10. bölüm · Parlak Gençler Yatılı Okulu

Her Şeyden Bihaber

Bahar Tanesi

Bilal'den:

~Yatsı namazından sonra~

Oğuz gözümüzü kapatıp odaya girmemizi söylemişti. Girdiğimizde ne görelim? Devasa bir karpuz önümüzde duruyordu. Oğuz yanımızda bıçak olmadığını öğrenince nasıl keseceğini düşünmeye başladı. Eline aldığı kemerimi gördüm. O ve Ateş kemerimi adeta bir testere olarak kullanmaya çalıyorlardı ama nafile.

“Kemerimi yıkarsınız artık.”

“Yıkarız birazdan, hele bi karpuzu yiyelim.” Dedi Oğz. “Öğlenden beri bu anı bekliyorum.”

Demek sabah bizimle ezberlerini sağlamayı bırakıp bu karpuzu almaya gitmişti. Neyse Oğuz

Oğuz o sırada "HAYDİ BİSMİLLAH!" diğer karpuza bir yumruk atar atmaz karpuzla beraber altındaki masam da ikiye ayrılınca herkes bi’ sessizleşti. Sonra birden herkes gülmeye başlayınca ben de masayı unutup Oğuz’a gülmeye başladım.

“Az yavaş, dünyanın coğrafyasını değiştireceksin.” dedim.

Sesimizi duymuş olacak ki kapımızı biri çaldı. Başöğretmen Derin olmasın diye hepimiz dua ediyorduk. Ateş kapıyı hafif aralayıp baktı. “Burda kimse yok ki.” Sonra aşağıdan ses geldi. "Abi o kadar komik olan ne? Biz de gelebilir miyiz" dedi birkaç çocuk adam. Meğer Ateş uzun olduğu için görememiş. Buna da bi’ güldük anlatamam.

Bu gece Turgut'un hikayesini dinlemeyi planlıyorduk aslında. Yalnız olmamız lazımdı ancak hem misafirimiz vardı hem de bu karpuzu tek başımıza bitiremezdik. Görünen o ki uzun bir gece olacaktı.

Gelip koltuklara geçtiler hemen büyük bir hevesle. Söylediklerine göre 2. Sınıflarmış. Biraz futbol biraz da okuldan konuştuk karpuz bitene kadar. Okul kurallarına uymaları adına nasihat edecekken susturdum Oğuz’u. Kendisi programı çiğneyen birisinin lafına güvenmezlerdi.

Daha fazla yiyemeyince kalkıp gidecekken onları başlarına bela almamaları konusunda Turgut uyardı. Başöğretmenin oğlu olduğunu söyleyince çocuklar başlarını salladı ve karpuz meselesini kimseye söylemeyecekleri üzerine söz verip çıktılar odadan.

Oğuz kalan son karpuza giriştiğini farketmeden önce tam da Turgut konuşmaya başlamıştı: "Ben aslında yetimim Oğuz… Başöğretmenin öz oğlu değilim.” Oğuz karpuzdan kafasını kaldırıp Turgut'a çipil çipil baktı.

Öyle ki komikti ki gülmemi tutamadım. Ah benim çok ciddi anlarda gülmem yok mu, çok fena. Oğuz da ağzı yüzü karpuz içindeki haline kahkahalar atacakken Turgut ve Ateş’in ciddiyetini görünce sustu. Ben de aynı şekilde.

"Üzgünüm... Zamanı hiç değildi yaptığım şeyin.”

"Biliyorum biliyorum…”

Oğuz ağzını yüzünü silip Turgut'a içtenlikle sarıldı. Turgut ağlamayayım derken garip uğultular çıkarınca, Oğuz'u da ağlatmıştı. Normalde ikisini de böyle ağlarken görmemiştim.

"Ailemi… 10 yaşımdayken yangında kaybettim… Sizin hep sorduğunuz yanağımdaki yara izi var ya o da o yangından kalma…”

Ateş de sarıldı Turgut'a. "Senin yaranı ben de taşıyorum dostum. Benim de babam aramızdan ayrıldı bu yaz. .."

İstemsizce bir ses çıkarmıştım ve bu oflamak gibi bir isyan ifadesiydi. Onlar isyan içinde değillerdi ama. Benim ne haddimeydi oflamak. Bunun bilinciyle içimden istiğfar getirmeye başladım.

Ateş anlatmaya devam etti. “Ülkesini yıllardır korumaya çalışan babamı Allah korumuştur, şehit olmuştur, demi?”

Bunu duyunca ağlamasam da içime doğru sızlanıyordum. Ama bu sefer sesim sadece çok sevdiğim arkadaşımın canının yandığını hissettiğimde bende de oluşan acıdan kaynaklanıyordu.

Ateş “Süveyda nasılsa atlattı onun gidişini, ben de atlatmış gibi yapmak zorunda hissediyorum abisi olarak. Benim yıkıldığımı görürse o da...” diyip sustu.

Oğuz’un “Sen acını yaşayamamışsın be biraderim.” demesiyle Ateş ağlamasını tutmayı bıraktı. Hüngür hüngür ağlıyordu artık.

“Onun hayalleri büyük, depresyona ya da yas tutmaya vakti yok. Hem onun için hem kendim için güçlü kalmaya çalışıyorum, ama geçen onun babama benzediğini farkedince dayanamadım…

Ateş'in bir de kız kardeşi hep okul birincisiydi. Tekvandoda madalyaları olan parlak bir gençti. Hatta Süveyda hiç sınıf tekrarlamadığı için o da bizimle aynı derslere giriyordu. Demek mücahide Süveyda da yetim kalmıştı...