4. bölüm · Parlak Gençler Yatılı Okulu
Camii Aşığı
Tekneden inenler olup bitenlere asla anlam veremiyor, öylece bakıp duruyorlardı. Başöğretmen Derin öğrencileri susturup Turgut için o güzel o anın bozulmaması için çabalıyordu. O an Turgut’un Allah’la yakınlığı ifade eden secdesine hayran kalmamak elde değildi. Öyle ki olup bitenleri görenler fısıltıyla secdenin nedeninin ne olduğu birbirine soruyorken bu fısıltıların öznesinin kim olduğunu henüz anlamamış olan Mira kafası karışık halde merdivenleri çıkarken çimlerin üstünde secde eden Turgut’ta gözleri takılı kalmıştı. "Demek ki erkekler de Allah’la duygusal bağ kurabiliyor" diye düşünmeden edemedi. Oysa bu okulda böyle iman kokan olaylar sık sık meydana geliyordu.
Mira, onun durumunu merak etse de daha fazla ona bakmaktan vazgeçti. Hem ikinci bakışın haram olma ihtimali söz konusuydu hem de bu günahın yayılma ihtimali. Sonuçta insan bir günah işlediğinde sadece kendisi etkilenmiyor, çevresine de tesir ediyordu. Biliyordu ki bir müslümanın açık günah işlemesi sadece diğerlerine kötü örnek olmakla kalmaz, onların hüsnüzanını da zorlaştırır, bazense imkansız kılardı. Bu bilinçle Mira o bakıştan sakındı ve arkadaşlarının da Turgut’a bakmadığını kontrol ederek yoluna devam etti.
Berat sedyeyle götürüldükten sonra Başöğretmen Derin tüm öğrencilerin eşyalarını bir vagona koyduğundan emin olmak için iskeleye geri döndü. Bu iskeleden okula kadar yürümek her öğrenci için bir maratondu güneşin altında.
Bazı öğrenciler sırf bu yüzden merdivenlere çıkmak yerine vagonlara oturmak için diretiyordu. Başöğretmen onların şişelerini kontrol edip merdivenlere geri yollarken şişesini unutmuş olan Ahmet vagonlardan birine atlamıştı bile.
Bu vagonlu sistem işine yaramıştı afacan Ahmet’in. Ama bindiği en kötü hızlı trenini aratmayacak cinsten sarsılıyordu.
Bu sistem yıllardır merdivenlerden ağır bavul ve çantalarla odalarına varmaya çalışan öğrencilerin kurtarıcısıydı. Bu tür bir fikir ise merdivenlerden çıkarken domino taşı gibi birbiri ardınca düşen öğrencilerin yaralanmasından sonra ortaya çıkmıştı.
Öğrenciler kan ter içinde merdivenleri çıkıyorlardı. Lakin rengarenk ortancalarla süslü okul yolunun güzelliğiyle birlikte yorgunlukları hafifliyordu. Yaz tatili boyunca okulu özleri için mi yoksa kavurucu sıcaktan kurtulmak için mi tartışılır ama çoğu öğrenci bir çırpıda merdivenlere çıkıp merdivenlerin sonundaki Küçük Avlu’ya varmıştı.
Küçük çeşmeye rağbet eden çoktu. Bir çocuk avluda bulduğu darbukanın içine su doldurup merdivenlerden aşağı dökerken bir diğeri ise çeşmenin içine girmiş oraya yaklaşan herkesi ıslatma niyetindeydi.
Merdivenlerde günlük sporunu yapmış kadaroldukları için çoğunu serinletiyordu bu. Ama vagonla yukarı çıkan Ahmet hariç.
Ahmet susuzluktan olsa gerek Küçük Avlu’ya vardığı gibi ıslatılmayı umursamadan çeşmeye koştu. Tabii ki kimse onun kafasını suya daldırmasını beklemiyordu.
Tabi Allah'ın adını verenleri ıslatmasalar da çoğu öğrenci onlar yüzünden ıslaktı. Ancak hava sıcak olduğu için su hemen buharlaşırdı üstlerinden herhalde. Kafasını çeşmeye sokarken içine düşen Ahmet hariç.
Herkes yemekhaneye yemek için koşarken karnı değil ruhu aç olan Bilal camiinin yolunu tutmuştu. O, bir yazı daha ailesinden ayrı teyzesinin yanında geçirmişti.
Vapurdan inmeden önce annesini arasa da ulaşamayınca bir mesajla okula ulaştığını söylemekle yetinmişti. Fakat Bilal değildi ailesine karşı mesafeli olan. Aksine anne ve babası ona ve inancına karşıydı. Çünkü Bilal çocukluğundan ailesini değil Allah'ı ve imanını önceliyordu.
Bilal ruhunun bu açlığını Allah’ın çokça anıldığı bir mescidde kılacağı bir namazla dindirmeyi düşündü. Çünkü yüreğindeki o kabul görme ihtiyacı ancak en güzel kabulün sahibi olan Allah’a kul ve abid olarak tam anlamıyla sönebilirdi.
Camii aşkıyla merdivenlerin yorgunluğunun acısını hissetmiyor, tüm gücüyle camiye koşuyordu. Öyle ki camiinin kapısına geldiğinde kendini zor frenledi. Kapıda gördüğü camiinin güzelliğinden etkilenmiş olacak ki bir çırpıda ayakkabılarını çıkardı ve teyzesinin hediyesi olan pek değerli çantasını bile içeri attı.
Bilal ilk olarak camiinin devasa avizesinin altına uzanıp soluklandı. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Nefesini yavaşlatmaya çalışıyordu. Avizeye odaklandı gözleri. Avize yanmıyordu nedense. “Tasarruf içindir herhalde.” diye düşünürken birden gözünü avizenin ışığı aldı.
Işığı düşündü Bilal. Kur’an’da nurdan bahsedilen ayetlerde nurun müslümanlar için en büyük nimet iken müşrik ve kafirler için ise onların helakının sebebi olduğunu hatırladı. Ve birden kalkıp şükür namazını kılmak üzere siyah sarığını sarmaya başladı.
Namaza durduğunda hangi sureyi okuyacağını çok iyi biliyordu. Lokman suresini okuyacaktı hali hazırda vakti varken.
Her ne kadar ailesiyle her tartıştığında onların huyuna gitmek istese de Allahın emri kesindi. Aileye itaat değil ihsan emredilmişti.
“Eğer anne-baban seni, ilâhlığına dâir bilgin olmayan şeyleri bana ortak koşmaya zorlayacak olurlarsa, o takdirde onlara itaat etme. Fakat yine de dünyada onlara gerektiği ölçüde sahip çık. Sen, her işinde bütün gönlüyle bana yönelmiş, sürekli benim rızâmı arayan seçkin kulların yolunu izle. Sonunda dönüşünüz bana olacak, Ben de bütün yaptıklarınızı size tek tek haber vereceğim.”
Bilal önce iki rekatlık tahiyyetü’l-mescid namazını ile Allah’a ve mescidlerine karşı olan saygıdan eda edecek, sonra iki rekatlık şükür namazıyla şükrünü beden dili ile de dillendirip ve Rabbine yakınlığı daha da umacaktı.
O, kocaman camiinin ortasında namaza durdu. Kur'an'ı mealiyle ezberlemiş bir hafız olduğundan dört sayfalık Lokman suresini kılmak ona hiç zor gelmemişti. Ama okurken aileye itaatle ilgili kısma geldiğinde gözyaşlarına hakim olamadı. Çünkü Bilal hafız olmuştu, iman etseler ailesine şefaat edebilecekti. Ammavelakin ailesi ona sırtını dönmüştü. Daha kötüsü Allah'ın ayetlerini yalanlamışlardı. Bilal Bilen her zaman onlara Allah'ı anlatmaya bir yol bulmaya çalışsa da onlar da o yolları hep bir bahaneyle tıkamış ve iman nurundan nasiplerini alamamışlardı.
Bilal namaz kılarken yalnız sansa da kadınlar bölümünde tek başına tekerlekli sandalyeli biri daha namaz kılıyordu. O kız, Allah’ın veli kullarından biriydi. Öyle ki misal aleminden görüntülerle insanların hallerini okuyabiliyordu.
Namazını bitirince aşağıya baktı. Bir ayaksız hümâ kuşu hiç durmaksızın Bilal’in etrafında dönerken bir hüdhüd kuşu ise omzunda oturup kulağına bir şeyler söylüyordu.
Hümâ kuşunu, Bilal’in iç yolculuğu sırasında enaniyetine takılı kalmış olduğuna yordu. Hüdhüdü ise onun bir mürşid-i kamil ile gerçekleşecek kurtuluşu olarak anlamlandırmıştı.
Bilal'in namazı bitince tekerlekli sandalyedeki kız ona seslendi: "Benliğinin yokluğuna doğru iç yolculuğa çık sonra yoklukta var ol. Kurtuluşun Allah'ın varlığında enaniyetini eritmendedir."
Bilal’in kafası karışmıştı bunu duyduğunda. Etrafına şaşkınlıkla baksa da kimseyi göremiyordu, tabii ki o kuşları da.
Aslımda Bilal çokça bahsedilen fenafillahı biliyordu ama daha önce hiç fenafillaha erişmeye çalışmamıştı. O hep en çok, en mükemmel olmaya çalışmıştı ama fenafillahta en çok olmak değildi mesele. Enaniyetle yapılan bir amelin ihlasla yapılıp unutulan bir amelden daha değersiz olabileceğini düşününce içi bir garip oldu. Masumiyetin kibri ile mi ibadet etmişti şu zamana kadar yoksa? Bir günahkarın mahçubiyetle yaptığı ibadetler onun gözünde daha makbul göründü.
Başını kızların namaz kıldıkları kata doğru kaldırdı. Bir genç kız sesi olduğunu duysa da kim olduğunu görmüyordu. Ama zaten kim olduğu önemsizdi. "Allah'tan bana bir uyarıydı." diye düşündü. Hem belki de bir genç kız suretine girmiş olan Hz. Hızır’dır diye düşündü. Bu ilahi uyarının üzerinde bıraktığı pişmanlık ile secdeye vardı. Ordaki tövbesi ile günahlarının omuzlarından döküldüğünü hisseder gibi olmuştu.
Bilal geçen yılsonu töreninde hafızlığını bitirdiği için verilen siyah sarığı eline aldı ve ona böyle bir ameli nasip ettiği için Allah'a hamd etti. Bilal, üzerindeki bütün güzelliklerin Allahın esmalarının ve sıfatlarının bir yansıması olduğunu kendine hatırlattı. Kullar, güneşi yansıtan bir aynaydı sadece. Hangi ayna ışığı yansıttığı için ışığı sahiplenebilirdi ki? Enaniyet buydu işte. Kişinin, kendi üzerinde gözüken güzellikleri kendinden bilmesiydi.
Bilal, Nisa 79. ayeti derste nasıl işlediklerini hatırlayınca her şey rayına oturmuştu.
“(Ey insan!) Sana iyilikten (ve güzellikten yana) her ne gelip isabet ederse (o) Allah’tandır; kötülükten (bela ve musibetten) de sana her ne gelip dokunur ise, o da nefsinin (hatası)dır. (Ey Resulüm!) Biz Seni insanlara (Hakkı tebliğ ve temsil eden) bir elçi olarak gönderdik. Gerçek şahit olarak ise Allah yeterlidir.”
~Yemekten sonra~
Herkes yemeğini yiyip tabakları sünnetledikten sonra ilk bitirenler koşa koşa abdesthanelere gidiyorlardı. Orada su ile serinlemek bir yana dursun günahlarından abdest suyu ile arınmak gerçekten ne güzel bir lütf-u ilahiydi.
Müezzin Nurettin Amca ezan okumaya başladığında herkes yemeğini bitirmişti öğretmenlerin uyarısı ile. Bu sayede hiçkimsenin cemaat sevabından mahrum kalmaması sağlanmıştı. Tabaklarını bulaşıkhaneye götürdükten sonra herkes koştura koştura camiye doluştu.
Müezzin ezanı okuyup aşağı inene kadar herkes namaza hazır hale gelmişti. Kamet getirilse de özellikle küçük öğrencilerin arasındaki konuşmalar ve gülüşmeler henüz tam da kesilmemişti. Bir Allahuekber'le namaz başlansa da bu anilik birinci sınıflar için komik geldiği için gülmelerini tam da tutamıyorlardı. Aralarından birisi kahkahayı patlatınca cemaatin de ciddiyeti bozuldu ve böylece hem abdestleri hem de namazları bozulmuş oldu. Kimsenin duyamayacağı kadar sessiz gülenler ve tebessüm edenler ise ucuz atlatlardı.
Birinci sınıfların kurallara ve sisteme adapte olması biraz zaman alsa da herkes küçük ve yeni olduklarından dolayı hoşgörüyle karşılıyordu onları.
Abdestleri bozulanlar tekrar abdest alıp cemaat namaza tekrardan dahil olabildiler. Nasıl mı? Çünkü Nurettin Amca sırf onlar cemaat namaza katıla bilsinler diye ilk rekatta Yasin suresini okumuştu. Böylece hemen ikinci rekatta tekrar dahil olabildiler.
Hala kıkırdamaya devam birkaçı kalsa da cemaat odaklanmış şekilde namaz kıldı. Namaz bitince hemen kalkmayıp tesbihat ile taçlandırdılar.
Namazdan sonra artık odalara yerleşme vakti gelmişti. Küçük Avlu’ya vagonlarla taşınan çanta ve bavulların odalara taşınması için abiler ablalar küçüklere yardımcı oluyorlardı.
Okula dönüş günü olması itibarıyla bugün herkes serbestti. Arkadaşlarla özlem gidermek için en uygun zamandı.
