3|GÖĞÜS KAFESİNDEKİ YANGIN

Vaveyla Yazarı: su ‘

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: 3|GÖĞÜS KAFESİNDEKİ YANGIN

Göğüs kafesimde bir yangın hissediyordum. Hiç hatırlamadığım o an, doğduğum ilk aylar. Öyle olmalı en azından. Doğduğum yerde, doğduğum hastanede bir yangında, alevlerin ortasında kuvözde kalıyordum. Hayır, bunu ben hatırlamıyordum ama annemin anlattıkları ile eşleşen bacağımdaki, sırtımdaki, kolumdaki yanık izleri bunu kanıtlıyordu. Erken doğmuşum, normal bir bebekten üç ay daha erken. Dokuz ay kalabilseymişim anne karnında, yanmayacakmış bacağım, sırtım ve de kolum.

Dokuz ay anne karnında kalmak benim iyiliğim olurdu. Ya da hiç anne rahmine düşmemiş olmak. Kendim ve diğer herkes için.

Çünkü kötünün en koyu tonuna sahipti ruhum, ama durduramıyordum şu lanet titremelerimi, saçlarımı yolmamı, nefes alamadıklarımı, vazgeçişlerimi, yıkılışlarımı; bacağımdaki, sırtımdaki, kolumdaki sızlamaları.

Tekrar oluyordu. Titriyordum, saçlarımı yoluyordum, nefes alamıyordum, vazgeçiyordum, yıkılıyordum ve dik bile duramıyordum. Sızlıyordu o lanet izler. Bir an bile dinmemişti acım.

Biliyordu, bu hale geleceğimi biliyordu beni buraya getirirken. Ben, izlerimi hatırlamadığım gibi o anı da hatırlamıyordum, çünkü sarhoştum ama biliyordum, kendisinden dinlemiştim; ben söylemişim ona ateşten ne kadar korktuğumu. Sarhoşmuşum tabii o zaman, Aren gibi hissettiğimi söylediğimle aynı an. Yan o zaman, demiş o da bana. Bir yudum daha almışım içkiden. Yanmış boğazım. Ama dinmemiş göğüs kafesimdeki yangın. Yakmış her yerimi, içimi, hissimi.

Yabancı ama tanıdık bir ruh, ruhumda kök saldı. Etrafım yabancı olan, tanıdık hissiyle beni delirten ruhun sarmaşıkları ile donatılırken çenemi sızlatacak, kafatasımı ağrıtacak kadar güçlü bir çığlık kaçtı ağzımdan.

Şeytan bize ayna tuttu. Ama aynalar bile hiçbir zaman gerçeği en yalın haliyle göstermedi. Bizim dünyamızda böyleydi.

Beni bile bile bu yangının önüne getiren kişi Mirza'ydı. Ona istediğini veren, göğüs kafesinde yangın çıkartan ise Lida'ydı.

Aynaya baktım.

O Mirza değildi, Arın'dı. Ben Lida değildim, Aren'dim. Acı çeken ben değildim, oydu. Acı çektiren ise o değildi, bendim. İşte o zaman Arın olabilirdi, kötünün en saf tonu. Ben ise kötünün en koyu tonu.

"Görüyorsun değil mi Lida?" diyen sesi bana çok uzaktan geliyordu, ya ben ondan kaçmıştım ya da zihnim benden kaçıyor, gerçeklik algımı bile kendisiyle birlikte götürüyordu. "Her şey öyle güzel gizlenmiş ki bir haftadır yapılan yangın planından bile haberin olmadı. Her şeyden çok geç haberdar olduğun gibi. Ya da bir başka deyişle; her şeyden, bir şeyleri iyileştirmek için çok geç olduğunda haberdar olduğun gibi." ayna parçalandı, yangın beni tekrar içine aldı, ben yeniden doğdum. Evet, tam anlamıyla küllerimden. Ama bu sefer daha saf, daha aptal. Daha darmadağınık halde. Dik duramayacak kadar aciz halde.

İnsan en fazla kaç defa doğabilirdi? Kaç kere yanarsa, o kadar kez küllerinden doğabilir miydi? Öyleyse benim korktuğum şey yanmak değil de yeniden ve yeniden lanet hayata, daha ve daha aptal halde gelmek olabilir miydi? Daha kimsesiz.

"Ne demek istiyorsun?" dedim dişlerim arasında öfkemi kontrol altında tutmaya çalışırken. Ona baktım dişlerimi kırmak istiyormuş gibi sıkarken. "Kendini kandırıyorsun değil mi, Lida? Ama haklısın. Apayrı bir yeteneğin var senin. Öyle güzel yalan söylüyorsun, öyle güzel oynuyorsun ki oynaman gereken rolü, insan şaşırıyor hangisi gerçek diye, ki sen de biliyorsun, gerçek bir Lida Aren yok. Tamamen yalana batmış haldesin. Kimliksiz bir halde."

"Ne demek istiyorsun?" bu sefer öfkemi gizlemeden haykırdım yüzüne doğru. O ise ifadesini asla bozmadı. Hâlâ titriyordu ellerimle bacaklarım fakat en azından dik durabiliyordum artık. Kaç dakika öylece beni izlemiş, kendimle verdiğim savaşa hiçbir tepki vermeden beklemişti bilmiyorum ama alevler harlanmış, daha da büyümüştü. "Senin ateşten korkmanı kimse umursamıyor, Lida. Sadece seni sevmiyorlar, seni istemiyorlar. Bulmuşsun kendine iki arkadaş, çekil köşene..."

Belli ki devam edecekti, ama ben bu saçmalığa daha fazla katlanamadım. "Ne anlatıyorsun ya sen?" diye bağırdım. Titremeleri azalan ellerimi saçlarıma geçirdim, dehşetle ona baktım. "O aptal insanlar da sen de umurumda değilsin! Ben olmasam ne bok yiyeceksiniz? Kendi tükürdüğünüzü yalamaktan ileri gidebilir misiniz sanıyorsunuz?" ona doğru bir adım attım, daha sakin bir sesle konuştum. "Sen kimi nereden kovuyorsun? Hiçbir yere gitmiyorum ben. Gidecek bir kişi varsa o ben değilim, ama beşinizden biri olabilir."

Kahkahalarla gülmesini, en azından alayla sırıtmasını bekliyordum ama ciddi bir şekilde bana bakıyordu. "İstenmediğin yerde durmak da sana yakışırdı. Kibrine yenik düştüğün gün kimse seni kurtarmak için elini uzatmayacak." Kısaca duraksadı ama sözlerine bir soru ile devam etti. Keşke etmeseydi. Oracıkta lal olsaydı, kopsaydı dili, ya da onu durdurabilecek herhangi bir şey olsaydı da yüzleşmek zorunda kalmasaydım onunla. Şuan değil. "Herkesi kendinden nefret ettirmek nasıl bir duygu, Lida Aren Altun?"

Kahkaha attım. Evet, tam anlamıyla delirmiş gibi kahkaha attım ama bu keyfimden değil öfkemdendi. "Ben ne yaptım ya?" diye bağırdım, geriye doğru bir adım atarak ellerimi iki yana açtım. "Ben ne yaptım? Onu söyle bana! Ben! Ne! Yaptım! Size ne yaptım?" öfkeyle bağırırken sessiz sokakta bir tek benim sesim yankılanıyordu. Ağaçların dallarına tünemiş kuşlar sesimden korkup uçmaya başlamıştı. "Ben, bana verilen görevin dışına asla çıkmadım! Ben sana da bir şey yapmadım! Tek yaptığım görevimi yerine getirmekti! Ben anlamıyorum, ne yaptım da bu kadar nefretle doldunuz siz?"

Mirza bir nefes verdi. Masmavi gözlerini benden bir an bile çekmedi, kolumdaki yanık izine baktı ve sonra tekrar yüzüme. İzlerime baktığını bir an bile gizlemedi. "Hiç düşündün mü işlediğin günahların bedelini ödediğini?" dedi benim aksime sakin bir sesle. Kendi kendime güldüm, benimle sahiden alay ediyor olmalıydı.

"Kendi günahlarını hiç düşündün mü? Tanrı neden beni cezalandırıp seni ödüllendirsin?"

Kaşlarını çattı Mirza. "Ödüllendirildiğimi mi düşünüyorsun?"

"Onu yapmaya çalışıyorsun! Kendine bir çıkar arıyorsun! Sanki tek günahkar olan benim, tek acı çekmesi gereken benim, sen sahiden Arın isminin hakkını veren birisin de ben Lida ismini hak etmiyorum! Bu mu olay? Tanrı seni affedebilir, şans senin yüzüne gülebilir ama ben bedel ödemek zorundayım, öyle mi? Söylesene, nereden esti aklıma bu dahiyane fikir?"

Mirza bıkkın bir nefes verdi. Ardından cebindeki ellerinden bir tanesini cebinden çıkartıp bana uzattı sıkmam için. "Siktir etsene günahları. Silahlar kuşanılsın Lida Aren. Savaş çanları bizim için çalıyor."

Eline baktım, sonra yüzüne. Ciddiydi. Her zamanki alaycı Mirza yoktu. Gözlerine baktım, en canlı duygularla istiyordu bu düşmanlığı.

Belki hataydı, belki aptallıktı, belki başka bir şey ama o an o eli tutmadım. Hayır, orada durmadım da. Yanından geçip gittim. Karanlık çökmüştü, nerede olduğum hakkında bir fikrim yoktu lakin devir teknoloji devri iken kaybolmak imkansızdı.

Silahlar kuşanıldı. Savaş çanları dört bir yanda yankılandı. Belki hiçbir şey söylemedim, belki elini bile tutmadım ama o da duyuyordu savaş çanlarının sesini. Bizim için çalıyorlardı.

O an belki ikimiz de aklımızdan çıkarmıştık gerçeği, kendi boyumuzu aşmış kinimizden ve öfkemizden...

Savaş çanları bizim için yıllar önce çalmıştı. Bu sadece dövüşümüzün son raunduydu.

🖤

Elimdeki telefona bakarken sıkıntıyla iç çektim ve bar tezgahındaki biradan bir yudum aldım. Sille karşımda bir bar sandalyesinde oturuyor, Rüzgar ikimizin yanında ayakta dikiliyordu. Ortamızda benim telefonum vardı, Uraz Yalçınkaya ile mesajlaşıyordum. Daha doğrusu mesajlaşıyorduk: çünkü benimle birlikte Sille ile Rüzgar da mesaj yazıyor sayılırdı.

"Ay, aptal mı bu herif ya? diye homurdandı Sille, "Yavşak." diyerek ona katıldı Rüzgar. Sille, "İnsan kendinden bilirmiş." diye sataştığında Rüzgar göz devirmekle yetindi. Onlara alayla baktım, "İş cepte gibi, ha?" Sesim oldukça keyifliydi. "Herhalde lan, ben diyorum sana, hiçbir erkek şu sözlere hayır diyemez." Rüzgar tam da beklediğim şekilde övdü kendini. Kendisinin mesajlar üzerindeki emeği benden fazlaydı.

"Flört aşamasındayız şimdi," dedi Sille "Ne kadar ileri gideceksiniz ki? Hayır yani, bu Uraz'dan operasyon bitince ayrılacağını varsayalım, senin Zeyl üyesi olduğunu anlayabilir mi?" kısaca düşünüp cevap verdim. "Zeyl'den olduğumu nasıl anlayacak? Operasyonun Zeyl'e ait olduğu bilinmeyecek."

Sille dudak bükerken dudaklarına içki bardağını götürdü ama boş olduğunu görünce benim içkime göz dikti. Omuz silkerek içkiyi ona uzattığımda ikisinin de dikkati dağılmış haldeydi.

Uraz Yalçınkaya ile konuşalı tam üç gün oluyordu, üç gün önce Doğu Dümenci ile Uraz Yalçınkaya'nın bir görüşmesi olmuştu -ki konuştukları konu benden habersiz ateşe verilen uyuşturucuları depoladıkları depoydu- Uraz Yalçınkaya ise aynı gün kazdığım kuyuya düşmüş, numaramı istemişti.

Telefonu kapatıp cebime koyduğumda uzaktan bana kilitlenmiş bir çift mavi göz ile göz göze geldim. Tepki vermedim, tepki veremeyecek kadar umurumda değildi şu an.

Rüzgar beni dürttüğünde bakışlarım ona döndü. Ciddi surat ifadesi bana her şeyi anlatıyordu. Gözleriyle bana Arın'ı gösterdi ve konuşmadan bile soracağı soruyu sordu. Neden bakıp durduğunu soruyordu.

Kayıtsızca omuz silktim hâlâ Arın'a bakarken. Yanında Görkem ile Gerardo vardı. Mavi ile Apolonia burada mıydı bilmiyordum ama ortalıkta yoklardı. Pek umurumda da sayılmazdı. Muhtemelen bir yerleri ateşe vermek ile uğraşıyorlardı.

Göz devirmemek için çok uğraştım. Bu üçlüyü gördükçe, koridorda sevmediği arkadaş grubuna göz deviren liseli kızlar gibi hissetmeden edemiyordum. Ne kadar haklı olduklarını en iyi ben anlıyor olabilirdim çünkü karşımdaki, beni dakikalardır süzen adam tam bir aklı başında olmayan bir ergen gibi tavırlar takınıyordu. Ne sanıyordu ki? Onun emrinde ilerlememi, görevimi bile sırf onun önüne geçmemek için doğru düzgün yerine getirmememi falan mı? Tam da Mirza'lık hareketti, şaşırmamıştım. Ama artık Mirza olmayacaktı. Buna izin veremezdim. Mirza avcıydı, Arın av. Aren avcıydı, Lida av. Bir ipte iki cambaz oynamazdı. Ve ben av olamazdım. Onu av yapacaktım. Hayatta kalmak için koşan bir panter gibi değil, hayır. Bana kesinlikle yanlış bir kod adı verilmişti. Hızlı koşan bacaklara ihtiyacım yoktu, bana yanlış yetenekler verilmişti.

Kaçmayacaktım.

"Anlamıyorum," dedi Sille "Neden hep yaptığınız gibi kavga etmiyorsunuz? Enemies to lovers hikayemizin lovers kısmına mı geliyoruz? Ne bu bakışmalar?" donuk bakışlarımı Arın'dan koparıp Sille'ye çevirdim. "Boşa harcıyorum kelimeleri," diye açıklama yapmaya başlarken beş gün önce ona, o yanan deponun önünde bas bas bağırışlarım kulaklarımda çınladı. Hâlâ anlamıyordum. Ben ona ne yapmıştım? Ben onlara ne yapmıştım? Son derece bencil olan bu insanlar konu ben olunca mı diğer insanları önemsemeye başlamıştı? "Kavga falan yok. Ne varsa eylemle göstereceğiz." ardından yüzümü buruşturdum. "Ve enemies to lovers mı? Fazla film izliyorsun, Sille."

Sille kaşlarını çattı. "Bir şey mi yaptı?" diye sorarken sesinden öfke damlıyordu. "Yapmıştır o piç." derken Rüzgar'ın sesi düşünceli ve sertti. Viskisinden bir yudum aldı. Kaşları çatıktı. "Kesin yapmıştır hatta, orospu çocuğu." Sonra daha büyük bir yudum daha.

Bir iç çekerek gözlerimi, onun mavi gözlerinden çektim. "Önemsiz." dedim tok bir sesle. Beni meşgul edecek bir şeylere ihtiyacım vardı, sırf onunla göz göze geldim diye afallamış imajı vermek istemiyordum. Çünkü Arın Mirza, tam şu an kendime bir uğraş bulmadığım sürece beni korktuğum için -ya da başka bir şey için- göz temasını kestim olarak kodlayacaktı kafasında.

"Ama önemsiz gibi davranmıyorsun," dedi Rüzgar sert bir sesle "Anlat, ne yaptı? Seni üzecek bir şey mi yaptı? Canını mı yaktı?" kaşlarımı çatarak ona baktım. "İfademi alıyormuş gibi davranmayı kes. Önemsiz dedim, uzatma." Ben de onun gibi sert bir sesle konuştum. Benim gibi kızgın bir haldeydi. "Ne bu tavırlar?" dedi, bana odaklandı içkisini bırakıp. "Anlıyoruz, görevdesin, görevini en iyi şekilde yerine getirmelisin, senin işin bu, evet, bunları biliyoruz Lida. Hep söylediğin şeyler işte. Ama ben sıkıldım. Yok amına koyayım görevmiş, en iyisi, en parlağı falan. Kendine gel. Lida da sensin Aren de. Neyin kafası bu Allah aşkına?" histerik bir tavırla dudakları seğirdi, ağız ucu güldü. "Aklım almıyor lan. İnsan sırf en iyisi olacak diye kendini her şeyden soyutlayıp en yakın dediğinden bile uzaklaşır mı?"

Sesi yükselmeye başlamıştı. Ona hala yorgun bakışlarımı atarken cümlelerini sindirememenin verdiği bir his vardı göğüs kafesimde, tıkanmış gibiydi boğazım. "O sesini alçalt." dedim sakin bir tonla. Sille gergin halde izliyordu ikimizi. Genelde kavga ederdik Rüzgar ile ama bu kavgalar asla böyle olmazdı. Böyleden kastım neydi ben de açıklayamıyordum. Hiçbir zaman da açıklayamamıştım zaten kendimi. Onlarca dil, yüzlerce kitap, milyonlarca kelime bile yetmiyordu zehirli dilime. Lâl oluyordum konu şahsıma geldiğinde.

Öfkeli bir kahkaha attı Rüzgar. "Lan!" diye inledi sanki öfkeden kelimeleri yutuyormuş, konuşamıyormuş gibi. "Konumuz bu mu? Benim ses tonum mu?" gözleri büyüdü, bana dehşetle bakıyordu. "Bence yalan söyledin. Hep olduğu gibi." Artık sesi daha sakindi. "Biz en yakının değildik." eliyle saçlarını karıştırdı, öfkeliydi ve hayal kırıklığı hissediyordu. Belli etmekten çekinmiyordu çünkü biliyorduk; haklıydı. "Anlamıyorum, eğer sahiden öyleysek neden en ufak hırsın için bize tavır alıyorsun? Uzaklaşsan, yalnız kalmak istesen, eyvallah diyeceğim de sen bunun yerine bizi incitmeyi tercih ediyorsun."

Şakaklarımı ovalarken haklı olması, onun yüzüne bile bakamama neden oluyordu. Şakaklarımdan başlayan ağrı mideme vurdu, midem bulandı karmaşık ve yoğun olan olumsuz duygulardan.

"Bencillik ediyorum, biliyorum." diye mırıldandım ama sonra başımı kaldırdım, ikisinin de yüzüne baktım. "Ya da neden yalan söylüyorum ki? Bilmiyorum. Farkında falan değilim. Bencillik ediyormuşum, evet. Özür dilerim." ikisine de sırayla baktım. "Ama bir dahakine ben bunu yaptığımda lütfen içinizde tutup bir anda patlamayın, ne varsa o an söyleyin." bir nefes verdim. Gene oluyordu işte. Kelimeler beni yarı yolda bırakıyordu. Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, İtalyanca... Hiçbiri beni istemez, duygularıma tercüman olmak istemez gibiydi. "Ya da direkt tekmeyi basın işte. Ama o zaman yalnız kalırım. Evet, haklısın sanırım Rüzgar. Harbiden bencilim ben. En yakınımsınız derken, hep yaptığımı yapıp yalan söylemiyordum." dişlerimi sıktım, kimsesizim, demek istedim ama yuttum. Kendimi acındırmak istemiyordum. Birinin bana acımasını istemiyordum. En yakınım ve tek yakınım olsa bile, kimsesizliğimi bilmesin, bana kalsın istiyordum.

"Susma," dedi net bir sesle Sille, hafif dokunuşu ile omuzuma dokundu. "Dişlerini sıkıyorsun gene, ne söyleyeceksen söyle." ona baktım, ne kadar duyguyla bakabilirsem o kadar duyguyla. Ne kadar canlı bakabilirsem o kadar. "Söyleyecek bir şeyim yok. Sadece özür diliyorum," ardından ayağa kalktım, üzerimdeki siyah elbiseyi düzelttim hafifçe. "Artık gideyim ben, geç oldu zaten." dedim kolumdaki saate bakarak.

Rüzgar, "Baban akşam ezanından önce gel, mi dedi?" diye berbat bir espri yaptığında yüzümüzü buruşurduk Sille ile aynı anda. "Komik değildi." dedim, çantamı koluma takmak yerine elime aldım, diğer elimle saçlarımı arkaya iteklerken.

Sanırım kısa bir hoşça kal faslını dahi layık görmedik birbirimize o an, kendimi bardan çıkarken buldum.

Arabama binmem, yola koyulmam derken bomboş yolda arkadan gelen lüks marka bir aracı fark etmem zor olmadı. Araç geçebilsin diye bomboş olan diğer şeride geçtiğimde araç benim hemen yanımdaki şeritten müthiş bir hızla gelmeye başladı.

Umursamadım.

Lakin araç, arabama iyice yaklaştığı zaman hızını yavaşlattığında kaşlarım çatıldı. Umursamadan edemedim. Arabanın hızını arttırdım, o da arttırdı.

Bir nefes verdim, belimdeki silaha davrandığım an araba, arabamın hemen yanına yanaştı. Arabanın camı açıldığında Mirza ile göz göze geldik. Ona şaşkınlık ile öfke karışımı bir ifade ile bakarken buldum kendimi. Dudaklarım aralandı, geri kapandı. "Ne?" dediğimde sesim yüksek çıktı.

Arabanın camını açtım hızla. "Sapık gibi beni mi takip ediyorsun?" diye soludum hızı yavaşlatırken. Göz ucu ile ona baktığımda yol umurunda değilmiş gibi bana bakıyordu, sadece bazen saniyelik olarak gözü yola kayıyordu. Bir kolunu arabanın camına yaslamış, açık olan camdan kolunu sarkıtmıştı ve parmakları arasına bir sigara yerleştirmişti. Rahat bir pozisyonda sürücü koltuğuna yayılmış, tek elle direksiyon kontrolünü sağlıyordu.

Dudaklarında kibirli bir gülümseme oluştu. "Kısmen." dedi, sesi mırıltı halindeydi ama dudaklarını okumayı başarmıştım. Zeyl, evet... Gene ve gene hayatımın her köşesini şekillendirdiğine şahit oluyordum. "Ama sapıklık etmiyorum," dedi, dudaklarına götürdü sigarasını. Yüzümü buruşturdum ama aldırış etmedi.

"Bu yaptığın sapıklık değil de ne?" dedim bağırarak, kaşlarım olabilirmiş gibi daha da çatıldı.

"Araba yarışlarına gel benimle." Sesi duygudan oldukça uzaktı, öyle ki sesinde kötülüğün bir izini aradım ama bulamadım çünkü hissizdi. Keyif alıyormuş gibi bile değildi. "Araba yarışları mı?" dedim, kaşlarım hâlâ çatılmış haldeydi. "Drift atarak birbirleri ile yarışan insan topluluğunun olduğu bir yere beni davet ettiğini söyleme." yüzümü buruşturdum. "Bu aptalca."

Tekrar kıvrıldı dudakları. "İnsanların aptalca şeylere de ihtiyacı vardır, Lida." demesiyle niyetinin iyi olmadığını anlamak zaten mümkündü. Lida diyordu. Beni küçük görüyordu.

Öfkeli bir kahkaha attım, arabanın hızını arttırdım, o da aynı şekilde geldi ve arabası, arabamın hizasında ilerledi. "Kaçıyor musun?" dedi yüksek sesle. Onu duymazdan gelip "Söylesene, beni yine bir yangının yanına mı götüreceksin?" diye soludum.

"Kaçıyor musun?" dedi o da benim gibi, sert ve yüksek bir sesle. Damarıma basmak istiyordu. Beni bir şekilde peşinden sürüklemek istiyordu. "Neyden? Senden mi? Bana senden kaçmam bir neden versene, Arın, var mı? Bence sen kendini gözünde çok büyütmüşsün."

Baktı, bir süre sadece bana baktı. Ona bakmadığım için göremedim ama bakışlarını üzerimde hissetmek zor olmadı. Gökyüzü gibiydi hakikaten. Sonsuz gibiydi. Karanlık ama aydınlık. Gecenin karanlığı içine yıldızlarını ekip yol gösteren, ardında ölülerin ruhlarını saklayan gökyüzü Arın Mirza Arsal'dan başkası olamazdı zaten. Hayır, o umut değildi, o umutsuzluktu. Umutsuzluğu yaratandı.

"Belki de öyledir," diyen sesi, sanki hiçbir şey umurunda değilmiş gibiydi. Sanki hayat, denildiği gibi sahiden bir oyuncaktan ibaret gibiydi. Değil, diye geçirdim içimden. Ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizgi, bizim hayatlarımızdı. Öldürülen kadınlar, çıkar uğruna katledilen bebekler ve kötüler. Ben kötüydüm. Kötünün en koyu tonu, ama yarın öbür gün öldürülen kadınların arasına girip girmeyeceğim kesin değildi. Çok zordu, gerçekten zordu ama imkansız değildi. Bu üç topluluktan ise sadece bir kesim ölmeyi hak ediyordu; kötüler. Bizler, ölüm ile şahlandırılmıştık. Kötünün en koyu tonuna bürünmüş kişiler, ölümün en koyusuna bulanmak zorundaydık. Çünkü alınan masum canları düşünürken vicdanımın sızlaması gerektiğini bilmeme rağmen o sızlamanın sadece kendi risk altındaki canım ve kaybettiğim insanlar için olduğunu biliyordum. Hatta içimdeki kötü öyle bir hal almıştı ki artık bu etkenler için de sızlamıyordu yüreğim.

Mirza konuşmaya devam etti, susmasını istedim, midemi bulandırdı, konuşması bile karnımda iğrenç dalgalar yarattı. Korku? Sanmıyordum. Kaygı? Bir ihtimal. Heyecan? Hayır. İğrenmek? Muhtemelen. "Ama inan bana Lida, kimin gözünde ne olduğum ile gerçekte olduğum arasındaki fark şu an hiç umurumda değil..."

Sözlerinin devamını merak etmiyordum, yüksek sesle konuşarak devraldım sözünü bu yüzden. "Sen cevap vermedin! Yangının ortasına mı götürmek istiyorsun beni? Aklınca gittiğim her yeri yakarak lanet taşıdığıma mı inandıracaksın beni?"

Mirza öfkeli bir nefes verdi, sigara dumanı arabasının içinde dağıldı. Eline tekrar aldı sigarasını, sonra tekrar dudaklarına. "Hayır," dedi sakin bir şekilde. "Hayır, seni yangının olduğu bir yere götürmüyorum."

"Ama götüreceksin." dedim, direksiyonu daha sıkı kavradım, yola baktım ona bakmak yerine. "O ne demek?" diye sordu, sesinden artık hiçbir şey anlayamayacak durumdaydım. Sadece sesinden değil, hiçbir şeyi anlamayacak gibiydim. Öyle bir histi ki, sanki hayatım boyunca kandırılmıştım, kandırılıyordum ve ben öyle bir aptaldım ki gerçekleri anlamamaya, kandırılmaya devam edecektim.

Hayır, aptal değildim. Aptal insanların bu dünyada işi yoktu. Eğer aptal olsaydım çoktan elenmiştim, ama değildim işte, ben aptal değildim. Bana neden aptalmışım gibi davranıyorlardı? Kandırılıyor muydum? Ölüyor muydum? Kibir, benim de mi sonum oluyordu? Git gide akılsız birine dönüşüyor gibi hissediyordum. Hep inkar ettiğim inanç, bana uğruyor olabilir miydi?

İnanç, insanın yaradılış esasında vardı. Bir şeye inanmak isterdi insan. Bir yaratıcıya, bir insana, bir hayvana, bir duyguya, bir güvene ve başkalarından çok kendine... Fakat insanın en nefret ettiği şey de inançtı. Öfkenin oturduğu masadan akıl kalkar, derler. Yanlış değil, eksiktir. İnanç oturduğunda masaya, insan güvenir. Güven hissettiğinde insan, hayal kırıklığına uğrar. Sonra öfke, sonra yıkılış. Masa çöktü. Herkes, masayı yıkan öfke sandı. Neden? Çünkü inanç, aldatıcıdır, cezbedicidir. Çeker insanı. Ateş gibi harlar soyut güveninde. Tilkidir misal, kurnazdır. Aldanırsın. Öyle bir kör eder ki, asıl suçluyu göremezsin. Koyunu arayayım derken, ortada koyun olmadığını, iki tarafın da kurt olduğunu fark edemezsin. Öyle bir yanılgıdır bu.

Yakacaktı beni. Yakacaklardı beni. İnandıracak, yüzüstü bırakacaktı. Bir sabah olacaktı, gün doğacaktı, ben inanacaktım; bir gece olacaktı, gün bakacaktı, inanca aldanacak, sırtımı düşmana dönecek, güvenecektim.

Ve ateş sırtımda olacaktı.
Tıpkı doğduğumda olduğu gibi.

"Gelmiyorum ben araba yarışlarına falan." dedim sert sesle. Mirza ile göz göze geldik, beni oraya götürmeye kararlı gibiydi. "Neden?" diye sordu söyleyecek başka bir şeyi yokmuş gibi. "Ne demek neden?" derken kaşlarım çatıldı. "Beni rahatsız etmeyi bırakıp kendi yoluna gitsene!" dedim sert bir sesle.

Kayıtsızca konuştu, "Aynı mahalleye gidiyoruz, Lida." ona ters bir bakış atmak için başımı çevirdim, kelimeler ağzımdan çıkacaktı, küfredecektim, bağıracaktım, sakince konuşacaktım veya başka bir şey ama hiçbiri gerçekleşmedi.

Büyük bir acı.

Aniden doldu kulaklarım büyük bir gümbürtü ile. Çığlıklar duydum. Çığlıklar bana aitti. Fakat bunu bile çok sonradan fark ettim. Kriz değildi, saf acıydı. Büyük bir acıydı. Katlanılmaz değil, sadece büyük bir acı.

Cam kırıkları, çarpılmış haldeki araba, çalışmayan zihnim, amaçsızca etrafa bakmaya çalışan ama kapanmak üzere olan gözlerim, kan... Bacaklarım mı eziliyordu, karnım mı, göğüsüm mü? Belki hepsi birlikte. Belki tamamen eziliyordum. Yok olmak üzere.

Boğazımda bir baskı vardı, parmaklar dolanmıştı. Soyut parmaklar, ama zihnimde fazlaca somutlar. Nefessiz bıraktılar, bırakıyorlar, bırakacaklar. İz bırakacaklar. Unutturmayacaklar. Unutmayacağım. Hayır. Unutamayacağım.

Bir inleyiş kaçtı dudaklarımdan, bedenimi öne itmeye çalıştım, emniyet kemerinin yanı sıra ezilmiş olan arabanın ön kısmı engel oldu bana. Tenime batmış olan cam kırıkları umurumda bile değildi şu an, bacağımın sakatlanmamış olmasını umuyordum sadece. Boynuma sarılı kalmış olan iblisin elleri bana rahat vermiyordu, işimi zorlaştırıyordu. Kurtulmama engel oluyordu.

Hep sığınmıştım kötülüğe, kötüye bürünmüş, en koyu ton olmuştum. Ama boğuluyordum. Sığınmak istediğim limandaki deniz ecelim oluyordu. Kendi kanında boğulmak değil de neydi bu?

Lida Aren Altun'un ruhuydu kendisi gibi karanlık olan gökyüzüne uzanan çirkin varlık. Hayır, ruhlar güzel falan değildi. Olabildiğinin en çirkiniydi benim ruhum. Yükseliyordu yukarı doğru. Yoktu beyaz bir ışık, film şeridi ya da her neyse işte.

Sadece acı.

Fakat en kötüsü ise zihnimin hâlâ çalışıyor olmasıydı, algılayabildiği tek şeyin acı olmasıydı.

Ve iblisin elleri.

Yan taraftan sert bir darbe sesi geldi, ardından kapı açıldı. Öyle duydum yani. Hayatta kalmak için direnen umut kırıntısı acaba bana oyun mu oynuyordu? Ses falan olmayabilir miydi? Kim olacaktı ki?

Arın Mirza Arsal.

Bir tek o vardı. Fakat o, tek seçenek olsa bile baştan elenmesi gerekirdi. O bana yardım etmezdi.

Belki de gelen kişi yardım etmeye gelmemişti.

Bu daha da sesli bir inleyiş çıkarmama neden oldu. Ama asla çığlık atamıyordum, gücüm yetmiyordu, sesim çıkmıyordu. Alkol yüzündendi. Biliyordum, bedenim asla bu denli güçsüz düşmezdi, belli ki kaza yapmıştım, ama bir araba kazası bana çığlık bile atamayacağım kadar zarar veremezdi. Bedenim uyuşuyordu, zihnim mayışıyor, gücüm çekiliyordu. Nasıl olurdu, güç her şey demekti. Her şeyim elimden alınıyordu.

Eller hissettim, gerçekti bu sefer. Yüzüme dokundu. Nefesler hissettim. Titredim ama dokunuşlarını net hissettim. Soğuk bir tendi, benim buz tutmuş bedenimden daha soğuk olamazdı belki, ama normal bir insandan daha soğuktu elleri.

Mirza'ydı bu.
Arın Mirza Arsal.

Arın Mirza Arsal gelmişti, ama kurtarmak için mi öldürmek için mi geldiğini bilmiyordum.

🖤

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18