Sesizliğe tutsak bin yıl

Vaveyla Yazarı: Mehmet can Demirkol

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 20Şu an: Sesizliğe tutsak bin yıl

Fren seslerinin ardından duyduğum tok sesle birlikte gözlerimi hiç bilmediğim bir yerde açtım. Toprağın kızıllığı gözlerimi alırken bitap bir halde yere düşüm. Gökyüzüne baktığımda ne bir güneş ne de bulutlar vardı; alabildiğine düz bir grilik... Neler olduğunu anlamaya çalışırken sonsuzluğun içinden bir ses duyar gibi oldum:
— Demek geldin, ben de seni bekliyordum. Gecikme için kusura bakma.
Ayağa kalkarken bir yandan nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum. Ses bana elini uzattı:
— Dert etme, yakında alışırsın. Gel de sana etrafı göstereyim.
Bütün bedenim acıyla inlerken elini tuttum. Ayağa kalkarken bir hırıltı döküldü dudaklarımdan:
— Neredeyim ben?
Ses buna gülerek karşılık verdi:
— Olabileceğin en güvenli yerdesin dostum, cehennemdesin.
— Ne? Nasıl? Öldüm mü?
— Evet dostum, hazırsan turumuza başlayalım. Kuralları öğrenmelisin, aksi halde istenmedik sonuçlar olabilir.
— Ne gibi sonuçlar?
— Bunların hepsini sana anlatmakla yükümlüyüm. Aslında bundan çok mutlu oldum, neredeyse birkaç bin yıldır kimseyle sohbet etmemiştim.
— Bin yıl mı? Sen kimsin?
— Aslında beni çok iyi tanıyorsun. Mitleriniz ve efsaneleriniz sürekli beni anlatır.
— Ne, sen Habil misin?
— İşte bu! Büyük ödülü kazandın. Sana VIP bir cehennem turu yaşatacağım.
Bu sözlerin arasında yüksek bir dağdan dumanlar yükseldi, çığlığı andıran bir ses duyuldu. Korkuyla kendisine Habil diyen adama baktım.
— Sanırım ilk kuralla tanışma vaktin geldi. Bana elini uzat.
Korkuyla elimi ona doğru uzatırken hızla elimi kavradı ve kolumu tek hamlede kırdı. Belinden çıkardığı taş bıçak ile etlerimi keserken acıyı tüm vücudumda hissediyordum. Çığlıklarım sonsuz gibi görünen boşlukta yankılanırken kolumu bedenimden söküp aldı. Yerde kıvranıp çığlıklar atarken sağlam elimi yarama attım. O an orada olmaması gereken bir şey fark ettim; bu kolumdu. Hışımla ayağa kalkıp Habil’e dönerken elinde kendi kolumu gördüm. Çok severek yaptırdığım AC/DC dövmemin ucundan kan damlarken Habil bana bakıp gülmeye başladı:
— Kural bir: O sesi her duyduğunda yemek yemelisin, yoksa cehenneme veda edersin ve bir daha asla dönemezsin.
Korkuyla ona baktım, öfkeyle haykırdım:
— Kolumdan başka yiyecek bir şey bulamadın mı?
Bu sırada parmaklarından birini ısırıp kopardı ve önüme tükürdü:
— Aslına bakarsan bir salatayı ben de çok özlüyorum ama cehennemde birbirimizden başka yiyecek hiçbir şey yoktur. Bu yüzden kesilen her uzuv anında tekrar çıkar.
Bunu söylerken kolumu kendisine doğru çekti. Taş bıçağını derime saplayıp kanımı bir kaba doldurmaya başladı. Acıyla kolumu kendime doğru çektiğimde yara olmadığını fark ettim. Anlamlı bir şekilde yüzüme bakarken kendi elini kesti ve ufak bir taş kaba azıcık kan damlattı:
— Şimdi bunları yemelisin, aksi halde turumuzu tamamlamadan silinirsin. Bunu istemeyiz, değil mi?
Toz içindeki parmağı elime aldım. Şaşkın bir şekilde parmağa bakarken o, kolumdan büyük ısırıklar alıyor ve kanımı yudumluyordu. Kendimi tutamayarak fısıldadım:
— Bu iğrenç.
— Evet, ama mecburuz.
Tiksinerek neredeyse avucum kadar olan parmağı elime aldım. Onu bir tavuk budu olarak düşünmeye çalışıyordum. Gözlerimi kapatıp bir ısırık aldım. Ağzımın içinde muazzam bir lezzet şöleni vardı; dünyada yediğim her şeyden daha lezzetliydi. Kanı koyduğu kaba yöneldim ve bir yudum aldım. Sanırım bu, bugüne dek içtiğim en iyi şaraptı. Şaşkınlıkla yüzüne baktım:
— Bu nasıl olabilir?
Umursamaz bir tavırla yüzüme baktı:
— 3. kuralı öğrenmen için henüz erken, önce pazar yerini görmelisin.
— Öncesinde biraz daha içecek alabilir miyim?
Sert bir tavırla yüzüme baktı:
— Hayır, onu yeni olduğun için sana verdim. Çünkü biriyle konuşabilmemin tek yolu bu ve evet, bu da 5. kural. Yani zamanını bekle.
Kafamı umutsuzca yere eğerken koca adamın sesi kulaklarıma doldu:
— Hadi bakalım evlat, gidiyoruz.
— Nereye?
— 2. kural: Bunu sana bir kere açıklamayacağım. Düş önüme ve sakın yolda beni öldürüp kanımı almayı deneme, çünkü ben geri dönerim ama sen silinirsin. Anlaşıldı mı?
— Evet, anladım. Ama neden?
— Çünkü cehennemde cinayet yasaktır. Bunu yolda anlatırım, hadi düş önüme.
Sonsuz gibi görünen kızıl kayaların arasında yürürken Habil anlatmaya başladı:
— Burası Tanrı’nın oyun bahçesi. O narsist pislik, yaşayan herkesi sonsuza dek buraya kapatmak istiyor ve cinayet onun arzularına ters. Bu yüzden arafı yarattı ve doğrusunu istersen o zamandan beri buraya gelebilmek bir lüks haline geldi. Çünkü arafta hayat yok; bedenler ışıksız, sonsuz bir boşlukta süzülür sonsuza dek. Ve cehennemden arafa giriş oldukça kolaydır. Doğrusunu istersen eski cehennemi özlüyorum, liderimiz Semiyaza’dan öncesini... O zaman burası canlı bir yerdi, böyle rezil kuralları yoktu. Kardeşim Kabil ile birlikte burayı yönetiyorduk.
— Efsanelerde birinizin cennete gittiği anlatılıyordu.
Lafını böldüğüme hiç memnun olmamıştı ama anlatmaya başladı:
— Biz cenneti hak etmedik dostum, çünkü Tanrı bizi cehennemi test etmek için yarattı.
Şaşkınlığıma mani olamadım:
— Nasıl yani?
— Ben ve kardeşim Kabil, dünyada oldukça güzel bir hayat yaşıyorduk. Babamız Adem kabileden ayrılmış ve bir dağın yamacında bize "ilk kabile" diyerek yeni bir kabile kurmaya karar vermişti. Biz doğduğumuzda babamız hayaller görmeye başladı; kendisinin Tanrı’yla konuştuğuna inanıyordu. Biz de bununla büyüdüğümüz için ne dese gerçek kabul ediyorduk. 12 yaşımıza geldiğimizde babam beni yemek için beslediğimiz koyunların başına, kardeşim Kabil’i şarap yapımında kullandığımız üzüm bağının başına koydu. Hasattan yaklaşık bir ay sonra babam ikimizi yanına çağırdı ve Tanrı’nın bizden kurban istediğini söyledi. "İkinizin de yetiştirdiği mahsullerden birer sepet doldurun ve şuradaki zirveye bırakın," demişti. Kabil telaşla babama haykırdı: "Bağımda tek bir üzüm bile kalmamışken bunu nasıl yapabilirim?" Babam sakin bir tavırla posasını çıkardığımız ve kuruması için bıraktığımız kabukları gösterdi. Kabil onlara hüzünlü bir bakış atarken, "Onlar yeterince iyi değil," dedi. Babamsa her zamanki görkemli tavrını takındı ve "Tanrı senin niyetini biliyor, bu yüzden çekinmene gerek yok," dedi. Kabil utana sıkıla hasır sepeti üzüm posasıyla doldururken, yaşlanması için 3 sene önce bırakılan şaraplardan birini de sepete ekledi. Bense o yıl elimde olan en besili koyunu yakalayarak omzuma aldım. Birlikte gülüşürken Kabil’in içindeki huzursuzluk, Tanrı’ya istediği gibi bir hediye veremediği içindi, bunu fark ediyordum. Ama onu teselli etmek dışında elimden bir şey gelmedi. Birlikte tepeye çıktığımızda ben koyunu ayakları yaş asma dalları ile bağlı bir şekilde yere bıraktım. Kabil ise koyunun önüne posayı bırakırken içi şarap dolu koyun derisini de hemen yanına koydu. Birlikte diz çöküp dua ettik. Kabil sözlerini şöyle noktalamıştı: "Elimde hiç üzümüm kalmadı ama bir sene sonra bağımdan çıkan üzümün en güzellerini senin için ayıracağım, lütfen şimdilik bunları kabul et." Titreyen bacaklarıyla ayağa kalktı, birbirimize sarıldık ve tepeden aşağı indik. Tam 7 gece sonra babam bizi tekrar yanına çağırdı ve gidip adaklarımıza bakmamızı istedi. Kabul edilmişlerse geri dönebilirdik ama edilmemişlerse geri dönmememizi istedi. Şaşkınlıkla birbirimizin yüzüne bakarken birlikte tepeye yöneldik. Koyun orada değildi, kemikleri bile gitmişti. Kabil’in bıraktığı şarap da yoktu ama posa hâlâ oradaydı. Birbirimize sıkıca sarılırken babama durumu nasıl açıklayacağımızı bilemedik; onun şaraptan haberi yoktu. Kardeşime güç verdim, onun yanında olduğumu ve gerekirse onunla diğer insanların yanına dönebileceğime söz verdim. Babamın yanına sepetlerle döndük. Babam benim sepetimi görünce çok sevindi ve duydukları karşısında ömründe ilk kez bana sarıldı. Kardeşimin solgun yüzü şu an bile aklımda... Ardından Kabil’e döndü. Posanın yerinde olduğunu görünce öfkelenerek ona tokat attı ve defolup gitmesini söyledi. Şarabı ve sözü söylemesine izin vermedi. Onu ormana yollarken kardeşim umutla gözlerime baktı, onunla gitmemi istiyordu, biliyorum. Ama babam ömrümde ilk kez bana sarılmıştı, benimle ilgileniyordu, beni gerçekten görüyordu... Anlıyor musun beni?
Derken gözlerime baktı.
— Elbette anlıyorum. Neredeyse hepimiz babamız bizi görsün diye ömrümüzü harcadık.
Anlamış gibi başını önüne eğdi. "Neredeyse yetiştik," dedi.
— Peki sonra ne oldu?
— Bunu bilmen gerekiyor mu, pek emin değilim.
— Ömrüm boyunca bu hikâyeyi dinledim, gerçeği öğrenmek istiyorum.
— Pekala, ama pazara yetiştiğimizde yemek saati gelecek, sol bacağını alırım.
Gülümseyerek yüzüme bakarken acıyla yutkundum. Ardından yenileneceğini düşünerek:
— Anlaştık, dedim.
Kabil’i hüzünle ormana yürürken izlerken içim parçalandı. Peşinden gitmek istiyordum ama babam beni asla affetmezdi. O yüzden ben de ağıla gidip koyunlarla ilgilenmeye başladım. 7 gece Kabil’den haber alamadım. Ormanda onu aradım durdum, en son onu adak tepesinde buldum. Elinde ahşap bir kazık vardı. Ona koştum, sıkıca sarıldım, beni affetmesini istedim. O ise tek bir şey istedi: "Beni babamıza götür." Başlarda itiraz etsem de başka tek bir söz söylemedi, boş bir şekilde elindeki kazığa bakıyordu. Bu görüntü onun durumunu anlamama yardımcı olmadı, kör gibiydim. Doğrusu ne olduğunu anlamak istememiştim. Onu babamın huzuruna götürdüm. Babamın yanına geçip durdum. Babamdan af diledi, şarabı ve sözünü anlattı. Babam daha da öfkelenerek gitmesini ve geri dönmemesini söyledi. Kabil elindeki kazığı sıkıca kavradı ve babamın üstüne atladı. Onu durdurmak için önüne geçtiğimde kazayla kazık benim kalbime saplandı. Gözlerimi burada açtım. Günlerce burada yalnızdım. Sonradan Kabil’in anlattığına göre günlerce bedenimi yanında gezdirmiş, cansız bedenimle ne yapacağını bilememiş. Bu son derece normal, o zamanlar daha çocuktuk. Ardından büyük bir uçurumun tepesine bedenimi gömmek istemiş ama çukuru kazarken ayağı kaymış ve çukura düşmüş. Buraya geldiğinde barıştık ve yaklaşık bin sene birlikte hüküm sürdük. Ta ki Kabil bir zirveye çıkıp eski günleri hatırlamak istediği için öğün atlayana dek... O günden beri kardeşimi görmedim.
— Peki ona ne oldu?
— Beklemen lazım. Bu arada geldik.
Pazara geldiğimizde etraf vücut parçalarıyla doluydu. Eller, ayaklar, gözler... Her biri ayrı ayrı raflara dizilmişti. İlk bakışta midem bulansa da kokuları büyülü gibiydi; beni çekiyor, onları yememi istiyordu. Tezgahtara yönelirken Habil umursamaz bir tavırla ona baktı:
— Yeni çocuktan iki bacak alacaksın. Sol bacak benim. Sağ bacak için de kendisine etli bir kol ve şarap vereceksin.
Tezgahtar aynı umursamazlıkla:
— Giyotine gidin, dedi.
Gözlerim kocaman açılırken duyduklarımı hazmetmeye çalıştım:
— Ne, giyotin mi?
Tezgahtar aynı umursamazlıkla:
— Yeni çocuk, burada çok konuşanları sevmeyiz, dedi.
Ona cevap vermek istedim ama konuşamadım. Habil’e döndüm:
— Neden konuşamıyorum?
— Bu 5. kural. Şimdi izninle, 3. kural: Pazar yerinde istediğin her şeyi bulabilirsin ve yiyebilirsin ama karşılığında kendinden bir parça vermelisin. Bu yüzden güçlü olmalı ve raflardaki et için kimseyi öldürmemelisin. Bunu yaparsan sonunu biliyorsun.Beni alıp giyotine doğru götürdüler. Giyotin oldukça büyük ve sivri görünen, yer yer kırılmış taş bloklardan oluşuyordu. Yan taraftan iki yekpare dikili taş onu kaldırmayı kolaylaştırıyordu. Ucuna bağlanan sinirlerden ve kaslardan yapılmış halat yıpranmış, neredeyse kopacak gibiydi.
Ürkek adımlarla giyotine yürürken aslında korkmadığımı fark ettim. Sanırım korku dünyadaki yaşamımdan bir hatıraydı ve bunu hissetmesem de öyle davranıyordum. Giyotinin altına yattığımda hissizdim. Yine de bedenimin titremesine engel olamadım. Üç görevli giyotini yavaş yavaş yukarı kaldırırken dağ çığlık atmaya başladı. Habil telaşla görevlilerin yanına koştu, hızla giyotini yukarı çektiler. Giyotin en tepeye ulaştığında bıraktıkları taş blok bacaklarımı bedenimden sökerken hissettiğim acı tarif edilemezdi. O saniyelik acı ölümü arzulatmıştı.
Taş bloğu kopan bacaklarımdan kaldırdıklarında birkaç saniye kıvrandım. Yeni bacaklarım çıktığında kemiklerimde bir sızıyla aksayarak ayağa kalktım. Habil bana doğru gelip elini omzuma attı:
— Aferin dostum, bu işi öğreniyorsun.
Birlikte tezgahtara doğru yürüdük. Tezgahtar taş raflardan ince bir kol ve mideye doldurulmuş şarap getirdi. Sol bacağımı ise Habil’e verirken hızla yemeye başladık. Büyük bir iştahla ısırdığım kol beni yeterince tatmin etmemişti. Mideye doldurulan şarabı içtim, aynı tat beni karşıladı. Dalgın bir şekilde Habil’e baktım:
— Neden aynı hazzı yaşayamıyorum?
Öfkeli bir şekilde yüzüme baktı:
— Burası cehennem, senin haz merkezin değil. Yemeğini ye, daha Kadın Sokağı’na gideceğiz.
Cevabı sorumu havada bırakmıştı. Ellerimi ovuşturarak heyecanla sordum:
— Kadın Sokağı mı?
— Heveslenme. Dördüncü kural: Burada seks yasaktır.
Yüzüm düşmüştü:
— Ne? Neden?
Elini kaldırarak bir bulutu gösterdi:
— Şurada kan ağlayan bulutu görüyor musun?
Parmağını uzattığı yere baktım:
— Evet.
— O bulut daha önce insandı.
Daldım, koldan bir ısırık alarak sordum:
— Peki ona ne oldu?
— Burada eğer biriyle cinsel yakınlık kurarsan buluta dönüşür ve sonsuza dek kan ağlarsın. Bu kanlar asla toprağa düşmez; düşmeden önce yok olur ve dünyada anne rahmindeki bebeklerin dudaklarına akar.
Şaşırmıştım. Ona bakarken doğru söyleyip söylemediğini düşünüyordum.
— Peki neden bebekler?
Öfkeyle ayağa kalktı:
— Dünyadaki bunca kötülük, katiller, tecavüzcüler nereden geliyor sanıyorsun? Onlar cehennemde doğuyor!
Cevabı sessizleştirmişti beni. Dağın çığlığı susarken Habil ayağa kalktı. Tek bir şey söylemeden pazar yerinin çıkışına doğru yöneldi. Hiçbir şey söylemeden onu takip ettim.
Çıkışa yetişmeden hemen önce pazar yerindeki hareketlilik bir anda durdu. Ayağa kalkıp meydana yöneldiler. Hayretle onları izlerken Habil beni kolumdan tutup büyük bir kayanın ardına çekti. Telaşla ona bakarken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Aniden yer sarsılmaya başladı. Daha önce ne dünyada ne de cehennemde görmediğim kadar uzun boylu biri meydana doğru yürüdü. Hiçbir şey söylemedi. Diz çöken halkın önünde ilerleyerek taş tezgahlardaki bütün uzuvları aldı. Arkasını dönüp giderken yanan siyah kanatlarından birinin eksik olduğunu gördüm. Habil’e döndüm:
— O kim?
Habil sessiz ve düşünceli bir halle cevapladı:
— Semiyaza.
— Nasıl? Cehennem kralı olan Semiyaza mı?
— Evet.
— Peki neden kanatlarından biri eksikti?
— Bu uzun bir hikaye.
— Yolumuz uzun, anlatmak ister misin?
— Pekala...
Semiyaza bundan üç bin yıl önce Tanrı’nın en sadık askerleri olan Grigorilerin lideriydi. Onlar yaklaşık 200 kişilik bir aileydi, aralarında hiç kadın yoktu. Görevleri, Tanrı cehennemi izleyerek eğlenirken dünyayı gözlemek ve ona her bin yılda haber göndermekti.
Ama Tanrı o zamanlar ben ve Kabil’in yönettiği cehennemi izlemeyi öyle çok seviyordu ki... O zamanlar insanlar özgürce konuşur, bağ kurar, dost olurdu. Yemek saatlerinde meydanlar festival tadında savaşlarla dolar; çığlık bittiğinde kahkahalarla kucaklaşırdık. Semiyaza ise Tanrı’nın onunla ilgilenmediğini, anlattıklarını duymadığını, sorunlarını çözmediğini hissediyordu.
Bir gün Semiyaza, Tanrı’nın huzuruna çıkıp bir eş istedi. Bu, Tanrı’yı öfkelendirdi ve onu huzurundan kovdu. Geri dönen Semiyaza, gözlem sırasında Tanrı Dağı’na indi. Yeryüzünün güzelliklerini keşfederken uzaktan insan kadınlarını gördü. Bu, Tanrı’nın reddettiği isteğe karşılık öfke duymasına sebep oldu. Bütün ordusunu yanına toplayıp Tanrı Dağı’na indirdi. Tanrı Dağı Grigorilerle doluydu; vahşi, kana susamış ve bastırılmış bir halk... Liderlerinin emrini diz çökerel bekliyorlardı.
Semiyaza göğü inleten sesiyle konuşmaya başladı:
— Kardeşlerim, beni dinleyin! Ben artık bırakıyorum. Biz burada her dakika Tanrı’nın oyun parkını besleyen varlıkları gözlerken Tanrı bize bir eşi bile çok görüyor. Bu günden itibaren yeryüzünde yaşamak istiyorum. İsteyen benimle gelebilir, isteyen de Tanrı’ya hizmet edebilir.
Bütün gözcüler daha önce yeryüzünde görülmemiş bir ses çıkararak kılıçlarını kalkanlarına vurdular; Semiyaza’ya yanında olduklarına ve sırrını saklayacaklarına dair ant içtiler.
Dünyaya indiklerinde sizin Sümer dediğiniz medeniyeti kurdular. İnsan kadınlarının en güzellerini kendilerine aldılar. Bu kadınların içinde biri vardı ki Semiyaza onu gördüğü anda ölümsüzlüğünden vazgeçebilecek kadar aşık oldu. Onun adı Naama idi. Diğer melekler Semiyaza’nın ona olan ilgisini bildiğinden yolda yürürken yüzüne bakmaya cesaret edemezdi. Semiyaza sonunda Naama ile evlendi ve ondan iki oğlu oldu: Ohya ve Hahya.
Semiyaza eşinin ölümünden sonra beş yüz yıl çocuklarıyla yaşadı. Ama çocukları ne melekti ne de insan... Bir melek gibi dev, ama insan gibi doymak bilmiyorlardı. Tüm ekinleri kısa sürede tüketip insanlarla beslenmeye başladılar. Bunu gören Enoch isimli bir keşiş, Tanrı Dağı’na çıkarak dua etti. Tanrı ilk kez bizi izlemeyi bırakmıştı ve onu duydu. Bunun üzerine öfkeyle dünyaya bir tufan yolladı.
Semiyaza’nın tüm dostları öldü. İki oğlunu kurtarmaya çalışırken birini sular aldı. Diğerini yüksek bir zirveye çıkardı ama oğlunun doymak bilmez iştahı durulmuyordu. O uyurken Semiyaza’nın kanadını yedi. Çok öfkelenen Semiyaza acıyla oğluna vurdu. Sular kabardı ve Semiyaza’nın canından çok sevdiği oğlunu yuttu.
Ardından yavaş yavaş sular çekildi ve Semiyaza’nın bedeni cehenneme sürüldü. Tanrı, ona tekrar ihtiyacı olabileceği düşüncesi ile onu burada tutmayı uygun gördü. Kabille kurduğumuz sistemi gören Semiyaza öfkeyle haykırdı. O gün her yemek saatinde binlerce insanı öldürdü. Halkımız bizden sorunu çözmemizi istiyordu. Bir gün Kabil'le Semiyaza’nın yanına gittik. Cehennemi ona verirsek cinayetlerin duracağına söz verdi.
Böylece iki kuralı olan cehennemin yedi kuralı oldu...

Bu hikayeden sonra birkaç adım uzaklaşarak bir kayanın üstüne oturdum. Düşüncelerle toprağa ayaklarımla şekil vermeye başladığımda Habil yanıma gelip elini omzuma attı:
— Hey dostum, iyi misin?
— Benim de bir kızım vardı, onu görmek istiyorum.
— Maalesef bunu yapmanın bir yolu yok, en azından burada.
— En azından mı?
— Bu yedinci kuralla bağlantılı ve bunu öğrenmen için zaman var. Şimdi neredeyse yetiştik ama önce 5. kuralı öğrenmelisin.
— Bu pazar yerinde konuşmama mani olan kural mı?
— Evet, tam da o.
— O zaman söyle.
— Beşinci kural: Burada herkesle sohbet edemezsin. Bir kişi ile günde tek bir cümle konuşabilirsin, başka bir şansın yok... Bazı istisnalar hariç.
— Ne gibi istisnalar?
— Her sakin bin yılda tek bir defa yeni bir ölüyü karşılar ve ona cehennemi gezdirir. O zaman sınırsız konuşma hakkı vardır her ikisinin de. Ama dağın 7. çığlığında bu hakkı son bulur. Şimdiye kadar 4 çığlık attı ve 3 çığlık süresinde bu geziyi tamamlamalıyız. O yüzden Kadın Sokağı’nda kimseyle konuşma ve yolumuza gidelim. Yolda sana 6. kuralı anlatacağım, 7. kural için sunağa varmamız gerekiyor.
— Sunak mı?
— Sorma, sadece yürü ve kadınlarla konuşma. Seni evlerine çekip parçalarından beslenmek için her şeyi yaparlar ve bunu sonsuza dek yaparlar; ta ki tadından sıkılıp sana kendi etini yedirene dek.
— Kendi etimi yersem ne olur?
— Hastalanırsın ve derin dökülmeye başlar. Hızla yaşlanırsın ve olabilecek en acı şekilde ölürsün. Arkamda kal ve sunağa gidelim.
— Başka bir yoldan gidemez miyiz?
— Hayır, tek yol bu. Bu yüzden 6. kural var. Bu kadınlar seni tuzağa çekmek için var.
Yutkunarak arkasına sindim. Kadın Sokağı’na ilk girdiğimde taş binalar ve çıplak kadınlar gözlerime ilişti. Hepsi bizi izliyor, Habil hiç kimseye bakmadan sert adımlarla ilerliyordu. Adımlarım onunkileri takip ederken bugüne dek duyduğum en güzel ses bana seslendi:
— Hey yeni çocuk, içeri gelmek ister misin?
O tarafa bakmamak için kendimi zorlayarak Habil’in adımlarını takip ettim. Bir diğeri seslendi:
— Yaşayanlarla konuşmak istersen kulübeme gelebilirsin.
Habil "bu mümkün değil" demişti ama ya mümkünse? O tarafa doğru bakmak üzereydim ki Habil bir anda durdu ve ona çarptım. Bana bakmadan konuştu:
— Sakın onlara inanma ve yürü, sadece yürü. Düşüncelerini duyabilirler.
Duyduklarım karşısında şok olmuştum. Düşüncelerimi mi duyabilirler? Bu sırada bir kadın seslendi:
— Duyabilir ve arzularını görebiliriz. İçeri gelmelisin, sana her şeyi anlatırım.
Onu duymamış gibi yaparak Habil’in ayaklarını izlemeye devam ettim, başımı kaldırmaya cesaret edemiyordum. Sokaktan çıkmak üzereydim ki bambaşka bir ses kulaklarıma doldu:
— Baba! Babacım!
Ve ardından bir kadın sesi:
— Kızını tekrar görmek istiyorsan kulübeme gel koca adam.
O tarafa dönmek üzereydim ki Habil’i duydum:
— Bunu yapma, zihninle oynuyorlar. Sunakta açıklarım, yapma bunu.
Ona güvenmek istiyordum ama kızım... Gözyaşlarım toprağa düşüp buharlaşırken Habil’in ardından sunağa yürüdüm.
Gökyüzündeki tek delik noktadan uzun bir taşın üstüne yansıyan bir ışık vardı. Işığın yansıması size her şeyi unutturabilirdi. Konuşmayı unutup ışığa yöneldiğim sırada Habil önümü kesti. Ona öfkeyle baktım:
— Şimdi ne oldu?
— 7. kuralı öğrenme vakti geldi.
— Seni dinliyorum.
— Cehennemden istediğin zaman çıkabilirsin.
Duyduklarım karşısında kekeledim:
— Nasıl yani?
— Tek yapman gereken sunağa çıkıp diz çökerek şunları tekrar etmek: "Ben cezamı tamamladım, artık sana katılmaya hazırım." Eğer Tanrı cezanı çektiğini düşünürse yükselir ve cennete gidersin. Ama hak etmediğini düşünürse yere düşersin; solukların yavaşlar, boğulur gibi olursun. Sonunda kendini arafta bulursun. Burada ise senden tavuk göğsüne benzer bir parça kalır. Onu yiyen kişi bin yıl boyunca bir daha beslenme ihtiyacı duymaz.
— Peki hiç başaran oldu mu?
— Sadece bir kişi.
— Kimdi o?
— Adını veya hikayesini kimse bilmiyor. Duyduğuma göre dünyanın yarısını katletmiş büyük bir kumandanmış. Cehenneme gelince bir ordu topladı ve herkes şüphesiz onu dinlerken bir süre cehennemde küçük bir kabileyi yönetti. Adam konuşamadığı için bir işaret sistemi geliştirdi, ona hayran olmamak mümkün değil. Ve en sonunda sunağa geldiğinde diz çökmek yerine taş kılıcını Tanrı’ya doğrultarak "Ben hak ettim, beni yanına al!" diye haykırmış ve herkesin gözü önünde göğe yükselmiş. Sanırım kabul görmek için Tanrı gibi gaddar, umursamaz veya acımasız olmak gerekiyor. Ama denemeni tavsiye etmem.
Bunu söylerken 7. çığlık duyuldu. Habil gözümün içine uzun uzun baktı, ağzını açtı ve fısıldadı:
— Kendine dikkat et.
Arkasını dönüp yürürken ona seslendim:
— Bekle!
Ama devamında hiçbir şey söyleyemedim.
Yarın burada bininci yılım ve ilk kez biriyle sohbet edebileceğim için çok mutluyum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.