ON ÜÇ kitap kapağı

4. bölüm / 4

ON ÜÇ

BÖLÜM 4: UYAN

Vaveyla Yazarı: Elif Arslan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: BÖLÜM 4: UYAN

“Uyanma vakti.” dedi Kael.

“Hmm...”

Uzun süredir bu kadar deliksiz uyumamıştım. Uyuyabiliyorken daha fazla uyumak istiyordum.
“Dolapta kıyafetler var,” dedi.

“Aşağı inmeden önce duş al.”

“Hıhı.”

Gözlerimi henüz açmamıştım ama kapının aralandığını duydum.

“Kahvaltıya geç kalma. Liora’dan azar yemek istemezsin.”

Ardından kapıyı sessizce kapattı. Başımı yastıktan kaldırmak istemiyordum.

Yatabiliyorken yatmalıydım.

Ama bu kez kaçmak istemiyordum.

Zorla doğruldum. Kael’in dediği gibi, dolapta bir çift kıyafet vardı: kenarları cepli kahverengi bir pantolon , Kael’in giydiğine benziyordu, ve üzerine sade bir beyaz tişört.

Giyinmeden önce banyoya geçtim.

Sıcak su, kasılmış bedenimi sanki bir anlığına dokunmadan sevdi. Saçlarım ilk başta tarağa karşı koydu. Sonra onlar da boyun eğdi. Yatağın kenarında bulduğum tokayla saçımı bağladım. Ve aynanın karşısına geçtim.

Bir süre gözlerimin içine baktım.

İnsana benziyordum.

Belki de o kadar korkutucu değildi… ayık olmak.
Her kimse bu Liora, kızmadan aşağı insem iyi olacaktı.

Merdivenleri ağır adımlarla indim. Salona girdiğimde yemeğe çoktan başlamışlardı.
“Günaydın, kızım.” dedi yaşlı kadın.

Benim için boş bıraktıklarını düşündüğüm sandalyeye oturdum.

Dün sadece kafasını gördüğüm genç kız bu kez yanımdaydı. Tahtadan yapılmış bir tekerlekli sandalyede oturuyordu. Dün sımsıkı bağlı saçları bu kez çözülmüştü. Omuzlarına dökülen saçlar, onu daha da kırılgan gösteriyordu.

Ava karşımdaydı. Yanında Kael.

Ava’nın saçları yine dün olduğu gibi tepesinde atkuyruğu yapılmıştı. Yüzünde her zamanki gibi güçlü bir ifade vardı.

“Güzel uyuyabildin mi?” diye sordu Ava, tabağına birkaç salatalık koyarken.

Omzumu silktim. “Ne oldu yine mi uyutacaksın beni?”

“Beğendiysen neden olmasın.” salatalığını çiğnerken dudağının kenarı kıvrıldı. Bu kadın beni sinir ediyordu ama garip bir şekilde ona karşı koyamıyordum.

“Hişşt.” dedi yaşlı kadın “Sofrada konuşulmaz.”

Kadının uyarısından sonra sofrayı sessizlik kapladı sadece herkes önündeki yemeğe bakıyordu. Yarınlar yokmuşçasına karnımı doyurdum.

***

Sofra toplanmaya başladığın da ben kadife koltuklara çekildim.

“Yanıma gel.” dedi Ava dünkü odaya girerken. Dediğine uydum. Uymamak gibi başka çarem varmış gibi gelmemişti. Bu sefer Ava’ nın karşısına oturdum.

“Düşündün mü?” diye sordu.

“Önemli mi?” dedim. “Başka çarem var mı?”

Ava gözlerini tavana dikip burnunu kırıştırıp düşünüyormuş gibi yaptı.

“Sanırım, yok.” dedi en sonunda da.

Koltuğun arkasına doğru yaslandım. “Yanlış bir şey yapmıyorsun.” dedi Ava.

“Sizden bir şey istiyorum.” dedim. “Sadece bir şey.”

“Söyle.”

“Bana dürüst olmanızı istiyorum. Ne olursa olsun bana doğruları söyleyeceksin.” Ava’nın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi, samimi olmaktan çok uzak, daha çok bir oyun arkası tebessümü gibiydi.

“Sana yalan söyleyeceğimizi ne inandırdı?” omzumu silktim.

“Size biraz da olsa güvenmiyorum.” dedim sonun da. “Kim olduğunuzu bile bilmiyorum, sizin aksinize. Sadece söylediklerinize az da olsa inanmak istiyorum.”

“Öyle olsun.” dedi Ava. Ayağa kalkıp elini uzattı. Ben de kalkıp havadaki elini sıktım.

“Pişman olmayacaksın.” dedi yüzünde garip bir zafer mutluluğu vardı, sanki hamleyi kazanmış bir satranç oyuncusu gibi.

“Umarım.” dedim.

Sonra Ava odadan çıktı. Ben yine tek başıma kalmıştım. Kendimi garip hissediyordum. Güven de hissediyordum. Ilk defa kendim değildim.

Yaptığım şey ne kadar doğruydu?

Isimlerinden başka bir şey bilmiyordum. Tabii söyledikleri ne kadar doğruysa. Bir hışımla gelmiştim buraya şimdi tutsak mıydım yoksa misafir miydim o bile belli değildi.

Düşünmeden davranmıştım, yine.

Elim de koca bir hiçlik vardı. Rüzgarın estiği yöne gidiyordum. Korkaklıktan başka bir şey değildi. Bu sefer zorda olsa dizginleri kendi elime almalıydım.

Bu zor olacaktı. Ama artık büyümeliydim.

O gün başka kimseyle konuşmadım.

Sadece yaşlı kadın – Liora – arada odama çıkıp eksik bir şeyimin olup olmadığını sordu.
Akşam yemeğine inmek istemediğimi söylediğimde ısrar etmedi.

Garip bir şekilde bu akşam sorunsuz geçti.
Uyku ilacına ihtiyaç duymadan uyumuştum.

Çimenler toprağı sıkıca örtmüştü. Sonsuzluğa uzanan bir vadiydi. İleride gök ve yer birleşiyor, dünya kocaman ve sessiz bir nefes gibi duruyordu.

“Yakaladım!” dedi biri.

Babamdı.

Beni kucağına aldı, havaya kaldırdı, döndürdü. Kahkahalarım bulutlara çarpıp tekrar bana döndü.

Menekşeler vardı her yerde, mor ve canlı.

Koşmaya başladım, o da arkamdan geldi.

“Geliyorum!” dedi, sesi hâlâ neşeliydi.

Koştum...

Koştum...

Sonra önümde bir mezar belirdi.

Elenya Graace

Sevdiğimiz, sustuğumuz, unuttuğumuz...
Birden vadi sessizleşti. Mor menekşeler öldü. Yeşil çimenler solmaya kararmaya başladı. Mavi gökyüzü biraz dan olacak kasırganın habercisi gibiydi.

Babam yanımdaydı. Mezarı görünce yere çöktü. Ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.

“Baba...”

Omzuna dokundum.

“BIRAK!” diye bağırdı.

Bir hışımla ayağa kalktı.

“Dokunma bana!”

Ağzının kenarından salyalar akıyordu. Ellerinin tırnakları uzadı, bedeni orantısızca büyümeye başladı.

Giysileri yırtıldı.

Gözleri boştu.

“Sen hâlâ yaşıyor musun?”

Sesi artık ona ait değildi. Her yerden geliyordu. Kulaklarımı kapattım ama duymaya devam ettim. Babam büyüdükçe, ben küçülüyordum. Ellerim bir çocuğun ellerine dönüşmüştü.

“Ben...”

Ne diyecektim ki?

Babam karardı.

Sis oldu.

Bir hayalet gibi dağıldı.

Sonra o sis yere düştü.

Evimizdeydik şimdi.

Babam yerde yatıyordu. Ben yanındaydım. Elimde bir bardak su vardı.

Emekleyerek yaklaştım. Bardağın içinden birkaç damla halıya döküldü.

“Baba... kalk. Ben... üşüyorum.”

Babam cevap vermedi. Gözleri tek bir noktaya kilitlenmişti. Tenine morluklar yayılıyordu. Dili ağzından dışarı sarkmıştı.

Sonra ben ağlamaya başladım.

Sadece ağladım.

Ben ölmeliydim.

“Violet, kalk!”

Ses... buraya ait değildi.

Uzaklardan geliyor gibiydi.

Sonra bir çift el yanaklarıma dokundu.
Tokat gibi değildi. Ama nazik de değildi.
Zor bela açtım gözlerimi. İlk gördüğüm şey Ava’nın yüzüydü. Başım dizlerine yaslanmıştı. Kael ve Liora da odadaydı.

Hepsi gecelikleriyleydi, uyandırılmışlardı.
Kıyafetim sırılsıklam olmuştu.

Soğuktu.

Yavaşça doğruldum. Oturduğumda Ava yerinden kıpırdamadı.

“Nasılsın?” diye sordu Kael.

Yanıma oturdu, elinde bir bardak su vardı.
Bardağı uzattı.

Ellerim hâlâ titriyordu.

Bardağı zor tuttum, içerken birkaç damla dudağımdan süzüldü.

Ava dikkatle baktı.

“Sayıklıyordun.” dedi.

“Ne görüyordun?”

Başımı çevirdim.

Bir süre konuştum mu, ağladım mı, sustum mu hatırlamıyorum.

Sonunda sadece şunları fısıldadım:

“Anlamıyorsunuz.”

“Hiçbiriniz bilmiyorsunuz. Ben orada ne yaşadım bilmiyorsunuz. Kafam uyuşmadığında, o şeyler geri geliyor. Hatırlanmaması gereken her şey, kafamı kırıp tekrardan içeriye giriyor. Ne kadar unutmaya çalışsam da.”

Ava bir süre baktı.

Uyku sersemi miydi, yoksa sinirli mi, anlamıyordum.

Ama kalktı.

Yavaş ve kararlı.

“Bana bak Violet.”

Sesi çatallıydı. Ama içinde başka bir şey daha vardı.

Yorgunluk, inat ve... belki biraz da endişe.

“Sadece sen bir şeyler yaşamışsın gibi davranmayı bırak. Sen o küçük, korkmuş kız değilsin artık. Ayağa kalkmak zorundasın. Yoksa her gece boğulmaya devam edersin.”

Bir adım yaklaştı.

“Ve eğer sabah hâlâ böyle mızmızlanmaya devam edersen, konuşma tarzımız değişir.
Şimdi yat.

Zıbar.”

Gözlerini kaçırmadan döndü ve çıktı.
Diğerleri Ava’nın arkasından çıktılar.
Kael en son çıktı.

Çıkmadan önce göz göze geldik.

Ağzından tek kelime çıkmadı, ama gözleri konuşuyordu.

Acıma vardı bakışlarında.

Halime acıyordu.

O kimdi de benim halime acıyordu?

O gece beni bulduklarında da böyle bakıyorlardı insanlar.

Sonra Nolan da böyle bakmaya başlamıştı.
Hep yanımda olduğunu söylerken bile… acıyordu bana.

Ben gerçekten acınası bir halde miydim?

Korkak, geçmişinden kaçan…

Bedeni büyümüş ama kendi büyüyememiş bir kızdım.

Ben bunları hak etmiyordum.
Hiçbirini hak etmiyordum.
Yaşadığım her şey sadece zihnimdeydi,
Ve ben…
Ben o kadar da bunamamıştım.

Yastığı suratıma bastırıp bağırdım. Sesim yastığın dışına çıkamadı, ama içimde biriken düğüm çözülmüştü.
Biraz olsun rahatlamıştım.

***

Sabah, kimse beni uyandırmadan kalktım. Madem o kahrolası ruh toplayanı ben öldürecektim —En azından aşağıdakiler öyle söylüyordu — O zaman geceki davranışlarına sessizce boyun eğmeyecektim.

Bir işe kalkışmıştım.

Tam olmalıydı.

Baktım bu insanlarla yürümüyor, çeker giderdim.
Sadece dinleyecektim. Ne söyleyeceklerini öğrenip yoluma bakacaktım. Dün giydiğim kıyafetleri tekrar giydim. Saçlarımı taradım. Yüzüme soğuk bir su çarptım.
Kendime bir söz verdim:

Bir daha aklımın bulanmasına izin vermeyecektim.

Ve bu...

Benim kendime koyduğum ilk kuraldı.

Aşağıya indiğimde Liora masayı kuruyordu.
“Daha iyi misin?” diye sordu. Sesi, uykudan yeni uyanmış birinin mahmurluğunu taşıyordu.
“Yeterince,” dedim. Sonra kırmızı koltuğa geçip oturdum. Liora mutfaktan masaya bir şeyler taşımaya devam ediyordu.

“Liora,” dedim. Uzun zamandır sormak isteyip de hep ertelediğim o soru, nihayet dilimin ucundaydı. Bu, mükemmel bir andı.

“Burası Kurtuluş değil, değil mi?”

Liora her zamanki gibi gülümsüyordu. Bilgece bir tebessüm vardı yüzünde.

“Belki,” dedi sadece. Sonra elindeki çatalları sessizce masaya yerleştirmeye koyuldu.
Ama eğer burası gerçekten kurtuluşsa, dört kişi mi alt edecekti Ruh Toplayanı? Üstelik biri altmış yaşlarında bir kadın, diğeri ise yürümekte zorlanan bir kızdı.

Tam o sırada Liora tekrar konuştu.

“Sence kurtuluş nedir?”

Hazırlıksız yakalanmıştım. Ne olduğunu ben de tam olarak bilmiyordum. Kurtuluş’ un ne olabileceği hakkında hiç düşünmemiştim. Koca ruh toplayanı yakalayacaklardı güçlü olmaları gerekiyordu. Aklıma ne geldiyse söyledim.
“Askerler olmalı... güçlü insanlar. Planları olmalı. En azından, alt katın bir köşesinde boş boş oturup yeni bir kızı düzeltmeye çalışmazlardı, herhalde.”

Liora’nın gülümsemesi yüzüne yayıldı; hem şefkatli hem de biraz hüzünlüydü.

“Ah kızım... Çok genç ve tecrübesizsin,” dedi.
“Kurtuluş, duvarları olan ya da askerleri eğiten bir yer değildir.” Dedi sesi sinir bozucu bir sakinlikteydi, sonra devam etti. “Kurtuluşu duvarlarda arayan her zihin önce kendi zindanını büyütür kızım. Bu da değil kurtuluşu tutsaklığı getirir. Birilerini kurtarmak için önce kendini kurtarmalısın.”

Konuşması bitince yine mutfağa gitti. Burası kurtuluş değildi.

Çok geçmeden diğerleri de masanın etrafın da toplanmıştı.

Yemek yemek istemiyordum. Burası kurtuluş değilse neden beni tutuyorlardı?

Ava her zaman ki gibi suratsızdı. Kael susuyordu hiç benim olduğum tarafa bakmamıştı. Benim için yabancı olan kız da sessizce yemeğini yiyordu. Uzun bir süredir toplu masalara katılmamıştım. Genellikle yemeklerimi Nolan’ ın tavernasında yerdim. Bir kaç kere de evine gitmiştim ama karısı benden pek haz etmediği için onlardaki yemek sürem kısa sürerdi.
Yemek boyunca ağzımı açmadım onlarda konuşmadı. Yemeğimi yedikten sonra kalkıp odama gitmedim. Aslında bir yanım gitmek için can atıyordu ama gidemezdim. Kafam uzun bir süredir ilk defe bu kadar ayıktı ve kaçmayacaktım.

“Ava!”

Ava, geniş odadan çıkmak üzereyken durdu. Ardından yavaşça bana döndü.

“Efendim?” dedi, kaşları çatılmıştı. “Eğer yine mız—”

“Hayır,” dedim, sözünü sertçe kestim. “Ben hazırım. Beni buraya sadece doyurup yatırmak için çağırmadığını ikimiz de biliyoruz. Her ne için çağırdıysan... artık hazırım.”

Bir anlık sessizlik oldu. O an, zaman sanki birkaç saniyeliğine askıda kaldı. Ava’nın yüzüne ilk kez gerçek bir tebessüm yayıldı, yılların yorgunluğunun arasından süzülen, nadir bir sıcaklık. Sert hatları gevşedi, bakışları daha yumuşaktı. Bu, bir zaferin değil; beklenen bir uyanışın, gecikmiş ama kıymetli bir fark edişin sevinciydi.

“Emin misin?” diye sordu, sesi bu kez daha alçak, daha içten. “Kolay olmayacak. Özellikle senin için.”

İçimde ne korku ne de huzur vardı. Sadece... kararlılık.
“Orasını da ben düşünürüm.” Dedim.

Ava başını salladı. Gözleri üzerimde bir an fazladan durdu, sanki beni yeniden tartıyordu. Ardından arkasını döndü.

“Kael’i çağırıp geliyorum. Sen de üzerine antrenman için rahat bir şeyler giy.”
Bacak kaslarım koşmakla durmak arasında bir ikilemdeydi. İçimde bir şey hareket etmemi istiyor, yerimde saymaya direnirken bedenim tereddütle direniyordu. Ama biliyordum, artık bir şeylerin değişmesi gerekiyordu. Ve bu değişim, bir taverna köşesinde kafayı bularak gelmeyecekti.

Hele ki insanlar halime acırken.

Bu bakışları daha önce de defalarca görmüştüm. Ama o zamanlar... umursamamıştım. Ayık değildim.

Şimdi ise bu lüksüm yoktu.

Ayıkken umursamamak zor oluyordu.
Acaba uyuşmuşken daha neleri görüp geçmiştim? Kim bilir kaç yüz, kaç kelime, kaç gerçek beni sessizce geçmişti?

Zor da olsa ilk adımı attım.
Ve o an şunu kendime bir kez daha hatırlattım:
Ben asla geriye yürümezdim.
Yürümeyecektim.

Odama gidip dolabı açtım. Rahat hareket edebilmek için altıma siyah esnek bir tayt giydim. Bacağımın her yerini saran bu şey fazla – rahatsız ediciydi. Kaşındırıyor gibiydi. Üstüme de bordo bir atlet giydim. Saçlarım terletmesin diye yukarda bağladım.

Hazırdım.

Neye hazır olduğumu bilmiyordum, önemli de değildi.

***
Kael ve Ava beni binanın başka bir köşesine, geniş ve sessiz bir odaya götürdüler.
Altın rengi boyalardan eser yoktu burada. Duvarlar sade beyazdı; sanki geçmişin ihtişamından soyunmuş, yalnızca amaca hizmet eden bir yerdi burası.

Ahşap askılık duvara sabitlenmişti. Üzerine kılıçlar, baltalar, oklar asılmıştı. Bazılarıysa yerlerdeydi, gelişigüzel saçılmış, sanki birileri burada antrenman yapmış sonra da toplamaya tenezzül etmeden bırakmışlardı.

Ruh toplayanı bu ilkel silahlarla mı durduracaklardı?

“Anlar mısın?” diye sordu Ava, gözleriyle kılıçlara işaret ederek.

“Demirciydim ben,” dedim, dudaklarımın kenarı alayla kıvrıldı. “Bütün gün bunlarla uğraşıyordum.”

Ava mırıldandı. Zaten biliyordu. O cılız postacıyı da onlar yollamıştı.

Her adımımı izlemişlerdi.
“Kendine bir tane seç,” dedi Kael. Elindeki kılıçla yanıma yaklaştı.

Kılıcın kabzası zarif bir yaprağı andırıyordu. Işığın altında neredeyse kutsal bir parıltıyla titreşiyordu.

Bana en yakın kılıcı yerden aldım. Biraz büyüktü, ama elim alışkındı. Yıllar önce nasırlanmış parmaklarım, onu yadırgamadı. Ava karşıma geçtiğinde, onun da elinde bir kılıç vardı.
Sessizce daire çizmeye başladık. Ayaklarımızın çıkardığı ses, boş odada yankılanıyordu.

“Daha önce insan öldürdün mü?” diye sordu Ava.

Evet.

Ama ayık değildim.

Asla tamamen uyanık değildim.

“Evet,” dedim. Sonra yutkunarak ekledim:
“Hiçbiri... aklı başında işlenmiş cinayetler değildi.”

İlk cinayetim on yedi yaşımda olmuştu.
Nasıl ve neden olduğunu hatırlamıyordum.
Sadece sabahı hatırlıyordum.

Gözlerimi açtığımda yanımda bir adam yatıyordu. Karnında birkaç derin kesik vardı. Hançerim onun yanında, kan içindeydi.
Üstümde koyu kırmızı lekeler. Bazıları kurumuştu. Bazıları hâlâ ıslaktı.

Baldırımın hemen üstünde, kan sızdıran küçük bir kesik.

Bu kaldırımda gece bir boğuşma olmuş ve ben kazanmıştım.

Birini öldürmüştüm. Ve ben hiçbir şey hissetmiyordum.

Boşluk.

Sadece o vardı.

Ne olmuş yani?

Bu şehirde her sokak bir mezardı. Benim yaptığım sadece… sıradaki cesetti.

Ava kılıcını salladı. Karşılık verdim. Az da olsa bir şeyler biliyordum.

Genelde şansa oluyordu ama ben de boş değildim.

Ava göz açtırmadı. Ben saldırmaya niyetlenmeden o çoktan kılıcını indirmiş oluyordu. Ben sadece onun nereye vuracağını sezip oraya tutuyordum elimdekini. Birkaçında tutturamadım. Canım yandı. Denge kaybettim. Ama ayakta kalmaya direndim.

En sonun da Ava kazanmıştı.

Yerde kılıcının sivri ucuyla burun burunaydım.

“Hiç yoktan iyi.” Dedi ağzının kenarıyla.

“İyi bile dayandı.” Dedi Kael.

Kalkmam için elini uzattı. Tutmak gibi bir niyetim yoktu. Dirseklerimden yardım alıp kalktım.

Bu yaptıklarımız bir an için sebepsiz geldi. Sisten bir şeyi alt etmeye çalışıyorduk. Kılıcımızı onun neresine geçirecektik ki?

“Siz Ruh toplayanı böyle mi alt edeceksiniz.”

Ava’ nın kahkahası boş oda da yankılandı.

“Sisten oluşan koca şeyi bunlarla nasıl alt edelim?”

Hiçbir şey anlamıyordum. O zaman bunlar ne içindi?

“O zaman neden?” diye sordum.

Ava’ nın yüzü ciddileşti. Artık gülmüyordu.

“Sen.” Dedi Kael. “Bilmiyor musun?”

“Neyi?” dedim. Ne kastettiklerinden bir gram şey anlıyorsam ne olayım.

“Hadi ama” kafasını iki yana salladı “hiç bir şeyi bilmiyor.” Dedi Ava.

"Kaybolanlar,” dedi Kael.

Sesi karanlık bir şeyin adını anmak gibiydi.

Sonra devam etti:

“Ruh toplayanı çağıranlar. Önce onlardan kurtulmamız gerekiyor. Ve sen... bunları bilmiyordun, öyle mi?”

Gözlerine bakamadım.

Kafamı iki yana salladım. Sessizce.

Bilmiyordum.

Nasıl bilmezdim?

Ama bilmiyordum işte.

Aklımda tek bir cümle dönüyordu:

Tabii ki de bilmiyordum.

Çünkü ben… ben oturup o şey hakkında tek satır okumamıştım.

Hiçbir şey araştırmamış, sormamış, öğrenmemiştim.

Gün boyunca kendime acıyıp zırlamıştım, gece olunca da bir taverna köşesinde kendimi unutmaya çalışmıştım.

Kaçtım.

Yüzleşmedim.

Sustum.

Unutmaya çalıştım.

Ve şimdi o cehaletin bedelini burada rezil olarak ödüyordum.

Aptal Violet.

“Seninle çok işimiz var.” Dedi Ava.

“Önemli değil.” Dedi Kael. Hep yaptığı gibi yine orta yolu bulmaya çalışıyordu. “Öğrenirsin. Bunlar işin cilveli kısımları.”

Yüzüne “rahat ol” diyen bir gülümseme yerleştirdi.

Nasıl rahat olabilirdim ki? Çok fazla gerideydim. Koca on yılım vardı ve ben hiçbir şey bilmiyordum. Ben yaşadığım yerin işleyişine bile tam hakim değildim.

Çok salak ve aptaldım.

“Gün doğmadan.” Dedi Ava, “burada.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18