9. bölüm · Parlak Gençler Yatılı Okulu
Yürüyen Beyin
Ateş'ten:
Aramızda bir kaçak vardı. Bizim dikkatimizin dağılmasıyla kaçmıştı demek. Ama biz —ben, Bilal ve Turgut— ezberlere devam etmiştik. Birkaç saat yürüyüş de yapmış olduk tabii. Acıktığımı hissedebiliyordum. Öğlen yemeği yerine verilen ara öğünle açlığımızı yatıştırmaya çalışıyorduk. Benim cüsseye yetmediği için Oğuz’unkini de yiyordum. Allah bilir o şimdi nerede.
Bu vakitte isteyen sünnet olan kaylule uykusunu uyuyor isteyen de ara öğününü yapıyordu. Mezun senesinde olanlar geceleri uyanık kalmalarını sağlayan bu uyku fırsatını çoğunlukla kaçırmıyorlardı. Ben ise ara öğünü kaçırırsam akşama kadar kendimi çok halsiz hissediyordum.
Şimdi hatırladım: Oğuz, biz havanın sıcaklığından bahsederken soğuk bir karpuzun ne kadar iyi olacağından bahsediyordu. Kesin karpuz almaya gitti. “Umarım karpuzu taşırken bayılmamıştır.” diye düşünsem de o benden de sportif ya dayanıklıdır o. Kesin odasında karpuza sarılmış uyuyordur şimdi.
Biz ise Küçük Avlu’nun iskeleye doğru inen merdivenlerinde oturmuş ortancalı ormanı ve denizi seyrediyorduk. Yediğim tatsız şey biraz olsun lezzetli gelmeye de başlamıştı ikinci porsiyonumda.
Yerken Turgut hiç konuşmuyordu. Bizi dinlerken bile tam olarak gülmüyordu, bir gariplik vardıonda. Bunun sebebini düşününce aklıma onun yaklaşan 18. doğum günü geldi. Ama bir şeyi farkettim: yaz tatilinden sonraki Turgut normal Turgut olmuyordu hiçbir zaman. Artık yaz tatilinde ne yaşıyorsa.
Kaç kere sorduk yazın yaptığını. Çok detay vermiyordu. Kitap okuduğunu, ders çalıştığını, resim yapıp ağaç diktiğini söylüyordu. Ama ailesinden hiç bahsetmiyordu. “Acaba ailevi bir şey mi?” diye düşündüm. Büyük ihtimalle öyle. Çünkü ne zaman konu ailevi bir şey olsa bir yolunu bulup ortadan kayboluyordu kendisi. Yalan söylememek uğruna gizliyordu gerçeği bizden. Ama ne olduğunu bilmeden sakladığı için ona kızamam. Umarım ailesiyle ilişkisi 18 olduktan sonra daha da kötü olmaz, aksine iyileşir.
"Ee abi çarşamba 18 oluyorsun. Ehliyet alırsan hep birlikte binebiliriz. Tek lazım olan 2 tane motor.” dedim Turgut'a motor müptelası olmasam da. Zaten onun ısrarıyla motor ehliyeti almıştım.
Kara kara düşünürken birden bunu söylemek bende hiçbir mimik değişikliğine sebep olmadığını biliyordum. Birisi nasıl hissettiğimi sorana kadar genelde de mimiklerim ortaya çıkmaz benim. Bu yüzden hep soğuk biri olarak biliniyorum. Biraz garip gelebilir ama bence çok normal bir şey.
Turgut garip garip bana baktı. Ah be! Sanırım çaktırmayayım derken mimiklerimin çalışacağı tutmuştu.
"Bakayım bir ehliyete para-"
Turgut’un para kelimesini kullanması ile lafını böldüm. Asla ama asla paranın dert olmasını istemiyordum onun için. “Orasını dert etme toplarız ya para. Yeter ki sen iste!” diye atıldım. Annem japon bir mühendisti ve iyi kazanıyordu. Babam ise bir askerdi, beni hep infak etmeye, yani malımı Allah rızası için vermeye alıştırmıştı...
Aklıma infakla alakalı şu olay geldi:
Bir kurban kesildiğinde Efendimiz (sav) ondan geriye ne kaldığını sormuştu. Hz. Aişe (ra) validemiz “Sadece bir kürek kemiği kaldı” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (sav) “Desene (ya Aişe), bir kürk kemiği hariç hepsi (yani bütün infak ettiklerimiz) bizim oldu!” buyurdular.
Çünkü bir kul tarafından Allah için verilen herhangi bir şey Bakî olan Allah’a geri dönüyor ve bakilik kazanıyor. Böylece ahirette de veren o samimi kula yardımcı oluyor.
Fani olan nimetler/mallar ise Allah’a istinad edilmediğinden kendilerinde bizzat bulunan faniliği ile kalıyor ve zamanı geldiğinde sahiplerine veda ediyorlar. Kalıcı olmadıklarından ahirette bir güzellik/iyilik de sağlamıyorlar.
Bunu sineme çok güzel şekilde yerleştiren babam adına Cevvad isminle yalvarıyorum: ondan razı ol Allah'ım. Şüphesiz Sen cömertsin ve cömertleri seversin.
"Param var da harcasam mı yoksa biriktirsem mi diye düşünüyordum sadece" dedi Turgut. Kafasında başka deli düşünceler döndüyordur kesin.
Dayanamayıp "Vallahi benim oğlum hafız olsa bir de bu okulda okusa, ben ona ehliyet parası vermem mi be!" dedim yüksek sesle.
"Annem zaten benimle gurur duyuyor ama...”
"Ama ne? Hadi be oğlum, ailenle ilgili bir bilgi ver bize. Bir ipucu ya.." dedi Bilal merakla. Tam da sormak istediğim soruyu sormuştu. Ben ise soru hakkımı başka bir şeye saklıyordum.
Turgut ciddileşerek "Ya söylememi istemiyorsa?" dedi.
Soru hakkımı "Allah Allah kim bu okuldan biri mi yoksa?"dan yana kullandım. Çünkü eğer annesi okuldan birisiyse bu yakın ailevi bağın okul sınırları içerisinde suistimale uğramaması için gizli kalması gerekirdi. Bundan başka da bir neden aklıma gelmiyordu bu kadar gizli tutmasının.
Turgut bunu duyduktan sonra epey gerilmiş gözüküyordu, tökezleyerek “Hayır-dır kardeşim sanane!” diye çıkıştı. Sanırım yalan söylemekten çekindi ve “hayır” ı cümleye çevirdi.
"Hem bizden niye saklıyorsun ki? Kaç yıldır aynı sınıftayız." dedi ısrarla Bilal.
"Zorlamasanız mı artık?" Bıkkınlığı sesinden anlaşılsa da gözlerini kaçırmasının bir sürü nedeni olabilirdi. Hangisi olduğunu düşünmeden Turgut’un ailesinin kimliğini bulma meselesine geri döndüm.
"Başöğretmenin oğlusun değil mi?” diye sordum.
Öğretmenlerden yaşı tutan ve bekar olmadığını bildiğimiz bir tek Derin Hoca vardı. Başka kim olabilirdi ki?
Bunu söylemiştim söylemesine ama aslında başka ihtimaller de vardı. Mesela genç öğretmenlerden birinin kardeşi, kuzeni, yeğeni falan da olabilirdi. Ama söylediklerine göre bizzat annesi ona ailesinden bahsetmesini yasaklamıştı. Sonuç olarak yine dönüp dolaşıp ilk cevabıma varmıştım.
"Hayır değilim ve artık da olmayacağım." Bu itiraf niteliğinde bir sözdü “artık” kelimesi yüzünden.
Bilal'le bakışıyorduk. Artık da olmayacağım demek şu manaya geliyordu: Turgut yetimdi. Başöğretmen Derin ise onu evlat edinmiş ve 18 yaşına kadar koruyuculuğunu üstlenmişti. 18 olduktan sonra ise bu koruyuculuk bitecekti. Bilal, benim ne anladığımı anlamamış şekilde bakıyordu
"Turgut demin itiraf ettiğinin farkındasın değil mi? Çünkü bu zekayla böyle bir ipucu gözümden kaçmaz.”
"A-anladınız değil mi anladınız. Ben de başından beri söylemek istedim de o izin vermiyordu işte. Üzerimde emeği çok olunca da söz geçiremedim.”
Bilal anca anlamıştı. "Başöğretmen Derin senin koruyucu annen mi? Turgut bunun bize nelere mal olduğunu biliyor musun? Yazın seninle birlikte okulda kalabilirdim mesela- "
"İşte galiba bu yüzden ailemden bahsetmemi yasakladı. Bu bilgi suistimal edilir diye… bir de acınacak duruma düşmemi istemiyordu. Bu arada ben zaten… onların ekmeğini çok yedim. Allah Derin Hoca”dan ve eşinden razı olsun"
"Âmin!" dedik Bilal'le.
Bilal pervasızca sordu: "Peki kanka nasıl evlat edindi ki? Eşi burda değil artık.”
"Aga bunu söyleyebilir miyim gerçekten bilmiyorum. Sorularla üstüme gelip duruyorsunuz deminden beri."
"Sen yıllardır ailen ajanmış gibi hiçbir şey anlatmadığın için olabilir mi acaba?" dedi Bilal ama kendisi de pek ailesinden bahsetmezdi. Ama biliyordum onun yazları teyzesinde kaldığını. Çünkü varsa yoksa teyzesini anlatırdı.
"Olabilir.. neyse suizan etmeyin diye söylüyorum: eskiden evliydi ve kocasıyla birlikte burada eğitim veriyorlardı. Çocukları olmadığı için evlat edindiler… 5 yıl 5 ay sonra kocasını kaybetti. Hatta salavat kampanyası var ya, onun bütçesi kocasından kalan büyük mirası en iyi şekilde infak edebilmek için…"
Turgut anlatmayı bırakmış, Bilal ile ben de ne diyeceğimizi şaşırmıştık.
"Başınız sağ olsun abi.. Biz bilemedik.." dedi Bilal mahçubiyetle.
"Sorun değil mekanı cennet olsun. Sadece birkaç yıl da olsa çok güzel babalık yaptı. Öyle ki kendi babama da benziyordu."
Turgut'un sırtını sıvazladım. Belli ki öz ailesini tanıyordu ve bir gün aniden kaybetmiş, yetim ve öksüz kalmıştı. Ara öğün saatimiz bittiği için yetim kalma hikayesini sorsam da yarıda kesilirdi. O yüzden akşama sakladım sorularımı. Şimdi öğlen namazına kadar biraz daha çalışmalıydık.
~1 saat sonra~
"Şu Oğuz nerde ya? Cemaate geç kalacak."
“Umarım öğlenin kerahat vaktinde uyumamıştır. Yoksa kaylule olur sana gaylule.” Dedim. Gaylulenin tembelliğe yol açarak rehavete kapılmaya yol açtığını deneyimlerimden dolayı biliyordum.
O sırada Turgut’un dediği gibi öğle ezanı okunmaya başladı. “Oğuz değil biz geç kalacağız aka galiba.” dedim.
Cemaate geç kalmaktan korktuğumuz için koşabildiğimiz kadar hızlı koşmaya çalışıyorduk. Rabbimizin huzuruna çağırılıyorduk, bunu kim nasıl reddedebilirdi ki? Hem de çok ihlaslı bir cemaatin içerisinde. Zaten şu dünyada beni mutlak huzura ulaştıran tek şey varsa o da dostlarımla birlikte cemaat namaz kılmaktır.
Tam camiiye varmıştık ki Oğuz bizim önümüzden ışık hızıyla geçip camiye girdi. Kaylule uykusu yaramış ona belli ki.
~Namazdan sonra~
Ev işleri dersimiz vardı ikindiye kadar. Birkaç saat demekti bu. Ne konuşacaktım bu kadar uzun?
n
Ali Hoca dersliğe girdi. Onunla yapıyorduk bu dersi 5. Sınıftan beri. 2 yıl da olsa o artık bizim için hocadan çok bir abi olmuştu. Bize çok fazla şey öğretmişti. Ama öğretmekle de kalmayıp tüm ergenlik problemizi ve sıkıntılarımızı ilgi ve alakayla dinlemiş ve çözümleri için koşuşturmuştu.
Ali Hoca’ya öyle saçma şeyler yaptırmıştık ki anlatamam. Bizim aklımız okuldaki kızlara kaymasın diye bir sürü etkinlik bulmuş ondan sıkılana ise görev verip meşguliyetle önünü kesmişti.
Ben sevdalandığımda ona söylemiştim, agalarımınbile bir haberi yoktu bundan. Ama iyi olmuştu söylediğim, kütüphanede kitapları ordan oraya taşıyordum, ilgimi çeken kitaplar da kaybolarak kafamı dağıtıp bir şeyler de öğreniyordum.
Allah ondan razı olsun ki bize adam olmayı ve kadınları da obje değil insan olarak görmeyü öğretti. Şu asırda kadınların başına gelenleri saymak bile istemiyorum. Bu ülkede ve dünyada neler yaşanıyor neler… Sırf birileri onları kendilerini hoşnut etmekle görevli bir obje olarak gördüğü için.
O yılın ilk Ev İdaresi dersinde Ali Hoca bize hiç bakmadığı gibi bakıyordu. Nerdeyse hepimizin yüzünde çıkan sakallardan dolayı olabilir. Belli ki ciddi bir konuşma yapacaktı evlilikle veya bekarlıkla alakalı.
