4. bölüm / 5
PANDORA’NIN KUTUSUİNANÇ ve ACI
Bölümler 5Şu an: İNANÇ ve ACI
Korkuyla bir nefes aldım
Gözlerinin içine baktım
Anlarsın sandım
Anlamadın
Sen hiç anlamadın,
🖤
Daha önce birine körü körüne güvenmiş miydim bilmiyorum. Anneme, anneanneme güvenmemiştim, babam gibi bırakıp giderler diye korkmuştum. Arkadaşlarıma güvenmemiştim, ihanet ederler diye korkmuştum. Gittiğim psikologlara güvenmemiştim, iç dünyamı başkası ile paylaştıktan sonra bunu bana karşı kullanmalarından korkmuştum.
Bu kaçmak sayılır mıydı bilmiyordum, bence sayılmazdı. Tedbir almıştım ben, önlemek istemiştim. Bu korkaklık mıydı, işte bunu biliyordum. Bu korkaklıktı. Ama her korkak kaçmazdı. Bazıları cesur korkaklardı.
Ben her zaman kalın duvarlar ardında büyüdüm.
Fısıldadılar kulağıma, kendini sakla diye.
Sakladım kendimi. Göstermedim kimseye.
Yardım almayı muhtaçlık, muhtaçlığı ise güçsüzlük olarak gördüm.
Fısıldadılar kulağıma, yalnız kal diye.
Yalnız kaldım. Gitmedim kimseye.
Güveni aptallık olarak bildim.
Fısıldadılar kulağıma, güvenme diye.
Güvenmedim. Kendime ve kimseye.
Ateşi doğuş olarak kabul ettim.
Fısıldadılar kulağıma, ateşe ait diye.
Kaçtım. Yanmaktan kaçtım. Hayatımda ilk defa bu kadar net bir şekilde bir şeyden kaçtım ve bu şey, ateş oldu. Ait olduğum.
Doğarken yandı dediler bana. Doğduğum günden de kaçtım, kutlamadım doğum günlerimi, karaladım takvimlerden 3 Şubat'ı.
Ama şu an kaçamıyordum hiçbir şeyden. Güvenmem gerekiyordu. Ateşten kaçmamam gerekiyordu. Yardım almam gerekiyordu. Saklanmamam gerekiyordu.
Çığlık attım.
Sesler duymaya çalıştım, derinden, çok derinden gelen bir ses ismimi sesleniyordu. "Aren," diyordu bana. Lida'ydım ben. Kaybediyordum, soluyordum. Sevilirken ölüyordum. İnsan korkardı bilmediği şeyden. Sevgiden korkuyordum ben. Kaçıyordum, bana verilen lütfa bile sahip çıkamıyordum, kendi sonuma doğru ilerliyordum.
Omuzlarımdaydı o soğuk eller, neler olduğunu anlamadım ama bir anda daha kolay hareket edebilir hale geldim. Ardından soğuk ellerin biri belime indi, sıkıca kavradı, bedenim bir başka bedene yaslanırken sırtımı arabanın açık kapısına yasladı, kambur duruyordum. Bir eliyle belimi tutarken eğildi arabanın içine doğru, tek eliyle ayağımı sıkıştığı yerden kurtardı. Hissettiğim sızı, sanki ayağımda yarık oluşmuş gibi hissetmeme neden oldu. İnledim acı içinde.
Ayağımın üstüne basamıyordum ama bana destek olan o soğuk ellerin sahibi vardı. Güçsüzce tutunmuştum ona, bir elim göğsündeydi, kendimce tutunduğumu zannederken diğer elim en ufak harekette düşecekmiş gibi omuzuna tutunuyordu.
"Sikeyim, nefes al artık." diye homurdanan sesini duymadan önce zor nefes aldığımı fark edememiştim. Fakat fark etmem daha çok panik haline düşmeme neden oldu. Mirza sessizce küfretti. "Sakin ol, Aren. Tamam mı? Sakin..."
Öksürdüm, öksürdüğümde ağzımdan kan gelince adeta iki büklüm oldum. "Lida," diye fısıldadım yok gibi bir tonda. Ama duydu, bir daha küfretti. "Tamam, Lida olursun. Şu an umurumda değil. Nefes al sadece."
Durdu, bir eli benden uzaklaştı, başım öne düştü ve göğsüne yaslandı. Harap olmuş arabanın yanındaydık, beni kapıya değil kendi bedenine yaslıyordu ve anladığım kadarıyla şu an hararetli bir şekilde telefonda bir şeyler konuşuyordu.
"Görkem siktirtme belanı! İki sokak ötedeyiz!" belimdeki eli sıkılaştı, artık resmen beni kendine bastırmış haldeydi. Garipti, ama güvende hissediyordum. Sanki zarar gelmeyecek gibi. "Lan!" diye bağırdığında irkildim, beni daha da yakınına çekti. "Oğlum kadın yaralı lan!" sözü kesilmiş gibiydi, öfkeli bir nefes verdi. "Tamam amına koyayım! Kapat!"
Söylene söylene telefonu cebine koyarken göğsündeki elimin parmakları avucuma doğru katlandı, acımı avucum içinde ezmek isterken inlememek için dudaklarımı kanatırcasına ısırdım. Bacaklarım acıdan dolayı titriyordu, yumruklarım arasında acım değil de Mirza'nın tişörtü ezildi.
Katlanabilirdim, her şeye katlanabilirdim ben. Acının her türlüsünü çekebilirdim. Kurşun yarasına katlanabilirdim, araba kazası sırasında bacaklarım ezilene kadar beklemeye katlanabilirdim; kesik, bıçak izlerine katlanabilirdim. Her türlü işkenceye katlanabilirdi bu beden. Ama bunları yaparken hep yalnız olurdum. Ancak o zaman katlanabilirdi bedenim çünkü bilirdi kendinden başka kimsesi olmadığını. Kimsesizlik bazen dayanacak tek ağaç gövdesi olurdu insana.
Çünkü kimsesizlerin, kendilerinden başka kimsesi yoktur.
Ben kimsesiz doğmamıştım ama yaşam denen bu illet şey beni kimsesiz biri haline getirmişti. Suç bende değildi, en azından bir yere kadar suç kesinlikle bende değildi. Annemin seçtiği bu yaşam nasıl benim suçum olabilirdi?
Önce anneannem, Aren'i armağan eden anneannem öldürülmüştü; sırtında bir bıçakla.
Sonra annem öldürülmüştü, kimsesizliği armağan eden anneme intiharı armağan etmişlerdi.
Fakat şu an yalnız değildim. Belki de bu yüzden bu kadar acıyordu. Biliyordum, yaslanabileceğim bir ağaç gövdesi olduğunu biliyordum ve bu yüzden acıya izin veriyordum. Kurtulacağıma inanıyordum. İşte bunun adı umuttu. Belki güven, belki inanç belki umut. Hepsi birlikte hissedilirse insanı mahveder miydi? Kulaklarıma fısıldayanları duymuyordum, mahvetmeyecek sanıyordum.
Ayaklarım havalandı, bacaklarımın altından ve belimin altından iki kol geçti, beni kaldırdı. Neden bunu yaptığını hiç anlamadığım Mirza'ydı bu. Beni taşıyordu. Muhtemelen arabasına gidiyorduk ama ben hâlâ eziliyormuş gibi hissediyordum.
Koltuğa oturttu beni, kemeri taktı, sonra kapıyı kapattı. Bu kadarını algılayabildim kapalı gözlerimle. Diğer taraftan kapı açılma sesi geldi, ardından arabayı çalıştırdı. "Are- Lida!" dedi dişleri arasında "Beni duyuyor musun?"
Titriyordu elim, karnımdaki yaraya dokundum titreyen elimle. Bastırdım. Ölmek istemiyordum. Belki bunu hak etmiştim, evet ama istemiyordum. Önceden olsa tam tersini söylerdim, ölecek raddeye gelsem bile yaşam için savaşmayacağımı söylerdim ama insan gerçek ile yüzleşiyordu o raddeye gelince. Yaşama sevincini yitirmiş biri bile körü körüne bağlıydı bu lanet hayata.
"Duyuyorum." derken sesim oldukça güçsüz çıkmıştı. Dişlerimi sıktım. Neden beni o arabada bırakıp gitmemişti ki? "Gözlerini aç." dedi, sesi benim aksime güçsüz değildi. Açmadım, bir an için umursamadım bile sözlerini. "Lida," dedi baskın bir sesle "Gözlerini aç."
Dudaklarımdan bir inilti döküldü, bu ne kadar güçsüz halde olduğumun göstergesiydi. Ben istesem dahi, irademi kullanarak göz kapaklarımı açamıyordum.
"Allah kahretsin!" diyen sesi, ardından bir darbe ve korna sesi. Muhtemelen bana olan sinirini kornaya vurarak çıkartıyordu ama şu an bu bile umurumda değildi. "Seni orada ölüme terk edebilirdim!" diye bağırdı "Sen ise şükredeceğine hâlâ şımarıklık ediyorsun! Bencilsin Aren! Ben bunu zaten biliyordum ama bir kez daha emin oldum. Bir daha sana yardım edersem Allah benim belamı versin. Lanet olsun sana da senin canına da! Hiçbir şey umurunda değil, tek derdin geberip gitmek değil mi?"
Birkaç öksürük daha, nefes alamıyordum ve boğazım her öksürüşümde yırtılacak gibi oluyordu, kan çıkıyordu ağzımdan.
"Evet," konuşan bendim ama yüz binlerce kilometre ötedeki bir çocuğun ağlayışı bile Mirza için daha net duyulabilir gibiydi. Zar zor çıkıyordu sesim. "Bencilim."
"Biliyorum." cevabı bir saniye bile gecikmedi, inkar etmedi. Zaten az önce aynılarını söylemişti. Bencildim. Rüzgar da öyle düşünüyordu, öyle söylemişti. Sille? Konuşmamıştı pek, ama belliydi Rüzgar ile bu konuyu defalarca konuştukları ve sonucunda benim bencillik ettiğim kanısına vardıkları. Haksız da sayılmazlardı. Bencildim, bu gerçekten kaçacak değildim. Her zaman kendimi düşünürdüm, kendi çıkarlarıma öncelik verirdim ve sonrasında asla pişman olmazdım.
Ve gene bencillik ediyordum. Yük olacağımı biliyordum. Ya da belki Mirza beni bir yük olarak bile görmek istemeyip ölmeme izin verirdi ama buna olasılık vermiyordum, bunu yapacak olsa baştan yapardı. Zihnim bulanıklaşıyordu. Artık sesleri tanıyamaz hale geliyordum. Sesleri duyamaz hale geliyordum. Zihnim çalışmıyordu, öyle bir çalışmamaktı ki nasıl nefes alacağımı bilemediğimden nefessiz kalıyordum.
Sonra her şey zifiri karanlığa dönüştü, zar zor kapalı gözlerime rağmen fark ettiğim ışıklar yok oldu, duyduğum araba sesleri yok oldu ve nefes alma hissi bile beni umutla birlikte terk etti.
🖤
İnsan dünyaya ne için gelirdi? Güç kazanmak, en iyisi olmak için mi? Arzuları uğruna yaşamak, bilinmeyeni bulmak için; kötülüğü tadıp, iyiliği kötülükten ayırmayı öğrenmek için... Herkesin bir fikri vardı bu konuda, hayatını bu fikre adamış olan, sonucu bulmak için bir ömür sabreden insanlar bile vardı. Benim fikrim biraz daha farklıydı; Kaybetmek ve kaybettiklerimizi geri kazanmak uğruna savaşmak için geliyorduk dünyaya.
Peki ya hayatını kaybetmişsen?
Peki ya hayatını çalmışlarsa?
Hayatını çalıp, ateşe vermişlerse?
Sırtında bir bıçakla öldürdülerse?
Bileklerinde bir neşterle ölüme götürdülerse?
Bir koltukta uzanıyordum, bıkkınlığım muhtemelen yüzümden okunuyordu ama bir yandan minnettar hissediyordum; bana kızgın olmalarına rağmen yanıma gelmişti Sille ile Rüzgar.
"Ben iyiyim." dedim homurdanarak. "O herif de dedi, dinlenmem gerekiyor sadece. Hem alışığım ben." dediğimde Rüzgar, Sille'ye doğru konuştu. "Herif dediği adam da kendisine yardım etmiş bir doktor. Ardıç ismi, Lida. Bilmiyorsan söyleyeyim." Göz devirdim. "Ardıç işte. Neyse ne. Sağ olsun var olsun da gebermek üzereydim orada Ferit Bey bir halt göndermemiş. Mirza öyle dedi."
Sille cevap verecekken Rüzgar anlam veremediğim bir ses tonuyla konuştu. "Arın'ın sözüne mi inanıyorsun?" dedi, gergin görünüyordu. Sille kaşlarını çattı. "Lida'yı buraya kadar kucağında getiren oydu." hayatımda ilk defa Sille'nin, Mirza hakkında olumlu konuştuğunu görüyordum. Rüzgar, Sille'ye döndü. "Onu mu savunuyorsun?" diye sordu bu sefer kaşlarını çatarak.
"Bu konuda evet. Ne kadar kötü biri olursa olsun Lida'yı orada bırakmadı, hatta bize bile vermedi. Hatırlamıyor musun, merdivenlerden Lida'yı kucağında indirdi ama bize vermedi. Anlamsız."
Kaşlarımı kaldırdım, sadece şaşkınlıkla dinlemek ile meşguldüm. Tam, bunları Mirza mı yaptı, diyecekken Rüzgar söze girdi. "Anlamsız falan değil. Aptal herif Lida'yı çok umursuyormuş gibi davranıp kendini temize çıkaracak. Eminim kazanın ardından da o çıkacak."
O an, konuya girişmeden edemedim. "Mirza'nın ne suçu var kazada?" dediğimde Rüzgar bana inanmıyormuş gibi baktı. "Sen de mi onu savunuyorsun? Sen yapma lan bari."
Omuz silktim. "O sadece bana bir teklifte bulundu, arabaya değil de ona laf yetiştirmeye odaklanınca oldu kaza." Rüzgar oturduğu yerden doğruldu. "Ne teklifi? Ne olduğunu baştan sona anlatsana sen." diye homurdandı, Sille arkasına yaslanarak kulak kesildi anlatacaklarıma.
Kısa bir an tereddüt ettim, sadece bir an. Ama sonradan kelimeler döküldü dilimden. "Ben bardan çıkmış, eve doğru sürüyordum. Bir arabanın beni takip ettiğini fark ettim. Sonra araba, arabamın hemen yanında durdu. Mirza'ymış gelen. Beni... Bir araba yarışına davet etti."
Rüzgar sessizce mırıldandı. "Gölge Çukuru..." gözlerini boşluğa dikmişti. "Seni oraya götürmek istedi çünkü büyük ihtimal o yarışlardan birine katılan birini kızdırdı ve bu gece gitmesi gereken bir yarış vardı. Gölge Çukuru'nda arabada asla bir kişi olamazsın, yanında birini götürmek zorundasın. Zafere ya da ölüme. Bitiş çizgisine ulaşana kadar nasıl ölümler gerçekleştiğini tahmin bile edemezsiniz. Benim fikrim şu; ya seni de kendisi ile tehlikeye atmak istedi ya da kaza yapacağını bilerek, seni bahane olarak kullanıp yarışlardan kaçmak istedi."
Sille parmağı ile ritim tutuyordu bacak bacak üstüne attığı bacaklarının üzerinde. Dudak büktü bilmiyorum, dermiş gibi. "Sence Arın yarıştan kaçacak biri mi?" diye sordu şüphe dolu bir sesle. Ben de aynı şey düşünüyordum. "Konu ölüm olduğunda kimin ne yapacağını bilemezsin. Yaşama arzusu en uca sürükler insanı."
Yutkundum, bu sözler beni o arabaya itti. Bana bencil olduğumu bas bas bağırdığı gece. Kaza gecesi. Kollarımdan destek alarak bacaklarımı koltuktan sarkıttım ve oturur pozisyon aldım. Ayağa kalkmayı amaçladığımı anlayan Sille hemen elini bacağıma koydu beni engellemek için. "Nereye?" diye sordu tedirginlik ile karışık otoriter bir sesle. Sakinlikle karşılık verdim. "Mirza'yı bulacağım."
"Kazadan sonra beyin sarsıntısı geçirmiş bu amına koyayım," diye homurdandı Rüzgar dehşetle. "Ya da Arın bir şey yaptı. Eskiden bu kadar beyinsiz davranmıyordu."
O an dilime onlarca küfür geldi ama hepsini yuttum. "Mirza ile konuşacağım." dedim kaşlarımı çatarak. Daha kaç defa tekrar etmek gerekiyordu? "Onu anladık," dedi Sille. "Ama daha sonra konuşursunuz, ya da o gelsin senin yanına. Şimdi hayatta izin vermem gitmene."
Kolumu Sille'nin omuzuna atarak doğrulacağım sırada omuzumda bir el hissettim, fazla soğuk bir el. Öyle bir şeydi ki üzerimdeki kazak bile engel olamamıştı soğukluğunu hissetmeme. Soğuk bir ten, kış kadar soğuk bakışlar, soğuk bir nefes, buz mavisi gözler ve o soğuk ses. Soğuk demek, Arın Mirza Arsal demekti. Bunu, onu tanıdığım her saniye daha iyi anlıyordum.
"Otur oturduğun yerde." dedi baskın bir sesle, sesi homurtu gibi çıkmıştı. Gözlerim hemen ona döndü. İstemsizce havalandı kaşlarım. "Senin ne işin var burada?" dedim sanki az önce ona gitmeyi hedeflemiyormuş gibi.
Arın Mirza Arsal, bana güveni de acıyı da aynı anda veren adam. İlk başta aklım almazdı bu hissi, ama artık anlıyordum. Büyüyor ve anlıyordum. Beni kurtarıyordu, bana iyilik yapıyordu ve güvenimi kazanıyordu. Bir tarafım, beni kurtaracağına emindi. Öte yandan beni kurtarılmaya muhtaç hale düşürüyordu, bana yalanlar söylüyor, bir aptal gibi hissetmeme neden oluyordu. Canımı acıtıyordu. Araf, en nefret ettiğimdi çünkü sadece korkaklar severdi Araf'tı. Ben korkak değildim ama Mirza öyleydi. Beni kendisi ile birlikte Araf'ta kalmaya zorluyordu.
Onunla tanışınca daha iyi anlamıştım güvenin ne kadar ince bir ip üzerinde yürümek olduğunu.
"Ben de bilmiyorum." derken sesi samimi geliyordu, ilk defa. Ama bu da çok uzun sürmedi. Sille ile Rüzgar'a sert bir bakış attı. "Konuşmamız gerekiyor gibi hissettim." dedi gözleri Rüzgar'a kilitlenmiş haldeyken, sözleri banaydı. Dirseklerini dizlerine yaslamış, parmaklarını birbirine geçirmişti. Koltukta benim yanımda oturuyordu, karşımdaki iki tane tekli koltukta ise Rüzgar ile Sille, tamamen Mirza'ya kilitlenmiş haldeydi.
Zemheri gibiydi bakışları, yüzü ve kendisi. Titriyordu insan. Korkuyor muydum ondan? Ben bile bilmiyordum ki sorunun cevabını. Kendimi kandırmak istemedim, her soru cevap bulmak zorunda değildi ya. Bazı şeylerin gizemi ile kalması gerekir, bazen bir cevap tüm düzeni yıkabilir. Sonrasında o cevabın peşinde koşan herkes tek tek yıkılabilir.
Rüzgar dayanamadı, sevmiyordu zaten Mirza'yı. Mirza'nın yaptığı ise resmen yangına körükle gitmekti. "Ne bakıyorsun lan?" diye terslendi en basitinden Rüzgar.
"Siktir olup gitmenizi bekliyorum."
"Kelimelerine dikkat et." dedi Sille sert sesi ile. Belki yanımızda böyle değildi ama Mirza'nın karanlık tarafına meydan okuyabilecek ve akıl gücü ile yenebilecek tek kişi Sille'ydi. İnsanları tanıyordu ve nasıl yönetilir çok iyi biliyordu. Tatlı görüntüsünün ardında kanla dolu bir geçmiş yatıyordu ve asla tam anlamıyla anlatmayı kabul etmiyordu.
Mirza doğruldu, sırtını koltuğun sırt kısmına yasladı. "Muhatabım Aren, sizler değilsiniz. Ve bilmenizi gerektiren bir durum yok. Şimdi siktirip gider misiniz?" dişlerimi sıkarken olaya el atmadan edemedim. "Şu diline dikkat et." devam etmeme fırsat vermeden sanki benim konuşmamı bekliyormuş gibi bana döndü. "Seni kurtarmasaydım orada kan kaybından geberip gidecektin, hâlâ nankörlük mü ediyorsun?"
Kaşlarım çatıldı, ona bakarken ciddi mi diye kontrol ettim. Bunu ya da buna çok yakın bir cümleyi arabada da kurmuştu bana. Düşündükçe başıma ağrılar giriyordu resmen. Rüzgar Mirza'ya doğru atılacakken Sille onu tek bir el hareketi ile durdurdu. "Nankörlük ediyorum hâlâ." dedim ağız ucu gülerek. "Bıraksaydın geberip gitseydim orada! Ne amaçladın beni kurtarırken?" sesim git gide sertleşti, onun yardımına muhtaç olduğumu mu zannediyordu?
"Nefes almanı." diye cevapladı beni ciddiyetle. "Aptal mı zannediyorsun beni? Siktir git Allah aşkına! Söyle, gerçek amacını söyle!" dedim gözlerimi gözlerine dikerek. "Amacımı bilmen sana ne kazandıracak, Aren? Saçma merakın beni gram ilgilendirmiyor-"
"Birinden mi korkuyorsun?" pat diye sordum Rüzgar'ın söylediklerini hatırlayarak. Mirza kısa bir an duraksadı, kaşları havalandı ve bana bakarken dişlerini sıktı, gözlerine saf bir öfke oturdu.
"Seni öldüreceğim."
Bir sesi daha önce nasıl betimleyebileceğimi düşünmemiştim ama bu ses tonunu betimleme ihtiyacı duyuyordum. Başka türlü anlatılamazdı. İçime işliyordu, ölümün emareleri kendini belli ediyordu. Bir ses kokabilir miydi? Onun sesi kan kokuyordu. Kötülük en yalın haliyle onun gözlerindeydi, mavi gökyüzüne kendi kötülüğünü bulaştırmıştı.
Dudaklarım aralandı, söylediği cümlenin ardından tek kelime etmeden koltuktan kalktı, ilerledi, mekanın dış kapısına ilerledi. Gidiyordu.
Ağzım açık halde ardından baktım, sorular kafamda çark misali dönüp dururken sürekli aynı noktada duruyordu tüm çarklar; hiçlik. "Lida," dedi Rüzgar sert bir sesle. Ayağa kalktı, ne yapacağını bilemiyor gibiydi. Neden bu kadar telaşlıydı? "Neden sordun ki amına koyayım?" diye bağırdığında mekandaki bazı kişilerin bakışları bize döndü. Kaşlarım çatıldı, ona bakarken bakışlarım sertti. "Ses tonuna dikkat et, Rüzgar. Hem sana ne oluyor?" Sille ayağa kalkmış, Rüzgar'ı tedirgin ama soğuk bakışlar ile inceliyordu. Kaşları katılmıştı.
"Lan adama onu öylece sorarken beni hiç düşünmedin mi?" diye bağırdığında benim de sesim yükselmeye başlamıştı. "Açık açık konuşsana sen. Mirza nereden bilsin senden duyduğumu?"
Rüzgar ellerini saçlarına geçirdi, öfkesini çıkarıyormuş gibi saçını karıştırdı, bağırmak için tekrar gözlerine bakarken aramıza başka bir beden girdi; Sille. "Dur artık." sesi sakindi ama bin kişinin çığlığına eşit gibiydi. "Ne bu hallerin kaç gündür? Neye sinirlendin de bizden çıkarıyorsun, diye sormak isterdim ama artık onu bile hak etmiyorsun Rüzgar. Git kendi içinde hallet sorununu, umurumda değil." ardından başı ile mekanın çıkışını işaret etti.
Rüzgar bir an durdu, bocalamış halde Sille'ye baktı. Derin nefesler alıyordu, gözleri kocaman açılmıştı. Gözleri ateş saçıyordu, Sille ise buz gibiydi. Onlar çok zıttı, ama bir araya gelmenin hep bir yolunu buluyorlardı. Ben ise... Her ikisinin de birleşimi gibiydim. Rüzgar ile Rüzgar gibi, Sille ile Sille gibi oluyordum. Mirza ile Mirza gibi.
Hayatımın geri kalanında babam gibi. Yok gibi, gizli ve kirli.
Herkesin aksine, okuduğum kitaplarda, izlediğim filmlerde benimseyebilecek kimseyi bulamamıştım çünkü hayatım, kendimi şekillendirmemden ibaretti. Ben çevremdeki herkesin en karanlık taraflarını benlik edinmiş biriydim.
Ben aslında hiçbir zaman gerçek değildim. Olamayacaktım da. Korkuyordum çünkü. Lida Aren Altun da korkardı. Kaçamıyordum, korkulardan kaçmıyordum her şeye rağmen.
Ben çelişkilerle doluydum. Korkmadığımı söylerken bile korkardım. Hava kararır, hayat kötülere nereye ait olduğunu hatırlatırken ansızın uykularımda basardı beni korkularım. Otururdum sonra masaya, elime bir kalem alır ve onu aklıma sokana kadar yazardım; Ben Lida Aren Altun. Çok korkuyorum.
Gözlerim, daldığım boşluktan tekrar ikisine çevrildi. Rüzgar dudaklarını yaladı öfkeyle, farkında değilmiş gibi başını sallarken koltuğa fırlattığı ceketini aldı ve az önce Mirza'nın çıktığı kapıdan çıktı. O da gitti.
Sille'nin omuzları çöktü, bana dönmedi ama yanıma oturdu. Sessizlik hakimdi aramızda. Sadece hareketli bir müzik sesi vardı ama ikimiz de duymuyor gibiydik.
"Bencilce mi davranıyorum?" dediğimde gözleri yavaşça bana döndü. Bir süre baktı, gözleri profilimde gezindi ama dönüp bakmadım. "Hiç olmadın." dedi fısıltıyla. Sesi zor duyuluyordu gürültüden dolayı ama o Sille'ydi ve ben Lida Aren, biz birbirimizi en kör kuyularda bile duyardık.
"Ama..." diye başladım, devamı gelmedi. Sille de devamının gelmesini beklemedi. Ortadaki masanın üzerindeki içki şişesini aldı ve iki bardağa içki doldurdu, birini bana diğerini kendine aldı. Elimde bardağı tutarken iç çektim, birkaç dakikada tam doldurulmamış içkiyi bitirdim. Bir bardak daha aldım.
İkimiz de sadece iyi biriymişiz gibi hissetmek istedik, bir anlığına olsa bile.
Yalan söyledim.
İkimiz de sadece acıdan kurtulmak için içtik çünkü kötüler, her daim bilirdi; eğer hayatını bağışladıysan kana, kan senin şah damarını bulana kadar kazınacaksındır.
Ve hiç şaşmaz ki, kötünün şah damarını kesen her zaman kendisi olur.
🖤
Pahalı bir marka olan motosikletine yaslanırken öfkeden titreyen elleriyle sigara paketini açmaya çalıştı ama iradesini kullanamadı, yumrukları arasına ezildi sigara paketi. Öfkeliydi. Hiç olmadığı kadar denilemezdi, daha da öfkeli olduğu anlar olmuştu çünkü öfke ile büyümüştü ama şu an en çaresiz öfkelerinden birinin kucağındaydı.
Paketi hışımla yere attı, kendi kendine küfretmek ile meşguldü. Kendini çok mu akıllı sanmıştı? Kibrine yenilmiş, muhtaç hâlde bekliyordu işte. Ne önemi kalmıştı ihanetin?
Yumrukları hâlâ yerli yerindeydi, onlar hiç inmemişti zaten. Hayatı boyunca yumrukları ile yaşamıştı. Kimsesizlerin en yakın dostu, kendi yumruklarıydı. Onlar kendi gölgelerine bile güvenmezlerdi; soyadı olmayanlar.
Adım sesleri duyuyordu, Ocak ayının laneti, kar bastırmıştı ve bu lanetin üzerine basarak geliyordu adım seslerinin sahibi. Sevmezdi karı. Soğuktan tir tir titrediği o geceyi hatırlar, ölmediği için binlerce kez pişman olurdu. Yaşını bile tam bilmiyordu, ama tahmini olarak otuzlarındaydı; ömrünün her kış mevsimi, kış mevsiminin her günü o lanet karın beyazını görmüş ve ölmeyi dilemişti.
Dileği gerçekleşiyordu; beyazların ortasındaki tek kırmızı olacaktı. Şah damarı kesilecekti. Kendi değil, adımların sahibi yapacaktı bunu.
Görüş açısına siyah botlar girdiğinde kafasını kaldırdı, hemen karşısında cellat olarak gördüğü adam duruyordu. Korkuyordu ondan. Ama aptallık etmişti, korktuğun birini ne diye kibrine yenilerek aldatmaya çalışırsın ki? O, tam olarak bunu hedeflemişti. Cellat olarak gördüğü adamı kandırmak istemişti. Az kalsın başarıyordu da. Sadece onu değil, dostu dediği insanı da kandıracaktı. Ardında bıraktığına üzüldüğü tek bir kişi vardı; sevdiği kadın. Ama artık tek umurunda olan kendi canıydı. Kalan son yaşama hevesini kaybetmeden kaçıp gitmek istiyordu.
Elini ceplerinden çıkardı gelen adam. Üzerinde bir kapüşonlu vardı, onu sıcak tutmaya yetiyordu çünkü soğuk onun için hiçbir zaman sorun olmamıştı.
"Kaç yüzün var lan senin?" dedi adamın gözlerine bakarken. Sesi, adamı havadan daha çok üşüttü. "Ne uğruna ihanet ettin? Söylesene, sana hiçbir şey hiçbir şey vaat etmedim. O mu? O mu istedi?" anlamıyormuş gibi konuştu cellat olarak gördüğü adam, anlamıyordu da. Ona hiçbir vaat etmemişti.
"Neden lan?" diye adeta gürleyerek yapıştı adamın yakasına, cellat. "Tanımıyor musun sen beni?" sesindeki öfke daha önce ihanete uğramadığından değildi, pek çok kez uğramıştı ama bu defa sarsılmıştı kibri. Çünkü onun gibiler, kibirden güç bulurdu.
Kibir, insana en büyük ihaneti ederdi aslında, yarı yolda çekip gider, güçsüzlüğün ile baş başa bırakırdı. Sen ne olduğunu bile anlayamazdın.
Adama konuşma fırsatı vermeden bir yumruk geçirdiğinde sarsılmadı bile, ama gelen ikinci, üçüncü ve dördüncü yumruk ile bir adım geriledi, motosikletine tutundu. O an, celladının gözleri motosiklete kaydı, gülümsedi, bu gülümseme oldukça içtendi. Adamın varlığını bile unutmuş gibiydi. Onu ittirdi, motosikletine yaklaştı ürkütücü adımlarla.
Arkasındaki eve baktı, evin bahçesindeki kazma ile göz göze gelince sırıtışı büyüdü. "Her şeyin bir bedeli vardır, Yekta Kansu."
Yekta gözlerini kocaman açarak adama baktı. İşte şimdi, sahiden bir cellat gibiydi gözünde. Öldürmüyordu bu cellat, süründürüyordu. Henüz hiçbir şey başlamamış olmasına rağmen.
Adam yürüdü, Yekta izledi. Hızlı ve çevik hareketlerle kazmayı aldığı gibi sanki öfkesini çıkarıyormuşçasına motosikleti parçalamaya başladı. Yekta'nın çabalarını görmezden gelirken orada dakikalarını geçirdi.
Motosikleti paramparça etmişti.
"Kimsesizler, varlığın değerini daha iyi bilirler, derler. Sen hiçbir haltın değerini bilmiyorsun Yekta. Ne malının, ne canının ne arkadaşının ne de aşkının." gözleri daha sakin halde Yekta'ya döndü. "Mal, can, arkadaş ve aşk..." diye mırıldandı. Bu sakinliği Yekta'yı korkutuyordu. "Şanslısın, Yekta. Hiç farkında olmadığın kadar. Soyadın yok, ama seni kabul etmişler. Benim soyadım var, ama kabul etmediler. Sen değerini bilmedin ama göstereceğim sana o değerin kıymetini, Kansu soyadına da Yekta adına da pişman olacaksın."
Yekta yutkundu, çenesini sıktı ve daha fazla sakin kalamadı. Tüm duyguları onu terk etmiş, hissizliğin yakıcı boşluğu kalmış gibi yapıştı adamın yakasına.
"Korkak orospu çocuğu!" diye bağırdı. "Kaçmasaydın! Adam gibi çıksaydın karşısına! Götünü kurtaracaksın diye bana gelirken neredeydi o sikik aklın? Ben yardım etmeseydim de gebertseydi seni o orospu çocuğu! O zaman ne yapacaktın amına koyayım?" ağzına gelen her küfrü tükürük saçarak adamın yüzüne doğru haykırırken adam git gide öfkelendiğini hissediyordu. Ani bir hamle ile Yekta'yı eve doğru itekledi, ve bir daha itekledi.
Yekta karşılık vereceği sırada yüzüne bir yumruk indirdi, ardından bir tane daha. Karnına ise düşünmeden bir tekme indirdi. Evin kapısına yöneldi, hızlıca çıkardı cebinden anahtarı, kapıyı açarken kafasına bir darbe yedi. Yekta, adamın kafasını ardı ardına kapıya vururken adam kendini zor kurtardı Yekta'nın elinden.
Adam yüksek sesli bir küfür savurdu, sadece kapıyı açarak kurtulabilmişti. İkisi de yerdeydi, adamın elmacık kemiğine kan akıp gidiyordu ve burnu kanamaya başlamıştı. Giyindiği kapüşonlu yukarı doğru sıyrılmıştı, karın boşluğu açıktaydı. Umursamadı. Yandaki vazoyu Yekta'ya fırlattı, nereyi isabet ettirdiğine bakamadan doğrulmaya çalıştı.
Yandan gelen darbe ile acıyla inleyerek tekrardan yere yığıldı, çünkü fırlattığı vazonun cam parçalarından birini onun karın boşluğuna saplamıştı Yekta. Karın boşluğundaki dövmenin tam ortasına saplanmıştı. Sekiz bacaklı bir akrep dövmesiydi. Akrebin her bacağı bir kılıç biçimindeydi. Annesi için yaptırmıştı bu dövmeyi.
Ayağa kalktı hemen Yekta. Hızlı davranarak deri ceketinin cebinden bir zippo çıkardı. Delirmiş gibiydi, panik haliyle yaktı zippoyu. Kendine yaklaştırdı ardından duraksadı. Tüm evi yakmayı planladı. Oysa benzin yoktu, canlı canlı yanacağını o an algılayamadı çünkü bir krizin eşiğindeydi. Saçları tutuşsa, vücudu da yanar mıydı? Vücudu yanarsa ev de bir şekilde alev alır mıydı?
Bir kez daha küfretti adam, Yekta'nın elindeki zippoyu kaptığı gibi kapattı ve belindeki silahı çıkartarak ona doğrulttu. Yekta geriye bir adım attı, sırtı duvar ile buluştuğunda öfkeden deliriyormuş gibi ellerini saçlarına geçirdi.
"Evimden git,-" konuşmasına izin vermeden bir haykırış çıkardı Yekta. "Kes sesini!" dedi, sesi evde şimşek gibi aydınlattı. Hayır, şimşek kadar zarar verdi ama şimşek gibi aydınlatmadı. Yekta, ayak bastığı hiçbir yeri aydınlatamazdı.
"Bir kez daha tekrar etmeyeceğim."
Yekta öfkeli bakışlarını adamda ve silahın namlusunda gezdirdi. Bundan sonra güven yoktu. Yekta, o güveni zaten hiçbir zaman hak etmemişti ama artık adam da biliyordu en büyük düşmanının kim olduğunu.
Kibir.
🖤
Bölüm başındaki şiir Aren'in günlüğünden. Bölümün sonuna doğru Sille ile beraber içmelerinin ardından eve gittiğinde bunları yazmıştı Aren ve aslında son satır şöyleydi:
"Sen hiç anlamadın, Arın."
Bölüm etkileşimi
