12. bölüm · Parçalanmış kabuslar

20 yıllık sır

Mehmet can Demirkol

Kiliseden ilahiler yükselirken tabutun başında ağlayan adam kendini kaybetmiş gibiydi. Üzerindeki kıyafetler kirli, yer yer kusmuk izleri taşıyan beyaz gömleği ve kan kırmızısı gözleri adamın akşamdan kalma olduğunu belli ederken tabuttaki uzun siyah elbiseli, beyaz tenli, açık kahve saçlı kadına bakışları cenaze evindeki üç beş konuğun tuhafına gitmemişti. Herkes onun karısını ne kadar seven bir adam olduğunun farkındaydı ve buna saygı duyuyorlardı. Tüm hayatını o kadın için değiştirmiş, doğan kızlarını en iyi şekilde yetiştirmişti. Onu önceden tanıyan insanlar bu değişimini gördüklerinde gözlerine inanamamış, bir yandan da saygı duymuşlardı.

Bu adam Patrick'ti. Karısı Elizabeth bu dünyada değer verdiği tek insandı. Üç gün önce, yani 12 Şubat akşamı, trafik kazasında onu kaybettiğinden beri aklını kaçırmıştı.

Cenaze evinin arka sıralarında oturan genç kız ağır ama titrek adımlarla ona doğru geldi. Tabutun üstüne eğilip son kez karısını öpen Patrick'i omuzlarından tutarak konuşmaya başladı.

— Baba, lütfen. Güçlü olmak zorundayız.

Patrick öfkeyle kızın ellerini itti.

— Dokunma bana!

Genç kızın sesi titredi. Gözünden akan yaşlara hâkim olamazken konuşmaya çalıştı.

— B... ba... baba...

Patrick öfkeyle bağırdı.

— Herkes dışarı çıksın!

Konuklar sözünü ikiletmeden tek tek dışarı çıktı. İçeride peder, Elizabeth, Patrick ve kızı kalmıştı. Nefesini tutup sakinleşmeye çalışan Patrick pedere döndü.

— Peder, lütfen siz de çıkın.

Derken, sakin olmaya çalışsa da sesi dişlerinin arasından tıslıyor gibi çıkmıştı. Peder arkasını dönüp yavaşça uzaklaştı.

Genç kıza öfkeyle bakan Patrick bir şeyler söylemeye hazırlanmışken karısının cesedine baktı. Derin bir nefes aldı, kırık bir kalple kıza kollarını açtı. Genç kız babasının kollarına kendisini bırakırken Patrick narin bir sesle özür diledi. Kız kendisini tutamayarak babasının kollarında ağlamaya başladı.

Yaklaşık yirmi dakika sonra peder geldi ve mezarlığın hazır olduğunu söyledi. Patrick karısının cesedine son kez yaklaşıp onun buz gibi elini tuttu ve öptü.

— Nasıl gidebildin? Beni bu dünyada yapayalnız bıraktın...

Sözlerine devam edemeyip yere yığıldı. Cenin pozisyonunda ağlamaya başladı. Peder, Patrick'in kendisine gelmesini bekledi. Kızının desteğiyle ayağa kalkıp zar zor yürüyen Patrick arkasındaki tabuta bakmayı bırakmıyordu.

Son ilahiler okunurken karısının yanında gömülmek istediğini söyleyip tabuta girmeyi bile denedi. Eski dostları onu zor zapt ederken tabut mezara indirildi. Patrick'in histeri krizine tutulmuş gibi durmayan yakarışları eşliğinde mezar kapatıldı.

Mezar taşında şöyle yazıyordu:

"Dürüst ve sadık bir eş, iyi bir anne. Elizabeth Forest'ın anısına."

İnsanlar tek tek mezarlıktan ayrılırken mezar taşına sarılıp ağlayan Patrick oradan hiç gitmedi. Kızı birkaç kere onu oradan kaldırmayı denese de Patrick tek kelime etmedi. Kızı arkasını dönüp oradan uzaklaştı; nasıl olsa eve geleceğini düşünüyordu.

Hava karardı. Patrick ortada yoktu ve babası için endişelenen kızı onun hiçbir şey yemediğini hatırlayarak mutfağa yöneldi. En sevdiği hindili sandviçten yaparak ağır adımlarla kapıya yöneldi.

Ayın gümüş ışığı gökyüzündeki gri bulutların gölgesini bir kâbus gibi büyütürken hafiften yağan yağmur toprağın kokusunu kızın burnuna çaldı. Hıçkırıklarla ağlamaya başlayan kız arabasının kontağını çevirdi. Birkaç denemenin ardından arabasını çalıştırdı.

Mezarlığın girişine geldiğinde kapı kilitliydi. Üzerinden atlamak için hamle yapacağı sırada elinde fenerle mezarlık bekçisi çıkageldi.

Bekçi öfkeli bir tonla bağırdı.

— Sen de kimsin?

Biraz tereddütle ve titrek sesle yanıtladı genç kız.

— B... bu sabah annemi defettik. Babam mezarın başından ayrılmadı. Ona bakmaya geldim.

— Şu mezar taşına sarılıp ağlayan adam mı?

Genç kız şaşkınlıkla sordu.

— Hâlâ ağlıyor mu? Lütfen izin verin gireyim, o benim babam.

— Pekâlâ evlat, bu seferlik izin vereceğim. O deli adamı da götür buradan.

Genç kız heyecanlı bir telaşla konuştu.

— Söz veriyorum, deneyeceğim.
Mezar taşlarına vuran parlak dolunayın ışığı kızın gözlerini kamaştırırken burnuna vuran toprak kokusu gözlerini yaşla doldurdu. Annesinin mezarına geldiğinde, ay ışığının ağaçların arasından ulaşıp aydınlattığı mezarın başında babasını bıraktığı gibi gördü. Hâlâ aynı yerde oturmuş, sımsıkı sarıldığı taşla konuşuyor ve ağlıyordu.

Ona yetişmeden hemen önce çantasından onun için hazırladığı sandviçi çıkardı. Kırgın, ağlamaklı bir sesle seslendi.

— Baba...

Cevap gelmedi.

— Sana sandviç yaptım. En sevdiğinden.

Patrick hiç konuşmadı. Kırmızı gözleri donup kalırken ses çıkarmadan, robotik bir şekilde kıza döndü. Kız bu bakışlardan ürkse de konuşmaya devam etti.

— Baba, iyi misin?

Patrick boş gözlerle kıza bakarken dudakları aralandı. Kız büyük bir umutla babasının gözlerinin içine bakarken Patrick tıslar gibi konuştu.

— Üzgünüm, sevgilim... Vakti geldi.

O an gökyüzünden bir yıldırım düştü ve hafif bir yağmur başladı. İkisi de ıslanıyordu. Patrick ayağa kalkıp sakince kızına doğru yürüdü. Elindeki sandviçi alarak baktı. Bir süre yağmurun altında sandviçe bakakaldı. Parmakları gevşedi ve sandviç elinden çamurun içine düştü.

Kız telaşla babasına baktı.

— Tamam, sorun değil. Hadi, hadi eve gidelim.

Patrick olduğu yerde kitlenmiş gibi sandviçe bakıyordu. Kız telaşla ellerini tuttu.

— Baba...

Patrick'in gözleri parladı.

— Bana baba demeyi kes!

— Başka ne diyebilirim sana? Biliyorum kırgınsın ama ben de annemi kaybettim. Lütfen... Sana ihtiyacım var.

— Ben senin baban değilim. Hiç olmadım.

Kız şaşkın gözlerle baba bildiği adama baktı.

— Ne demek istiyorsun, baba?

— Sana baba deme dedim!

diye hiddetle kızın üstüne yürüdü.

— Sen benim bu hayatta mutluluğumun da mutsuzluğumun da sebebisin. Bana en değerli varlığımı verdin ve onu benden sen aldın.

— Anlamıyorum.

— Demek anlamıyorsun... Dur, anlatayım.

Yirmi yıl önceydi. Henüz yirmi üç yaşındaydım ve annene deli gibi âşık olmuştum. O güne dek başına buyruk ve evlilik düşünmeyen bir adam olan ben, şimdi gece gündüz annenle bir yuva kurmanın hayalini kuruyordum. Ama o bana sadece bir arkadaş gözüyle bakıyordu.

Bir gün bir telefon aldım. Annendi. Sesi kötü geliyordu, telaşlıydı.

— Patrick, bana yardım etmelisin.

— Ne oldu? Neyin var?

— Ailem beni biriyle evlendirmek istiyor. Ben bu evliliği istemiyorum. Beni kaçırmalısın.

Aynı gün anneni arabamla aldım ve oradan uzaklaştım. Hayatımı geride bırakmıştım. Annenin elini tutmuş ve yola koyulmuştum. İki hafta sonra dönecektik. Bu süreçte evlenmiş olacaktık.

Yolda kasabanın çıkışındaki hastaneye uğradık. Vaftiz babanı hatırlıyorsundur, o orada çalışıyordu. Rutin işlemler için kan testi ve benzeri tetkikleri verdik, ardından yola devam ettik.

Ertesi gün vaftiz baban Derek sonuçları attı ve tek başıma olduğum bir zamanda onu aramamı istedi. Annen uyuduktan sonra sessizce balkona çıktım.

Önce beni tebrik etti. Evlilik için olduğunu sanıp teşekkür ettim. Ama cinsiyetini öğrenince ona haber vermemi istediğinde anlam veremedim. O gece ilk kez annenle aynı odada yatıyorduk ve annene hiç dokunmamıştım. Sinirle sordum.

— Ne saçmalıyorsun, Derek?

— Saçmalamak mı? Hayır, Patrick. Nişanlın hamile. Bilmiyor muydun?

— O... hayır...

— Derek, bunu kimseye söyledin mi?

— Hayır. Sadece sana.

— Bana söz ver. Ölene dek bu sırrı saklayacaksın ve konuyu unutacaksın.

— Söz veriyorum.
İşte o gün anlamıştım annenin neden benimle evlenmek istediğini. Ama onunla yaşlanmayı istediğim için ses çıkarmadım ve seni kendi kızım gibi büyüttüm. Annen başka çocuk istemedi. Senin ilk adımlarında yanında oldum, ilk dişin düştüğünde, ilk kez âşık olduğunda, bisikletten düşüp dizini yaraladığında her zaman yanındaydım. Çünkü annen, gerçeği bildiğimi bilseydi beni terk edebilirdi.

Patrick hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

— Üç gün önceydi... Annen aradı. Yolda gelirken markete uğrayacağını, bir şey isteyip istemediğimi sordu. Kendisini istediğimi ve çabuk eve gelmesini söyledim. Sonra konu senin o lanet üniversitene geldi. Harç için benden para istedi. Üzerimde yoktu. Kamp için aldığımız ahşap kulübe tüm birikimime mal olmuştu. Ona bunu söylediğimde deliye döndü ve babalığımı sorgulamaya başlayıp bana hakaret etti. Yirmi yıldır içimde tuttuğum sır bir anda parladı. Elimde olmadan haykırdım:

— O zaman babası ödesin kızının üniversite harcını!

Kızdığı zaman olduğu gibi kekelemeye başladı. Bu özelliğine bayılırdım. Bal rengi gözleri ateş saçsa da yanaklarının pembeliği belirginleşirdi ve dudakları garip bir hâl alırdı.

— Ne... Ne saçmalıyorsun sen?

Sadece:

— Biliyorum.

diyebildim.

Elizabeth büyük bir çığlık attı.

— Lanet olsun! Ne zamandır biliyorsun?

— En başından beri.

dediğimde bir sessizlik oldu ve ardından arabanın çarpma sesi geldi.

— O an kalbim durdu. Ben bir ölüyüm, kızım...

Patrick kızının yüzüne son kez dokundu.

— Gerçek baban kim bilmiyorum. Ama onca yıl için senden tek bir ricam var. Beni annenin kollarına göm, olur mu? Eğer sana biraz babalık yapabildiysem bunu yap.

Arkasını dönüp Elizabeth'in mezarına baktı. Paltosunun cebinden çıkardığı eski bir tabancayla saniyeler içinde kafasına bir kurşun sıktı.

Yere yığılırken çıkardığı ses, duyduklarını anlamlandıramayan kız için bir kıyamet gibiydi.

Bekçinin fener ışığı mezar taşlarına vurmaya başladığında kız, babasının elinden tabancayı aldı ve kendi hayatını da ailesiyle birlikte sonlandırdı.

Cansız bedeni babasının göğsüne düşmüştü. Çocukken saatlerce uyuduğu yerde şimdi dağılmış bir aile vardı.

O gece büyük bir trajediyle sonlanırken gazeteler şöyle yazdı:

"Bütün bir aile yerle bir oldu. Elizabeth Forest'ın ailesi acı kayıplarını kaldıramadı."