13. bölüm · PAS
9. Bölüm: Işıklar ve Konfetiler
Bölüm Şarkısı: Yıldızlara bak / Yaşlı Amca
27.06.2006 ---->> Rize
Rizenin en tepe yaylalarında 2 katlı,beton bir ev bulunuyordu. Bu evde geniş bir aile beraber yaşıyorlardı. Üç küçük kardeş, iki ebeveyn ve dede . Evleri büyüktü. Küçük değildi. Alt katta mutfak ve salon birleşikti. Yukarı katta iki balkon ve dört oda, aşağıda ise salon,lavabo ve iki küçük oda vardı.
Evlerinde misafir eksik olmazdı. Gelenlerin kalabilmesi için fazladan iki oda vardı. Odaların dördü doluydu. En alt kattaki odalar misafirlere bırakılmıştı. Üst kattaki odalarda ev sahipleri kalıyordu.
Evin en köşesinde küçük bir oda evin erkek çocuğuna verilmişti. Ondan biraz daha büyük ve ön bahçeye bakan oda dedeye...
Bu odanın balkonu da vardı. Erkek çocuğun yanındaki büyük odada aralarında dört yaş bulunan iki kız kardeş kalıyordu. Son kalan oda ise asıl ev sahiplerine -anne ve babaya- kalmıştı. Oda yan bahçeye bakıyor,küçükde olsa bir balkonu bulunuyordu.
Evin dört tarafı bahçe ile çevriliydi. Arka,ön ve sol taraftaki bahçeler daha büyük ve kullanışlı iken sağ taraftaki bahçe oldukça küçüktü.
Sağ tarafta bir ev daha bulunuyordu. İki ev arasında bahçe boyunca ince ve kısa bir duvar örülmüştü.
Yanda duran evin bir hafta öncesine kadar sahibi yoktu. Daha doğrusu evde biri kalmıyordu. Yaklaşık üç aydır eve gelen giden biri olmadığı için oldukça tozlanmıştı. Neredeyse ormanın içinde olmaları evin içinin haşerelenmesine göz yummuştu. Bu sebeple evin yeni sahipleri eve yerleşmeden önce ilaçlamak istemişti. Bir hafta önce dört beş kişilik bir ekip gelip evi ilaçlamıştı.
Bu ev diğer evden biraz daha küçüktü. Gene iki katlıydı. Bahçeleri de aynı denebilecek kadar benzer büyüklükteydi. Evde üç oda vardı. İkisi yukarıda biri aşağıdaydı. Yukarıdaki odalardan biri çatı katıydı. Tavan belli bir yere kadar düz gidiyor kalan yerde rampalaşıyordu. Rampa olan kısma büyük bir cam koyulmuştu. Kalan yerler ise yandaki ev gibi kiremit ile kaplıydı.
Bu odada evin beş yaşındaki küçük kızı kalıcaktı. Odanın duvarları kızın isteğiyle çimen yeşili bir boyayla boyanmıştı. Odanın mobilyaları yeni alınmıştı. Beyaz, başlığında ve ayaklarında oymaları bulunan yerden çok yüksek olmayan bir yatak vardı odanın içinde. Gene aynı işlemelere sahip üç kapaklı bir gardırop, dörtlü çekmece ve çalışma masası vardı.
Yeni taşınacak bu aile İzmir'den geliyordu. Kızın babası polisti. Tayininin çıkması ile Rize'ye gelmişlerdi. Buldukları ilk evi satın almışlardı. Bugün ise İzmir'den gelen ufak tefek eşyalar gelicekti. Bir haftadır evin işleri ile uğraşmaktan yorulmuşlardı.
***
Etraftaki herkes evin önüne yanaşan büyük kamyondan eşya indiriyordu. Büyük koliler, sehpalar, lambalar elden ele eve taşınıyordu. Büyükler eşyaları taşırken aradaki bahçe duvarında iki çocuk yan yana oturuyorlar,aralarında sohbet ediyorlardı. Çocuklardan biri kız biri erkekti. Defne ve Dinçer..
Aralarında sadece dört yaş vardı. Kız tam iki ay önce beş yaşına girmişti. Erkek ise beş ay sonra dokuz olucaktı.
Birbirlerine çok benziyorlardı. Çünkü kardeştiler. Saçları ikisininde dalgalıydı. Defne'nin saçları kahverengi iken abisinin saçları siyahtı. Kahve gözleri,uzun kirpikleri, yüz hatları neredeyse bire bir aynıydı. Boyunlarının aynı tarafında birer benleri bile vardı.
Aralarındaki saçları dışındaki tek fark kişilikleri olabilirdi. Erkek çocuk çalışkan,uslu ve bir o kadar sinirliydi. Kardeşi ise ondan zıt bir şekilde yaramaz ve neşeli bir çocuktu.
Bu iki kardeşin sekiz aylık bir kardeşi daha vardı. Doğa... Yeni doğan bu kız bebek ne ablasına ne abisine benziyordu. Siyah saçları,iri maviş gözleri ile tıpa tıp annesinin kopyası gibiydi.
Ablası Defne ise bir o kadar babasına benziyordu. Kahvenin her tonunu barındıran saçları, kahve gözleri, sevecanlığı aynı babasıydı.
Abisi Dinçer gözlerini babasından,saçını annesinden, kişiliğini de dedesinden almıştı. Ailesinin her üyesinden bir parça almıştı.
Defne meraklı bir sesle abisine döndü. "Sence evde çocuk var mıdır?"
Dinçer meraktan uzak düz bir sesle cevap verdi. "Bilmem."
Defne meraklı sorularına devam etti. "Peki, sence çocuk varsa büyük biri midir bizimle yaşıt mı?"
Dinçer aynı sadelikte cevapladı. "Bilmem."
Defne sıkılmadı sormaktan. "Tamam,sence kız mıdır erkek midir?"
Dinçer bıkkınlıkla ofladı. "Bilmem."
"Sende hiç bir şey bilmiyorsun abi." dedi kızgınlıkla küçük kız. Kollarını göğsünde bağlayıp dudağını büzdü.
"Sen de çok soru soruyorsun." Geriye kendi evlerin doğru döndü. Zıplayarak yere indi duvardan. Kardeşine döndü. "Ben Doğa'nın yanına gidiyorum. Gelicek misin?"
Defne başını hayır anlamında yana salladı. "Yok gelmiyeceğim."
"Sen bilirsin." Abisi arkasını dönüp koşarak eve doğru gitti.
Bahçeyi izlemeye devam etti. Herkes bir koşuşturma içerisindeydi. Babası ve dedesi de dahildi bu koşuşturmacaya. Komşularına taşınmalarında yardım ediyorlardı.
O sırada küçük bir kız çocuğu yanına yaklaştı. Turuncu,kıvırcık saçlarını elleriyle arkada tutmaya çalışıyordu. Fakat çok becerebiliyor değildi.
Duvarın üstüne zıpladı ve Defne'nin yanına oturdu. Defne, kızın yeşil gözlerine baktı. Çok mutlu gözüküyordu. Hatta öyle ki mutluluktan gözleri parlıyordu.
"Naber?" kız elini selam verir şekilde salladı. Defne'de ona karşılık verdi. "İyiyim. Sen nasılsın?"
"Çok mutluyum."
"Neden ki?"
"E sen varsın"
"Nasıl yani"
"Buraya taşınırken üzülmüştüm arkadaşım olmayacak diye. Ama burada da bir arkadaşım var gibi gözüküyor."
Defne güldü.
"Bu evet demek mi oluyor?"
"Evet. Çünkü ben de oyun oynayacak birini arıyorum."
"Yaşasın!" Kız ellerini yumruk yapıp yukarıdan aşağı kendine doğru çekti. Sonra tekrar kıza dönüp "Bu arada tanışmayı unuttuk." dedi ve kıkırdadı.
Ve ilk hamle ondan geldi.
"Benim adım Bahar."
"Ben de Defne. Memnun oldum."
"Benden fazla memnun olamazsın."
***
13.03.2026
DEFNE
Restorantın önündeydim. Bugn her zamankinden erken gelmem istenmişti. Normalde saat dokuzda işe başlardım. O sebeple en fazla yirmi dakika önce gelirdim. Fakat şuan saat sekizi on geçiyordu. Ve ben kapıdaydım.
Gözlerimden uyku akıyordu. Çok yorgundum. Eğer güzel bir haberleri yoksa rica ediyorum beni bir daha erken uyandırmasınlar. O yarım saat bile benim için çok şey ifade ediyordu.
Kapıyı hafifçe ittirerek açtım. Yarıladığım kapıdan içeri girdim. Kasada duran Emir beni görünce gülümsedi.
"Günaydın."
Uykulu bir sesle karşılık verdim. "Sana da"
"Sana çok aymamış gibi." dedi ve kıkırdadı.
Güldüm. "Biraz öyle."
Daha çok güldü. "Mutfakta seni bekliyorlar."
"Sence iyi haber mi?"
"Senin için iyi de onlar için maddi açıdan kötü gibi."
İçeri, mutfağa doğru ilerledim. Mutfak kapısı açıktı. İçeri de Seda Hanım, Nisa ve daha önce restorantta görmediğim iki kız daha vardı. Hepsi ayakta duruyordu. Kızlar ve Nisa yan yana dizilmiş, Seda Hanım onların karşısındaydı.
Kapıyı tıklattım. Seda Hanım bana doğru döndü. "Girebilirsin,canım."
İçeri girdim ve Nisa'nın yanına geçtim. Tekrar kızlara doğru döndü. "Anlattıklarımı anlaıysanız asıl meseleye geçelim."
Nisa ve bana döndü. Eliyle bür kızları gösterdi."Şimdi kızlar, bunlar yeni iş arkadaşlarınız." Bu esnada duraksadı. "Ama bir birbirinizi görmeyeceksiniz." Hepimiz hiç birşey anlamazona baktık.
"Hiç birşey anlamadığınızın farkındayım." Güldü. Sonra devam etti. "Şöyleki Nisa ve Defne; siz pazartesi,salı,çarşamba çalışırken." Sözüne kızlara dönerek devam etti.
"Siz Aslı ve İlayda; perşembe,cuma ve cumartesi çalışıcaksınız. Pazar günleri hepinize tatil. Böylece hepiniz dört gün izinli olmuş oluyorsunuz. Çalışma günleriniz bugünden itibaren değiştiği için Nisa ve Defne pazartesiye kadar izinlisiniz. Aslı ve İlayda sizde saat dokuz olunca çalışmaya başlarsınız. Anlaşıldı mı?"
Hepimiz beraber başımız ile onayladık. Ardından Seda Hanım mutfaktan çıktı. Akabinde Nisa ve bende.
Çıkarken Emir seslendi. "Güzel bir haberdi galiba. Ne dersin?" Ona döndüğümde sırıtıyordu.
"Nerden anladın?"
"Gözlerinin içi gülüyor da ondan. Sen bu kadar gülmezsin."
Güldüğümü o diyene kadar farketmemiştim bile. Kıkırdadım. "Sana kolay gelsin o zaman."
Gülüşü soldu. "İzinli misin?"
"Malesef diyemiyceğim. İyiki." Kapıya doğru ilerledim. "Pazartesiye kadar kadar görüşürüz. Tekrardan kolay gelsin." Dedim ve kapıyı açtım.
Çıkarken "Keşke" diye iç çektiğini duydum. Güldüm. Kapıyı kapatıp kaldırımın ucuna yürüdüm. Karşıda ki taksi durağına gitmek üzere yola indim. Araba geçmiyordu.
Ve ya motorda dedi iç sesim. Bu aralar susmuyordu ki.
İlla onu hatırlatmak zorunda mıydı? Artık karşıdan karşıya da geçemiyordum onun yüzünden.
Taksi durağına geldim. Burada her zaman araba olurdu. Şimdi de vardı. Şoför arabanın içinde oturuyordu. Telefonuna gömülmüştü. Camı tıklattım. Elindeki telefondan başını kaldırdı. Beni gördü. Telefonu cebine koyup "Buyrun" dedi. Arka kapıyı açıp arabaya bindim.
Araba çalışmaya başladı. Yola çıktık. Evin adresi yerine başka bir adres söyledim. Bir dükkan adı.
Bugün en iyi arkadaşım Bahar'ın doğum günüydü. Ona gece güzel bir doğum günü mesajı atmıştım. Normalde bugün parti yapmayı düşünüyorduk. Fakat benim katılamayacağımı hatırlayınca parti yapmaktan vazgeçmişti canım arkadaşım. O zaman madem ben bugün çalışmayacağım neden arkadaşıma sürpriz parti hazırlamayayım demi?
Bu yüzden şimdi parti malzemesi satan küçük bir dükkana gidiyordum. Şeyda'ya haber vermek için telefonumu çıkardım ve mesaj attım.
Siz: Şeyda bugün çok güzel bir şey oldu.
Şeymoş: Sen bu aralar hep güzel haberler ile geliorsun. Bu da GÜZEL bir haber.
Siz: Ya bırak dalga geçmeyi.
Siz: Hani bugün Bahar'ın doğum günü ya.
Şeymoş: Evet.
Siz: Ve parti yapıcaktık da vazgeçti ya Bahar.
Şeymoş: Evet.
Şeymoş: Şu mesajları tek tek yazma ya. Çok sinir bozucu.
Siz: Tamam be.
Şeymoş: Eeee
Siz: Ne eee?
Şeymoş: Güzel bir haber vardı?
Siz: He doğru.
Şeymoş: Ya sabır
Siz: İşte bugün patron çağırdı daha erkenden. İki tane kız daha vardı. Dedi ki artık beraber çalışaksınız ama bir birinizi görmeyeceksiniz.
Şeymoş: O nasıl olacakmış acaba?
Siz: İlkte bende şaşırdım. Ama sonra dediki farklı günlerde çalışıcaksınız.
Siz: Yani ben artık perşembe,cuma,cumartesi ve pazar izinliyim.
Siz: Ve bugün ikimiz Bahar'a sürprüz bir parti hazırlayabiliriz. Ne dersin?
Şeymoş: Bunu neden bu kadar uzattın derim.
Siz: Şeyda!
Şeymoş: Tamam,tamam. Yapalım. Ama Bahar'ı nasıl getircez?
Siz: Onu da sen bul.
Şeymoş: Ve en önemlisi pastayı ne yapıcağız?
Şeymoş: Ben neden buluyor muşum ayrıca? Planı hazırlayan sensin.
Siz: Şuan en önemli şey pasta mı yani?
Şeymoş: Doğum günü bu kızım. TABİKİ PASTA.
Siz: Tamam demedik bir şey. Sjsjjsjj
Şeymoş: Pastayı sen yapsana. Ben süslemeleri hallederim. Bugün işim yok.
Siz: Olur ama ben şuan yoldayım. Malzeme almaya gidiyodum. Süsleme için.
Şeymoş: Ciddi misin?
Siz: Hıhı
Şeymoş: Bekle biraz bende geliyorum. Beraber yapalım alışverişi ordan da markete geçeriz.
Siz: Market ne için?
Şeymoş: Pasta yapcan ya. Ne ara unuttun?
Siz: Taktı pastaya ya.
Şeymoş: Pastasız olur mu ya?
Şeymoş: Neyse kapatıyorum. Ben de yola çıkıyım.
Siz: Tamam. Beklerim gidince.
Telefonu kapatıp yolu izlemeye başladım.
***
Dükkanın önüne kırmızı bir spor araba yanaştı. Arabadan Şeyda indi. Kapıları kilitledi. Topuklu ayakkabılarının tıkırtısı ile bana yaklaştı. Her zaman ki gibi şıktı.
Üzerinde bu havaya karşı cesaretli bir şekilde mont almamıştı. Nasıl üşümüyordu anlamıyordum. Üzerine dar bir bordo bluz, altına ise siyah bir ispanyol paça pantolon giymişti. Saçlarını dalgalandırmıştı. Yüzünde az denilecek kadar az olan bir makyaj vardı. Bordo ruju, kırmızı allığı ve maskarası kendini belli ediyordu. Ama abartı değillerdi.
Yanıma gelince elini salladı. "Günaydın"
"Günaydın"
"E,şimdi ne yapıyoruz?"
"Alışveriş" dedim düz bir sesle.
Güldü. "Onu mu diyorum ya? Neler alıcağız?"
Düşündüm. "Bilmem. Balon,masa örtüsü,konfeti,bir de belki bu duvara asılan süslerden."
"Doğum günü yazılı bayraklardan da alabiliriz."
"Onu dedim zaten."
Beraber içeri girdik. Elimize bir sepet alıp alışveriş yapmaya başladık. Konseptimiz yeşildi. Pastayı bile yeşil yapmaya çalışıcaktım. Yeşil bulduğumuz çoğu şeyi aldık.
***
Marketteydik. Pasta için malzeme almaya çalışıyorduk. Çalışıyorduk çünkü ikizler burcu olan arkadaşım ile bu çok zordu. Bir şeye elimi uzattığım anda başka bir şeyi gösteriyordu. Tam onu alıcağım sırada hayır bu daha iyi diyerek vazgeçiriyordu. Yarım saattir marketteydik ama sorsanız doğru düzgün bir şey alamamıştık.
Şu anda süt reyonundaydık ve sütün nasıl olucağına karar vermeye çalışıyordu. Laktozlu mu laktozsuz mu, yağlı mı yağsız mı yoksa yarım yağlı mı? Ben herhangi bir sütten iki tane alıp ilerleme kararındaydım.Fakat görünüş o ki kararım sadece kendimeydi.
En sonunda dayanamadım. Reyona doğru ilerleyip iki yarım yağı süt kutusunu aldım. Hızla önümdeki arabaın içine bırakıp hızla arabayı ileri sürdüm. Ve aynı reyonun arka tarafına döndüm.
Peşimden gelen Şeyda öylece bana bakıyordu. Bende ona baktım. Hiç birşey konuşmadık. Reyona doğru döndüm ve kakao aramaya başladım. Gözlerinin hala üzerimde olduğunu hissedince tekrar ona döndüm. "Bir şey mi oldu?"
"Ne yaptın şimdi?"
Reyona dönüp işimiyapmaya devam ederken konuştum. "İşimizi hızlandırıyorum. Farkındaysan malzemeleri alınca pasta kendi oluşmayacak. Bu pastayı daha yapıcağım ben."
Durdu. Düşündü. Sonra konuşmaya devam etti.
"O zaman ne lazım söyle ben bulup getireyim."
"Zaten dakikalardır bunu yapman gerekiyordu."
"Tamam,tamam. Bu sefer oyalanmayacağım."
Malzemeleri tek tek saymaya başladım.
"Sütü aldık zaten. O zaman kabartma tozu, vanilya, çilek, bir de çikolata."
"Tamamdır. Bulup geliyorum."
Ve arkasını dönüp malzemeleri bulmaya gitti. Ben de kakao paketini nihayet bulabilmiştim. Bir paket kakaoyu arabaya attıktan sonra süslemek için bir şeyler alamaya karar verdim. Mesela kremaları renklendirebilirdim. Bu sebeple bir kaç meyve almak için manav reyonuna yöneldim.
***
Elimizdeki bir kaç alışveriş poşetini daha bagaja yerleştirdikten sonra ikimizde arabaya bindik. Üstümdeki kabanı çıkarıp arka koltuğa koydum. Şeyda küçük bir hareketle arabayı çalıştırdı ve yola çıktık. Elimdeki küçük kahverengi çantadan telefonumu çıkardım.
Mesajlaşma kutucuğuna tıkladım. Bahar'ın numarası en üstte iğnelenmişti. Sohbete tıkladım. Ve yazmaya başladım.
Siz: Doğum günün kutlu olsun tavşancık.
Mesaj gönderildi. Fakat görülmedi. Büyük ihtimlle veteriner kliniğindeydi. Saat neredeyse öğlen olmuştu.
Bahar hafta sonları izinliydi. Onun dışında haftanın her günü klinikteydi. Sabah dokuz gibi gidiyor akşam dörde kadar hayvanlar ile ilgileniyordu.
Bir kaç dakika sonra telefon titreşti. Ekranda Bahar'dan mesaj geldiği gözüktü. Hemen mesaja tıkladım.
Bacim: Bu üçüncü kutlayışın.
Siz: Olsun. İlk arkadaşım her gün doğmuyor.
Bacim: Teşekkür ederim.
Siz: Rica ederim.
Bacim: Sen işte değil misin?
Bacim: Benimle konuşucaksın diye yemekleri yakma sakın.
Anlamaması için küçük bir yalan söyledim. Sonuçta o kadar hazırlanıyoruz. Anlarsa sürpriz olmazdı.
Siz: Yok,yok. Müşteri olmadığı için arada gibi bir şeyiz.
Hem bugün 2 yeni aşçı geldi. Biraz da onlar çalışsın.
Siz: Boşuna mı geldiler demi? sjsjsjs
Bacim: Doğru. Hep benim arkadaşım mı çalışıcak.
Siz: Sen demi aradasın?
Bacim: Yok bir tane köpek geldi. Ameliyat olucaktı bugün. Ama çok tatlı. Görmen lazım. Neyse işte bende ona iğne vurdum. Uyumasını bekliyoruz bütün klinik. Tatlı ama biraz büyük bir arkadaşımız. Uyuması da zor haliyle. Bünyesi fazla dayanıklı. İki üç dakikadır onu bekliyoruz.
Siz: Cinsi ne ki?
Bacim: Golden. Ama çok tatlıııııı.
Telefonun arkasında yüzünü mıncırdığına emindim.
Siz: O kadar övdün. Bir fotoğrafını atar mısın? Merak ettim.
Bacim: Olmaz.
Siz: Neden ya?
Bacim: Hastalarımın özeli onlar.
Siz: Allah Allah bek sen şu işe. Hastalarının özeli?
Bacim: Evet. Öyle.
Siz: Bahar.
Bacim: Dinliyorum.
Siz: Dışarıda binlerce belki milyonlarca golden var. Hepsi birbirinin aynısı zaten.
Bacim: Hayır değiller. Hepsi birbirinden farklı.
Siz: Ben şimdi sana iki tane golden getirsem hangisinin hastan olduğunu anlar mısın?
Bacim: Tabi ki bilirim. Bu köpeğin kulağında 1 santimlik delik var.
Siz: Yuhh! Ben sana daha ne diyeyim? Sen kafayı üşütmüşsün biraz.
Bacim: sjsjsj
Bacim: Şimdi benim gitmem lazım ameliyat başlıyacak. Köpekçiğimiz uyumuş sonunda.
Bacim: Görüşürüzz.
Siz: Görüşürüz. Kolay gelsin.
Ve telefonu kapattım. Şeyda'ya döndüm. "Bahar ameliyattaymış. Daha doğrusu şimdi giriyor."
"Bende diyorum kiminle mesajlaşıyorsun bu kadar?"
Güldüm. Bazen Bahar ile aramızdaki ilişkiyikıskanıyordu. Ama ne yapabilirim ki? Bahar'ı beş yaşından beri tanıyordum. Arkadaşlığımız yirminci yılına girmişti. Şeyda'yı ise iki yıldır tanıyorum. Tanıştığımız günü dün gibi hatırlıyordum.
Doğa'nın yani küçük kız kardeşimin mezuniyeti vardı. Liseden mezun olucaktı. Bu yüzden elbise almak istiyordu. Fakat beğendiği bir elbise bulamadığı için üzülüyordu. Bende İstanbul da terzi bulmaya çalıştım. İstediği gibi bir elbisesi olmuş olur diye.
Sonra bir internet sayfasında Şeyda'yı gördüm. Çalışmaya başladık. Yeri geldiğinde ben ona gittim. Yeri geldiğinde o bana geldi. Sohbet ederken bir anda arkadaş oluverdik. Kardeşimin güzel bir elbisesi benim ise yeni bir dostum olmuş oldu.
***
Saatlerdir mutfaktaydım. Pastayı yapmaya çalışıyordum. Ben pastayı yaparken Şeyda Hanım içeride sarma sarıyordu. Evet yanlış duymadınız sarma. Ne ara arabaya bıraktığını bile bilmediğim bir şekilde yaprak almış. Buraya gelip ben iç hazırlayacağım dediğinde yaprak aldığını öğrendim.
Mutfaktaki masayı oturma odasına taşımıştık. Boş bir duvarın önüne yerleştirdik. Süslemeyi bitirdiğini söylemişti. İçeri gidip bakma şansım olmadı. Dilerim ki güzel gözüküyordur. Gerçi neden dert ediyorsam kız sonuçta tasarımcı.
Ben düşüncelere dalıp krema çırparken mutfağa geldi. Kafamı ona doğru tarafa çevirdim. Elinde büyük bir tencere vardı.
Tencereyi yukarı kaldırıp kısa bir an zıpladı. Sonra "Bitti!" dedi i harfini oldukça neşeli şekilde uzatarak.
Tehditkar bir sesle konuştum. "O tencere yere düşerse kaçacak yer ara. Hiç temizlik yapasım yok şuan."
Zaten üşengeç ve pasaklı bir kızdım. Şuan hiç kalkıpta temizlik yapamazdım.
Güldü. "Tamam,tamam. Sakince ocağın üstüne bırakıyorum şimdi." Ocağa doğru ilerledi elindeki tencere ile beraber.
Yanımdan geçerken tencerenin içine baktım. En büyük tencerelerimden birisiydi bu ve şuan içi tamamen sarma doluydu. Şaşkınlıkla Şeyda'ya döndüm.
"Şeyda"
"Buyrun benim." dedi neşeli bir gülümsemeyle.
"O kadar sarmayı ne yapıcağız?" Hayır sarmaları çok güzel sarmıştı. İnce ve uzun. Fakat çok fazlaydı.
Durumu ters anladı hanımefendi. "Az mı olmuş? Valla bütün kavanozu kullandım. Kalmadı başka şansına küs." Ciddi ciddi bunu söyledi. Güldüm. Hem de kahkahayla.
"Ne gülüyorsun ya?" dedi yanımdan gelen sesi. Bir taraftan tencereyi ocağa bıraktı.
"Az olduğunu mu dşünüyorsun? Biz bunu iki-üç gün yeriz heralde."
"Çok olmuş yani."
"Evet."
"Ne biliyim kızım. Hayatımda ilk defa sarma sardım ben."
Gülmeyi kestim. Şöyle bir durdum. Sonra konuşmaya devam ettim. "Bu ilk sarışınsa sen direkt sarma sektörüne atıl."
Şaşırdı. "Güzel mi olmuş?"
"Evet. Şimdi bunun üstüne salçalı su dökmen gerekiyor."
"Oldu bil."
O buzdolabına yönelirken ben de kremayı bitirmiştim. Buzluğa attım. Meyveleri doğramaya başladım.
***
Pastanın son dokunuşlarını yapıyorduk. Şeyda çilek dilimlerini pastanın üzerine dizerken bende yan taraftan çikolata fırlatıyordum pastanın kenarlarına doğru.
Bir kaç dakika sonra pastanın süslemesi de bitmişti. İş birliğiyle bitirdiğimiz pastaya uzaktan baktık. Güzel ve tatlı görünüyordu.
Yeşil bir dış kaplaması vardı. Tam ortasında 'HPD TAVŞANCIK' yazıyordu. 'Doğum günün kutlu olsun' sığmadığı için bizde ingilizcesinin kısaltılmış halini yazmaya karar vardik.
Pastanın içinde muz, dışında çilek ve muz vardı. Çilekler pastanın yarısındaydı geri kalan kısımına muz dizmiştik. Bahar'ın en sevdiği meyve çilekken benim çileğe alerjim vardı. Bu sebeple her yerine dağıtmamıştık.
Pastayı iki elimle kaldırdım. Bahar'ın işten çıkmasına yarım saatten az bir saat dilimi vardı. Şeyda buzdolabını açtı. Boş gördüğüm bir yere pastayı bıraktım. Pastanın daha da güzel olması için en az 1 saat dinlenmesi gerekiyordu. Bahar gelene kadar dinlenebilirdi.
Buzdolabının kapağını kapattığımızda ocağa ilerledim. Elimle işaret ederek Şeyda'yı yanıma çağırdım. Hemen geldi. Sarmaları pişireli bir on dakika falan olmuştu. Birer tane tadına baksak sıkıntı olmazdı bence. Zaten koca gönüllü Şeyda Hanım bize bir kazan sarma yapmıştı.
Tencerenin kapağını açtım. Bir tane kendime alıp bir tane de ona uzattım. İkimizde aynı anda yedik. Gözlerim açıldı. Düşündüğümden kat ve kat güzel olmuştu.
"Bu ne böyle?" dedim.
"İyi mi Kötü mü?" dedi merakla. "Ne dediğin de anlaşılmıyo ki"
"MÜ-KEM-MEL" dedim heceleyerek.
Güldü. Bende güldüm. Sonra saati fark ettim. "Bence yola çıksan iyi olur." dedim.
"Ne diyeceğim ki?" Bu sırada kapıya ilerlemişti.
"Sana bir sürprizim var dersin." Kapıyı onun için açtım. Adımını attı ve ayakkabılarını giydi.
"Gözünü de bağlıyım mı?" dedi alayla. "Çantamı verir misin?"
İçeriden çantasını getirdim. "Görüşürüz."
"Görüşürüz."
Kapıyı arkasından kapattıktan sonra içeri oturma odasına gittim. Saatlerdir mutfaktan çıkmadığım için evin ne halde olduğunu bile bilmiyordum. Süslediği duvara baktım. Her yer yeşildi. Ama kötü değildi. Bütün süsleme malzemelerini farklı tonlarda almaya çalıştığımız için tuhaf ve beklenmedik bir uyum vardı.
Yerde mırıldanarak sırt üstü yatan Toprak patileri ile masa örtüsünün tülleriyle oynuyordu. Eğleniyor gibiydi.
Bir an aklıma gelen şey ile oturma odasından çıkıp odama gittim. Üstüm mutfakta fazlasıyla kirlenmişti ve ben üzerimi değiştirmeyi unutmuştum. Hemen dolabımdan düz bir mavi kazak ve mavi bir eşofman çıkardım. Üzerimdekileri çıkartıp onları giydim.
Saçımı rastgele bir topuz yaptım. Rastgele olduğu için çok güzel olmuştu. Özellikle yapmaya çalışsam böyle olmazdı.
Odadan çıktım ama işim daha bitmemişti. Masanın üstüne koymak için tabak, bardak vs. gerekiyordu. Mutfaktan tabak,bardak,çatal ve bıçak aldım. Bıçak dışında her şeyden üçer tane aınca onları içerideki masanın üzerine bırakıp mutfağa döndüm.
Bir servis tabağına tencereden sarma doldurdum. Büyükçe bir kaseye de çekirdek boşalttım. Hepsini içeri götürdüm. Masanın üzerindeki boş yerlere yerleştirdim.
Daha sonra koltuğun köşesine geçip oturduğumda Toprak koşarak yanıma geldi. Sevilmek istiyor gibi mırladı. İyice kolum ve belim arasına bir yere yerleşti. Boşta kalan elim ile onu sevdim.
Öylece otururken cebimdeki titreşim ile elimi cebime attım. Telefonu açtım. Ekranda beliren mesaj kutucuğuna tıkladım.
Şeymoş: Sokağın başındayız.
Tam cevap yazıyordum ki zil çaldı. Ya sabır. İnsan yola çıkınca haber verir.
Koşar adım kapıya gittim. Kapıyı açtım. İkisi de kapıda bekliyorlardı. Bahar'ın üzerindeki doktor önlüğü bile duruyordu.
"Hoşgeldiniz."
"Hoşbulduk." Bahar sevinçle karşılık verdi. Anında gülüşü yalan bir somurtmaya çevrildi. İçeri adımını attığında omzuma hafifçe vurdu.
"Yalancı."
"Pembe bir yalan."
"İstediği renkte olsun. Yalan yalandır." Oturma odasına doğru ilerledi. Önlüğünü çıkarıp koltuğun kenarına bıraktı.
"Ama sonu mutlu bir yalan." Güldüm. Küstüğünü zannediyordu. Oysaki iki dakika bile sürmiyecekti. Hepimiz oturma odasına girdik.
"Olsun" dedi ve koltuğun en ucuna Toprak'ın yanına oturdu. Yanına sokulan Toprak'ı okşamaya başladı.
Sonra gözleri kedinin patilerine kaydı. Bana döndü. "Sen bu kediyi panter mi sanıyorsun?"
"Ne oldu ki?"
"Kedinin tırnaklara bak."
"Keserim yarın."
Şeyda bıkkınlıkla ofladı. "Yarın kutlasak nasıl olur?"
"Olmaz." dedi Bahar anında.
Şeyda sordu. "Neden ya?"
"Doğum günüm bugün ya hani güzel arkadaşım"
"Doğru. Ama benim çatalı bile tutacak halim yok. Ne çileler çektim ben haberiniz var mı?" Yalandan şikayet ediyordu. Yoksa yaptığı bütün işlerden zevk alarak yaptığına emindim.
"Ne yaptın hanımefendi? Taş mı taşıdın?" diye sordum gülerek.
Elini alnına atıp kavis verdi. Sadece parmakları başına değiyordu. "Senin için hayatımda ilk kez sarma sardım. Sabahtan beri araba kullanıyorum. Buraları hep ben süsledm. Çok yoruldum."
İkimizde güldük.
"O zaman sen pasta yemezsin." dedi Bahar.
"Niyeymiş o?"
"Ee çatalı bile tutcak halin yokmuş" Sohbete ben de katıldım.
Hemen yayıldığı koltukta doğruldu. Elini alnından çekti. "Kim demiş onu ya? Ben pasta yerim."
Bahar hızlıca bir soru sordu. "Çabuk cevap ver. Pasta mı biz mi?"
Şeyda durdu. Biraz düşündükten sonra cevabını verdi.
"Soru mu bu. Pasta tabiki de."
İkimizde kalakaldık. İçeri mutfağa doğru ilerlerken seslendim. "Yok sana pasta"
Güldü. "Ben söylemesem pasta yapmayı unutuyordun." Peşimden geliyordu.
Bağırdım. "Unutmuyordum."
"Unutuyordun."
"Unutmuyordum."
"Unutuyordun."
"Unutmuyordum."
"Unutuyordun."
O sırada mutfağa ağzı dolu bir şekilde Bahar girdi. "Pastamız var mı?"
Şeyda ile aynı anda onayladık. Bahar sinirle "O zaman derdiniz ne?" dedi ve arkasını döndü. "İçeride bekliyorum." Elindeki yağı yalarken "Bu arada sarma inanılmaz." dedi akabinde de mutfaktan çıktı.
Şeyda ile birbirimize bakakaldık. Sonra ben dolabın kapağını açtım. O da pastayı çıkardı. Üstüne 5 tane mum diktik. Mumları bir çakmak yardımıyla yaktık ve içeri yürüdük.
Bahar gerçekten de masanın arkasına geçmiş bekliyordu. Şeyda pastayı önce eline verdi. Cebimden telefonumu çıkarıp fotoğrafını çektim. Pastayı masanın ortasında bıraktığımız boşluğa bıraktı.
Biz şarkı söylerken o da gözünü kapattı. Dilek diliyecekti. Dileğini dilediğini anlamamızla şarkıyı başa sardık. Biz şarkı mırıldanırken mumları üfledi.
Bahar artık 25 yaşındaydı.
Bu bölüm diğerlerine göre daha kısa oldu ama gelecek bölüm bunu telafi ediceğimi düşünüyorum. Yani beklentiyi yükseltmiyim fakat güzel bir bölüm sizi bekliyor.
Bu bölüm sahneler ve karakterler az olduğu için soracak bir sorum da yok.
O sebepten görüşürüz.
Seviliyorsunuz.
İnsta: _tongedirmesela_53
.
