine bir kez daha göz yummayacaktım. Ben ölecektim ama bir ölüm daha görmeyecektim.
Kimin dost kimin düşman olduğunu bilmiyordum. Lakin bir şeyi çok iyi biliyordum o tarihin babam ve annemin öldüğü tarih olduğunu bildiğim kadar bu kağıda bunları yazanında o yabancı olduğunu çok iyi biliyordum. O tanıdık hissin ne olduğunu da biliyordum artık. O tanıdık his öksüz yetim kalmamı sağlayan adamla karşılaşmış olmamdı. 11 yıl önce korkuyla baktığım parçalanmış bedenlerin sebebi bu adamdı. Gözlerinde gördüğüm o dumanda ailemin ruhuydu. Bu adam katildi hemde yıllardır aradığım o katil. Avucumun hapsinden kaçmış ve ben her şeyi o kaçarken öğrenmiştim. Kabuslarımın sahibini bir mektupla öğrenmiştim, ölümümü bir mektupla öğrendiğim gibi...
Bölüm etkileşimi
