5. bölüm / 5
PANDORA’NIN KUTUSU5|ATEŞTEN KRALLIK
Bölümler 5Şu an: 5|ATEŞTEN KRALLIK
Gözlerimden duygularıma siperler.
Her siperin ardında askerler.
Siperi geçenler, askeri geçemesinler.
Ardından vurulup, gömülsünler.
Ateşten krallık uğruna;
Sırtındaki bıçağın, bileğindeki neşterin öcünü alsın,
Gün yüzü görmesinler.
🖤
Güçlü olmak ile kendine güvenmek bambaşka şeylerdi. Ben güçlü biri olabilirdim ama kesinlikle kendime güvenmiyordum. Artık değil. Bu haldeyken değil.
Evet, anlık acıları kaldırabilirdim, dayanabilirdim. İnsanoğlu, anlık olan neyi kaldıramazdı ki? Ben de kaldırabilirdim her türlü şeyi ama sonrasında o ağırlık ile yaşayabileceğime olan güvenim her geçen gün azalıyordu.
Başarabilirdim. Ateşin içinde doğan, ateşin içinde yaşamayı da bilirdi neticesinde.
Ateşin içinde yaşamayı öğrenecektim.
Ateşten bir krallık kuracaktım.
Maskeler düştüğünde kimsenin masum kalmayacağı bir krallık.
Önümdeki mezara bakarken gözlerimden sızmaya çalışan hissin önüne siper koymakta zorlanıyordum.
Ezgi Dümenci ve Devrim Altun.
Yan yana geleceğini hiçbir zaman düşünmediğim o iki isim.
Dişlerimi birbirine kenetledim. Hayat devam ediyordu. Bunu söyledim kendi kendime. Hayat devam ediyor, Lida Aren.
Babaannemin armağanı Aren. Babamın laneti Lida.
"Yandaki mezara da mı su döksek?" diyen Doğu Dümenci'nin sesini duyar duymaz olduğum yerde dikleştim. "Efendim?" diye boş bulunarak sordum. Doğu Dümenci bana baktı, bir süre bakışlarını üzerimde gezdirdi. O an ne kadar rahatsız hissettiğimi belli etmemek için kendimi zorlamak mecburiyetinde kalmıştım. "Yandaki mezar diyorum," dedi, başıyla Ezgi Dümenci'nin mezarının yanındaki mezarı gösterdi.
Devrim Altun.
"Hera, beni dinlediğine emin misin?" Ne yapıyordum ben? Ne ara bu kadar duygusal birine dönüşmüştüm? Biliyordum işte bu mezarı, annemin mezarıydı. Hep gördüğüm gibi orada duruyordu.
Annesinin cansız bedenini gören, mezarına bakarken de ağlamazdı neticesinde.
"Dinliyorum." diye mırıldandım boğazımı temizleyip gözlerimi annemin mezarından çekerken. "Ben gidip su getireyim." diye mırıldandım bu sefer. Arkamı döndüm su almak adına mezarlığın çeşmesine gitmek için ama sözleri ile durdu adımlarım. "Gerek yok, burada fazladan su olduğu için söylemiştim." geri döndüm, kabuslarımda büyük rol oynayan o mezara baktım tekrardan.
"Devrim Altun... Tanıyor musun?"
İnsan zalim olabiliyordu. İstese de istemese de. Zalim sözleri vardı insanoğlunun. Öldürse de, öldürmese de. Genelde öldürürdü ama benim gibiler, bizim gibiler; sadece ağır hasar alarak, ölmeden geçerdi sözlerinden.
"Hayır."
Kısa ve net cevaplar. Bana Devrim Altun'u hatırlatıyor. İsmini her daim taşımayı başarmıştı. Ben neden başaramıyordum? Dönüp dolaşıp, Lida'nın kör kuyusuna düşüyordum.
Doğu sessiz kaldı. Arta kalan bidonlardan hâlâ dolu olanlara bir bakış attı, rastgele bir tanesini eline alıp kapağı açtı, Devrim Altun'un mezarına yaklaştı.
Doğu Dümenci'nin elindeki su, annemin mezarının kuru toprağını ıslattı.
Onun mezarına ne zamandır gelmiyordum? Sanırım birkaç ay oluyordu. Kurumuştu toprağı. Bir suçluluk duygusu hissetmeden edemedim. Annemin kuru toprağını Doğu Dümenci arta kalan su ile suluyordu.
İşi bittiği an bidonu önemsizce fırlattı. Evet, Doğu Dümenci'nin önemsediği tek şey kendisi ve sevdiği sayılı kişilerdi.
Dora Dümenci, Uraz Yalçınkaya ve kendisi.
Ve eğer hayatta olsaydı, annesiyle babası.
Fakat emin olduğum bir başka konu, kendi çıkarlarını her şeyden daha çok önemsediğiydi.
Gitme talimatını alır almaz adımlarımı yönlendirdim mezarlığın çıkışına doğru. Burada daha fazla kalamazdım, benim lehime olmazdı.
Doğu Dümenci önümden ilerlerken bir adım arkasında, çaprazında ilerliyordum. Botlarım karları eziyordu. Ocak ayının on dokuzuncu gününe girmiştik henüz. Saatler sabah altı civarıydı, neden bu saatte mezarlığa gelmişti hiçbir fikrin yoktu ama tek öğrendiğim bunu her ay ayın on dokuzunda tekrar ettiği ve her daim saatin sabah altı civarı oluşuydu. Varsayımlarıma göre annesinin, Ezgi Dümenci'nin ölüm tarihi, saati ile bir alakası vardı, şu an tam bir kanıya varamıyordum çünkü Ezgi Dümenci'nin ölüm tarihi gibi önemsiz detaylara hiç önem vermemiştim. Belki de önem vermeliydim, sonuçta Dümenciler için önemliydi tarihler. Bunu anlamak zor değildi.
Dürüst olmak gerekirse, bilmiyordum. Uzun zamandır pek çok şeyi bilmiyordum.
Mezarlıktan çıktı, ilerledi ve lüks bir marka olan arabasına ulaştı. Arka koltuğu açarak binince ben de yolcu koltuğuna oturdum.
Mirza'nın yanına.
Hayır.
Gazel'in yanına.
Sürücü koltuğunda oturuyordu, arka koltukta oturan Dora Dümenci'nin görmemesinden faydalanıyordu sanırım çünkü aksi takdirde Dora Dümenci'nin karşısında bu kadar yayvan bir pozisyonda oturamazdı. Elinde bir telefon vardı, ifadesiz yüzüyle telefona bakıyordu. Üzerindeki gömlek, ceket ve kravattan rahatsız olduğunu anlamak benim için zor değildi. Rahatsız olduğu her şeye, bana baktığı gibi bakıyordu.
Yanına oturduğum gibi duruşunu düzeltmişti, telefonunu cebine atmıştı ama benimle göz göze geldiğinde boşuna panik yaptığını anlamış gibi bir ifade ile kaplanmıştı yüzü.
Doğu Dümenci'nin de geldiğini anlayınca arabayı çalıştırmak için geç kalmadı.
Yol, gözlerimin önünde kayıp giderken bu görüntü daha da uykumu getiriyordu. Ben kesinlikle sabah insanı değildim, en azından dört saat uykumu almam gerekiyordu. Uyku hapı ile olsa bile. Sabah başım çatlayacakmış gibi hissettiren o ağrıyı karşıma alıyordum sekiz saatlik bilinçsizlik için. Genelde kabuslar görür; sırtımda, kolumda ya da bacaklarımda hissettiğim şiddetli sancı ile uyanırdım kan ter içinde. Kalp atışım da normal olmazdı, saçlarım terden boynuma yapışmış halde urgan gibi nefesimi keserdi. Gene de uyku hapı aldığım zamanlar ne rüya ne de kabus görerek bilinçsiz halde geçirebilirdim geceyi. İşte bu, tam olarak cennet gibi hissettiriyordu sabah uyandığımda dengemin altüst olacağını bilmeme rağmen.
Cebimde titreyen telefon ile gözlerim dalıp gittiği yoldan arabanın içine odaklandı tekrardan. Elim usulca cebimdeki telefonumu çıkardı, şifreyi girmek için fazla üşengeç hissettiğimden parmak izimi okutarak açtım telefonu. Bir mesaj gelmişti. Mirza'dan.
Gözlerim yan tarafıma döndüğünde kapı ile arasında kalan elinde telefon tuttuğunu, diğer eliyle direksiyon hakimiyetini sağladığını fark ettim. Bana bakmıyordu, gözleri yoldaydı.
Mirza: Betin benzin atmış.
Mirza: İyi misin?
Kaşlarım çatıldı. Ona baktım tekrardan ama o göz ucuyla bile bakmadı bana.
Aren: Telefona değil de yola bak.
Aren: İkinci bir kaza daha istemiyorum senin yüzünden.
Mirza: O kaza benim yüzümden değildi.
Aren: Her neyse işte.
Aren: Umurumda değil.
Aren: Yola bak yoksa inan hiçbir şeyi umursamadan deşifre ederim bizi.
Tekrar kaşlarımı çatarak ona baktım telefonu kapatması için.
Mirza: Biz?
Mirza: Biz diye bir şey mi var, Aren?
Aren: Yok mu?
Aren: İnadına mı bakıyorsun sen telefona?Aren: Felç kalacağım diye korkuyorum bir daha kaza yaparsam.
Mirza: Yok.
Aren: Ne, yok?
Mirza: Biz diye bir şey yok.
Aren: Bu kadar çabuk uzlaşacağımızı düşünmemiştim.
Mirza: Uzlaşma da yok.
Bu sefer çatık kaşlar ile bakan kişi o olmuştu. Muhtemelen kafasındaki sesler ile uğraşıyordu. O sesler her kötünün kafasında bulunurdu.
Aren: Sen iyi misin asıl?
Aren: Kendi kendine rollere girip duruyorsun.
Aren: Yola bak ya da bakma umurumda değil.
Aren: Geberip gideriz hep birlikte.
Mirza: Komik değildi.
Aren: Bence komikti.
Aren: Arkamızda Dora Dümenci ve Doğu Dümenci var, sence onları mı bizi mi kurtarırlar?
Aren: Arada kaynarız muhtemelen. Gerisini tahmin edebiliyorsundur.
Mirza: Bu senaryoyu kurmak için fazla düşündün mü?
Aren: Hayır.
Mirza: Belli oluyor.
Aren: Yola bak artık.
Mirza: Sen cevap vermeden bakmam.
Aren: Neye?
Mirza: Sorduğum soruya.
Aren: O kadar boş konuştun ki ne sorduğunu hatırlamıyorum.
Mirza: Arbaya bindiğindeki halini soruyordum.
Aren: Mezarlığın havası korkunçtu.
Aren: O yüzdendir.
Mirza: Mezarlıktan mı korktun?
Bir süre mesajına cevap vermeden öylece baktıktan sonra sadece evet yazıp telefonu kapattım bir daha mesaj atmaması adına. Tahmin ettiğim gibi yaptı. Telefonu kapatıp ceketinin cebine koydu.
Yol, sessizlik ve gerginlikle geçti. Doğu'nun da Dora'nın da bize güvenmediğini biliyorduk. Gene de farkındaydım, ikimiz de kulaklarımızı dört açarak dinledik arkamızda oturan kötüleri.
Ama yol bitene kadar kimse konuşmadı.
Çünkü herkes birbirinden bir şey saklıyordu.
Çünkü hiçkimse birbirine güvenmiyordu.
Yenilgiyi en iyi şekilde gözlerim önüne seren gerçek ise şu oldu; Dümenci'ler bir ekipti ve Mirza ile ben de bir ekiptik ama biz birbirimize sırtımızı emanet edemezdik. Dümenci'ler ise birbirine, birinin elinde bıçak olsa bile diğeri ona sırtını dönebilecek kadar güveniyorlardı.
Biz, bir savaşın ortasındaydık.
Güven duygusu savaşın yapı taşlarıydı. Ya yıkardı ya zaferi sana zahmetsizce getirirdi. Bize ne olacağı meçhuldü. Zaman belki bizi yıkacak belki de baştan yaratacaktı.
Ama ilk defa, bir savaşta tek başıma olmayacaktım. Bunu bilmek, bana güç veriyordu. Belki de bir nebze kendime olan güvenimi güçlendiriyordu.
Gerekirse ona güvenmeyi seçecektim ama ne olursa olsun savaşmaktan kaçmayacaktım.
🖤
Elimdeki spatulayı iki bacağımın arasına sıkıştırdım, ardından eğilerek dişlerim arasına sıkıştırdığım lastik tokayı saçlarımı özensizce topuz yapmak için kullandım.
Saatler sabahın yedisini gösteriyordu. Az önce uyanmıştım. Şimdi ise yatağımı toplamak ile uğraşıyordum. Daha doğrusu daha yatağıma girişmemiştim, yatağımdan daha dağınık olan saçlarımı topluyordum.
Topuzun beni rahatsız etmeyeceğinden emin olduğumda bacaklarım arasına sıkıştırdığım spatulayı elime aldım. Üzerimde gri bir kapüşonlu vardı, ev soğuk olduğu için bunu giyiniyordum. Altımda ise mavi bir pijama.
Çıkmış olan çarşafı yatağa geri sıkıştırmak için spatulayı kullanmaya başladım. Bu fikri Sille'den almıştım, tırnaklarını yaptırdığı günün akşamı tırnaklarına kıyamadığı için spatula ile düzeltiyormuş yatağını.
Esnerken kolumla ağzımı kapatmamla çalan kapı zilini duymam bir oldu. Muhtemelen Sille gelmişti. Başka kimse gelmezdi evime, hele ki sabahın bu saatinde. Sille tam bir sabah insanı olduğu için sabahları beni tonlarca mesajla uyandırmayı severdi.
Ayaklarımdaki terlikleri yere sürüye sürüye ilerlerken bir kez daha çaldı zil. Homurdanarak açtım kapıyı. Sille'ye söylenmek için dudaklarımı aralamıştım ki karşımda duran Mirza'yı görmem ile yarı kapalı gözlerim bir anda kocaman oldu.
Mirza'nın yüzünde ise şaşkınlığın tanesi yoktu. Zaten evime gelen oydu, neden şaşkın olsundu ki? Bakışları önce yüzümde gezindi, gözlerim uykusuzluktan ne haldeydi bilmiyordum ama emindim ki bu halde olmamdan zevk alıyordu. Bitkin.
Gözleri üzerimde oyalanırken elimdeki spatulayı fark etti. Dudaklarının köşeleri iki yana kıvrıldı. "Beni etkilemek için oldukça zayıf bir argüman."
Ona bakarken kirpiklerimi kırpıştırdım. "Neyden bahsediyorsun?" dedim, sesimin bıkkın çıkmasına engel olamamıştım. "Spatula. Beni yemek yaparak etkilemeye çalıştığını anlayabiliyorum ama boşuna çabalama, Aren. biz farklı dünyaların insanlarıyız."
Alaycı sözlerine karşı gözlerim hâlâ elimde olan spatulaya düştü. Bir nefes verip tekrar gözlerine baktım. Sabahın yedisiydi, mavi gözleri bana hiç iyi gelmiyordu. "Neden geldin, Mirza?"
Mirza kayıtsız gözüküyordu, hep olduğu gibi sanki hiçbir şey umurunda değilmiş gibi, sanki hayatı mahvolmamış gibi, sanki mahvolan hayatını hiç umursamıyormuş gibiydi.
Belki de sadece kabullenemiyordu.
Mirza, tam olarak böyle bir adamdı: kendi mahvolan hayatını bile kabullenemeyecek kadar korkak bir adam.
"Bir şey söylemeye geldim."
"Daha çok seni içeri almamı bekliyor gibisin. İtiraf et, bunun için geldin."
Kaşlarını kaldırdı ve dudakları alaycı bir tavırla iki yana kıvrıldı ama bu çok küçük bir sırıtıştı. "Diyorsun? Tam olarak ne için gelmişim? Seni görmek için mi?" alayla, yani bana benim silahımla karşılık veriyordu.
"Neden olmasın?" dedim, ardından onun gibi bir sırıtışla karşılık verdim. "Bence gayet yeterli bir sebep." omuz silktim sakin bir tavırla.
Gözlerini devirdi, ayakkabılarını çıkarma zahmetine bile girmeden öylece evin içine daldı. "Kar yağıyor dışarıda. Isınayım giderim." derken mutfağa doğru ilerliyordu. Bazen evimi öğrendiği güne lanet ediyordum.
Kapıyı sinirli bir halde çarparak kapattım ve onun peşinden mutfağa ilerledim. Raflarda geziniyordu gözü. "Hayret, kahven yok." dedi keyifli bir sesle, sesi neden keyifliydi hiçbir fikrim yoktu ama o mutluysa muhtemelen başıma bir iş gelecekti. Gülüşü benim için hayra alamet değildi, hiçbir zaman olmamıştı.
"Evet, yok." dedim düz bir tonda konuşarak.
Gözleri üzerimde gezindi, yüzündeki ifade kaybolmadı ama cevap da vermedi. Islanmış saçlarına baktım. "Eee, sen neden geldiğini söylemeyecek misin?" diye sordum umursamaz görünmeye çalışarak. Dudakları iki yana kıvrıldı. "Aslında şu an değil, gece vakti gelmem lazımdı ama muhtemelen bana kapıyı açmazsın diye şimdiden haber vereyim dedim." Bana yaklaştı, elleri kapüşonlusunun cebindeydi ve oldukça rahat gözüküyordu. Bana üstten bakıyordu, yalınayak olduğum için ve onun botları olduğu için boy farkımız iyice gözüme batıyordu. Bu da en az onun rahatlığı kadar sinir bozucuydu.
"Neyden bahsediyorsun?" sordum kaşlarımı çatarak.
"Bu gece saat tam üçte Ezgi Dümenci'nin mezarının önünde hazır ol. Fark edilmeyecek siyah bir şeyler giy."
İlerleyişi, bir daha arkasına bile bakmadan kapıdan çıkışı kabustan uyanmışım gibi hissetmeme neden oldu. Evime gelmişti, gecenin ta üçünde Ezgi Dümenci'nin mezarının önüne gelmem gerektiğinden bahsetmişti ve başka hiçbir şey söylemeden gitmişti.
Bıraktığı boşluğa bakarken sinirli bir iç çektim. Elimdeki spatulayı daha sıkı kavradım, bırakmadım. Sinirimi geçirmek için her tarafı yumruklamak istesem de sakin kaldım, öylece boşluğu izledim yalnızca. Zihnim, geçmişin ve geleceğin arasında gidip gelirken, yalnızlık daha da derinleşti.
Ne zaman olacaktı bilmiyorum ama bu görev sona erdiğinde, gene yalnızlığım ile ben baş başa kalacaktık.
İki farklı oyun. İki farklı maske. Ve şimdi ikisi de üzerimde.
🖤
Ateşten bir krallık, belki de sadece bir yanılgıydı. Krallığım değil, ateşten bir hapishanem vardı benim. Bir hücreye sıkışıp kalmıştım, her geçen gün duvarlar santim santim oynuyor, daha da küçülüyordu hücre. İlk başta fark etmiyordu dalgın zihnim, fark ettiği an bile çoktan nefesim kesilmiş oluyordu.
Karanlık serilmişti İstanbul'a. Kalbime. Hepimize. En çok kalbi karanlığa kapatılmış insanlar benimsendi İstanbul'u. Değerli şehir İstanbul bir yerlerde hayat yakmaya devam ediyordu.
Keman sesi kulaklarıma doluyordu, geçmişin hangi kısmından geldiğini bilmediğim sesler mezarlığa adım attığım andan beri derinden, çok derinden kulaklarıma ulaşıyordu; ürpertiyordu beni.
Adımlarım birbirinin ardı ardına sıralanırken görüş açıma girdi Mirza. Adımlarım hızlandı, ellerim hâlâ kabanımın cebindeydi. Soğuk bir kış gecesinde, özellikle de Ocak ayında olan bir gecede elleriniz çıplak gezemezdiniz kar yağarken. İnsan vücudu, ilk parmak uçlarından donmaya başlardı.
Onun da elleri cebindeydi, sıcağı arıyordu belli ki. Gözleri önündeki mezara kilitlenmişti ama benim geldiğimi fark ettiğine adım kadar emindim, çünkü bilirlerdi; onun gibi insanlar her şeyi bilir ve görmezden gelirlerdi. Maalesef ki ben de onun gibi olan insanlardandım. Biz, iyilerin nefret beslediği, kötünün hayranlık duyduğu, kötü olmak isteyenlerin imrendiği ve ancak iyi olmak isteyenin anlayabileceği kadar kötü insanlardık. Bazıları bizi insandan bile saymazdı, toplumda oluşan ahlak anlayışının dışında çıkmadan kendini iyi sanırdı; oysa hiçbirimiz saf iyi değildik.
Neticesinde her kötü, iyi doğardı.
Yanına ulaştığımda dudaklarından çıkan nefesin buhar halinde göğe yükselişini fark ettim. Sigara içmiyordu, sadece nefesi soğuktan etkileniyordu. Zaten koku da yoktu, sigara kokusunun olduğu ortamlarda bulunmaktan nefret ediyordum.
Hiçbir şey söylemedi. Bir süre bekledi. Neden bekledi bilmiyorum ama sesimi çıkarmadım.
Gözlerim Devrim Altun'un mezarını bulmamak için kendisiyle savaş içerisindeydi adeta. Bu mezarın başına her geldiğimde boğazımda alaz varmış gibi hissederdim. Gene aynısı oluyordu. Boğazım yanıyordu. Ağlamamak için sıkıyordum kendimi, yanımda en ufak bir açığımı arayan iblis varken ağlayamazdım zaten. İlk gelişim değildi ya, dayanabilirdim.
Devrim Altun'un, annemin yasını yaşamamı mı bekliyordu? O halde boşuna bekliyordu, benim yasım ancak toprağın altında bitebilirdi.
"Neyi bekliyorsun?" diyen sesim sessizliği doldurdu. Göğüs kafesimde yangın vardı, kimse beni kurtarmıyordu. Bebek Lida Aren Altun kurtarılmıştı ama şu an olsa eskiden beni kurtaran kimsenin gelip de aynı şeyi yapacağını düşünmüyordum.
"Gitmeni."
Sözlerini duyduğum an kaşlarım çatıldı, onun yanındayken sürekli bu ifadeyle bakıyordum etrafa. Etrafa ve ona. Hayır, annemin mezarına değil.
"Ne?" direkt olarak fırladı soru ağzımdan, refleks gibi bir şeydi. Sözleri artık saçma olmaktan çok anlamsız geliyordu kulağıma. "Ne gitmesi?"
İç çektiğini duydum, ardından gözleri bana döndü; ben zaten onun profiline bakıyordum. Dağılmış saçlarının alnına dokunuşuna, soğuktan teninin kızarışına, keskin bakışlarına ve çatık kaşlarına. "Git, Aren."
Ona doğru bir adım atacakken durdum, kendime hakim oldum. Aptal olma, Aren. Anneni hayal kırıklığına uğratma, Aren. Bir kez daha olmaz, Aren.
"Beni buraya çağıran sendin..."
Sözlerimin devamı vardı ama o dinlememeyi tercih etti. "Evet, seni ben buraya çağırdım. Her çağırdığım yere geliyor musun sen, Aren?" çatık kaşları ile desteklenen sert bakışlı mavi gözleri, benim gözlerime baktı. Ben ise ona hayretle, hatta dehşetle bakıyordum. Dudaklarım aralanmış, tabancamı çıkartıp alnına dayamamak için zor duruyordum. Kaşlarım havalandı. "Mirza, senin amacın benim aklımla oynamak mı?" saçmalıyordum, resmen benimle oynamıştı ve bunu hazmediyordum. Oyalanıyordum. Kovulduğu yerde durmak için bahane üreten bir yabancıydım bundan sonra kendime.
Cevap vermedi, dudakları düz bir çizgi halindeyken benim dehşet içindeki ifademi izledi. Gözlerinde eğlence kırıntısı bile yoktu, o halde neden bunu yapmıştı?
"Çok geç olmadan git, Aren."
Çok geç olmadan git, Aren.
Çok geç olmadan.
Her şey için çok geç kaldın, Aren.
Kafamı iki yana salladım, sayıklar gibi söyledim: "Beni buraya sen çağırdın." doğruydu işte, beni buraya o çağırmıştı. Onun yüzünden gecenin bu saatinde annemin mezarının yanına gömülü olan bir şerefsizin mezarının önündeydim.
Üzerime doğru bir adım attı, bedeni artık tamamen bana dönüktü; sözleri sanki çok acelesi varmış gibi çıksa da yalancı dudaklarından, hareketleri acelesi varmış gibi değildi.
"Her şey çığırından çıkmadan önce git, Aren. Bir daha söylemeyeceğim. Sadece arkana bile bakma ve git." sürekli aynı şeyi sayıklayıp duruyordu, dilinden düşürmüyordu şu kelimeyi. Git, Aren.
Başımı sallamak üzereydim ama çenemi kavrayan soğuk parmakları kafamı yerinde sabit tuttu. Gözlerine bakmaya zorladı beni. Başımı kaldırmak zorundaydım zaten onun maviliklerini görebilmek için. Hayır, görmek falan istemiyordum bir göğü içine sığdırmış gözlerini. Her baktığımda kanıyordum çünkü. Her baktığımda, göğe baktığımda olduğu gibi dönüyordu başım, göğüs kafesim sıkışıyordu, etraftaki her şey anlamını yitiriyordu.
"Aren," dedi tekrardan, yalanın ağzında yuva yaptığı ağzından ismim düşmez olmuştu; bu sinir bozucuydu, çok sinir bozucuydu. "Hadi, git. Ben..." duraksadı, sanki söylemek istemiyordu, tereddüt ediyordu; hayır, bunun sankisi yoktu çünkü düpedüz tereddüt ediyordu. "Sana açıklama yapacağım ama şimdi gitmen lazım." sesi bir anda yumuşamıştı, beni ikna etmeye çalışıyordu. Zihnime o küçük yılanlarını "zehirsiz" diyerek sokacak, büyütecek, kendi kanında taşıdığı zehirli kanı yılanlarına bahşedecekti. Arın Mirza Arsal, zannettiğimden daha tehlikeli bir adamdı.
"Açıklama falan istemiyorum senden." diye adeta tısladım gözlerine bakarken. "İstediğin olduktan sonra başıma ne geleceğini bilmiyorum. Ve sana güvenmiyorum. Gece bittiğinde, güneş sokaklara vurduğunda senden açıklama isteme gereksinim olmayacak çünkü olan çoktan olmuş ve bitmiş olacak."
Netti isteğim: beni buraya çağırırken amacı ne ise ona devam etmesi.
"Aren," Bu sefer sesi yumuşak değildi, dişlerini sıkıyordu. Ayrıca sürekli tekrar ediyordu aynı kelimeyi: Aren. Kendimde sevdiğim bir bu isim kalmışken nefret ettirecekti beni bu yegane şeyden de. Dişlerini biraz daha sıktı, çenesi kenetlenmişti; karanlığa rağmen iyi görüyordum. Dibimdeydi ayrıca, karanlığa alışmış gözlerim onu net seçebiliyordu. Düşünmemek için inceliyordum onu, mimiklerini, göz kapaklarının açılıp kapanışını, çenesinin gerilişini... Sırf yan tarafımda kalan mezara göz gezdirmemek için kilitlenmiştim yüzüne.
Ben belki duygulardan kaçmazdım, ben belki hiçbir şeyden kaçmazdım ama karşımda bu adam varken ağlamamak uğruna acımdan kaçabilirdim. Bir an bile olsa kaçışlara sığınabilirdim.
Her şey bir yana, itiraf etmek gerekirse... korkardım. Kaçmadığım için korkardım. İlk defa gerçekleri en yalın haliyle zorla zihnime kazıdığım o geceden beri tutunacak bir umut dalım, kendimi kandıracak yalanlarım kalmamıştı. Tehlike içindeydim. Hayatım, tehlikeydi. Bunu algıladığımdan beri günlük tutma alışkanlığımı dahi değiştirmiştim, gene yazmıştım ama bu sefer yazılar okunmayana kadar karalamıştım üzerini. Çünkü birisinin bulmasından, alıp okumasından korkmuştum. Nefretimi kusmuştum sayfaya, kinimi diri tutmuştum, kötülük tohumumu gözyaşım ile sulamıştım sayfada.
"Başına bir şey gelmeyecek. Sana yemin ederim başına hiçbir şey gelmeyecek." Yutkundu, bakışları etrafta gezindi; gözlerinde endişe vardı. "Polisler... Polisler takıldı peşime. Yas tutan birinin kılığına girdim. Git, Aren. Polisler gelmeden ve şüpheler üzerime çekilmeden git."
Kaşlarım istemsizce havalandı onu dinlerken. "Polisler senden ne istesin?" Diye sorguladım ister istemez. Ama eğer haklıysa, polislerle muhatap olmak istemezdim çünkü yanımda kendi kimliğimin yanında sahte bir kimlik ve tabancayla bıçak taşıyordum.
"Ruhsatsız silahı fark ettiler."
Gözlerimi birkaç saniye için yumdum ardından tekrar açıp mavi gözlerine diktim. Garip bir ifadesi vardı, artık endişeden çok umutla bakıyor gibiydi. Neyi umut ettiği ise tam bir muammaydı.
"Aptallıklarına beni sürüklemeye bayılıyorsun değil mi, Mirza?" diye fısıldadım öfkeyle. Bağıramazdım, nedenim şuydu ki, polislerin şüphesini üzerime çekebilirdim eğer çevredelerse.
Gözlerine kısa bir an, çok kısa bir an öfke oturdu, ardından nefreti de öfkesine yakın bir konumda gördüm ama bu hemen silindi yüzünden. Öfke ve nefret ilk defa bu kadar çabuk silinmişti yüzünden. "Sadece git, Aren." dedi sanki bunu söylemekten bıkmış gibi. Ben de bıkmıştım bunu duymaktan ama öylece arkamı dönüp gitmek hiç de normal gelmiyordu bana. Polislerin ise sadece bir bahane olduğuna inanıyordum. Asla benim tanıdığım Arın Mirza Arsal gibi davranmıyordu.
Ama bir şans verdim. Geriye bir adım attım, ardından bir adım daha ve bir adım daha. Sonra arkamı döndüm ona. Geldiğim yola geri dönerken son kez bakışlarım annemin mezarına değdi.
Devrim Altun.
Adının anlamını en iyi şekilde taşıyan bir kadındı Devrim Altun. Hayatımdaki en büyük devrim, onun yüzünden olmuştu. Onun yüzünden. Yediğim ilk bıçak, sırtımdan olmuştu. Bıçağın delip geçtiği kişi anneannemdi ama kanayan benim kalbimdi. İkinci darbe annemden gelmişti. Anneannemi suçlayacak hiçbir şeyim yokken annemi suçluyordum burada. Bileğimi kanatan neşter, annemin bileğini delip geçmişti ama kanayan benim bileğim, benim kalbim, benim ruhumdu.
Bir neşter ile kimsesiz kalmıştım ben.
Şimdi onu, Arın Mirza Arsal ile yalnız bırakıyordum. Diliyordum ki onu görür, beni sürüklediği uçurumu görür ve neşteri son anda bile olsa çekerdi bileğinden; umuyordum ki kalkıp tekrar kollarına alırdı beni, tekrar okşardı saçlarımı.
İlerledim, mezarlığın çıkışa doğru yürürken bir daha arkama bakmadım; bakardım, biliyorum ki o neşteri son anda bileğinden çekseydi arkama dönmekten çekinmezdim. Ama olmadı. Neşter bileği kesti. Annem ruhunu kaybetti, ben ise kendimi. O an aklına bile gelmeyen kızı Lida Aren Altun, son nefesine kadar kızgın kalacaktı annesi Devrim Altun'a.
Ama şu an değil. Burada değil.
Geri dönmüştüm.
Mezarı öpmüştüm. Tam iki kere. Günler önce gelip de öpemediğim o gün için ve arkamı dönüp gittiğim şu an için. Gözümden usulca süzülen yaşı gece sakladı; saçlarım, eğildiğim toprağa değdi. Son kez isme baktım. Devrim Altun'a veda ettim ama bu vedam da diğer vedalarım gibi sahte oldu. Ona veda edemezdim, bu benim için imkansızdı çünkü biliyordum, geri dönecektim.
Avucumu yasladığım mezar taşını okşadı başparmağım. Zorlukla söktüm elimi o mezardan. Zorlukla kalktım ayağa. Zorlukla döndüm arkamı.
Bir daha Mirza'ya da bakmadım mezara da.
Beni buraya acımı pekiştirmek için mi getirmişti bilmiyordum. Bu konuda hiçbir fikrim yoktu ama artık hiçbir endişem de yoktu. Bana ne yapacağı umurumda değildi. Para önemli değildi, zaten kaybedecek bir şeyim yoktu param dışında. Bir vicdanım yoktu, elimden almaya gücü yeteceği bir sevdiğim yoktu, gözlerimde söndürebileceği bir fer yoktu. Sadece kaybolmuş bir ruhum vardı ama onu ben dahi henüz bulamamıştım, belki ufuk çizgisine karışmış olabilirdi. Devrim Altun, benden kaybedebileceğim son şeyi de alıp gitmişti. Kendisini.
Devrim Altun, kendisini bir mezara; beni ise yanmamı göze alarak ateşten bir krallığa itmişti. Ben o ateşten krallıkta bile kurtulma hayalleri kuran zavallı biriydim ama artık değil, artık kurtulmak istemiyordum. Ateşten krallık beni ateşine bağımlı etmişti. Bir şeyler beni çekiyordu, Zeyl çukurundan çıkmak bir yana dursun çıkmak bile istemiyordum.
Ben git gide dibe sürükleniyordum ve arkamda bıraktığım bir çift mavi göz beni izliyordu.
🖤
Bölüm başında yer alan şiir, Aren'in günlüğüne yazdığı şiir. Tam bu gün(yani bölümün bittiği yer), evine vardığında yazdı tüm kırgınlığı ve şüphesiyle. Ama tabii ki okunmasından korkup üstünü karaladı.
Bölüm etkileşimi
