1. bölüm / 4
ON ÜÇBÖLÜM 1: RUH TOPLAYANIN KIZI
Bölümler 4Şu an: BÖLÜM 1: RUH TOPLAYANIN KIZI
- 1 BÖLÜM 1: RUH TOPLAYANIN KIZI1.982 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 BÖLÜM 2 : KURTULUŞ2.244 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Eşik1.641 kelime
- 4 BÖLÜM 4: UYAN2.354 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir tane daha!” diye bağırdım elimdeki şarap bardağını uzun meşe masa da ileri doğru ittirirken. Aklımın bedenimi terk etmesine birkaç kadeh kalmıştı. Ama bu bir kadeh daha içmeyeceğim anlamına gelmezdi. Nolan zaten parlak olan bardakları parlatıyordu. Koca taverna da bir ben bir de sıska kel Nolan amcam vardı. Nolan yine memnun olmadığını belli eden bakışlarını takınmıştı. Bardağı ve bezi masaya koyup bana doğru eğildi.
“Kaçıncı bardağın bu Violet.” Omzumu silktim, dörtten sonra saymayı bırakmıştım.
“Yedinci bardağın Violet! Yedinci. Dev gibi adamlar bile beşinci bardaklarından sonra burunların ucunu göremiyorlar.”
Burnumu kontrol ettim, yerinde duruyordu. Nolan başını iki yana sallayıp derin bir nefes verdi.
Bu geceyi de unutmam gerekecekti.
“Baban burada olsa ne derdi Violet?”
Babam burada olsa ne derdi? Babam yanımda olsa ben burada olur muydum?
Nolan meşe masayı aşıp yanıma oturdu.
“Sen bana arkadaşımın emanetisin, gözümün önünde erimine izin veremem Violet.”
Sırtımı sıvazladı. Aklım beş karış havadayken cümleleri birleştirip konuşmak ne de zordu! Ayağa kalkarken sendeledim, sandalyenin arkasına taktığım ceketi üstüme geçirdim.
“Bunları hesaba yaz, bir ara öderim.”
Nolan beni izliyordu. Ellerini önünde birleştirmişti.
“Ölüp gideceksin.” Diye geveledi ağzının için de.
“Beni öldürmek o kadar kolay değil Nolan. Yarın görüşürüz.”
Elimi biraz kaldırıp sallar gibi yaptım. Beni öldürmeyi yıllar önce ruh toplayan denemiş başaramamıştı nasıl olsa.
“İyi geceler.”
“İyi geceler Violet.”
Ben, uzun zamandır olduğu gibi o gün de tavernadan sarhoş çıkmıştım.
***
Sarsılmayla uyandım. Gözlerimi yeni doğan güneş gıdıkladığından ve sarhoşluğun etkisinden açamıyordum. Biri ayağımı bir şeyle dürtüyordu.
“Kalk!” dedi başımda ki “Burası benim yerim. Git başka bir yerde dilen.”
Kolumu güneşe siper edip gözlerimi açtım. Başımda beyaz atletli altına da kendinden birkaç beden büyük kahverengi bir pantolon giymiş bir adam dikiliyordu. Kıyafetinin bazı yerleri delinmiş ya da dikişleri sökülmüştü.
“Kalksana be!” dedi bir daha ayağıyla ayağımı ittirirken.
Biri dilimi koparmıştı sanki. Cevap veremiyordum. Hem kim ne yapsın ki bir sarhoşun pis dilini. Adama cevap vermeden yerimden kalktım.
Kaçıncı burada pineklememdi? Kaçıncıya evin yolunu bulamamıştım?
İnsanlardansa fısıltılarla daha fazla vakit geçiriyordum.
Sokak kokuyordum artık.
Ceketimin önünü fermuarlayıp şapkasını başıma geçirdim. Gözlerimin altı yılların morluğunu taşıyordu. İyice zayıflamıştım. Saçlarımda ki dalgalar sokaktan ödünç aldığı toprağı taşıyordu. Beni gören insanlar yollarını değiştiriyor çocuklar oyunlarını bırakıyordu. Hepsi benden korkuyordu.
Büyük tüylü bir canavar olsam daha mı az korkarlardı?
Ama belki de haklıydılar. Ruh toplayan, herkesten bir şey çalmıştı.
Benden babamı almıştı.
Aynı odadaydık. O, babamın ruhunu söküp alırken bana dokunmamıştı. Benden sadece duygularımı almıştı.
Dışarıdan sağ kalmıştım ama içimde bir şey paramparça olmuştu.
Ne bağırabildim. Ne kaçabildim. Ne de anlayabildim.
Belki de o gün ben ölmeliydim.
Sonrasında hiçbir şey aynı olmadı. Duygularım, düşüncelerim... Sanki hepsi ruh toplayanın elinde yok olmuştu. Geriye sadece boş bir kabuk kalmıştı. Ve bu kabuk hâlâ yürüyordu, nefes alıyordu ama yaşamıyordu.
Sokaklar, çürüyen cesetlerin ağırlığını taşıyordu. Binalar çökmemişti ama içlerinde yaşayanların omuzları çoktan bükülmüştü.
Herkesin elleri bir kez kana bulandıktan sonra temizlenmemişti.
Ve yine de benden korkuyorlardı.
Gözlerime bakmıyorlardı. Ama yolunu değiştirenler, konuşurken sesini alçaltanlar, adımı fısıltıyla ananlar... hepsi beni fark etmişti.
Sanki sırtımda görünmeyen bir işaret vardı, suçun damgası gibi.
O gün orada olmanın cezasını hâlâ ödüyordum.
Threnos’ta kimse masum sayılmazdı. Ama bir günah keçisi gerekiyordu ve bu onuru bana layık gördüler.
Threnos ağıt şehriydi. Ölenlere ağıt yakmazdı insanlar; bu görevi şehir üstlenmişti.
O yüzden hep sisliydi, hep ağlamaklıydı.
Her sokak, bir suskunluğun mezarıydı. Kimse konuşmazdı. Gözler yerden kalkmaz, gülümsemeler yarıda bırakılırdı.
Binalar, çene kemikleri gibi yan yana dizilirdi. Zamanla çatlamış taş duvarlardan boğuk fısıltılar sızardı; şehir kendi geçmişini mırıldanırdı.
Pencereler göz kapaklarını sonsuza dek yummuş gibiydi. Kapılar, çenesini sıkmış suratlar gibi kilitli dururdu.
Gündüz bile grinin bir tonuydu. Güneş istediği kadar parlasın, kaldırım taşlarını ısıtamazdı.
Her köşe başı başka bir hayatın kaybını gizlerdi. Her sokak, kan kokusunu bastırmak için daha ağır başka bir koku salardı: pas, küf, unutuş.
Threnos nefes almazdı, ama ciğerlerinde sis birikmişti. Rüzgâr, başka şehirlerde serinlik getirirken burada yalnızca bir hatırlatmaydı, kaçamazsın. Unutamazsın. Affedilmezsin.
Çürüme vardı bu şehirde. Ve kimse onu durdurmaya çalışmıyordu.
Threnos içten içe kendini yiyordu.
Kaldırım taşlarının arasından filizlenen otlar bile siyaha çalardı burada.
Threnos, mezar olmak için var olmuştu. Ve bu işi herkesten daha iyi yapıyordu.
***
İnsanlardan uzaklaşınca derin bir nefes aldım. Ceketimi çimenlerin üzerine fırlattım. Burası, şehrin en sevdiğim köşesiydi.
İstersen denizi, istersen aşağıdaki kalabalığın telaşını izleyebiliyordun.
Çimenlere oturup dizlerimi kendime doğru çektim.
Babamla ne zaman fırsat bulsak buraya gelir, piknik yapardık. Dev çınar ağacına bir salıncak kurar, gitme vaktine kadar sallanırdım.
Salıncak en tepeye vardığında, denize biraz daha yaklaşmış gibi hissederdim.
Şimdi ise buraya, uzun zamandır olduğu gibi, tek başıma gelmiştim.
Çınar sessizdi.
Salıncağı bağladığımız dal budanmıştı.
Boynumdaki kolyeyi çıkartıp avucumun içine aldım. Yaprak şeklindeydi. Babam, on üçüncü doğum günümde hediye etmişti. Aylarca demirhanede üzerinde çalışmış olmalıydı.
Açıldığını gördüğümde çok şaşırmıştım; içine üçümüzün olduğu bir fotoğraf yerleştirmişti.
Ben daha bebektim. Yüzüm zar zor seçiliyordu.
Bazen bazılarından sadece fotoğraf kalırdı. Kırışık, yüzlerinin bile tam seçilmediği bir tane fotoğraf bırakırlardı miras olarak. Bilemezdiniz o fotoğrafın gelecekte sizin için ne ifade edeceğini, bilemezdiniz şu an için de olduğunuz zamanın gelecekte sadece bir anıya dönüşeceğini.
Annemi yalnızca bu fotoğraftan tanıyordum. Beni doğururken hayata veda etmişti.
Babam büyüttü beni yanında Nolan amcam da vardı, ama en çok babam vardı.
Fotoğraftaki o genç kadın şimdi benimle aynı yaştaydı. Zaman garip bir oyun oynuyordu; sanki annemle aynı aynaya bakıyorduk şimdi.
Babam hep, “Gözlerin anneninkiler gibi, bakışın bile aynı,” derdi.
Eskiden bu sözleri anlamazdım; şimdi ise her aynaya baktığımda onu görüyorum. Her fotoğrafa tekrardan baktığım da
Ve evet... haklıymış.
Annemin en sevdiği çiçek mor menekşeymiş. Bu yüzden adımı Violet koymuşlar onun anısını yaşatmak için.
Babamla her mezar ziyaretinden önce bu tepeye çıkardık. Ellerimizle mor menekşeler toplar, onları özenle buket haline getirirdik.
Şimdi o çiçekler de yok.
Tepe sessiz, çınar sessiz, menekşeler bile çıkmaz olmuş toprağın altından.
Sanki hepsi babamla birlikte gitmişti, geriye sadece solgun bir fotoğraf ve sessizlik kalmıştı.
***
Demirhaneye vardığımda kapı iniltiyle açıldı. Bir gün bu kapıyı da yağlayacaktım ama o gün bu gün değildi. Ateşi yaktım. Demirle oynamak hoşuma gidiyordu. Bin bir türlü kılıç tasarlamıştım.
Hiç satmış mıydım?
Hayır.
Ama bir şeylerle uğraşmak hoşuma gidiyordu. Demirhane fısıltılarla doluydu.
Fısıltılar gölgelerde saklanır konuşulanları dinlerdi. Kiralanıp ya da alınırlardı. Bir fısıltı savaş başlatıp bitirebilirdi. Bazıları da, demirhanemde olduğu gibi, boş boş gezerlerdi. Aslında insan olsalar iyi anlaşabilirdik.
O gece küçük bir hançer tasarladım. Sap kısmına yaprak deseni çizdim. Ay yüzünü gösterdiğinde masada duran hançerimi alıp Nolan’ a doğru yol aldım.
Ben giderken kapı yine ağladı. Ben hariç herkes durumuma ağlıyordu.
***
Nolan’ ın tavernası bu sefer doluydu. Galiba bugün ülkece dert günüydü ve herkes unutmak istiyordu. Nolan geldiğime hiç sevinmemişti fakat hiçbir şey söylemedi. En uzak yere oturdum. Beni tanıyanlar zaten memnun değildi. Bazıları beni görünce çıkmıştı bile.
Aslında Nolan beni bu yüzden azarlamalıydı. Senin yüzünden müşteri kaçırıyorum diye kızmalıydı bana. Ona para kazandırıyorum diye değil. Aslında para da kazandırmıyordum ya. Nolan’ a kim bilir kaç sayfa borcum vardı.
Nolan her zamankinden bir kadeh bıraktı önüme. “Bu gece burada çok fazla durma Violet.” Kaşlarımı istemsizce çattım.
“Neden müşterilerini mi korkuttum?” Nolan kafasını iki yana salladı.
“Hayır, hayır. Sadece bugün sapkınlar şehre inebilir.”
“Ben de bir şey oldu sandım. Boş ver hem nerden gelip te senin küçük tavernanı bulacaklar.”
Önümdeki kadehten bir yudum aldım.
“Hadi ben bakarım başımın çaresine sen müşterilerinle ilgilen.” Dedim başımı insanların çoğunlukta olduğu yere çevirirken.
Üçüncü kadehimi bitirmeme bir iki yudum kalmıştı. Uzaktan at kişnemeleri duyuluyordu. Bu kadar kısa sürede dayanıklılığımı kaybetmiş olamazdım. Göz ucuyla Nolan’a baktım; o da parlatmayı bir süredir devam ettiği bardakları bırakmıştı. İnsanlar garip bir telaşla ayaklanmaya başlamıştı.
Nolan yanıma geldi.
“Ben sana ne dedim?”
“Ne dedin?”
“Sapkınlar, Violet. Sapkınlar.”
Şom ağızlılığımın sınırlarını zorluyordum. Belime taktığım hançeri yoklayıp avucumda sıktım. Kaçıp gitmesin diye. Bazıları uzun meşe masaların arkasına saklanırken, bazıları—ben dahil—kapıya dönüp beklemeyi seçti. Ben diğerlerinden daha gerideydim; masaya yaslanmış, olacakları izliyordum.
At sesleri iyice yaklaştığında, bazıları ağlamaya bile başlamıştı. Bu kadar tantanaya ne gerek vardı ki? İlk defa baskın görüyordum. En fazla ne olabilirdi?
Kapı, bir avuç cüsseli adamın içeri girmesiyle açıldı. Beş kişilerdi. Taverna bir anda daraldı.
“Uğraştırmayın,” dedi en öndeki. Lider olduğu belliydi. Üstünde hiçbir şey yoktu; sadece derisini boydan boya kaplayan dövmeler ve altına geçirdiği dar bir pantolon. Saçsız kafası ay ışığında parlıyordu. Arkasındakiler sessizce emir bekliyordu.
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu Nolan, karşılarında dikilmişti.
Ben ise masamda kalan son yudumu aldım.
“Ne verebilirseniz, onu,” dedi kel lider.
“Sizi tatmin edecek kadar paramız yok.”
“Orasını göreceğiz,” dedi adam, başını çevirip ardındakilere bir işaret verdi
.
Hançerimi daha sıkı kavradım. İçlerinden biri bana doğru yürüyordu. Arkamdaki kasayı gözüne kestirmiş olmalıydı. Bir adım daha attı.
10 Sene Önce
“Violet, bugün yapacaklarını yaptın. İstersen oyun oynamaya çık,” dedi Nolan Amcam. Bir eli sırtımdaydı.
Ben ise yüzümü parıldayan bardaklara çevirmiş, kollarımla meşe masaya yaslanıyordum.
İnce omuzlarım hafifçe kalkıp indi.
“Dışarı çıkmak istemiyorum.”
“Ama…”
“Çocuklar beni istemiyor. Ruhsuz diyorlar bana. Ruh toplayanın kızı diyorlar.”
Amcamın yüzünü göremiyordum, sadece sırtımda ileri geri giden büyük elini hissediyordum.
“Benim için üzülme, Nolan. Zaten oyun oynamak istemiyorum. Eve gideceğim.”
Aynı günün akşamı, Nolan eve gelmişti. Pek uğramazdı bu eve; arkadaşını hatırlattığını söyler, içeri girmeye çekinirdi.
Ama o gece...
Nolan, bir geceliğine de olsa geçmişi ardında bırakıp, bana masal anlatmaya gelmişti.
Nolan dan başka kimsem yoktu. Nolan ın da tavernasından başka bir şeyi yoktu.
Tavernada
Önüne geçtim. “Çıkış o tarafta değil,” dedim, yüzüme zorlama bir gülümseme kondurarak.
“Arkanda.”
“Yolumdan çekil,” dedi ve omzumdan itip kenara savurdu beni.
“Sizin gibi beyefendiler hanımefendilere böyle mi davranır?” dedim, gözlerim alayla parıldarken.
Konuşmamızı fark eden kel lider seslendi: “Hadi oyalanma!”
“Geliyorum,” dedi adam, göz ucuyla bana bakıp kasaya doğru eğilirken.
Ellerim bugün tertemizdi. Ama biraz kırmızıya boyansalar kim ne kaybederdi?
Hançeri sırtına sapladım. Taverna küçüktü, beni ve yaptığım bu küçük gösteriyi herkes görmüştü. Ve o anda, hançerler ve kılıçlar çıkarken, küçük ölümlü şarkılarını mırıldanmaya başladılar.
Hançeri birkaç kez batırıp çektiğimde sapkın artık debelenmeyi bırakmıştı.
Yerdekinden kılıcını ödünç aldım. Nolan’ın üç beş kuruşunu bu asalaklara bırakacak hâlim yoktu.
Koşarak hengâmenin içine daldım.
Bu… zor olacaktı.
Hem de çok.
Yine düşünmeden davranmıştım başıma ne açmıştım?
Lider direkt Nolan’ a sallamıştı kılıcını. Nolan üstünde keskin bir şey taşımazdı masalara ya da sandalyelere sığınıyordu.
“Hişt! Kel!” diye bağırdım.
“Kendine göre biriyle kapışsana!”
ağzımdan çıkanlar net değildi ama beynim uzun süredir bu kadar yerinde olmamıştı.
Adam bana döndü. “Sen!” diye hırladı.
“Ne olmuş bana?” dedim, az önce tahtalıköye gönderdiğim adamdan aldığım kılıcı hafifçe çevirirken. Odağını hemen bana çevirdi. Kılıcını hızlı savuruyordu, ama ben de hızlıydım.
“Öleceksin!” dedi, kılıcını üzerime indirirken.
“Bu sıralar herkes bana öleceğimi söylüyor…” dedim, hamlesini savuştururken. “Ama benim ölmek gibi bir planım yok.”
Kılıcı başıma doğru indirdiğinde, kendi silahımla saldırısını karşıladım. Kocamandı; güçlüydü ama hantaldı. Ben küçüktüm, hızlıydım.
Kılıcıyla dikkatini dağıtırken, sağlam basmak için iki yana açtığı bacaklarının arasına doğru kaydım. Ellerimle bir bacağını yakalayıp sertçe çektim. Adam, olduğu gibi yere devrildi. Konuşmasına fırsat tanımadan, kılıcı göğsüne indirdim. Tek sefer yetmezdi. İşimi garantiye almak için birkaç kez daha kılıcı kırmızıya boyadım. Bunu gören diğer üçü atlarına doğru koşmuştu. Nolan hemen yanıma geldi.
“İyi misin?” diye sordu Nolan.
“Bayadır bu kadar iyi hissetmemiştim,”
dedim. Taverna hâlâ kan kokuyordu. Geriye kalan birkaç kişi, cesetleri dışarı taşıyordu.
Sandalyeye çöktüm. “Mekânını da kirlettim,” dedim, elimdeki peçeteyle kılıca bulaşmış kanı silerken.
“Temizlenir,” dedi Nolan sessizce.
O sırada biri yanımıza yaklaştı. Az önce cesetleri dışarı çıkaran adamlardan biriydi.
Siyah gözleriyle beni baştan aşağı süzdü.
“Bunu bir daha tavernaya alırsan kimse gelmez,” dedi, sesi zehir gibiydi.
Nolan ’ın kaşları çatıldı. “Sen ne diyorsun?”
Aralarına girmedim. Girebilir miydim?
Hayır.
Çünkü artık kendimi birilerine anlatmaktan yorulmuştum.
“Bu kız belalı, Nolan,” dedi adam. “Bunun olduğu yerden hayır gelmez.”
“Onun sayesinde buradayız,” dedi Nolan, sesi sakin ama netti.
“Onun yüzünden kılıçlar çekildi! Belki de onlar sırf bu kız buradaydı diye geldi. Bu kız belayı çekiyor, Nolan!”
Son cümlesini tükürür gibi söyledi.
Haksız mıydı?
Hayır.
Ben haksız mıydım?
Hayır.
Adam Nolan’ ın cevabını beklemeden tavernadan çıktı.
“Violet…”
“İnan umurumda değil.” Dedim sandalyeden inerken.
Sonuçta ilk defa olmuyordu. Ceketimi almak için meşe masaya doğru ilerledim. Masanın oralar gölgelikti. Işık orayı aydınlatmıyordu.
“Nolan.”
“Efendim”
“Ne zamandır tavernana fısıltıları misafir ediyorsun?”
“Fısıltılar buraya giremez Violet biliyorsun.”
“Bugün girmiş ama.” Dedim başımla gölgeyi işaret ederken.
Biri bugün bizi dinlemek istemişti. Kim Nolan’ ın tavernasını dinlemek isterdi ki?
Bölüm etkileşimi
