8. bölüm · Parçalanmış kabuslar

Lanetli Havale

Mehmet can Demirkol

Sert yağmur damlaları ahşap evin camlarına vururken içeriden gelen tek ses, bir Perinin küçük adımlarıydı. Korkuyu iliklerine dek hisseden sırılsıklam bu genç kız, bir anlık şimşeğin aydınlattığı dar, eski koridorda ürkek adımlarla ilerliyordu. Koridorun sonunda kapısı açık, boş bir oda buldu. İki kişilik büyük bir yatağı olan odanın beyaz çarşafları toz içindeydi; yatağın tepesinden sarkan tüller yer yer yırtılmıştı. Odanın delik deşik ahşapları ve parçalanmış bordo duvar kağıtlarının arasında kız, gözyaşları içinde yatağa doğru ilerledi. Yatağın başucundaki tozlu komodinin üzerindeki mumu yanındaki kibritle yaktı.
Odaya bakmaya başladığı sırada alt kattan çığlığı andıran bir ses yükseldi. Kız yerinde irkilerek durdu; mum ışığının önündeki tabloya vurmasıyla gözü gerçek boyuttaki kadının resmine takıldı. Pembe uzun elbisesi, beyaz saçları ve tombul yanaklarıyla toz tutmuş bu resimde çok tatlı bir kadın vardı. Peri bu düşüncelerle meşgulken alt kattan ikinci bir çığlık yükseldi. İlk kez geldiği bu evin yıllardır terk edilmiş olduğunu düşününce aşağı inip kontrol etmeye karar verdi. Gıcırdayan ahşap parkelerin üzerinde yürüyerek merdivene doğru gitti. Merdivenden dikkatlice inmeye çalışırken ardında bir gölge gördü. İrkilerek arkasına baktı ama kimse yoktu. Tek tek basamakları indi ve bodrumdan gelen sese doğru yöneldi. Çığlık atan bir kadının sesiydi bu.
Bodrumun kapısı açıktı. Elindeki mum ışığı titrerken soluk taş basamaklardan birer birer inen genç kız, sonunda aşağı ulaştı. Burası tamamen boştu; yalnızca ilerideki taş bir masa ve hemen yanı başındaki bir tabure dikkatini çekti. Tek parça mermerden yapılmış masaya doğru yürürken bir anda masanın üzerinde bir kadın gördü. Bu, resimdeki kadına benziyordu. Korkuyla minik bir çığlık attı ama sonra orada kimsenin olmadığını fark etti.
Islak kıyafetleri yere damla damla su bırakırken mermer masaya doğru yürümeye devam etti. Masanın tam önüne geldiğinde, ortasının bir insan bedeni gibi oyulmuş olduğunu ve birkaç su deliği olduğunu tahmin ettiği detayları fark etti. Masanın etrafında dönerek incelemeye başladı. Ayaklarının yanına gelmişti ki masanın öteki ucundan güçlü bir çığlık duydu. Korkuyla irkildi, yere düştü ve mumu söndü. Ayaklarını elleriyle sarıp birkaç dakika olduğu yerde durdu. Hiçbir şeyi göremiyordu; sadece tıkırtı sesleri ve o çığlık... Karanlığın içinde mermer masaya yaslandı ve gözlerini kapattı.
Ancak yüzüne vuran bir sıcaklık başını kaldırmasına sebep oldu. Bu mumdu; mum kendi kendine yanmıştı! Ona baktı, içinde bir umut ışığı oluştu. Mumu aldı ve ayağa kalktı. Masanın öbür ucuna doğru yürümeye başladı. Taburenin önüne geldiğinde taburenin boş olduğunu gördü. Yağmurda kaldığı için ateşinin yükseldiğini, bu yüzden de hayaller gördüğünü düşünürken taburenin üzerinde ona bakan bir çift göz ile karşılaştı. Bu, tablodaki kadındı! Birbirlerine bakarak birkaç saniye durdular. Yaşlı kadının çığlık atmasıyla Peri elindeki mumu düşürdü, merdivenlere doğru koşmaya başladı. Merdivenlere birkaç adım kala ayağı takıldı, sendeleyerek yere düştü ve başını üçüncü merdiven basamağına vurdu.
Sabah kendi yatağında uyandı. Annesi başındaydı:
— Kızım, sonunda uyandın! Bizi çok korkuttun.
— Neredeyim ben?
— Evdesin. Senin o terk edilmiş evde ne işin vardı? Şanslısın ki polisler mum ışığını fark etmiş ve seni bulmuş.
— Mum ışığı mı?
— Evet, sen bodruma inmeden hemen önce görmüşler ve içeri girmişler. Seni merdivenin sonunda baygın bulmuşlar. Ateşin varmış...
— Peki ya o kadın?
— Hangi kadın?
— Bodrumda çığlık atan tablodaki kadın...
— Tatlım, kabus mu gördün?
— Hayır, oradaydı! Mermer masanın önündeki taburenin hemen üzerinde kafası olan kadın...
— Öyle biri yok tatlım, kabus görmüşsün.
Peri sessizleşti. "Öyle mi, rüya mı gördüm?" diye düşünürken gözlerini açtı. Mermer masada çırılçıplak yatıyordu! Mermerin soğuk yüzeyi tenini yakarken taburenin üzerine özenle kafası yerleştirilmişti. Çığlık atmaya başladı! Merdivenden ayak sesleri ve fener ışığı gelirken uyandı ve sendeleyerek ayağa kalktı. Her yerde o kadının kafasını görüyor ve çığlıklarını duyuyordu.
Karanlık, nemli bodruma vuran fener ışığı gittikçe büyürken içeri giren biri gözüne çarptı. Korkunun, darbenin, ateşin ve ıslak kıyafetlerin etkisiyle olduğu yere yığılıp titremeye başladı. Onu gören genç adam, Peri’yi kucağına alıp yukarı çıkardı. Eski salondaki kırık koltuklardan birinin üzerine yatırdı ve üzerini sirkelediği tozlu çarşafla örttü. Hemen yanındaki tabureye oturdu, Perinin güzel yüzünü uykusunda izlemeye başladı. Soğuktan titreyen Periyi görünce kıyafetlerini çıkardı; sırılsıklam kıyafetleri yerine kendi kıyafetlerini giydirdi. Az ilerideki şöminede küçük bir ateş yaktı, kurusun diye Perinin kıyafetlerini önüne serdi. Bulduğu bir çarşafı da üzerine geçirerek yerine döndü.
Peri ertesi gün uyanmadı. Genç adam hava kararana dek Perinin başında bekledi. Bodrumdan gelen çığlık sesleri başladığı sırada Peri uyandı. Korkuyla irkildi ve nerede olduğunu anladıktan sonra yanındaki genç adama baktı telaşla:
— Sen kimsin?
— Rica ederim, ya önemli değil! Alt tarafı hayatını kurtardım.
— Ne saçmalıyorsun? Ne oldu burada, burası neresi?
— Ohoo, hanımefendi uçmuş! Hatırlamıyor musun hiçbir şey?
Peri gevelemeye başladı:
— Oda... Çığlık... Baş... Tabure... Tabure...
Sonra gözü genç adama takıldı. Genç adam bir anda ortadan kayboldu ve taburenin üzerinde yine aynı baş belirdi! Baş, çığlık atmaya başladı. Peri korkuyla kapıya doğru koşmaya başladı; ne tarafa baksa o kadının kafasını görüyordu. Kadın durmadan çığlık atıyordu. Bu çığlıklar Peri evine varana dek devam etti.
Evin önüne geldiği zaman kapıyı çaldı, ıslak kıyafetleriyle kapıda bayıldı. Annesi onu kapının önünde gördüğü zaman telaş ve sevinçle kocasına seslendi. Onu içeri taşıdılar. Bir gün önce evden çıkarken üzerinde olan yağmurdan ıslanmış kıyafetlerini çıkardılar, doktor çağırdılar. Ateşler içinde yanan kız üç gün boyunca uyudu. Uyandığı zaman ise konuşamıyordu; ağzını her açtığında dudaklarından sadece tiz çığlıklar yükseliyordu