2|MADALYONUN GÖRÜNEN YÜZÜ

Vaveyla Yazarı: su ‘

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: 2|MADALYONUN GÖRÜNEN YÜZÜ

Öyle bir şeydir ki yaşam, içinde uyuşturucu misali insanı kendine bağımlı eden bir şeyler vardır. Uyuşturucu ne kadar hasar veriyorsa, hayat da aynıdır.

İnsan bu gözle bakınca uyuşturucunun ne denli tehlikeli olduğunu idrak edebiliyordu, çünkü hayat ondan katbekat daha tehlikeliydi. Ve bu denli tehlikeli olan yaşam, bir şey ile kıyaslanıyorsa, elbette o kıyaslayan şey de en az yaşam kadar tehlikelidir.

Karşımdaki adam kendini bu tehlikenin kucağına atmıştı. Uyuşturucunun. Bundan hiç olmadığım kadar emindim. Kıpkırmızı damarlar ile dikkat çeken, altındaki koyu mor halkalar ile çevrelenmiş kahverengi gözleri bana bakıyordu. Dişlerini birbirine kenetledi, açıkça öfkesini dindirmeye çalışıyordu.

"Bakın, Aral Bey, Doğu Bey şu an başka bir görüşme-" konuşmaya başlarken sesimi olabildiğince sakin tutmak için fazladan bir çaba göstermek zorunda kaldım. Sözüm, Aral isimli adamın elini masaya vurması ile adeta ağzıma tıkıldı. Kaşlarım çatıldı, ağzımı açmışken duraksayarak öfkeli bakışlar atmakla yetinebildim ve küfürleri teker teker geri yutmak zorunda kaldım. "Güvenliği çağırmak zorunda kalacağım." diye kesin bir dille uyardım adamı.

Ölü kadar beyaz teninde yeşilimsi bir renge sahip damarları belirginleştiğini fark ettiğimde ise bir elim dikkatlice masanın yanındaki kırmızı renkli güvenliği çağırmaya yarayan butona ilerledi. İlk geldiğimde kim Doğu Dümenci uğruna beni güvenliği çağıracak raddeye getirebilir diye düşünmüştüm. Butonun hangi anlamda işe yaradığını şimdi anlıyordum.

Doğu Dümenci'den uyuşturucu satın alan adam belli ki krizin eşiğindeydi ve titremeye başlamıştı, Doğu'da elbet vardır, beni kandıramazsanız diye haykırıyordu.

Arkadan gelen iki tane iri yarı güvenlik, adamı profesyonelce kollarından tutup binanın dışına sürüklemeye başladılar. Belli ki bu durumlara alışıklardı çünkü işlerini oldukça soğukkanlı bir şekilde yerine getiriyorlardı.

Yeni bilgi; Doğu Dümenci bir uyuşturucu satıcısı ve belli ki kullanıyor da.

Elime aldığım kalemi parmaklarım arasında çevirirken duruşumu düzelttim ve siyah saçlarımı omuzlarımdan arkaya itekledim. Doğu Dümenci'nin karşısına geçip beni bu insanlar ile muhatap olmak zorunda bıraktığı için tüm öfkemi bas bas bağırasım geliyordu ancak görevim dolayısıyla bunu gerçekleştiremiyordum.

Az önce güvenlik tarafından alınıp götürülen adamın gelişi ile yana iteklediğim ajandayı tekrar önüme çektim. Ajandanın içine sıkıştırılmış, pusuda hain çalışanının açığını bulmayı bekleyen Doğu tarafından hazırladığı belli olan haftalık planı ajandaya geçirmeye başladım. Sabrımın sınırlarını sınamak için mi ilkokul çocuğuna verilen görevler veriyordu bana?

İki gün sonraya ayarlanmış olan, tenha bir yerleşim yerinde bulunan bir restoranda yapılacak iş görüşmesini fark etmem ile dudaklarımda minik bir sırıtış oluştu lakin bu, bir ya da iki saniye anca sürdü. İfademi hızla düzelterek kalemi ajandanın üzerinde gezdirmeye devam ettim. Bu görüşme hain olup olmadığımı öğrenmek için atılan apaçık bir yemdi.

Mermer zeminde çıkan sert topuklu ayakkabı sesine bakılırsa Dora Dümenci, Doğu Dümenci'nin odasından çıkıyordu. Bakışlarım kimseye belli etmeden, önümden geçen Dora Dümenci'ye ve onun bir-iki adım arkasında siyah takım elbise ile yürüyen Mirza'ya kaydı. Daha doğrusu Gazel'e.

Dora Dümenci kolundaki çantasını düzeltti, siyahın en koyu tonuna sahip ve onun vücut hatlarını saran bir bluz giyinmişti. Altına ise sıcak tuttuğuna emin olduğum bir pantolon giyinmişti. Ve sanki yastaymış gibi o da siyahtı.

Mirza'nın bakışları birkaç saniye için bana kaydı. Dudağının bir köşesi yukarı doğru seğiriyor gibi olsa da saniyesinde durumu toparlayıp önüne döndü. Profesyonel bir şekilde rolünü oynamaya devam etti, elimdeki kalemi daha hızlı hareketler ile çevirmeye başlarken gözlerimi Mirza'danayırmadım. Tek amacım Mirza'ya rahatsızlık vermekti Benden ne kadar haz etmediğini ben dahil tüm Zeyl biliyordu, yeterince üstüne gidersem görevden ayrılabilirdi bile.

Kocaman bir binanın giriş katındaydık. Nedeni bilinmez, sekreter olarak benim masamı giriş kata koymuşlardı. Resepsiyonist sanıldığım oluyordu, lakin benim düşüncelerim, bunun da bana Doğu Dümenci tarafından yapılan bir test olduğu yönündeydi. Bu yüzden sesimi çıkarmamıştım.

Bana ait olan masanın yan tarafı bir koridora açılıyordu. Koridorun içinden bir kapı açılma sesi geldi ve aceleci adımlarla Doğu Dümenci çıktı koridordan. Dora Dümenci'nin kolunu yakaladığında birkaç saniyeliğine Mirza ile bakışlarımız kesişti. Mirza hemen görevine odaklanması gerektiğini anlayarak Doğu'ya müdahale edecekken Dora ona tek el hamlesi ile durması gerektiğini emretti. Mirza'nın içten içe öfkelendiğine emindim ama yüzüne hiçbir sinir hücresini yansıtmadı.

"Dinlemeden etmeden nereye gidiyorsun hemen? Cevap mı verdim sanki?" Dora tek kaşını kaldırdı, bir cevap beklediği belliydi. Doğu göz devirdi. "Hallederiz, diyecektim." dedi ilgisiz görünmeye çalışarak. Dora sevinçle gülümsedi, bir an şirkette olduklarını unutarak kardeşinin koluna sert olmayan bir darbe indirdi dirseği ile. "Aslanım benim!" ardından irkilerek ne yaptığını fark etti, gözleri etrafı taramaya başlayınca göz göze gelmemek için hemen başımı masaya eğdim tekrardan.

"Tamam," diye fısıldadı Dora ama sessiz olan ortamda duymam zor olmadı. "Sonra konuşuruz." ardından baş selamı verip çıkışa yürümeye başlayınca Mirza da peşinden ilerledi.

Ne hakkında konuştuklarını düşünürken dişlerim ile dudaklarımı yolmaya başladım, ki bunu yaparken farkında bile değildim. Tekrardan dünyaya dönmemi sağlayan şey Doğu'nun sesi oldu. "2 Ocak'ta olan görüşmeyi iptal et. Yerine konulacak toplantının detaylarını atacağım."

Üstten üstten bakışlar atan Doğu, son kez yaptığım işe göz gezdirdi ve sanki bir şeyler yolunda değilmiş gibi bir iç çekip az önce geldiği koridora tekrar ilerledi.

🖤

Yeşil gözlerini etrafta kuşkuyla gezdirirken masanın üzerinde olan elinin parmakları ritim tutuyordu gerginlikle. Sırtını sandalyeye yaslamıştı. Rahat bir şekilde oturuyor gibi gözükse de içindeki şüphelere kulak vermeden edemiyordu.

Karşısındaki sandalyede, kuzeni olmasına rağmen kardeşi gibi gördüğü, Dora'dan ayırmadığı Uraz vardı. Doğu, bakışlarını boşluktan çekip, ezbere konuşan Uraz'a baktı ve sözünü kesti. "Şu yan masadaki herif." sadece Uraz'ın duyduğuna emin olduğu kadar kısık bir sesle konuşuyordu. Zaten mekanı dolduran klasik müzik Doğu'nun sesini bastırıyordu. Uraz masanın üzerinden hafifçe öne eğildi, ciddiyetle kuzenine baktı. "Emin misin?"

Yan masada oturan adam, menüde gezdiriyordu gözlerini. Tam garsonu çağırmak için menüyü kapatmıştı ki Doğu, bir kez daha fevri kişiliğine yenik düştü ve sandalyesinden hışımla kalkıp, beklenmedik bir hızda adamın yakasına yapıştı.

Uraz, beklemediği bu hamle ile hızla ayağa kalktı ama bunun dışında hiçbir şey yapamadı; kuzeninin, adamın yüzüne iki tane yumruk indirişini izledi, ardından Doğu'nun öfkeli sesini duydu. "Canına mı susadın lan sen?"

Adam gözlerini kocaman açmış halde etrafına bakınmaya çalışırken Doğu adamın yüzüne bir yumruk daha geçirdi, adamın yüzü yana doğru düşerken Doğu, adamın giydiği gömleğin yakalarını daha sıkı kavradı.

Kendine gelen, ne olduğunu daha yeni algılamaya başlayan adam bir küfür savurdu, Doğu'nun iki dizine tekmeyi geçirdi. Doğu'yu yediği darbe durduramadı, etkilenmemiş gibi adama kafa atmaya hazırlanırken adam Doğu'nun yüzüne en az Doğu'dan yediği yumruklar kadar güçlü bir yumruk geçirdi.

Doğu, elmacık kemiğinde yıllardır duran o izin üzerine yediği yumruk ile dondu kaldı. Adam soluk soluğa olmasına rağmen, Doğu'nun afallamasından yararlanarak geriye çekilmeye çalıştı lakin Doğu onu daha sıkı kavradı. Yumruğunu sıktı, sıktı ve kolunu titretecek kadar çok sıktı. En sonunda hırlamaya benzer bir nefes kaçtı dudaklarından; bütün nefretiyle, öfkesiyle ve geçmişinin acısıyla yumruğu adamın elmacık kemiğine geçirdi. Adamın elmacık kemiğini kırdı ama umursamadı. "Orospu çocuğu!" diye haykırdı, elmacık kemiğindeki ize hiçbir şey olmamıştı, eskisi gibi orada duruyordu ve yediği yumruğun izi bile çıkmamıştı lakin Doğu o kesik izinin sızladığını hissediyordu.

Doğu, gözlerini kocaman açmış, dudakları aralık şekilde adama bakarken bir süre boyunca herhangi bir hamlede bulunmadı. İnsanlar Doğu'nun sakinleştiğini düşündü ama Doğu'nun dudaklarından fırlayan, mekanda çalan müziği bile bastıracak kadar yüksek sesli olan kahkahası ile bir krizin eşiğinde olduğunu anladılar.

İfadesini bozmuyor, gözlerini asla adamdan ayırmıyordu. Tek yaptığı kahkaha atmaktı. Ama adamı kolaylıkla kaldırdıktan sonra az önce kalktığı masaya atmasını kimse beklemiyordu. Adamın sırtı masaya yaslanırken nefesini hissedemiyordu. Doğu, masanın üzerinden bıçağı aldığında Uraz müdahale etmesi gerektiğini anladı, elini Doğu'nun omuzuna koydu lakin Doğu onu hissedemiyordu bile. Yaklaştı, adamın üstüne eğildi ve kriz eşliğinde titrerken adamın elmacık kemiğine bir çizik attı.

Adam çığlık attı, çırpındı ama Doğu izin vermedi, titreyen elini adamın boynuna doladı. "Geberteyim mi seni?" sesi az önceki kahkaha atan haline göre fazla sakindi. Lakin bu haline dönmesi uzun sürmedi, bir kahkaha daha attı adamın yüzüne doğru. Her zerresine yayılan ilahlık hissi hayli tatmin ediyordu onu. Bu hissi o kadar seviyordu ki zamanın durmasını ve yıllarca bu anda yaşamayı diledi. Artık daha sakin hissediyordu. Bir Tanrı'nın yerine geçmek için göğe süzülüyordu sanki.

Adam kafasını hiddetle iki yana salladı, Doğu'ya deminden beri yumruk atıyordu, tekmeliyordu ama Doğu hareket bile etmiyordu. Adam güçsüz olduğundan değildi, Doğu hissetmediğindendi.

Çünkü her şey zihinde bitiyordu. O darbeler Doğu'nun zihninde yoktu. O adamı, kendisine karşılık verebilecek kadar yukarıda görmüyordu çünkü. Dolayısıyla Doğu hissetmediği şeylere tepki veremiyordu.

Bıçağı yere savurdu, kime zarar geleceğini umursamadı. Adama neden saldırdığını bile unutmuştu. Tek hissettiği şey huzurdu.

Bu kargaşa güvenlikler gelene kadar sürdü. Doğu'yu iki kolundan tutup geri çektiklerinde tepki bile vermedi, iki tane iri yarı adamın onu sürüklemesine izin verdi sakin adımlarla.

🖤

Merdivenlerin son basamağını inip merdivenlerin tekrar katlanması için kırmızı butona bastım. Çalıştığından emin olunca Zeyl'in ezberimde olan dolambaçlı koridorlarında ilerlemeye başladım.

Madalyon'un ilk toplantısı vardı bugün.

Solda kalan toplantı odasına girdim. İlk göz göze geldiğim kişi Apolonia oldu. Aleksandra Apolonia Makowski. Genellikle ikinci ismini kullanırdı. Turuncu saçları şüphesiz ki en dikkat çeken özelliğiydi. Herkes onun kendisine ne kadar düşkün olduğunu bilirdi Zeyl'de. Bilindiği üzere ailesi zengindi, mutluydular. Tabii, ölmeden önce. Böyle bir geçmişe sahip bir kadın, nasıl olmuştu da Zeyl'e düşmüştü bilmiyordum. Tek bildiğim çok küçük yaşta Portekiz'den buraya gelmiş olduğuydu.

Onun yanında ise Mavi Başaran vardı. Apolonia ile arkadaşlıkları bir ömür sürecek gibi dursa da, insanoğlunun bir sonraki hamlesi asla belli olmazdı. Bu yüzden kesin konuşamıyordum. Mavi ile pek iyi anlaşamazdık. Bu durumda, Apolonia ile de anlaşamamış oluyorduk. Tanrı aşkına, bu göreve bana inat olsun diye hep anlaşamadığım kişiler mi seçilmişti?

Mavi, Zeyl'e ismini sergilediği dövüş yetenekleri ile duyurmuştu. Sadece kadınlar arasında değil, erkekler dahil herkesin içinden en iyi dövüşen kişi Mavi'ydi. Bunun nedenini hiçbir zaman fiziksel gücüne bağlamamıştım çünkü Mavi, karşısındaki kişi fiziksel olarak ne kadar kuvvetli olursa olsun onu yenebilecek kadar zeki bir kadındı.

Saçları bel hizasında düz kesilmişti, rengi siyahı andıran koyu bir maviydi ve yapısı kuşkusuz olarak düz denilebilecek bir biçimdeydi. Yüzünde ilk dikkat çeken yer siyah renge sahip ceylan gözleriydi. Onun ardından dolgun dudaklarıydı. Teni bir ölü kadar beyazdı. Ayrıca yüzünü kapatan fondötenin ardındaki çillerinin varlığından haberdardım.

Yuvarlak masanın diğer tarafında oturan ise Görkem Yazıcı'ydı. Sarı saçlarından önce dikkat çeken bir şey vardı, sol kolunu kaplayan dövmeler. En göze çarpan kartal dövmesiydi. Onunla iç içe geçmiş bir BJK yazısı vardı. Ardından diğer dövmeler ile iç içe geçmiş maske dövmesini gördüm. Onun dışında başka dövmeler de vardı. Roma rakamları, mum figürü veya benzerleri. Hepsi birbirinin devamı gibiydi, birbirlerini tamamlıyorlardı.

Gerardo Silvestri idi Görkem'in yanında oturan. Kahverengi dalgalı saçları vardı. Yüzü bana oldukça sıradan geliyordu. İtalyan kökenliydi ve çoğu kişi onun hakkında hiçbir şey bilmezdi. Ben de dahil. Tek bildiğim ne kadar iyi silah kullandığı ve Mavi'ye meydan okumayı sevdiğiydi.

Ve Mirza. En son göz göze geldiğim kişi oydu. Gök mavisi gözlerini üzerime dikmiş, beni baştan aşağı süzüyordu her zamanki kibirli ifadesiyle. Onu inceleme gereği bile duymadan tek boş kalan sandalyeye oturdum; Mirza'nın yanına.

Hiç kimse konuşmadı. Ortamı koca bir sessizlik kapladı. Gerginlik hepimize salgın hastalık gibi yayılırken parmaklarımla ritim tutarken buldum kendimi.

Akrep, yelkovanı kovaladı; altıncı dakikada kapı açılma sesi duyuldu ama kimse kafasını o tarafa çevirip kimin geldiğine bakmadı. Herkes kafalarında bin bir düşünce ile bakışlarını masaya kilitlemiş haldeydi, sesleri duyduklarından bile şüpheliydim. Hatta öyle ki nefes alıp vermek dışında sadece gözlerini kırptıklarına şahit olmuştum. Kimse ne bakışlarını masadan ayırmıştı, ne kalkıp gitmiş ne de burada kalmıştı. Hiçbiri burada değilmiş gibiydi. Onları bu denli düşünmeye iten neydi bilmiyordum ama ben de dahil hepsinin ifadesi birbirinin yansıması gibiydi.

Ferit Bozbey ilerledi ve boştaki sandalyesine oturdu. Bir süre boyunca kimse kıpırdamadı, Ferit Bozbey ise sanki çok meşgulmüş gibi birkaç dosyayı açtı, göz gezdirdi ve sonra tekrar kapatıp masada bir köşeye itekledi elinin tersiyle. Hepimize tek tek göz gezdirdi. Bu bakışı hepimiz çok iyi biliyorduk; ne haldeysek pek olumlu sonuçlar getirmediğimizi fazla belli ediyorduk.

"Kim ne öğrendi?" diye sordu Ferit Bozbey. Apolonia, Mavi, Görkem ve Gerardo'nun ağzında aynı anda aynı kelimeler çıktı; "Hiçbir şey."

Ferit Bozbey tam hayal kırıklığı ile bir nefes verecekken "Uyuşturucu ticareti." dedim ben, hemen ardından Mirza "Ve kullanımı." diye ekledi. "Ayriyeten, malların saklandığı depoyu da buldum." dediğinde Ferit Bozbey'in dudakları iki yana kıvrıldı. Ferit Bozbey sanki birimizin konuşmamı bekliyormuş gibi sessiz kaldığında, sessizliği dolduran benim sesim oldu ne yapmaya çalıştığının farkında olmama rağmen.

Rekabetimizden yararlanmak istiyordu.

"Beni fikrim, uyuşturucu ticareti sadece bir maske. Perde arkasında başka şeyler var."

Yuvarlak masanın karşı tarafından Mavi atladı lafa, "Uyuşturucu ticaretini neden maske olarak kullanacaklar? Aptal mı bu insanlar?" göz devirmek ile yetinmek istedim ama kendimi açıklama yaparken buldum. "Aynen. Aptallar. Yirmi sekiz yaşında bir oğlanı koymuşlar şirketin başına, ne kadar iyi yönetiyorlarsa artık, özel uçakları var. Ayrıca uyuşturucu ticaretinin bir maske olmadığı takdirde bir haftada depoya bile ulaşmamız imkansız olurdu. Sen aksine inanıyorsan, o insanlar mı sen mi apta-" sözüm bile bitmeden Gerardo lafa girdi. "Bir haftadır o adamların inindesin, ve sadece 'maske' olarak kullandıklarını ortaya attığın uyuşturucu ticareti bilgisine ulaşmış biri olarak fazla iddialı konuşuyorsun, Lida."

Dudaklarımın köşeleri iki yandan çekiştirildi, iblisin öz evladının hep kullandığı o sahte tebessüm ortaya çıktı. Lida Aren Altun'un hep kullandığı o sahte tebessüm ortaya çıktı. "Öyle mi dersin?" o, sahte tebessüm daha şeytani bir hal aldı, derinleşti. "Hiçbir şey bilmeyen birine göre fazla kendinden emin konuşuyorsun, Gerardo." kaşlarımı kaldırarak sorduğum soru ile Gerardo sakinliğini korudu, sırtını sandalyeye yasladı ve kibirli bakışlarını bana gönderdi. Tebessüm halindeki dudaklarımın bir köşesi kıvrıldığında tebessümüm ağız ucu bir sırıtış halini aldı.

"Sessizliği boş laflara tercih ederim, Lida." ses tonundaki tehdit, fark edilmeyecek gibi değildi. Ben de onun gibi sırtımı sandalyeye yasladım, kaşlarımı kaldırdım alayla fakat konuşma sırası bana gelmedi, Apolonia ortaya doğru konuştu. "Benim bir fikrim var. Başlangıç adına."

Ferit Bozbey gözlerini Apolonia'ya çevirdi. Apolonia'nın yeşil gözleri şeytani bir parıltıyla ışıldıyordu. "Söyle." dedi duygusuz olan görüntüsünden bir lahza ödün vermeden Ferit Bozbey. "Arın ile Lida, Dümenci'lerin annelerine ya da babalarına olan bağlılıklarının bilgisine ulaşsın," konuşurken sesi daha çok bize meydan okuyormuş gibi çıkıyordu, bu işi başarıp başaramayacağımızı merak ediyor gibiydi. "Eğer ailelerine karşı hâlâ bir sevgi besliyorlarsa ben ya da diğer arkadaşlarımız Ezgi ve Salih Dümenci'nin mezarını buluruz," dedi Mavi, Gerardo ve Görkemli kastederek. "Ve mezarı ateşe veririz."

Masada sessizlik oldu. Belki bambaşka insanlar oturuyor olsaydı bu masada, bu fikir kan dondurucu gelebilirdi onlara. Ama şu an kimse irkilmemişti bile. Hayatımız buydu. Ölüm, bizim için mübremdi. Zaten toprağın altına girmiş bir bedeni yakmak bizim gibiler için vicdan azabı yaratmıyordu. Tabii bu yapılırken ben orada olmayacaktım. Ateşin olduğu yerde ben olmazdım. Kaçışlardan hiç hoşlanmazdım ama ateş korkumu yenmek için de yanmam gerekirdi.

Ve ben yanmaktan korkuyordum.

"Olur." dedi Ferit Bozbey. Fazlasıyla kayıtsızdı. Ardından Görkem'e döndü. "Senin bir fikrin var mı?" diye sordu, Görkem geldiğinden beri konuşmamıştı. Daha çok benim burada ne işim var tavrını takınmıştı. Görkem bir nefes verdi. "Benim de bir fikrim var." dedi gözlerini masadan ayırmadan. Elinde bir kalem vardı, onu döndürüyordu saniyelerle yarışırcasına. "Uraz Yalçınkaya ile Lida. Uraz'ın ne kadar yavşak biri olduğunu biliyoruz. Lida ise güzel bir kadın. İlla ki aynı ortama girecekler. Lida ondan öğrenebilir ailevi meselelerin en azından bir kısmını."

Kaşlarım çatıldı, bu fikir benim için ihtimal dahilinde bile değildi. "Onunla yatmamı mı söylüyorsun?" derken sesimdeki öfkeyi gizlemeye gereği bile duymadım. Görkem'in dudakları az önce bende olduğu gibi şeytani bir tavırla iki yana kıvrıldı. Gülümsemekten çok bir sırıtma gibiydi. "Daha iyisi. Onunla çıkmaya başlamanı söylüyorum."

İtiraz etmek için dudaklarımı araladığım an Ferit Bozbey konuştu. "Mantıklı bir fikir," dedi, ben neresinin mantıklı olduğunu anlamadığım halde. Ardından bana döndü "Başarabilir misin?"

Dilim lal olmuş gibi hiçbir şey söylemedim, aralık dudaklarımı bile belki de dakikalar sonra kapattım. Ya da sadece bana dakikalar gibi geldi. En sonunda dehşetle diğerlerine baktım, hiçbirinin yüzünde zerre mimik oynamıyordu.

"Şaka yapıyor olduğunuzu umuyorum." dedim kendimi tutamayıp gülmeye başlarken. Sessiz toplantı salonundaki tek ses benim kahkaham iken Ferit Bozbey elini masaya vurdu, kahkaha sesim benden bile izin almadan sakinleşirken az önceki dehşet ifadem silinip gitmişti. Attığım anlamsız kahkaha, dehşeti benden arındırmış gibiydi. "Tamam, yaparım." dedim az önceki halimin aksine rahat bir tavırla.

Ferit Bozbey'in bakışları üzerimde gezindi, gereğinden fazla uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra ifadesinde saniyelik bir değişim oldu, ama ne olduğunu kavrayamadım. "Güzel," dedi en sonunda gözlerini benden ayırıp diğer herkesin üzerinde gezdirirken. "Bugünlük bitirelim mi?"

Herkes ağız ucu onaylayan mırıltılar çıkardığında Ferit Bozbey ayağa kalktı, dosyalarını da yanına aldıktan sonra bir daha arkasına dönüp bakmadan odayı terk etti.

Odada en çok bulunması istenmeyen ve bulunmak istemeyen kişi olarak Ferit Bey'den sonra çıkan ilk kişi ben oldum. İçeride bir kaos ortamı oluştuğunu hissediyordum lakin umursamadım, kısa topukları olan botlarımın koridorda çıkardığı ses ile ilerlemeye devam ettim. Geriye bakmak benim huyum değildi. Geçmiş, geçmişte kalmıştı ve ileriye değil geriye bakanlar hiçbir zaman bir adım ileri gidemezdi.

Ben hiçbir zaman geçmişin denizinde boğulurken çığlık atmamıştım. O denize hiç düşmemiştim. Benim çığlıklarım her zaman Araf'ın boşluğunda yankılanırdı. Ruh, Araf'ta dolaşır; yolunu, pusulasını arardı. Ta ki amel defterinin kapağı açılana kadar. Ben Araf'taydım. Amel defterim açılacaktı. Benim çığlığım o denizin ortasında geçmişte boğulmamak için değil, gelecekte yanmamak için olacaktı. Çünkü Lida Aren Altun hiçbir zaman geçmişe gelecekten daha fazla değer vermezdi.

Benim pusulam geçmişi değil, şimdiyi değil; geleceği gösterirdi. Her hamlem gelecekteki diğer hamlem uğrunaydı. Gelecekte rahata ermek için şimdi acı çekerdim ben.

Ben gelecek için şimdiyi feda edenlerdendim.

Ancak artık böyle değildi. Böyle olamazdı. Olursa ne olurdu şu an tam olarak kestiremiyordum, lakin iyi şeyler olmayacağı kesindi. Artık şimdim önemliydi. Şimdi ve gelecek mühimdi. Geçmişin bir önemi yoktu. Bu yüzden her hamleme dikkat edecektim, şimdimi ve geleceğimi mahvedecek her şeyden, herkesten uzak duracaktım.

Ben hayatımda bir ilk yapacaktım; kaçacaktım.

Hiçbir zaman kıyıya köşe kaçarak gerçeklerden kaçan bir kadın olmamıştım. Eğer olsaydım, şu an olduğum kadın olmazdım. Zihnimi muhtemelen iyi bir insan olduğuma inandır, öylece kötülüklerime devam ederdim. Ama artık emindim. Benim kanımın rengi, kötünün rengiydi. Hangi hikayenin başrolüydüm bilmiyorum, ama kesin olan şey bu hikayeyi ayrıcalıklı kılacağımdı çünkü ben kötülerdendim. Ben bir hikayenin kötü başrolüydüm. Nefret edilen başrolü.

Lida değildim. Babam bir kez daha yanılmıştı; ben hiçbir zaman Tanrı'nın en sevdiği kul olmayacaktım. Çünkü kötülerin bataklığına sürüklenmiştim; ölümün, sonu olmayan kuyusuna mahkum edilmiştim.

Ben ne olursa olsun gerçeklerden kaçamazdım, nefretten kaçamazdım ama bir süreliğine görmezden gelmeyi öğrenecektim. Buna zorunluydum.

Arın Mirza Arsal'ı görmezden gelecektim. Ondan kaçacaktım. Onu yok sayacaktım. Ona karşı nefret bile hissetmeyecektim, benim için hiçlikten ibaret olacaktı. Onu, hiçlik edecektim. Onu, zihnimin en ücra köşesine gömecektim.

Acelesiz adımlarım koridorun sonuna ulaştığında eş zamanlı olarak arkamda koridorun zırh gibi kuşandığı sessizliğin içine sert bir kapı açılıp kapanma sesi düştü. Adımlarım yavaşladı, tereddüt ederek de olsa durdum. Omuzumun üstünden arkama baktım.

Arın Mirza Arsal her zaman olduğu gibi alaycı ya da duygusuz değildi. Öfkeli gözüküyordu. Belli ki içeride damarına basmışlardı.

Ama burada beni ilgilendiren hiçbir şey yoktu.

Umursamadan, arkama bile bakmadan kaçmak istedim. O an, hayatım boyunca ilk defa içten içe kaçmayı istedim. Yemin ederim, bunu her zerremle istedim ama yapamadım. Kaçış, benim yolum değildi. O, öfkeli adımlarla yanıma yaklaşırken tek bir adım bile atamadım. Neden orada dikiliyordum öylece? Sert ve büyük adımlarla yanıma ilerleyen Mirza'dan neden uzaklaşmıyordum? Gururum mu el vermiyordu? Hayır, onu arkamda bırakınca gururuma leke sürülmeyecekti. Asıl şu an gurursuz gibi hissediyordum.

Mirza yanımdan geçip gidecekti, öyle olmalıydı, öyle olacaktı. Zihnim bana bunu söylüyordu. Tekrar ediyordu, gidecek diyordu.

Umarım haklı çıkardı.

Fakat aklımda olan ihtimallerin dışında bir şey gerçekleşti, Mirza'nın eli bileğimi kavradı. Teni bir buz gibi soğuktu, çok soğuk. Beni arkasından bez bebek gibi sürüklemeye başlarken şaşkınlıktan gözlerim kocaman aralandı, art arda bunu neden yaptığını, nereye gittiğimizi soran cümlelerime maruz bıraktım onu. O ise duymazdan geldi, ilerlemeye devam etti. Dolambaçlı koridorlardan acelesi varmış gibi ilerlerken benim gibi bu koridorları ezbere bildiğini en net şekilde gösteriyordu.

"Bırak bileğimi!" dedim aceleci adımlarına ayak uydurmaya çalışırken. Parmaklar daha sıkı kavradı bileğimi, dişleri arasında konuştu. "Bana emir vermeye kalkma." durmak istedim, peşinden gitmemek istedim ama eğer durursam bileğimden sıkıca kavrayan parmakları yüzünden düşeceğim gerçeği yüzüme tokat gibi indi. Dişlerimi sıktım, dudaklarımın seğirmesine engel olamadım ve kısa, öfkeli bir kahkaha attım. "Tekrar etmeyeceğim, bileğimi bırak." bileğimi kavrayan parmakları, iki adım arkasından gelen bedenimi kolaylıkla kendi yanına çekti. Sendeleyerek iki adım ileri gittiğimde hemen yanındaydım. "Sadece iki dakika uslu duramıyorsun, değil mi?"

Kaşlarım çatıldı, sert profiline bakarken konuştum. "Beni ne sanıyorsun sen? İstediğin gibi oynatabileceğin bir kukla gibi miyim?" dudakları iki yana kıvrıldı, gülümsemiyordu, Arın Mirza Arsal gülümsemezdi zaten, o ancak kibirli sırıtışı ile üstünlük kurmaya bakardı. "Kukla gibi mi hissediyorsun?" dedi, sesindeki tını çok tanıdıktı, oyun oynuyordu benimle. "Seni ben, kukla gibi hissettiriyorum, ha?"

Durmak için bir hamle daha yaptım, ama çoktan merdiveni açan kırmızı düğmeye doğru ilerlemeye başlamıştı. "Sözlerimden bunu mu anladın?" diye soludum, o ise umursamaz gözüküyordu. Sanki hiçbir şey umurunda değildi, ama biliyorduk, en çok da onun umurundaydı. Tüm bu görev, en çok onun umurundaydı. Şu an bana katlanıyorsa tek sebebi de buydu. Sakinliği de bu yüzdendi, umursamaz tavırları bu yüzdendi.

Korkuyordu. O, en çok anlaşılmaktan korkuyordu. Anlamak zor değildi çünkü burada olan herkes birbirini rahatça anlayabilirdi, karanlık bir kuyudan çıkarılan koyunlardık bir zamanlar hepimiz, sonra vahşilerin yuvası olan o yere atılmıştık. Zeyl'e. Ve burada, geçmişi karanlık kuyudan ibaret olan herkes en çok anlaşılmaktan korkardı. Kaçmaktan kaçardı. Biliyordum, çünkü ben de böyleydim. Biliyordum, çünkü insan en iyi kendisinden bilirdi. Biliyordum, çünkü insan kendisi gibi olan birini gördüğü an tanırdı.

Sessiz kaldı, bastığı düğme sayesinde aşağı inmiş olan merdivenlere doğru ilerledi, bileğimi bırakarak önden çıkmamı bekledi. Başka çarem vardı, elbette vardı ama şu an beni nereye götüreceğini bilme isteğim daha baskın geliyordu. Merdivenleri çıkmaya başladım. Onun da arkamdan geldiğini adım seslerinden anlıyordum.

Kapağı açtım, kendimi sokağa attım. Gökyüzü çivit mavisine bürünmüştü, rüzgar ise bir türlü hıncını alamıyormuş gibi esiyordu. Issızdı her yer, kimsecikler yoktu. Aksi olan bir sokak tercih edilemezdi zaten Zeyl'de, çünkü bu sokağı tamamen Zeyl'in içindekiler oluşturuyordu. Az önce çıktığım yer, tüm evlerin tam merkezinde kalıyordu. Bunun avantajı ise, bölgede herhangi adli bir işlem söz konusu olduğunda herkesin birbirini kendi çıkarları uğruna koruyacak olmasıydı.

Mirza arkamdan geldi, kapağı kapattı ve sanki onu takip edeceğimden çok eminmiş gibi yürümeye başlayınca sıkıntıyla bir iç çektim. Evimin olduğu yere yürümek için yön değiştirme hamlesi yaptığım an "Beni takip et, Aren." diyen sesini duydum. Ona döndüğümde elleri cebinde, bana bakma zahmetine bile girmeden öylece durduğunu gördüm.

Cebinden bir sigara çıkardı, dudaklarına yerleştirecekken "Sigara içme." dedim hızlıca. Duraksadı, eli öyle dururken omuzunun üstünden bana baktı ve kaşlarını kaldırdı. "Sebep?" diye sordu, bir alay aradım ama yoktu, gayet ciddi duruyordu. "Yanımdayken içmezsen seninle gelirim. Aksi takdirde gelmem."

Birkaç saniye için durdu. Bu isteğimi ne kadar saçma bulduğuna emindim ama ses etmeden cebindeki sigara kutusuna geri yerleştirdi sigara dalı ile çakmağı. Bu huyuma çevremdeki herkes alışmıştı ve aslında o da biliyordu ama bunu her seferinde unutmuş gibi yapıyordu. Bu unutmaların gibiden ibaret olduğuna emin olacak kadar uzun zamandır tanıyordum onu.

Tekrar bana baktı, gelmemi ima ediyordu.

Mecbur yanına adımladım. Gözleri bir süre üstümde gezindi elleri cebindeyken. Yanına geldiğimde benimle birlikte adımlamaya başladı. Aceleciydi, neyi kaçırmaktan korkuyordu bilmiyordum, belki de bir şeyi kaçmaktan korkmaktan ziyade bir şeyden kaçıyordu.

Neyden kaçıyorsa ya da neyi kaçırmaktan korkuyorsa, beni de peşinden sürüklüyordu ve bu hiç güven vermiyordu. Hissediyordum, ateşin içine sürükleniyorduk. Hissediyordum, ateşin içine bizi sürükleyen Mirza'ydı. Yakmak istiyordu ve biliyordu, yanmadan yakamazdı.

Beni yakmak istiyordu. Beni yakmak için kendisi de yanacaktı. Ve öyle bir suçluydu ki Mirza, suçluyu asla bulamayacaklardı. Mağduru öyle bir oynayacaktı ki Mirza, benim mağdur olduğuma asla inanmayacaklardı.

İkimiz de kül olacaksak eğer, onun külleri saklanacak, benim kalıntılarım okyanusta sonsuzlukta yüzecekti.

İkimiz de öleceksek eğer, onun mezarının toprağına çiçekler ekilecek, benim mezarımın toprağı daima kuru kalacaktı.

İkimizin de bir mezarı olacaksa eğer, onun mezarına, diğer dünyada yolunu aydınlatsın diye mum yakacak; benim mezarıma, öbür dünyada alevler içinde kalayım diye mum yakacaklardı.

Lüks bir arabanın önüne geldik, o sürücü koltuğuna kurulduğunda ben de yolcu koltuğuna geçmem gerektiğini anladım ve ses etmeden yerleştim koltuğa.

Boş yollar saniyelik olarak görünüyor, saniyeler sonra da arkamızda kalıyordu. Ağaçlar, sokak lambaları bile bulanık gözüküyordu arabanın ulaştığı hız sınırı yüzünden. Nereye gittiğimizi bilmiyordum, sormaya da niyetim yoktu çünkü bir cevap alamayacağımı düşünüyordum. Zaten bir cevap alsam da işime yaramayacaktı, her türlü bu arabadaydım ve istediği yere gidiyorduk. Yanımda bir tabanca vardı, belime sıkıştırılmış halde her zaman olduğu gibi en yakın dostum olarak geziyordu yanımda. O halde sorun da yoktu.

Yelkovan ile akrep birbirini kovalarken zihnimde asılı kalmış düşünceler, aynı zeminde çakılı kalmış çarklar gibi birbirini kovalıyordu. En sonunda araba durdu, Mirza arabadan indiğinde ben de indim. Geldiğimiz yere bakınırken buranın da ıssız bir yer olduğunu ve fabrikalar ile kaplı olduğunu gördüm. Fakat bundan daha yanlış giden, ellerimin endişeden kaynaklanan bir titremeye kendini teslim etmesine neden olan bir şey vardı.

Bir fabrika, hayır, fabrika değildi, bir depoya benziyordu ama o an o yapının ne olduğu umursayacağım son şeydi. Umurumda olan şey yapının cayır cayır yanıyor oluşuydu.

🖤

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18