14. bölüm · PAS
Özel bölüm 1
"Bazen zorluklar beraberinde bazı güzellikler getirir. Bu yüzden bazen zorluklara boyun eğmek gerekir."
Bölüm şarkısı: Home / Cavetown
16.08.2025 ---->> Trabzon havaalanı
Yazar
Sırtında çantası ile havaalanının çıkışına ilerleyen genç adam etrafına hiç bakmıyordu. Sadece gideceği yere odaklanmıştı. On sekiz yaşından beri her yıl,aynı gün buraya geldiği için artık bakmadan bile yolunu bulabiliyordu.
Kafasında mavi bir şapka vardı. Kafası nı kaldırmadan yürüyordu. Üzerine mavi bir kumaş pantolon ve bol bir yeşil gömlek giymişti. Seviyordu mavi ve yeşil rengini. Doğayı anımsatıyordu ona. Ve bazı kişileri...
Yeşil sanki sakin ve huzurlu bir orman mavi ise hırçın bir denizdi onun için. Küçüklüğünden beri bu fikir aklına böyle kazınmıştı. Değiştiremiyordu bu düşünceyi. Değiştirmekte istemiyordu gerçi.
İlerlemeye devam etti. Havaalanından çıktı. Kapıdan uzaklaştı. Bir duvarın önünde durdu. Sırtını yasladı. Kafasını göğe doğru kaldırdı. Gecenin o lacivertle karışık siyah rengine baktı uzunca. Yıldızlar bugün daha çoktu sanki.
İliklerine kadar nefes aldı. Nefes boğazında kaldı. Aldığı nefesi geri vermek zorunda kaldı. Sanki bu nefes ona fazlaymış gibiydi.
Kafasını tam önündeki arabalara çevirdi. Taksi durağına doğru gitti. Bir arabaya bindi ve şoföre gitmek istediği yerin adresini verdi.
Şoför adresi duyunca şaşırdı. "Ağabey, orda kimse yaşamıyor ki"
Genç adam ofladı. Düz bir sesle adama cevap verdi. "Ben yaşıyorum demek ki. Senin görevin beni istediğim yere götürmek değil mi? Ne sorguladın kardeşim."
Adam bu serseniş karşısında sessiz kaldı. Arabayı çalıştırdı. Yola çıktıklarında adam aynadan genç adama baktı.
"Haklısın ağabey de, bu araba oraya çıkmaz yalnız."
Genç adam durdu. Düşündü. Sonra "Tamam" dedi. "Sen beni çıktığı yere kadar götür. Ama yeter ki götür."
Adam sessizce "İlle götürcen diyosun yani" dedi. Arkada oturan adamın bunu duymadığını düşünmüştü. Fakat adam duymuştu. Gene düzlüğü ve sertliğiyle cevap verdi.
"Aynen öyle sen beni o adresin yakınına götürmeden ben arabadan inmiyorum."
Adam aynadan tekrar adama baktı. Şapkasından ve gecenin karanlığından yüzünü tam seçemiyordu. Lakin gözleri fazlasıyla belirgindi. Gecenin içinde mavi gözleri boncuk gibi parıldıyordu.
Genç adam fazlasıyla yorgundu. Gözlerini kapatmamak için zor tutuyordu kendini. Bıraksalar hemen burada uyuyabilirdi. Bir buçuk saatlik uçuş dışında iki saate yakın, belkide daha fazla havaalanında beklemişti.
Uçuşta bir sıkıntı olmamıştı fakat beklemek işi sıkıcıydı. Ve sıkılmak psikolojik olarak uyku getiren bir şeydi. Yoksa saat o kadar da geç değildi. Saat şuan on bile olmamıştı.
Uyumamak için çantasından telefonunu çıkardı. Mesajlar kutucuğuna tıkladı. Ve aklına gelen ilk kişiye mesaj yazmaya başladı.
Siz: Ben indim uçaktan.
Kuzy: Şükür. Annem on dakikada bir arıyordu.
Siz: Ayşe Teyze'ye söyler misin? Lütfen arayıp durmasın.
Kuzy: Tamam söylerim. İyisin demi?
Siz: İyiyim merak etme.
Siz: Hakan'a haber verirsin.
Kuzy: Neden sen yazmıyosun?
Siz: Uyuyordur o şimdi. Uyanınca söylersin.
Kuzy: Doğru tahmin.
Siz: Sende yemeklerini düzgün ye. Ben yapmayınca bir şey yemiyorsun.
Siz: Tamam mı ABİCİĞİM?
Kuzy: Ya sabır.
Siz: sjsjsj
Kuzy: Kilometrelerce uzaklıktan sinir etmeyi nasıl beceriyorsun?
Siz: Bilmem otomatik oluyor.
Siz: Neyse kapatmam lazım geldik galiba.
Kuzy: Allah'a emanet ol kardeşim.
Siz: Sende kardeşim.
Araba küçük bir köyün girişinde durdu. Erdem telefonu cebine koydu. Öne doğru eğildi.
"Borcum ne kadar?"
Adam taksi metreyi gösterdi. Yazan miktar kadar ödemeyi yaptı Erdem. Arka kapıyı açıp arabadan indi. Kapıyı kapattı ve köye doğru yürüdü. Gideceği ev köyün en tepe noktalarından birindeydi. Evin etrafında bir çınar dışında hiç bir ağaç yoktu. Çınar bütün bahçeyi gölgesi altında bırakıyordu.
Biraz ilerledikten sonra bir evin önünde durdu. Kapıyı çaldı. Evde babasının yakın bir arkadaşı oturuyordu. Buraya ilk geldiğinde köyde yaşayanlar ile birazda olsa tanışmış,sohbet edebilmişti. O zaman tanımıştı Hüseyin'i.
Ona çok fazla yardımı dokunmuştu. Mesela o gelene kadar yılda iki kez arkadaşının evine gider, bahçe ile ilgilenirdi. Evin yıkılmasını önlemeye çalışırdı.
Kapıyı açtı Hüseyin. Erdem'i görünce şaşırmadı. Geleceğini zaten önceden biliyordu. Gülümsedi.
"Hoşgeldin oğlum."
"Hoşbulduk abi."
Eliyle içeriyi gösterdi. "İçeri gel. Otur biraz. Yengen de çay demlemişti. İçeriz beraber. H em açsındır. Uzun yoldan geldin."
Tam nazikçe teklifi reddeticekti ki içeriden küçük bir çocuk sesi yükseldi. "Erdem abi!"
Çocuk yanına koştu. Gülümsedi. Eğilip çocuğu kucağına aldı. Etrafında bir tur çevirdi. Sonra küçük çocuğu kolunun üstüne oturtturdu.
"Aslanım. Na'pıyorsun?"
"İyi abi. Sen ne yapıyorsun?"
"İş güç işte. Anlamazsın sen. Küçüksün daha."
"Ne küçüğü abi her seferinde aynı şeyi diyorsun. Büyüdüm ben artık."
Güldü Erdem. Doğru büyümüştü. Onu ilk gördüğünde iki yaşında küçük bir bebekti. Onun gibi mavi gözlü bir bebekti. Saçları koyu kahverengiydi.
Şimdi ise on bir yaşına gelmişti. O mavi gözlerinden eser kalmamıştı. Gözleri artık kahverengiyle karışık sarıydı. Uzun boylu, yaşıtlarına göre zayıf bir çocuktu.
"Olsun. Netice de benden küçüksün." O da, Hüseyin de güldü. Davetini yeniledi Hüseyin.
"Gel içerde konuşalım biraz. Nasıl gidiyor hayat? Anlat bakalım biraz abine."
İçeri girmeden salmayacağını anladı Erdem. Mecburen içeri girdi. Ezbere bildiği evde ilerledi. Salona girdi. Kucağındaki oğlanı yere indirdi. Sırtındaki çantayı koltuğa yaslayarak halının üstüne bıraktı. Yavaşça bir koltuğun köşesine oturdu.
Hüseyin ve oğlu da karşısına oturdu. Hüseyin konuşmayı başlattı. "E, ne yaptın bakalım?"
"Aynı işte abi. Tatildeyiz şimdi. Haftaya başlıyor maçlar." Sonra durdu. Tekrar konuştu. "Bu arada."
"Ali gel bakayım yanıma. Sana bir sürprizim var."
Ali koşar adım yanına gitti. "Evet abi."
Çantayı kucağına aldı Erdem. En derinlerden sarı kırmızı bir poşet çıkardı. Çocuğa uzattı. Ali'nin gözleri mutlulukla parladı. Ne olduğunu az çok anlamıştı.
"Yoksa bu düşündüğüm şey mi?"
Erdem güldü. "Düşündüğün şeye bağlı."
Ali poşeti açtı. Poşetin içinden bir forma çıktı. Galatasaray forması. Fakat bu forma başkaydı. Üstünde Erdem dahil bütün futbolcuların imzasi vardı.
"Kuzey abininde imzası var" dedi mutlulukla.
Yüzü düştü Erdem'in. "Orada benim de imzam var küçük adam. Sen Kuzey'e mi takıldın? Darıldım."
Onun da yüzü düştü. "Ama abi... " diye açıklama yapıcakken Erdem susturdu.
"Şaka yaptık oğlum. Alınma hemen." Devam etti. "Şimdi bana bir söz ver. Tamam mı?"
"Ne sözü?"
Erdem, Ali'nin arkasında oturup gülerek onları izleyen Hüseyin'e kaçamak bir bakış attı. Sonra tekrar Ali'ye döndü.
"Baban fanatik Trabzonsporlu olabilir. Ama sen Galatasaraylı olucaksın. Tamam mı?"
Hüseyin sinirlenmişti. Çocuğuna baktı. Çocuğu da ona baktı. Sonra Erdem'e döndü Ali.
"Ama babam çok kızar."
"Baban mı Galatasaray mı?"
Ali hiç düşünmeden cevap verdi. "Galatasaray."
Erdem kahkaha atarken Hüseyin sinirle soludu. Yanından bir yastık alıp Erdem'e fırlattı. "Dua et. Babana sözüm var. Yoksa seni şuan kapıdan dışarı atardım."
FLASHBACK
25.12.1998 ---->> Trabzon devlet hastanesi
Kapı açıldığında bir hemşire elinde tombul bir bebekle dışarı çıktı. Bebeğin babasını bulmak için seslendi. "Nermin Yılmaz!"
Kapının yanında duran iki adamdan birisi hemşireye seslendi. "Babası benim." Hemşire bebeği babasının kucağına verdi. Adam incitmeden tuttu bebeği. Hemşire konuştu tekrardan "Aslan gibi bir oğlunuz oldu Yüksel Bey." Adamın gözleri doldu. Bebeği biraz kucağında tuttuktan sonra hemşire aldı ve kapıdan içeri girip gözden kayboldu.
Yüksel gözlerini sildi. Sonra yanındaki adama döndü. "Bana bir söz ver Hüseyin" dedi. Hüseyin ona döndü. "Ne sözü?"
"Eğer bana bir şey olursa çocuklarıma yokluğumu hissettirme olur mu? Kendi çocukların gibi ilgilen."
"Ya o nasıl söz? Tövbe de"
"Söz veriyor musun?" Serçe parmağını adama doğru uzattı Yüksel.
"Söz" dedi Hüseyin. Uzatılan parmağı kendi parmağıyla sıktı.
Bu konuşmadan sekiz ay sonra Yüksel vefat etmişti. Belki kızını koruyamamıştı ama oğlunu kendi oğlu gibi sevmişti Hüseyin. Her ne kadar öldü sansa da...
***
Güldü Erdem. "Benim bir suçum yok abi. Oğlun seçimini yaptı." Son anda bir yastıktan daha kurtuldu Erdem.
Ali üzgün bakıyordu. Hüseyin cevap verdi. "Çocuğa elinde imzalı Galatasaray forması ile gelirsen tabi taraftarı olur."
Ali babasına döndü. "Baba,abimle alakası yok ki zaten ben Galatasaray taraftarıyım. Hep abimin maçını izliyorum."
"Aferin koçum ama sırası değil. Sen beni koruyacağına kendini koru."
Onlar kavgalarına devam ederken içeri elinde çay tepsisi ile Fatma Hanım girdi. Odanın içine dağılan yastıkları görünce bakışları anında oğluna döndü.
"Anne ben yapmadım. Babam yaptı." diyerek Ali üstündeki suçlamayı babasına pasladı. Fatma şaşkınlıkla Hüseyin'e döndü. Hüseyin sinirle nefes alıp verirken karşısında oturan Erdem bıyık altından gülmeye çalışıyordu. Fakat çok da başaramıyor gibiydi.
Hüseyin'in sinirli bakışları Erdem'e döndü. "Oğlum,sen bugün benim elimde kalıcan ha!"
"Sen çağırdın abi" dedi Erdem masumluğunu takınarak. Fatma çay bardaklarını ortadaki sehpanın üstüne bırakıp içeri mutfağa gitti.
Hüseyin'in sinirli bakışları yumuşamayınca Erdem yanında oturan Ali'nin kulağına eğildi. "Sen bir iki gün babanın yanına çok yaklaşma bence. Baksana keçileri kaçırmış."
Ali anlamaz bir şekilde cevap verdi. "Yo, bizim keçiler ağılda duruyor."
Erdem ofladı. "Sana mecaz anlam öğretmediler mi oğlum?"
"Öğretmen anlattı da dinlemedim."
"İyi yaptın"
Hüseyin karşıdan cevap verdi. "Ben sizi duyuyorum yalnız."
"Abi senin kulaklar radar gibiyse biz ne yapalım?"
Bir yastık daha üzerine fırlatılıcakken Fatma elinde bir tepsi ile geri geldi. Tepside biraz ekmek biraz da fasulye yemeği vardı. Hüseyin yastığı kucağına koydu. Erdem güldü.
"Zamanlaman harika yenge" dedi ağzının içinde Erdem.
Fatma ona döndü. "Bir şey mi dedin oğlum?" diye sordu içten bir gülümsemeyle.
"Ne zahmet ettin dedim yenge. Ben yerdim evde bir şeyler" dedi Erdem tepsiyi kast ederek.
"Olur mu oğlum? Sen karnını doyur." Elindeki tepsiyi ona doğru uzattı.
Erdem uzatılan tepsiyi aldı, kucağına koydu. Yemeğini yerken bir taraftan abisi ve yengesinin sohbetine katılıyordu.
***
Aradan geçen bir saatin sonunda Erdem ayağa kalktı. "Ben gideyim artık. Saat geç oldu." Peşinden Hüseyin de ayağa kalktı. "Kapıya kadar geçireyim seni."
İkisi beraber dış kapıya doğru ilerledi. Kapının önüne geldiklerinde Hüseyin yandaki dolabın çekmecesinden bir anahtar çıkardı ve Erdem'e verdi.
"Sağ ol abi." dedi Erdem.
"Ne demek oğlum. Ama keşke bu gece dursaydın geç oldu."
"Yok abi. Bir kaç işim var. Onları halledeyim."
İşlerinin ne olduğunu Hüseyin çok iyi biliyordu fakat belli etmiyordu. Ses etmedi. Başıyla onayladı sadece. Erdem'e doğru yaklaştı. Babacan bir tavırla sarıldı ona. Eliyle sırtına vurdu hafifçe.
"Bir ihtiyacın olursa ben ve yengen burdayız. Unutma."
Başıyla onayladı. Başka bir şey demedi Erdem. Kapı açıldı. Erdem dışarı çıktı ve arkasını dönüp ilerledi. Evden uzaklaştığında arkasındaki kapı kapandı. O da yolu takip etmeye başladı. Ezberlediği köy yollarını adım adım ilerledi.
***
Eve vardığında cebinden anahtarı çıkardı. Anahtarı kapının anahtar deliğine koyup çevirdi. Kapı küçük bir tık sesi ile açıldı. Gıcırdayan kapıdan içeri girdi.
İçerisinin tanıdık kokusunu içine çekti. Önünde uzun bir merdiven ve kare,boş bir hol vardı. Hiç bir şey ile ilgilenmeden merdivenleri çıkmaya başladı.
Üst kata çıktığında karşısında üç kapı vardı. Hepsinin arkasında ne olduğunu biliyordu. Odaların içindeki fotoğraflardan anlamıştı ilk geldiğinde. Biri anne ve babasının, biri ablasının diğeri ise dedesi ve babaannesinin. Her odayı tek tek gezmişti.
Ezberlemek için.
Öğrenmek için.
Kendinden bir parçayı tanımak için...
Odadaki eşyalar aynı şekilde duruyordu. Mesela bir odada beşik vardı bir odada sallanan sandalye. Ellememişti hiç bir eşyayı. Atmak istememişti. Eşyalar belki otuz yıllıktı belki elli. Ama sonuçta ailesinindi.
Üçüncü ve ona en uzak olan odaya girdi. Anne ve babasının odasına...
Odanın içinde çift kişilik büyük bir yatak vardı. Yatağın hemen baş ucunda duran küçük bir beşik ve öbür taraftaki gardıroptan başka bir şey yoktu odanın içinde. Duvarda bir kaç çerçeve asılıydı. Fotoğraflar bir düğündendi. Anne ve babasının düğününden.
Çantasını kapının yanındaki duvara yasladı. İlerleyip yatağın üzerine yattı. Uyumalıydı. Yoksa düşünceleri onu rahat bırakmayacaktı. Özellikle bu odadayken. Gözlerini kapattı. Uyumaya çalıştı. Bir kaç dakika hareketsiz bekledi.
Olmadı. Sağa döndü,sola döndü. Uyuyamadı. En sonunda ayağa kalktı. Çantasının yanına gitti. Yere çöktü. Çantanın ön gözünden telefonunu ve kablosuz kulaklıklarını çıkardı. Kulaklıkları kulağına taktı ve tekrar yatağa uzandı. Telefonundan bir müzik açıp gözlerini kapattı.
***
Sabah olmuştu. Horozların ötüşleri ile kalkmıştı erkenden. Ama yorgun olduğunu hisederek geri uyumuştu. Tekrar uyandığında saat öğleni geçiyordu. Şimdi ise yiyecek almak için köyün bakkalına gidiyordu.
Evin kapısını kapatıp yürümeye başladı Erdem. Bahçeden çıktı ve önündeki patikada ilerledi. Patika aşağı doğru dönüyordu.
Biraz ilerledikten sonra kenardaki dükkana girdi. Üç yumurta, bir ekmek ve biraz kahvaltılık alıp çıktı. İndiği yolu tekrar yukarı doğru yürümeye başladı.
Yandan gelen top yüzünden hafif bir irkildi. Yürümeyi durdurdu. Gelen topu profesyonelce dizinde sektirdi. Sonra yanına koşan çocuklara geri yolladı. Çocuklar şaşkınlıkla ona bakarken o yürümeye devam etti.
Patikanın sonuna yaklaştığında evi gördü. Adımlarını hızlandırdı ve eve girdi. Mutfağa ilerleyip elindeki poşeti masaya bıraktı.
***
Tavadan çıkan kızgın yağın sesiyle kahvaltısını hazırlıyordu. Aldığı şeyler masanın üstünde tabaklardaydı. Masada kalan boş tabağa tavadaki pişirdiği yumurtayı koydu. Tüpün altını kapatıp masanın başına oturdu. Yemeğini yemeye başladı.
Bugün masada tekti. Ne kardeşleri vardı,ne arkadaşları ne de ailesi. Yalnızlık hissini sevmiyordu. İlla yanında biri olmalı, ona orada olduğunu hissettirmeliydi. Güven vermeliydi. Belki sarılarak belki konuşarak ama bu yapılmalıydı.
Bu yapılmıyorsa o kendi yapıyordu. İstemsizceydi bu hareket. Niyeti birini rahatsız etmek değil aksine rahatlatmaktı. Belirli kişiler dışında kimse bunu anlamıyordu oysaki.
Kuzey temas sevmezdi. Birinin ona sarılmasını çok istemezdi. İhtiyaç duymazdı bu duyguya. Ama ne zaman Erdem onun saçı ile oynasa ve ya ona sarılsa sesini çıkarmazdı. Üstelik karşılık verdiği bile oluyordu. Çünkü ne kadar abim değilsin desede bir tek onu abisi olarak görüyordu.
Erdem de ona biraz da olsa bir abi gibi değilde bir baba gibi davranmaya çalışıyordu. Çünkü onun ihtiyaç duyduğu duygu da buydu. Becerebiliyor muydu emin değildi. Tek bildiği Kuzey'in bunu gerçekten hissettiğiydi.
Hakan ise ne kadar düz gözükse de içinde sevgiye muhtaç küçük bir oğlan çocuğu vardı. Babasından sevgi görmeyen, annesinden gördüğü sevgiyi de kardeşine aktaran bir çocukluğu vardı. Çocukluğunda onu seven tek arkadaşını ise çok önceden kaybetmişti. Ve hala kalbinin bir yerlerinde o arkadaşını saklıyordu. Bolca sevgi ile.
Hepsinin bir parçası eksilmişti. Belki zorla alınmıştı belki alınmaya mahkumdu.
Belki ondan ailesi alınmasaydı kardeşlerini tanımayacak Trabzon da büyüyecekti.
Belki Hakan'ın annesi ölmeseydi ve ya o yurt kapatılmasaydı hayatlarında Hakan diye biri olmayacaktı.
Hayat belki de acı çektirdikçe ve biz o acıya boyun eğdikçe karşımıza güzellikler çıkarıyordu. Ama biz bunun hangi acı olduğunu bilemiyoruzdur.
Ayrıca her acı güzellik getirmiyordu. Bazı acılara boyun eğdiğinde boynun kopuyordu.
***
Mutfaktan çıkıp evin içinde gezinmeye başladı. Önce alt kattaki büyük odaya girdi. İki büyük karşılıklı çekyat vardı odada. Onların arkalarında kalan kısa duvarda uzun bir tablo asılıydı. Dağ,deniz ve güneşin birleştiği bir resim. Duvarın önünde yan yana iki tekli koltuk, karşı duvardaki tüplü televizyon... Hepsini aile albümünde görmüştü.
Dede ve babaannesinin bu tekli koltuklarda yan yana oturduğunu, ablasının onunla beraber izlediği çizgi filmleri, bayramda ki beraber oturduklarını...
Aklında kalan bir kaç fotoğraftan bazılarıydı. Albüm şuan ondaydı. Yatağının altındaki bazadaydı. Ara ara çıkarıp fotoğraflara bakar, sonra tekrar yerine koyardı.
Albümde bir kaç sayfa boş duruyordu. Belki de orayı yeni anılar için bırakmışlardı. Ama o anılar bir daha gelmemişti.
O odadan çıkıp merdivenlere yöneldi. Merdivenin yanındaki duvarda bir kaç çerçeve asılıydı. Fakat içleri boştu. Daha önceden almıştı buradaki fotoğrafları. Kalanları da şimdi alıcaktı.
Olmasını istemiyordu ama ya bir gün burası da çökerse. Buraya gelirken uçakta aklına gelmişti. O yüzden küçük bir kaç eşyayı çantasına sığdırabilmeyi deneyecekti.
Şuan İstanbuldaki odasında duran iki eşyası vardı ailesinden. Bir fotoğraf albümü iki battaniyesi. Ayşe anlatmıştı battaniyesini ne kadar çok sevdiğini. O sebeple atamıyordu o battaniyeyi de.
Anılara herkesten çok önem veriyordu. Sayılı oldukları için. Bu belki bir evde olabilirdi küçük bir battaniye de. Onun için anlamı önemliydi. Boyutu ve ya işlevi değil. Şuan bu ev başına yıkılsa kendine veya evin yıkıldığına üzülmezdi. İçinde yaşananlara üzülürdü. Her ne kadar onları hatırlamasa da...
Onlar zaten er yada geç unutulucak şeylerdi. Kolu kırılırdı bir aya düzelirdi. Ev yıkılırdı iki güne ortalık temizlenirdi. Ama anılar; onlar ne tekrar yaşanabilirdi ne de tamamen unutulabilirdi.
Üst kata çıktığında bu sefer ilk kapıdan içeri girdi. Sabah havalanması için bütün kapıları ve pencereleri açmıştı. Şimdi tekrardan kapatıcaktı.
Bu oda ablasınındı. Küçüktü. Odada tek kişilik alçak bir divan ve bir dolap vardı. Dolap oyuncak ve elbise doluydu. Doğru düzgün bir tişört ve ya pantolon yoktu. Divanın üzerinde bir kaç yastık vardı. İlerleyip odanın penceresini çıkarken de kapıyı kapattı. Bir kaç dakika sonra evde kimse olmayacaktı.
Yan odaya girdi. Anne ve babasının odasındaki düzen gibiydi burasıda. Tek farklılık camın önündeki sallanan sandalyeydi. Rüzgardan olmuş olucak ki şuanda da sallanıyordu.
Bu odanın pencere ve kapısını kapatınca en son odaya girdi. Duvarın dibindeki çantasını yatağın üzerine koydu. Yürüyüp pencereyi kapattı. Çantasını açıp içindeki eşyaları kontrol etti. Kulaklığı, cüzdanı, bileti, şapkası hepsi buradaydı.
Çantanın içindeki bir bölmeden anahtarı çıkarıp pantolonun cebine attı. Yanında taşıdığı bir parça kağıda bir şeyler yazdı ve onu da anahtarın olduğu cebe attı.
İlerleyip duvardaki iki çerçeveye baktı. Birinde annesi ve babasının düğün fotoğrafı birinde toplu bir aile fotoğrafı vardı. Aile fotoğrafının aynısından albümde de vardı. O yüzden sadece düğün fotoğrafını çıkardı çerçevede. Çantasının içine dikkatlice koydu.
Çantasını toplayıp odadan çıkacağı sırada yandaki beşik gözüne ilişti. Daha doğrusu beşiğin içindeki oyuncak... Önceden de görmüştü bu oyuncağı ama neden almadığını bilmiyordu. Uzanıp oyuncağı aldı. Küçük, kahverengi bir ayı. Onun olduğu kesindi. Çünkü üstünde adı dikilmişti. Oyuncağın karnının üstünde ip ile erdem yazıyordu. Onu da çantasına koydu ve odadan çıktı.
***
Evin kapısının önünde durdu ve kapıyı çaldı. Bekledi. Açan olmadı. Cebindeki kağıdı ve anahtarı kapının altındaki boşluktan içeri doğru attı. Arkasını döndü ve köyün çıkışına doğru ilerledi. Trabzondaki son durağına gidicek oradan havaalanına geçicekti.
Attığı notu gördüklerinde ise Erdem çoktan uçağa binmiş olucaktı.
"Hüseyin Abi, her şey için sağ olun uçağım saat altıda. Beni ararsan olacağım yeri biliyorsun.
Sevgilerle Erdem."
***
Mezarlıkta Erdem dışında hiç kimse yoktu. Karadeniz bu aylarda bile o kendine has serinliğini koruyordu. Üşütmüyordu ama sıcaktan bunalmana da izin vermiyordu.
Yan yana sıralanmış mezarların yanından etrafına bakınarak geçti. Toprak zemine bastığında çıkan o kokuyu hem seviyor hem sevmiyordu. Tuhaf ve kendine has bir kokusu vardı toprağın. Sen nasıl hissedersen öyle bir duyguya dönüşüyordu. Bir ayna gibi...
Aradığı mezarları bulduğunda yanlarına ilerledi. Bu mezarlar diğerlerine göre daha alçak bir yere gömülmüştü. Aradaki kısa toprak rampayı iki adımda dikkatlice indi. İlerledi.
Görüş açısındaki beş mezar aralarında çok az birer boşlukla öylece yan yana duruyordu. Tüm aile buradaydı işte. Onlar mezarda, Erdem mezarların başında.
En baştaki mezarın önünde dizlerinin üstüne çöktü. Başındaki şapkayı çıkarıp yere bıraktı. Çantasını da sırtından indirip şapkanın yanına.
Mezarlara baktı. Yanı başından en uzağına sırasıyla ablası,babası,annesi,dedesi ve babaannesi vardı mezarlarda. Mezarların üzerindeki çiçeklerin çoğu sıcaktan kurumuştu. Her yerini yabani otlar kaplamıştı.
Gömleğinin kollarını yukarı doğru sıyırdı. Uzanıp otları yolmaya başladı. Kurumuş olanlar dışında kalan çiçekleri bıraktı. Bunlar geçen sene ektiği nergislerdi. Nedenini bilmiyordu ama nergisleri seviyordu. Ailesininde seveceğini düşünüyor her sene ekiyordu.
Otları yolmayı bitirdiğinde mezarlara döndü tekrardan. Sonra gözleri babasında kaldı. Ayrılmadı. Dakikalardır konuşmak isteyen dudakları dakikalar sonra aralandı.
"Baba..." Sesi titreyerek çıkmıştı. Öksürdü hafifçe. Tekrar konuşmaya başladı. "Ben geldim tekrardan." "Özledim..." Her cümlesinden sonra bir duraksama isteği doğuyordu içinde. Gözleri doldu. "Sende beni özledin mi?"
Cevap gelmedi. Gelmesini de beklemiyordu zaten. Alışmıştı gelen sessizliğe. "Olsun." dedi ve ardından devam etti. "Ben gene de özledim."
Durdu. Aklına bir şey gelmiş gibi konuşmaya başladı. Sanki karşısındaki biri ile sohbet eder gibi. "Dün Hüseyin Abi'nin yanındaydım. Oğlu vardı ya hani sana anlatmıştım. Ona hediye götürdüm. Biraz eğlendik ikimiz. Kızdı tabi abi. Sonra babana sözüm var dedi. Sakinleşti." Yutkundu. Susuzdu sanki boğazı.
Devamını getirdi. "Sözüne hala sadık. Gözün arkada kalmasın. Evimiz onun sayesinde sağlam duruyor. Sağ olsun gidip bakıyor. Ev aynı da..."
"Bir şeyler eksik ha baba?" Sesi bu noktada çatallaştı. Gözlerini iyice açtı ağlamamak için. Derin bir nefes aldı. Aldığı nefesi öksürerek geri vermek zorunda kaldı.
Bu sefer annesine döndü. "Anne..." Yutkunup devam etti. "Bu sene tekrar şampiyon olduk. Çocuklar ile çok sevindik. Sevinçliyim, bu dördüncü şampiyonluğum. Ama içim biraz da buruk."
"Onu öyle annesiyle gördükçe sen aklıma geliyorsun. Belki sen de olurdun kutlama da. Bende sana sarılırdım. Olamaz mıydı?" Zaten yeni yok olan göz yaşları gene belirdi gözlerinde. Ağlamıyordu ama içten içe feryatlar döküyordu. Ellerini mezarın üstündeki toprağa attı. Oynamaya başladı toprakla. Bir bebeğin annesinin parmaklarıyla oynaması gibi.
Karşılığı tekrardan koca bir sessizlik oldu. Konuşmayı sürdürdü. "Bazen düşünüyorum da..." Duraksadı. Kelimelerini topralayıp cümlesini tamamladı. "Bazen düşünüyorum da benimle kalsaydınız nasıl olurdu acaba diye? Aklıma bir sürü senaryo geliyor, üzülüyorum yaşanamadığı için."
Elleriyle toprağı okşamaya devam ediyordu. "Sonra diyorum siz bana gelemiyorsanız ben size geleyim." Gözyaşlarını tutmakta zorluk çekiyordu bu saniyeden itibaren.
Önüne gelen saçı kulağının arkasına atıp konuştu. "Kardeşlerim geliyor aklıma. Kuzey,Hakan,İshak,İlyas,Gece... Bensiz ne yaparlar diye soruyorum kendime. Vazgeçiyorum."
"Sizi hatırladıkça düşüncelerimi değiştirmeye çalışıyorum. İyi mi yapıyorum bilmiyorum ama yapıyorum. Sizi unutmuyorum. Hepiniz kalbimin tam ortasındasınız.
Fakat bir kitapta okudum diyordu ki 'Bazen zorluklar beraberinde bazı güzellikler getirir. Bu yüzden bazen zorluklara boyun eğmek gerekir.' İşte bu söze o kadar inandım ki. Belki siz benden gitmeseydiniz kardeşim diyecek kadar çok sevdiğim o insanlar bana gelmeyecekti."
Bunları söyledikten sonra durdu. Artık göz yaşlarını tutamadı. Göz yaşlarından dolayı her yer bulanıkken devam etti anlatmaya.
"İnanmalı mıyım acaba bu söze? Ne dersin anne? Siz benden gitmeseydiniz de ben gene de onlar ile tanışamaz mıydım?"
Burdan itibaren ablasının mezarına döndü. "Gene onları kardeşim diyerek bağrıma basarken ablamda beni sevemez miydi? Siz gitmek zorunda mıydınız ki?"
Göz yaşlarını durdurmaya çalışmıyordu. Zaten duracak gibi de değillerdi.
"Ben onları her şekilde bulurdum. Sizi nasıl bulucağım?" Sesi üzüntüden çok yalvarır gibi çıkıyordu. Ağlaması şiddetlendi.
Gözünden bardaktan boşalırcasına yaş akarken çantasını açtı. İçinden bir poşet çıkardı. Poşet ağzına kadar nergis doluydu. Hepsi küçük saksılardaydı.
Poşeti boşaltırken konuşması devam ediyordu. Ablasınaydı bu sözleri. "Abla..." Çatallı sesi onu konuşurken yoruyordu. "Her ne kadar hatırlamasam da bana o güzel anıları yaşattığın için teşekkür ederim."
Konuşmayı bitirdiğinde elleriyle göz yaşlarını sildi. Yerdeki saksıların içindeki nergisleri tek tek ekmeye başladı. Tek kelime etmeden çiçekleri ekti.
Son çiçeği de ektiğinde cebindeki telefonu titredi. Burnunu çekip telefonu cebinden çıkardı. Ekranda mesaj geldiğini gördü. Normalde bakmazdı ama mesaj Kuzeydendi.
Kuzy: Uçaktan kaçta iniceksin?
Siz: Saat altıda biniceğim. Sekiz gibi inerim.
Kuzy: Anladım.
Siz: Neden sordun ki?
Kuzy: Hiç. Abimi karşılıyım dedim.
Siz: Annen söyledi demi gelmeni?
Kuzy: Sayılır. Ben zaten gelicektim. Abi kısmını annem rica etti sadece.
Siz: Rica olduğuna emin misin? Sjsjj
Kuzy: Abi demezsen Bursa'ya geldiğinde seni eve almam dedi.
Siz: Sen de dışarda kalmamak için abi diyorsun yani?
Kuzy: Yok ondan değil. Sensiz duramam.
Siz: Abisini de çok severmiş.
Kuzy: Abim değilsin.
Siz: Bunu teyzeme atmaya gidiyorum.
Kuzy: Öyle bir şey yapmıyorsun!
Siz: Şakaydı. sjsjjsj
Siz: Hadi görüşürüz. İşim var.
Kuzy: İşin mi var?
Siz: Ellerim topraklı onları yıkayacağım.
Kuzy: He. Kusura bakma.
Siz: Önemli değil. Zaten gidiyordum.
Kuzy: Kendine iyi bak. Görüşürüz.
Siz: Görüşürüz.
Telefonu kapatıp cebine geri koydu. Ellerindeki toprakları yere silkeledi. Ayağa kalktı yavaşça. Öne doğru eğildi. Ablasının mezarını öpüp geri çekildi. Şapkasını yerden alıp kafasına taktı. Çantasını omzuna attı. Son kez mezarlara baktı.
"İşte yaşama sebeplerimden başlıcası." dedi mırıldanırcasına. "Ben artık gitmek zorundayım. İstanbul'da da beni bekleyenler var. Biraz da onları mutlu etmeliyim."
Durdu. Gözleri mezarların her birinde gezindi. "Sevgili ailem, seneye görüşmek üzere. Zamanı geldiğinde her gün beraber olacağız."
Arkasını döndü mezarlara. İlerlemeye başladı. Gözleri tekrar doldu. Ama ağlamadı. Bir damla göz yaşı yanağına düştüğünde şapkasını yüzü gözükmeyecek şekilde aşağı doğru çekti. Sakin ve dikkatli adımlar ile mezarlıktan çıktı.
Belki bugün buraya geldiğinde tek başına olabilir. Fakat seneye aynı gün aynı yerde sevdiği kadının elinden tutmuş şekilde gelicekti. Ailesine sevdiği kadını tanıtacak, ilerideki karım diyecekti.
***
Uzun sayılamayacak bir yolculuğun ardından İstanbul havaalanındaydı. Açık alana çıkıyordu şimdi de. Otomatik kapı açıldığında dışarı çıktı. Sırtında sırt çantası, elinde şapkası ile ilerliyordu.
Karşıda gördüğü silüetler oldukça tanıdıktı. Arkalarında kalan güneş yüzünden gözlerini kısarak bakıyordu karşısındaki iki silüete.
Aralarındaki mesafe azaldığında içlerinden biri ona doğru ilerledi. Elini Erdem'in sırtına attı ve sıkıca sarıldı. Karşılık verdi ona Erdem. Bir kaç saniye sarıldılar. Vücutları birbirinden ayrıldıklarında güldü.
"Bir gün yoktum lan." Sadece bir gün yoktu abartmaya gerek var mıydı?
O da güldü. "Olsun. Özlemiş olabilirim belki"
"Belki mi? Hala küçük bir çocuk gibi beni bekliyorsun."
Yanlarına Hakan geldi o sırada. Kolunu omzuna attı Erdem'in. "Hoşgeldin."
"Hoşbulduk da..."
"Da?" Soru sorar gibi tekrarladı Kuzey.
Devam ettirdi Erdem. "Abartmanıza gerek var mı? Bir gün lan bir gün. Tamam bende özledim de."
Kuzey güldü. "Ev çok sessizdi bu gün. Gece okuldan arkadaşlarıyla dışardaydı. Hakan beyefendi uyudu. İshak ta saçmalayıp durdu işte. Ben de odamdan çıkmadım."
"İyi yaptın." dedi Hakan.
"Gel de topla ev halkını."
Yalandan sinirlendi Erdem. "Oğlum ben anne ördek miyim? Bensiz de yaşayabilirsiniz."
Kahkahayla güldüler. Sonra beraber ilerlemeye başladılar. Bir arabanın yanına geldiler. Kuzey anahtarı çıkarıp arabayı çalıştırdı. Şoför koltuğuna bindi. Diğerleride arkaya oturdu.
Biraz ilerledikten sonra Erdem Kuzey'e döndü.
"Kuzey"
"Buyrun,benim o."
"Senin araban yok mu?"
"Var."
"Madem araban var. Sen neden benim arabamı kullanıp duruyorsun?"
"Şimdi şöyle ki" dedi ve devam etti. "Gelirken arabayı Hakan sürdü. O da üşendiği için en önde duran arabayı yani senin arabayı tercih etmiş."
Güldü ikisi. Hakan arkada açıklama yapma peşindeydi. "Ben onu çıkarırdım. Üşenmezdim de"
"Eee" dedi Kuzey devamını merak ederek.
Erdem'e döndü. "Bu senin kardeşin sürekli darladığı için acele ettim. Neymiş geç kalcakmışız zaten sabahtan beri başımın etini yedi şimdi ne yapıyordur diye diye."
Erdem arka da tıslayarak gülerken Kuzey aynadan Hakan'a baktı. Sinirle "Ben öyle bir şey demedim." dedi
Hakan diretti gülerek. "Dedin."
"Demedim diyorsam, dememişimdir."
Erdem'in arkada güldüğünü görünce bakışları ona döndü.
"Sen de gülmeyi keser misin?"
"Yo" dedi o harfini uzatarak Erdem.
Yolculukları biraz sinir ile biraz eğlence ile devam etti. Ve o yolculuk boyunca Erdem anladı ki o kitapta okudukları doğruydu. Artık en içten şekilde inanıyordu bu düşünceye. Kötü şeylere katlandığında gerçekten güzel şeyler sana geliyordu.
En büyük örneği karşısındaydı. Erdem bu akşam İstanbul'a değil yuvasına dönmüştü.
İlk özel bölümümüz bitti. Nasıl buldunuz?
Önemli tarihlerde böyle özel bölümler yapıcağım. Ya da istediğiniz bir bölüm varsa da buraya bırakabilirsiniz.
Seviliyorsunuz. Görüşmek üzere.
