3. bölüm / 5
Peren Kolejiİlk Gün
Bölümler 5Şu an: İlk Gün
- 1 Giriş617 kelime
- 2 Geçmiş-Gelecek1.307 kelime
- 3 İlk Gün4.649 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Rastgele Seçilenler3.799 kelime
- 5 İhtiyaç3.245 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Derya Şafak (8 Eylül 2026)
“Derya, bir daha kalk demeyeceğim çünkü geç kalmış olacaksın! Kalk hemen!”
Hiçbir şey demeden yatakta doğruldum. Ellerimle gözlerimi ovuşturdum. Etrafa baktım. Annemin ütüleyip dolabımın kapağına astığı okul üniformama gözüm takıldı.Güzeldi aslında. Beyaz gömleğin üstünde bordo renkli bir ceket, yine bordo renkli kravat ve etek, bordo diz altı çorap…
Gözlerim bir süre ceketin sağ göğüs kısmındaki logoya takıldı. Üzerinde Peren Koleji yazıyordu ve Peren yıldızının bir görseli bulunuyordu.Tamam, formamız güzeldi; kabul. Ama bakalım yeni insanlar nasıl olacaktı? Özellikle de benim gibi bu sene gelenler…
Zıplayarak yataktan kalktım, yerde duran turuncu, pofuduk ve kulaklı terliklerimi giydim. Yatağımı toparladıktan sonra banyoya geçtim. Ellerimi, yüzümü güzelce yıkadım, dişlerimi fırçaladım.Müdür, abartılı olmamak şartıyla makyaja izin vermişti. Bu yüzden göz altımdaki mor halkaları kapattım. Daha sonra biraz renk vermesi için hafif allık sürdüm, kirpiklerimi kıvırıp maskara uyguladım. Dudaklarıma da tint sürdüm.
Akşam ıslatıp iki yandan ördüğüm saçlarımı açtım. Kabaran taraflarına köpük sürdüm. Biraz kısa olan perçemimi de düzelttikten sonra banyodan çıktım.
Odama geçip beyaz gömleğimi giydim. Ardından eteğimi giyip gömleğin üzerine çektim. Bu sıralar biraz göbeğim çıkmıştı ama ceketin kapatacağını düşünüp dert etmedim.Kravatımı bağladım ve ceketimi giydim.
Okul formamla uyumlu bordo sırt çantamı açtım. İçine tabletimi, kalemliğimi, şarj aletimi, kulaklığımı, renkli kalemlerimi, fosforlu kalemlerimi, iki defterimi, post-it’lerimi ve deodorantımı koyup odadan çıktım.
Hemen merdivenleri indim ve mutfağa geçtim.Kızıl saçlarımı ondan aldığım annemi gördüm.Kahvaltı hazırlamamıştı. Kahvaltı etmediğimi biliyordu. Onun yerine en sevdiğim turuncu mataram masanın üstünde duruyor, burnuma mis gibi kahve kokusu geliyordu.Annemin yanına koştum ve arkadan sımsıkı sarıldım.
“Günaydın, annelerin hası. Ne yapıyorsun?”
Gülümsedi. Bana dönüp kocaman sarıldı ve kızıl saçlarımı öptü.
“İyiyim Derya’m. Sen nasılsın? Heyecanlı mısın? Sana kahve yaptım, seversin.”
Kıkırdadım.
“İyiyim anneciğim. Biraz heyecan var tabii ama geç kalmak üzereyim. O yüzden ben denize kaçar gibi kaçıyorum.”
Masaya doğru yürürken gülerek ekledim:
“Kahve için teşekkür ederim validem. Günün aydınlık, mübarek ve hayr olsun.”
Annem kahkaha attı.
“Birileri yine Muhteşem Yüzyıl izlemiş.”
Ona kocaman bir öpücük attım ve evden çıktım.
Okul evime on dakika uzaklıkta olduğu için yürümeyi tercih ettim. Yürürken kulaklığımı taktım ve müzik açtım.Dördüncü şarkım bittiğinde okulun önüne gelmiştim.Kapının önünde durup kocaman tabelaya baktım.
PEREN KOLEJİ
Yanındaki afişe gözlerim kaydı.
PEREN KOLEJİNDE MÜKEMMEL BİR YIL SENİ BEKLİYOR!
Gülümsedim.
Umarım öyledir. Çünkü ben 10. sınıftan sonra yine okul değiştirmek istemiyordum.Her sene okul değiştirmeyi sevmiyorum.Her sene, hak eden kişilere yaşattığım zorbalıklardan dolayı gitmediğim okul kalmadı.Ama bu sene biraz susmayı düşünüyordum.Çünkü okul formamın rengini sevdim.Değiştirmek istemiyorum.
Biraz daha ilerledim ve demir parmaklıklı kapının önünde duran güvenliğe gülümsedim. Öğrenci kartımı gösterdim.
Kartı alıp baktı.
“Derya Şafak. İyi dersler.”
Gülümseyerek kartı geri verdi.
Ben de başımla selam verip içeri girdim.
Ana giriş kapısının önüne geldim ve beş basamaklı merdiveni çıktım. Kayıt için geldiğimizde resepsiyonda gördüğüm kadını tekrar gördüm.Bana bakıp gülümsedi.
“Deryacığım, hoş geldin. Yeni senen için heyecanlı mısın? Burada çok güzel arkadaşların olacağına eminim.”
Ben de sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdim.
“Hoş buldum. Biraz heyecanım var. Rica etsem sınıfımın yerini gösterebilir misiniz?”
Hemen başını salladı ve elindeki kâğıtlara baktı. Bir süre sonra bulmuş olacak ki anlatmaya başladı.
“10-B. Bir üst kat 9. sınıfların, senin sınıfın ise iki üst katta. Ana kapının tam karşısındaki merdivenden çık. Sağda 10-A var, onun yanında 10-B ve sınıflar bu şekilde devam ediyor. Sol tarafta önce öğretmenler tuvaleti, onun yanında kız öğrenci tuvaleti, hemen yanında da erkek öğrenci tuvaleti var. Daha sonra öğretmenler odası, görsel sanatlar odası, müzik odası, depo ve etüt odası geliyor. Zemin katın altında kantin ve yemekhane bulunuyor. En üst katta ise spor salonu, havuz, konferans salonu ve teras var. Zaten ikinci dersinizde öğretmenleriniz sizi sınıf sınıf gezdirecek. İyi dersler.”
“Güle güle.”
Gülümseyerek başımı salladım ve merdivene yöneldim.Yavaş yavaş merdivenleri çıkarken biri bana çarptı.Az kalsın düşüyordum ama merdivenin demir korkuluğuna tutundum. Bana çarpan çocuk dönüp baktı.
Saçları alnına hafif dağınık ve kıvırcık şekilde düşüyordu. Mavi gözleri resmen “Ben buradayım!” diye bağırıyor, tüm dikkati kendine çekiyordu. Uzun boyunun yanında ben cüce gibi kalıyordum. Tahminime göre boyu 1.83’tü ve ben 1.65 boyum ile gerçekten çok kısa kalıyordum. Hafif dolgun dudağının tek tarafı kıvrık duruyordu. Koyu yeşil ceket gerçekten çok yakışmıştı. Çarpışmamıza rağmen elleri hâlâ cebindeydi.
“Önüne baksana, yeni kız. Bana çarptın.”
Pardon?O bana çarptı!Kaşlarımı çattım.
“Pardon? Bana siz çarptınız.”
Çocuk alayla güldü.Bu biraz sinir bozucuydu.
“Yeni kız, sen bana çarptın. Hadi özür dile de ben de gideyim.”
Ay, bu çocuk ne yaşıyordu?Merdiveni bir basamak daha çıkıp iyice dibine girdim.Yüzüyle yüzüm arasında neredeyse bir karış bile yoktu.Bir an afalladı ama bozuntuya vermemeye çalıştı.Sağ elimi kaldırıp orta parmağımı gösterdim.
“Anca rüyanda görürsün, mavi gözlü çocuk!”
Dedikten sonra ona göz kırptım, olduğu yerde bırakıp sol tarafından geçerek merdivenleri çıkmaya devam ettim.Yine susamamıştım.Kendime hâkim olmayı öğrenmeliydim.
Kata girdim ve 10-A sınıfını gördüm. Onu geçip 10-B’nin önüne geldim. Kapıda sınıf listesi asılıydı. Yine de emin olmak için göz attım. Sınıf 24 kişiydi. Alfabetik sıraya göre 6. kişiydim. İsmimin yanında okul numaram yazıyordu: 341.
Sınıfa girdiğimde karşı tarafta öğretmen masası vardı. Sıralar ikişerliydi. Sol tarafta pencere kenarı, orta sıra ve duvar kenarı olmak üzere üç sıra bulunuyordu.
İçeride yalnızca beş kişi vardı.Ama gözüme ilk çarpan kişi, en arkadaki pencere kenarında oturan lacivert saçlı kız oldu.Kulağında lacivert kulaklıklar vardı. Büyük ihtimalle müzik dinliyordu. Başını cama çevirmiş, dışarıyı izliyordu.Yüzünü merak ettim.
Ama daha buradan bile bana “Benden uzak durun.” diyordu sanki.
Çok soğuk bir enerjisi vardı.Ben de zaten arka sırada oturmak istiyordum.Orta sıranın en arkasında iki erkek sohbet ediyordu. Bu yüzden doğrudan duvar kenarındaki en arka sıraya ilerledim. Tam o sırada okul zili çaldı.
Yerime geçip çantamdan eşyalarımı çıkarmaya başlamıştım ki öğretmen zili de çaldı.Öğretmenimiz sınıfa girdi.Hep birlikte ayağa kalktık.
“Hoş geldiniz.”
“Sağ olun.”
“İyi dersler.”
“Sağ olun.”
Herkes yerine oturdu.Öğretmenimiz konuşmaya başladı.
“Merhaba 10-B. Ben edebiyat öğretmeniniz ve aynı zamanda sınıf öğretmeniniz Selin Sesgetiren. Bu yıl birlikte olacağız. Önce derslerin işleyişinden bahsedeceğim, ardından sırayla sizleri tanıyacağ-”
Hocanın cümlesini kapının çalınması böldü.
“Gel.”
Kapı açıldı ve içeri üç kişi girdi.
Etrafa baktığımda zaten üç boş yer olduğunu fark ettim.
Benim yanım — bundan memnundum—, önümde oturan beyaz saçlı kızın yanı ve “Benden uzak durun!” diye bağıran lacivert saçlı kızın önü.
Gelenlere bakınca kısık sesle bir küfür savurdum. Merdivende çarpıştığım mavi gözlü çocuk buradaydı.Yanındaki sarışın, yeşil gözlü çocuk tam dizilerdeki zengin çocuklarına benziyordu. Gerçi büyük ihtimalle gerçekten de öyleydi. Sarı saçları hafifçe havalanmıştı, yeşil gözleri sırıtmasıyla hafif kısık, alaycı ama eğlenen bir surat. Ayrıca dev gibiydi. Büyük ihtimalle basketbol oynuyordu, tahmini boyu 1.95 falandı. Ellerini arkada birleştirmiş önümdeki beyaz saçlı kıza bakıyordu.
Aralarında tek gülen oydu.
Yanlarında gözleri çekik bir çocuk vardı.Yabancı mı acaba? Çünkü çekik kahverengi gözleri, hafif uzun boyu ve sabit yüzüyle onu turist zannederdim.Ayrıca neden bu kadar somurtuyordu? Yüzünde tek bir mimik bile yoktu.Dümdüz bir ifadeyle öğretmene bakıyordu.
Tam o sırada mavi gözlü çocukla göz göze geldik.Mavi gözleri yeşil gözlerime değince hafifçe yutkundu.
Galiba az önceki olayın etkisindeydi.
Selin Hoca gülümseyerek konuştu.
“Ve muhteşem dörtlü… Kuzey, Gökay ve İlkay. Dördüncünüz nerede bakalım?”
İlkay sırıtarak,
“Okeye dördüncü aranıyor!” dedi.
Tam o anda lacivert saçlı kızın önünde oturan gri saçları vardı. Neden gri saçları vardı acaba? Aslında yakışmıştı gri saçları, çilleri ile uyumlu duruyordu. Boyu uzun değildi ama asıl dikkat çeken çakır gözlerindeydi. Resmen gri gözleri parlıyordu.Ayağa fırladı.
“Buradayım, buradayım.”
Selin Hoca gülerek,
“İşte şimdi oldu. İlk derse geç kaldınız. Neredeydiniz?”
İlkay gülerek mavi gözlü çocuğu gösterdi.
“Hocam, yenilerden biri bu arkadaşın canını sıkm-”
Sözünü, mavi gözlü çocuk eliyle ağzını kapatıp kesiverdi.
Gülümseyerek konuştu.
“Hocam, kimse benim canımı sıkamaz. Bu arkadaş biraz boş yapmayı seçti. Şimdi özrümüzü dileyip yerimize oturalım, değil mi İlkay arkadaşım?”
Son iki kelimeyi özellikle vurgulayarak söyledi.
Ardından İlkay’ı hafifçe itti.Dördü de sırayla özür dileyip yerlerine geçtiler.İlkay, bembeyaz saçları olan kızın oturdu ve hemen fısıldaşmaya başladılar.
“Merhaba Erna. Nasılsın? Okulun ilk gününde seninle oturup günümü bozacağıma inanamıyorum.” dedi, alaycı bir üzüntüyle.
Adının Erna olduğunu duyduğum kız gözlerini devirdi.
“İlkay, sen salak mısın? Git başka yere otur. Arkamdaki kızıl kızın yanına otur. Ayrıca son kez uyarıyorum. Yoksa ‘En sevmediğim arkadaşım.’ ya da ‘Annelerimiz iyi anlaşıyor.’ demem. Geçen sene son gün bıraktığım işi tamamlarım. Artık o ‘Ben bir zengin züppeyim!’ diye bağıran suratındaki burnun sargılı ve kırık olur. Bir daha bana Erna deme! Parla, benim adım Parla. P-A-R-L-A! En sevmediğim kişi de olsan Erna deme. Parla, Parla ve Parla! Hatta bekle!”
Kalemliğinden daha önce benim de kullandığım, çıkmayan bir kalem çıkardı. İlkay’ın bileğini tutup kolunun iç kısmına kocaman harflerle PARLA yazdı.
“Bak, şimdi unutmazsın. Hadi, başka yere otur.”
Sonra bana döndü. Sadece saçları beyaz değildi, kirpikleri ve kaşları da beyazdı. Albinizmi vardı kesinlikle ama albinizm bir insana bu kadar mı yakışırdı? Gerçekten hayran kaldım güzelliğine. Borda renkli formayla gerçekten muazzam gözüküyordu? Bir insan formayla bu kadar güzel görünebilir mi? Bence görünemezdi ama Parla gerçekten parlıyordu.
“Lütfen şunu başımdan alır mısın? Söz, borcum olsun.’’
İlkay kısık bir kahkaha attı. Sonra bana dönüp tiksinir gibi baktı.
“Kusura bakma Erna, bu kız tipim değil.”
Ardından yine bana döndü.
“Alınma yeni kız, benim tipim sadece Erna.”
Ben ise sadece ‘Bu çocuk deli.’ der gibi bakıp başımı salladım.
Onlar atışmaya devam ederken bakışlarım, çekik gözlü çocukla lacivert saçlı kıza kaydı.O sırada öğretmen mavi gözlü çocukla konuştuğu için dikkati dağılmıştı.Çekik gözlü çocuk lacivert saçlı kıza sarıldı.Lacivert saçlı kızın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.Çekik gözlü çocuk da gülümsedi ve yerine oturdu.İkisi de birbirlerine bakarken hafifçe gülümsüyordu.Lacivert saçları ona gerçekten yakışmıştı, açık mavi gözleriyle fazlasıyla mavi duruyordu. Galiba maviyi seviyordu. Eğer okul kıyafeti lacivert olabilseymiş tam bu kız içinmiş. Mavi gözleri etrafa buz gibi bakıyordu. Yüzünde de alnında da çiller vardı, gayet güzel duruyordu.
Gerçekten birbirlerini seviyorlardı galiba.Tam anlamıyla tencere kapak gibiydiler.Dışarıya karşı buz gibiydiler ama birbirlerine karşı sıcacıktılar. Tabi direkt böyle söylemem doğru mu bilmiyorum.
Gözlerim tekrar mavi gözlü çocuğa kaydı.Bana doğru yürüdüğünü görünce içimden bir kez daha küfür ettim.O sırada İlkay ve Parla da bana döndüler.İlkay önce bana, sonra mavi gözlü çocuğa baktı. Çocuğun sinirli bir şekilde çenesini sıktığını görünce gözlerini kocaman açtı.
“Sen… Gökay’a merdivende orta parmak çekip laf sokan, onun canını sıkan kızsın, değil mi?”
Kaşlarımı çattım.
“Canını sıkabildiysem ne mutlu. Hatta galiba fazla sıkmışım ki gelip size ağlamış. Üzücü.”
Bunu sahte bir üzüntüyle söyledim.Başımı kaldırdığımda beni dinlediğini ve çenesinin iyice kasıldığını gördüm.Sakince sırıtıp orta parmağımla gözümün altını kaşıyormuş gibi yaptım.
“Otursana Gökaycığım. Ayakta kaldın. Sonra yoruluyorsun herhâlde. Merdivende önüne bakmayıp insanlara çarpıyorsun, üstüne bir de özür bekliyorsun.”
Dilimi damağıma üç kez vurdum.
“Çok ayıp. Bu arkadaşların sana terbiye verememiş galiba. Hadi git, yine onlara ağla da sana öğretsinler.”
Parla ve İlkay şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Herhâlde daha önce kimse Gökay’a böyle davranmamıştı. Üçümüz de merakla Gökay’ın ne yapacağını beklerken o, hepimizi şaşırtarak kahkaha attı. Sonra gelip yanıma oturdu.
“Yeni kız, beni güldürmeyi başardın. Tebrik ederim. Sen önüne, ben önüme. Hadi.’
Ben de onu taklit ettim.
“Yeni kız değil, Derya.”
Yine güldü. YİNE! Ya gülmesin! Komik bir şey yok. Komikse biz de gülelim.
“Gökay, bak önceden anlaşalım. Senin beyninde, zekânda bir sıkıntı mı var? Niye gülüyorsun oğlum? Sorunlu musun sen? Gerçi bana denk gelen bir tane akıllı insan da yok. Allah’ım, ben hiçbir okulda huzur bulamayacak mıyım? Öf… Tamam, bırakıyorum okulu. Ben bunlarla mı uğraşacağım?”
Gerçekten gına gelmişti.Susuyorum, karşı taraf tepeme çıkıyor. Karşılık veriyorum, yine aynı.Benim ne yapmam lazım?Eşyalarımı çantama koyacakken bir el bileğimi tuttu.Dönüp baktığımda Gökay’ın elimi tuttuğunu gördüm.
“Tamam, yeni kız. Sakin ol. Sen de deli çıktın. Tamam, en baştan başlayalım. Ben Gökay Aren Yılmaz. Senin adın ne?”
Afalladım.
Sadece dik dik ona bakıyordum. Diğer elini yüzümün önünde salladı.
“İnme indi herhâlde. Asıl yeni kız, senin bir hastalığın falan yok, değil mi?”
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.
Önüme baktığımda İlkay ve Parla’nın ağızları açık bir şekilde önce Gökay’a, sonra da elimi tutan eline baktıklarını gördüm.
O an dank etti.
Elimi sertçe çektim.
Ortamı yumuşatmak için de güldüm.
“Mavi gözlü çocuk, umarım her yeni tanıştığın insana temas etmiyorsundur. Çünkü şu an okulun ilk günü olmasaydı beynini patlatırdım. Haberin olsun.”
Bir an durup devam ettim.
“Ama tanışalım. Çünkü bu okuldan da ayrılırsam bir daha yeni bir okula gideceğimi sanmıyorum. Ben Derya. Anlamı da ‘benimle uğraşırsan ben de seninle uğraşırım’ demek. Ama arkadaş olmak istersen bana bir yer sorduğumda yerini göstererek başlayabilirsin.”
Tatlı tatlı gülümsedim.Tam o sırada Selin Hoca konuştu.
“Dersleri bu şekilde işleyeceğiz. Şimdi herkes sırayla kendini tanıtacak. Duvar kenarından başlayalım.”
Ben hiçbir şey duymamıştım ki. Kaşlarımı çatıp Gökay’a döndüm.
“Gördün mü? Senin yüzünden dinleyemedim. Ne yapacağım ben şimdi? Gıcık seni!”
Sinirle önüme döndüm.Gökay yine güldü.
Yine!
“Merak etme, yeni kız. Teneffüste sana anlatırım. Derslerim çok iyi olmasa da iyidir. Dersi derste dinlerim. Bu yüzden çok şanslısın. Şans, merdivende sana çarptı.”
Bunu söyledikten sonra bana göz kırptı.Utanmış gibi başımı çevirip önüme döndüm.
En öndeki kız konuşmaya başlamıştı ama ben onu dinlemedim.
Tabletimi çıkardım.Hızlıca sınıfın oturma düzenini çizmeye başladım. Kim nerede oturuyor, isimleri ne… Bunları not alacaktım.
İlk olarak Yaren Elis adlı kız kendini tanıttı.Kim olduğunu pek dinlemedim. Ardından sırayla Ela Dursun, Ahu Alkuyruk ve Zeynep Ece Alkuyruk kendilerini tanıttılar.
İkisi ikizdi.Aslında üçüzlermiş ama üçüncü kardeşin kim olduğunu henüz bilmiyordum.
Sıra beyaz saçlı kıza geldiğinde ise dikkat kesildim.Çünkü merak ettiğim kişilerden biriydi.
‘Merhaba. Ben Parla Erna Akkan. Parla ismini kullanıyorum. Geçen sene de bu okuldaydım. Hobi olarak tenis oynuyorum ve albino hastasıyım. Söyleyeceklerim bu kadar.”
Albino olduğunu zaten tahmin etmiştim.
Gerçekten çok güzeldi.
Tam o sırada sınıftaki bir öküz kahkaha attı.
“Albino kız, nasıl böyle dolaşabiliyorsun? Peruk falan taksana. Sana bakarken gözlerim kamaşıyor.”
İlkay anında çocuğa sert bir bakış attı. Ama çocuk aldırış bile etmedi.Lacivert saçlı kız ise sakin bir şekilde ona döndü.
“Mustafa, sen neden şu tas gibi saçını düzeltmiyorsun? Seni görünce midem bulanıyor. Seninle aynı ortamda bulunup aynı havayı soluduğum için kendime ve sınıftakiler adına üzülüyorum. Annenle baban sana nasıl katlanıyor? Bir gün sınıfımıza seminer verseler ne güzel olurdu. Daha iyisini bulana kadar en büyük dileğim şu an bu.”
Mustafa sertçe yutkundu.Tek kelime etmeden önüne döndü. Hoca ortamı yumuşatmak için İlkay’a döndü.
İlkay sert bir sesle kendini tanıtmaya başladı.
“İlkay Doğan. Geçen sene de buradaydım ve Erna’yla ilkokuldan beri tanışıyoruz. Kendisi beni çok sever. Kuzey, Gökay ve Gürkan’la ortaokuldan beri tanışıyoruz ve bir grubuz. Basketbol oynuyorum ve okul takımının kaptanıyım. Zenginim, baba parası yiyorum ve hâlimden memnunum.”
Mustafa akıllanmamış olacak ki,
“Erna’yla yakınsınız he. İyiymiş.” dedi.
Parla sakince,
“Erna değil, Parla.” dedi.
Mustafa biraz salak olacak ki,
“Erna da senin ismin. Ben Erna diyeceğim.” dedi.
İlkay alayla sırıttı. Sonra sırıtmasını kesip sinirli ve ciddi bir ifadeyle Mustafa’ya döndü.
“Gerizekâlı, Parla diyorsa Parla, Murat diyorsa Murat. Neyi anlamadın?”
Mustafa sırıttı.
“Sen Erna diyebiliyorsun. Ben de diyeceğim. Erna daha güzel söyleniyor, değil mi Erna?”
dediği an İlkay ayağa fırlayıp sol arka çaprazında oturan Mustafa’ya sert bir yumruk geçirdi ve bağırdı.
“Seninle ben bir miyiz, gerizekâlı?”
Hoca da ayağa kalktı. Neredeyse herkes ayağa fırlamıştı. Birkaç kişi çığlık atarken birkaç kişi de araya girdi.
Tek kalkmayan kişi ben ve lacivert saçlı kızdı.
Onun suratında da keyifli bir ifade vardı. Göz göze geldik. Benim de kalkmadığımı görünce hafifçe sırıttı ve tekrar önüne döndü.
Parla sakince İlkay’ın kolundan tuttu, öğretmenden izin aldı ve birlikte sınıftan çıktılar.
Mustafa çenesini tutarak söyleniyordu.
“Ruh hastası… Manyak… Deli be, deli…”
Gökay ve çekik gözlü çocuk —hocanın adını söylediğini hatırlıyordum ama ben unutmuştum— İlkay gittikten sonra tekrar yerlerine oturdular.
Gökay,“Ahmet, Mustafa’yı çıkar da biraz hava alsın. Oksijensiz kalmış belli ki, beynini kullanamıyor.” dedi.
Mustafa hemen atıldı.
“Sana ne lan? Sana mı soracağım?”
Çekik gözlü ileriye fırladığı anda lacivert saçlı kız kolundan tutup onu yeniden yerine oturttu.
Kuzey tam bir şey söyleyecekken ben sinirime yenik düşüp lafa atladım.
“Mustafa, arkadaşına kızma. Sen beynini kullanamadığın için sana yardımcı olmaya çalışıyor. Beynini kullanmaya başlayınca zaten kimsenin umrunda olmayacaksın çünkü böyle dağdan gelmiş gibi konuşmayacaksın. Ya da beynini kullanamayacağın çok belli. Sen hiç konuşma, böylece kimseden dayak yemezsin.”dedim ve yapmacık bir gülümseme sundum.
Lacivert saçlı kız bana döndü. Sanki işine karışmam hoşuna gitmemişti. Gökay bana söndü, ‘Derya, sen karışma.’
Gürkan, ‘Ey ahali, sakin olun dakka bir gol bir okul başlayalı 10 dakika oldu.’
E tamam biraz atlamış olabilirim ama ne yapayım yani. Gökay’a cevap vermedim. Önüme döndüm.
Ahmet, Mustafa’yı kolundan tutup dışarı çıkardı.
Lacivert saçlı kızla göz göze geldiğimde bana, ‘Yardım istedim mi? Sanane de hemen atladın YENİ!’gibi bakıyordu. Bende düz bir ifade ile karşılık verdim. Başını iki yana sallayıp çekik gözlü çocukla konuşmaya başladı.
Hoca da bu havayı dağıtmak için bana yönelerek kendimi tanıtmamı istedi.
Gülümsedim ve anlatmaya başladım.
“Merhaba, ben Derya Şafak. Bu sene Atlas Koleji’nden geldim. Çizimle uğraşıyorum.”
Çünkü ben bu kadardım. Geçmişim çok yoktu. Tabii ki vardı ama herkesin bilmesi gereken şeyler değildi.
Sıra Gökay’a geçti. Ben de dikkatle dinledim çünkü merak ettiğim sayılı kişilerden biriydi.
“Gökay Aren Yılmaz. Geçen sene de buradaydım. İlkay’ın dediği gibi o grupla tanışıyorum. Başka kimseyle çok muhabbetim olmaz.”
O sırada bana döndü.
“Yani şimdilik.” dedi ve devam etti.“Boksla uğraşıyorum. Bu kadarım ben.”
Bana baktı. Kısa bir süre bakıştık. Sonra kafasını sıraya koyup uyumaya başladı.
Ben de sakince onu izlemeye başladım. İnceledim. Saçlarının önü hafif kıvırcıktı. Gözlerinin mavisi gerçekten güzeldi. Ve ben nedenini bilmeden tabletimi ve kalemimi alıp onu çizmeye başladım.En sondaki lacivert saçlı kızın kendini anlatmasına kadar çizdim.
Sonra Gökay hareketlenince hemen tableti kapatıp çantama koymaya çalıştım. Telaştan masanın üzerindeki kalemliğimi yere düşürdüm.Onu almak isterken tam mataram düşecekti ki biri tuttu.
Tabii ki Gökay’dı.
Alaylı bir şekilde bana bakıyordu.
“Sakin ol yeni kız. Beni güzel çizmişsindir umarım. Eğer güzel çizdiysen iki kopya çıkarır mısın? Birini ben odama asarım, birini de sen başucuna koyarsın. Hep beni hatırlarsın. Nasıl fikir?”
Nasıl gördü bilmiyorum ama ya doğruyu söyleyecektim ya da inkâr edecektim. İnkâr etmek kulağa daha mantıklı geliyordu.
“Ne saçmalıyorsun be? Seni çizmek ve ben? Komikmiş. Bir ara hatırlat da güleyim. Saçma sapan konuşma, önüne dön.”
“Madem inkâr ediyorsun, göster. Bakalım kimi çizmişsin.”
Hemen tabletimi açtım ve önceden çizdiğim resimlerden birini açtım.
Ama Gökay bana salakmışım gibi baktı.
Ben de tablete baktığım anda içimden kendime küfür ettim.
Son düzenlenme tarihi: 27.06.2026
Evet…
Tam haziran ayında çizdiğim resmi eylül ayında çizmişim gibi çocuğa yutturmaya çalışıyordum.
Bana hâlâ salakmışım gibi bakıyordu. Tam o sırada lacivert saçlı kızın önünde oturan çocuğa sıra geldi.Ben de fırsattan yararlanıp,
“Ya susar mısın? Arkadaşlarımı tanımaya çalışıyorum. Senin yüzünden tanıyamayacağım.” dedim.
Bana ters ters baktı ama o da arkadaşını dinlemeye koyuldu.
“Gürkan Kaan Okan. Evet, galiba ‘kan’ seviyoruz. Babam Serkan, annem Türkan ve ablam Soykan . Annemle babamın adı ‘kan’ ile bitiyor diye ikimize de ‘kan’ ile biten isimler koymuşlar. En sevdiğimiz aile sanatçımız da Tarkan.Masa tenisi oynuyorum. Bu kadar.” dedi.
Sıra çekik gözlü çocuğa geldi. “Kuzey Ata Türkmen. Futbol oynuyorum. Yanımdaki güzel kızla ortaokuldan beri tanışıyoruz. Gürkan, Gökay ve İlkay’la da altıncı sınıftan beri tanışıyoruz.”
Yanındaki kıza sıra geldi.
Sadece,
“Lavin Aksoy.” dedi.
Benimle birlikte birkaç kişi ona bakınca omuz silkti.
“Beni tanımanıza gerek yok. Sadece beş kişiyle diyalog kurarım.”
O sırada bana döndü. Gökay’ın bana baktığını görünce,
“Galiba altı olacak. Ona kim olduğumu bireysel anlatırım.” dedi.
Tam o anda zil çaldı.
Selin Hoca çıkmadan önce, “Bu derste okulu gezeceksiniz. Yanınızdaki kişi yeni gelmediyse serbestsiniz ama yeni geldiyse herkes yanındaki yeni gelen arkadaşına yardımcı olacak. Bu yüzden onlarla birlikte okulu gezeceksiniz.” dedi ve sınıftan çıktı.
Gökay bana bakıp, “Bir sonraki derste de beraberiz o zaman.” dedi ve kalkıp gitti.
-
Parla Erna Akkan
İlkay, Mustafa’ya yumruk attıktan sonra onu sınıftan çıkardım ve doğruca çatıya çıktık.Ben buraya sık sık gelirdim ama onun ilk gelişiydi. Çantamdan burası için taşıdığım battaniyeyi çıkardım ve yere serdim.Sonra oturup sırtımı arkamdaki duvara yasladım. Ceketim sınıfta kalmıştı. Bu yüzden sırtım soğuk duvara değince istemsizce bir iç çektim.
“Teşekkür ederim. Her şey için… Ama bir dahakine direkt vurma olur mu? Başın belaya girebilir.”
O da yanıma oturdu.
“Buraya neden geldik, Erna?”
“Kafa dinlemek için.”
“Sen daha önce geldin mi buraya?”
“Evet, hem de çok. Genelde kafa dinlemek ya da kötü bir gün geçirdiğimde gelirim. Günlüğüme yazar, sonra sayfaları parçalayarak aşağı atarım.”
İlkay düşünceli bir ifadeyle bana baktı.
“Bundan sonra ben de geleceğim buraya. Hatta hep beraber geliriz seninle.”
Bir çocuk gibi heyecanlanmıştı. Böyle şeyler onu gerçekten heyecanlandırırdı.
“Olmaz mı?”
Gülümsedim.
“Olur İlkay, geliriz.”
Çantama uzandım ve ona döndüm. “Seçeneğin fazla. Birini seç. Şekerli soğuk kahve, şekersiz soğuk kahve, süt, çilekli süt, çikolatalı süt, muzlu süt… Evet, hangisi?”
İlkay ağzı açık beni dinliyordu.
“Şekersiz kahve… Sen hepsini çantanda mı taşıyorsun? Neden?”
“Buraya sık sık geliyorum ve her geldiğimde mutlaka bir şey içerim. Ama yediğim şeyler hep aynıdır. Çilek ve yaban mersini.”
Çantamdan çilek şeklindeki kutuyu çıkardım, açıp aramıza koydum.
Sonra heyecanla ona döndüm.
“Sana yaban mersini atsam ağzınla yakalayabilir misin?”
“Bilmem… Yakalayabilirim herhâlde. Daha önce hiç denemedim.”
Heyecanla ayağa kalktım ve avucumu yaban mersiniyle doldurdum. Ama o hâlâ bana bakıyordu.
Yanına gidip kolundan tuttum ve zorla ayağa kaldırdım.
“Ya hadi! Nadiren bu kadar heyecanlanırım. Kırma beni.”
Ayağa kalkıp karşıma geçti.
“E madem bu kadar heyecanlandın, seni kırmak olmaz. At bakalım.”
Heyecanla ilk yaban mersinini attım ama tam çenesine çarptı.
Bir daha denememi ister gibi başını salladı. Bir tane daha attım.
Bu sefer yakaladı.
“İşte bu be! Yaşasın!” dedim.
O da avucunu doldurup bir tane bana attı.Ben ancak beşincide yakalayabildim.
Elini, zafer kazanmış gibi havaya kaldırdı.
“Aferin Ernacığım.” dedi.
Sonra atmaya devam ettik. Yaban mersinleri bitince bu kez çilekle denedik. Ama çilekler mevsimi olmadığı için hem güzel değillerdi hem de çok büyüklerdi. Bu yüzden vazgeçip tekrar oturduk ve çilekleri yemeye başladık. Oturunca havanın ne kadar soğuk olduğunu fark ettim.
Üşümeye başlamıştım.
İlkay hissetmiş olacak ki —ya da zangır zangır titrediğimi veya bembeyaz tenimden dolayı iyice kızardığımı görmüştü— ayağa kalktı.
Ceketini çıkarıp omuzlarıma örttü. “Hava soğuk. Hadi içeri geçelim. Şu an beden dersi yoktur. Spor salonuna gideriz, üşümezsin.” dedi ve elini uzattı.
Elini tutup ayağa kalktım. Eşyaları toplayacakken o benden önce davrandı. Çantamı alıp sırtına geçirdi. Çilek kutusunu, şekersiz kahvesini ve benim kahvemi bir eline aldı.
Diğer eliyle de battaniyeyi topladı. Sonra durup önümden geçmemi bekledi.
Gülümsedim ve yürümeye başladım. Arkamdan gelen ayak seslerini duyuyordum.
Merdivenleri indik.İlk soldaki kapıdan basketbol sahasına girdik. Sahanın en sağındaki duvar kenarına geçtim. İlkay’ın elindeki battaniyeyi alıp yere serdim ve birlikte oturduk.
Saatime baktım. Zilin çalmasına on iki dakika vardı. Heyecanla yine İlkay’a döndüm.
“Basketbol oynayalım mı? Lütfen.”
“Oynayalım Erna. Sen nasıl istersen. Seni yenerim, ona göre, Sonra mızıkçılık yapmak yok.”
Evet…
Arada basketbol ve tenis oynardık. Basketbolda o kazanırdı. Teniste ben. Ama kaybeden taraf mutlaka mızıkçılık yapardı
. Hiçbir şey demeden ayağa kalktım. Omuzumdaki ceketi çıkarıp kollarımdan geçirerek belime bağladım. Böyle daha rahat hareket edecektim. Karşıya geçtim ve kızların antrenöre zorla aldırdığı bembeyaz basketbol topunu aldım. İlkay da potanın altına geçti. Topu ona attım. O da bana geri gönderdi. Topu sektirmeye başladım. İlkay sağ tarafımdan üzerime gelince sola doğru döndüm. Böylece potayı tamamen karşıma almış oldum. Topu potanın turuncu dikdörtgen işaretinin sol üst köşesine doğru attım. Top çemberden geçti.
Basket.
İlkay bana şaşkınlıkla baktı.
“Erna… Sen çalıştın mı?”
“Yoo. Sen az oynadığın için atabiliyorum ve bunun farkındayım. Salağa yatma.” dedim ve dil çıkardım.
O da o meşhur zengin züppe gülümsemesini takındı.
Bu sefer ben potanın altına geçtim. Topu bana attı, ben de ona geri attım. Daha hamle yapamadan solumdan geçti, zıpladı ve smaç bastı. Dik dik baktım.
“Vur dedik, öldürdün be!”
“Pardon Ernacığım. Ortam yok benim.”
Böyle böyle itişip kakışarak zil çalana kadar oynadık. Zil çaldıktan sonra ben gidip topu yerine bıraktım. İlkay da meyvelerin olduğu kutuyu çantama koymuş, battaniyeyi silkeliyordu.
Yanına gittiğimde kahvemin dibinde biraz kalmıştı. Onu içip kutusunu çöpe attım. İlkay hâlâ battaniyeyi katlıyordu. Kahvesini kendi de içebilirdi ama sırf bana gıcıklık olsun diye bekliyordu. Kahvesini uzattım. O ise iki elini gösterdi. Yanına gittim ve teneke kutuyu dudaklarına dayadım. Başını geriye yaslayınca ben de kutuyu hafifçe kaldırdım. Dibinde kalan son yuduma kadar içti. Ben de kutuyu geri çekip kalan minicik yudumu içtim ve çöpe attım. İlkay sonunda battaniyeyi katlamayı bitirdi. Battaniyeyi çantama koyup fermuarını kapattım.
Tam çantamı sırtıma takacakken,
“Ver onu bana. Ağırdır. Boşuna taşıyıp yorulma.” dedi.
“İlkay, saçmalama. Ben bunu hep taşıyorum. İlk kez olmuyor.”
“Erna, ver şunu bana. Asıl sen saçmalıyorsun. Ver hadi.”
“Ya vermeyeceğim. Unutma, biz seninle kötü anlaşıyoruz. Bugün istisna olması, ‘best friend forever’ olduğumuz anlamına gelmez.”
“Erna, amma saçmalıyorsun. Ver şunu, yoksa seni kucağıma alır ve sınıfa öyle girerim.”
Gülerek yavaş yavaş geri geri kapıya doğru yürümeye başladım. O ise hâlâ olduğu yerde duruyordu.
“Madem öyle… Yakala o zaman!” dedim ve kapıdan çıkar çıkmaz merdivenlere doğru koşmaya başladım. Daha ilk basamağı inmeden ayaklarım yerden kesildi. Merdivenden düştüğümü sanıp çığlık attım ve gözlerimi sımsıkı kapattım. Yavaşça açtığımda ise İlkay’ı gördüm.
Ve ben onun kucağındaydım.
Nasıl olurdu? Aramızda o kadar mesafe vardı.
İlkay sırıtıyordu.
“Aklında bulunsun Erna. Basketbol oynayan biriyle koşu yarışına girme. Biz bütün sahayı kaç kez koşuyoruz, haberin var mı?”
Has…Benim beynimi…
Gerçekten basketbol oynayan biriyle koşu yarışına girmiştim. Ben kendi mallığımı düşünürken İlkay merdivenlerden inmeye başladı. Merdivenlerde kimse yoktu. Bizim kata geldiğimizde inmek istedim ama koridor da bomboştu. İlkay da bunu fırsat bilip beni kucağında sınıfa kadar götürdü.
İçeride sadece bizim tayfa vardı.
Ama biri eksikti.
Gökay.
Büyük ihtimalle kızıl kızaı okulu gezdiriyordu.
İkisinin arasında garip bir çekim oluşmuştu.
İlkay beni kendi sırama değil, Lavin’in sırasının önündeki sıraya, yani Gürkan’ın yanına oturttu.
Gürkan ikimize baktı.
“Ne oldu? Hayırdır siz? Parla yine inat etti. Sen de inatçı biri olduğun için olay şöyle oldu, değil mi?”
Boğazını temizledi.
“İki keçi köprüde karşılaşmış. İlk keçi ‘Çantayı ver.’ demiş. İkinci keçi de ‘Nah alırsın.’ demiş. İlk keçi sinirlenmiş, ikinci keçiyi de çantayı da sırtlamış, buraya kadar getirmiş. Aynen böyle oldu, değil mi?”
Ben ve İlkay aynı anda başımızı aşağı yukarı salladık.
Gürkan yine her şeyi doğru tahmin etmişti. Sonra ne yapsak diye düşünürken aklıma bir fikir geldi.
“İsim-şehir oynayalım. Benim çantamda süt var. Yani İlkay ve bana yok, biz az önce içtik zaten. Bir çilekli, bir çikolatalı, bir de muzlu var. İlkay, sen de kâğıt getir. Bir de bana kalem getirir misin?”
İlkay hemen bizim sıraya yöneldi.
Ben de çantamdan sütleri çıkardım. Lavin çilekliyi, Kuzey çikolatalıyı, Gürkan ise muzluyu aldı. İlkay da kâğıtlarla birlikte geri geldi.
Gürkan,
“Ben sayacağım. Biriniz ‘dur’ desin.” dedi.
Sonra saymaya başladı.
“A…”
Dördümüz aynı anda,
“Dur!” dedik.
Lavin hariç hepimiz gülmeye başladık.
Gürkan harfi söyledi.
“H.”
Hepimiz hızla kâğıtlarımıza gömüldük.
İsim:Hakan
Şehir:Hatay
Hayvan:Hipopotam
Bitki:Hanımeli
Eşya:Hırka
Ünlü:Hubert
İlk bitiren bendim.
“Son otuz saniye!” dedim.
Süre dolunca herkes kalemini bıraktı.Sırayla okumaya başladık.
Kuzey, Lavin, Gürkan, ben ve İlkay.
“Harun.”
“Hilal.”
“Hande.”
“Hakan.”
“Hüseyin.”
Kuzey puanları yazdı.
“Herkes bu turdan on puan aldı.”
Şehirlere geçtik.
“Hatay.”
“Hong Kong.”
“Hakkâri.”
“Hatay.”
“Hamburg.”
Bu turda yalnızca ben ve Kuzey tam puan alamamıştık.
Hayvanlar:
“Hamsi.”
“Horoz.”
“Hindi.”
“Hipopotam.”
“Hamam böceği.”
Bitkilere geçince ben okumaya başladım.
“Hanımeli.”
Kuzey, “Hıyar.” dedi.
Lavin,“Hibiskus.”
Gürkan, “Boş.”
İlkay ise sırıtarak,“Hanımeli.”
Ben kaşlarımı çattım. “İlkay, benden baktın değil mi?”
Sırıttı.“Evet Erna. Kâğıdını gözüme gözüme tutarsan ben ne yapayım?”
“Gıcıksın İlkay.”
“Sana gıcığım zaten, Erna.”
Somurtarak önüme döndüm.
Eşyaya geçtik.
Kuzey,“Havlu.”
Lavin, “Halı.”
Gürkan,“Halat.”
Ben,“Hırka.”
İlkay, “Harita.”
Son kategori ünlüydü.
Kuzey, “Hakan Çalhanoğlu.”
Lavin, “Hande Baladın.”
Gürkan, “Hugo Calderano.”
Ben,“Hubert Hurkacz.”
İlkay, “Hidayet Türkoğlu.”
Puanlar hesaplandığında elli puan almıştım. Diğer dersin zili çalana kadar toplam on tur oynadık. Puanları hesaplarken İlkay,“En az puanı alan, çıkışta en çok puanı alana dondurma ısmarlayacak. Herkes geliyor, değil mi?” dedi.
Ben omuz silktim. “Ben belki gelemem. Annem izin verir mi bilmiyorum.” İlkay kolunu omzuma attı. “Ben Zeynep Abla’dan izin alırım.”
“Alabilirsen gelirim.” dedim.
Annemler bizim iyi anlaştığımızı düşündükleri için velilerin bulunduğu ortak bir grubumuz vardı. İlkay akıllı saatinden gruba girdi ve mesaj yazdı. “Ey anne halkı! Biz bizimkilerle çıkışta dondurma yemeye gidebilir miyiz?” Benim saatim de titredi. Şehide Abladan mesaj gelmişti.
“Zeynep benim yanımda zaten. Geç kalmayın. Parla, sen de İlkay’la bize gel. Annen de oraya gelecekmiş. Oradan birlikte geçersiniz. Okulunuz saat dörtte bitiyor. En geç yedide buradasınız.”
İlkay’la birbirimize baktık. Aynı anda yazdık. “Emriniz olur, anne komutanlar!”
Parla: “Tamam, ben de geliyorum. Gökay?”
Kuzey akıllı saatinden bizim gruba girdi.
Altı Kişilik Dev Kaos
Kuzey Ata bir anket açtı.
.Çıkışta dondurma yemeye gidelim mi?
☐ Evet
☐ Hayır
Beşimiz de “Evet” seçeneğine bastık.
Gökay oy vermedi. Sadece şunu yazdı:
“Biz yeni kızla bir yer keşfettik ve biraz değişik. En alt kata inin. Merdiven bittikten sonra tam sağa dönün, oradayız.”
Hepimiz birbirimize baktık. İlk konuşan İlkay oldu.
“Bu çocuk yine ne buldu acaba?”
Gürkan omuz silkti. “Bence kesin yine saçma sapan bir şeydir.”
Kuzey ayağa kalktı. “Gidip bakalım.”
Lavin hiçbir şey söylemeden çantasını aldı.
Ben de ayağa kalktım. “Merak ettim.”
Hep birlikte sınıftan çıktık.
Merdivenlere yönelip en alt kata inmeye başladık.
Kimse konuşmuyordu. Sadece ayak seslerimiz merdivenlerde yankılanıyordu. En alt kata indiğimizde Gökay’ın dediği gibi sağ tarafa döndük.Koridorun sonunda hafif aralık bir kapı vardı. Kapının önünde Gökay durmuştu. Bizi görünce sırıttı.
“Hoş geldiniz.”
İlkay kaşını kaldırdı.
“Yeni mağaran burası mı?”
Gökay güldü.
“Dalga geçme. Gelin de görün.”
Bölüm etkileşimi
