2. bölüm / 4
ON ÜÇBÖLÜM 2 : KURTULUŞ
Bölümler 4Şu an: BÖLÜM 2 : KURTULUŞ
- 1 BÖLÜM 1: RUH TOPLAYANIN KIZI1.982 kelime
- 2 BÖLÜM 2 : KURTULUŞ2.244 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 BÖLÜM 3: Eşik1.641 kelime
- 4 BÖLÜM 4: UYAN2.354 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tavernada olan baskından bu yana bir hafta geçmişti. Fısıltılar tavernaya girdiğinden beri Nolan daha dikkatliydi. Korkuyordu da. Yıllardır bu işi yapıyordu ve bir kere bile fısıltılar girmemişti o küçük tavernaya.
Fısıltılar eğer ziyaretinize geliyorsa boşuna gelmiyordur. Bir gün yanında hediyesini de getirecektir. Nolan da gelecek hediyeden korkuyordu.
Bu bir hafta benim için diğer basit günler gibiydi. Nolan fark edene kadar içtim. Bazı günler sekiz ile dokuz kadeh denedim bünyemi ne kadar güçlendirebilirim diye. Bazı gecelerin sabahı yine o adamla o sokakta uyandım. Birbirimize alışamamıştık. Beni her defasında tekmeleyip durdu aslında ben onu baya sevmiştim o da beni sevebilirdi. Diğer gecelerse bir yerde sızmadan evime varabildim.
Threnos bu gün de sisliydi. Demirhaneye gitmem gerekiyordu. Sapkından “ödünç” aldığım kılıcın demiri iyi çıktı onun üzerinde oynamaya karar verdim ayık olduğum sürede.
Duşa da girmem gerekiyordu. En son ne zaman su dökmüştüm kafamdan aşağıya?
Hatırlamıyordum.
Çürük et gibi kokuyordum. Ya da belki daha da beteri—bir zamanlar yaşayan, artık yaşamayan bir şey gibi.
Threnos’ un ölüm dolu sokakların benden daha güzel koktuğuna iddiaya girebilirdim.
Su tenime deyince iyi hissettirdi. Üstüme bir şeyler geçirip evden dışarıya kendimi attım.
Ev…
İnsanın bir yere evim diyebilmesi için ne gerekiyordu gerçekten? Sadece içinde yaşamak mı? Duvarların olması mı, bir yatağın bulunması mı? Yoksa orada hatırlanmak mı, biri tarafından beklenmek mi?
Benimki sadece bir alışkanlıktı, bir zamanlar ağızdan düşmeyen bir kelime. “Evim” diyordum hâlâ, çünkü başka ne diyebilirdim ki?
Bir zamanlar orası gerçekten evimdi.
Penceresinden sabah ışığı sızar, duvardaki eski tabloya vururdu. Küçük, kırık dökük ama sıcak bir yerdi. Babam kapıyı usulca kapatırdı giderken ama dönerdi. Dönerdi...
Bir ara evimdi.
Gülmeyi bildiğim, kendime “büyüyünce” hayaller kurduğum, kendimden utanmadığım yerdi.
Ama sonra... sonra o yer sessizleşti. Tavanı üstüme çökmemişti belki ama başka bir şey çökmüştü içime. Sessizlik. Soğukluk. Yokluk.
Evim, mezarım oldu.
Ben fark etmeden gömüldüm içine. Kapısını dışarıdan kapatmadım. İçeriden örttüm. Ne biri geldi beni çıkarmaya, ne ben çıkacak hâlde kaldım. O ev hâlâ orada duruyor. Ama ben, orada değilim artık.
Burada çocuklar oyun oynarken ellerindekini oyuncak olarak görmezlerdi. Nasıl silah olarak kullanabilirim diye düşünürlerdi. Bu bir on senedir böyleydi. Bir gün çocuğunuz evden çıkar giderdi çocuklarla oynamak için, sonra dönmezdi. Nereye gitti diye aramazdınız. Güçlü değilmiş burada yaşamak için der arka odaya geçer güçlüsünü yapmaya başlardınız.
Kaç yaşında olduğun önemli değildi burada, ne kadar güçlü olduğun önemliydi. Herkes bunu bilerek yaşıyordu her gün.
***
Demirhanenin duvarları dökülüyordu artık. Pas kokuyordu her bir tarafı. Yakında dile gelecek beni kapı dışarı edecekti. O dile gelene kadar içinden çıkacak değildim. Çürük duvarların konuşmasını beklerken gıcırtılı kapı konuştu.
Misafirimiz vardı.
Kapı açılana kadar kalçamın arkasına yerleştirdiğim hançeri alıp kapının çaprazına karanlığa saklandım. Kapı açılır açılmaz gelenin arkasından yaklaşıp boğazına yasladım hançerimi.
“Posta!” diye ciyakladı adam. Korkudan sapsarı olmuştu. “Posta mı?” adam kafasını pek oynatamıyordu, boynundaki hançerden dolayı oynatabilse kafasını yukarı aşağıya sallardı. “Kimden?” diye sordum. “Beni bırakırsanız kendiniz görebilirsiniz.” Dedi adam sesi titriyordu. Kaslarım onu sıkıca tutacak diye kaskatı kesilmişti. Hançerimin boynundan çekmemle demirhaneden kaçması bir olmuştu. Getirdiği mektubu da ayaklarımın ucuna fırlatmıştı. Biraz daha böyle devam ederse sokakta onu lime lime ederlerdi.
Ayaklarımın ucundan mektubu aldım. Zarfın üzerinde tek bir şey yazıyordu.
“KURTULUŞTAN.”
Kurtuluştan mı?
Kurtuluş; ruh toplayanı yakalamak için Ezekiel ailesi tarafından kurulmuş bir kuruluştu. Yirmi senedir faaliyetteydi ve hala bir arpa boyu kadar yol alamamışlardı. Adını duymayalı yıllar olmuştu.
Çürüyen Threnos’un içinde hâlâ umut taklidi yapan birkaç hayalperest… ya da daha kötüsü, başka bir tuzak.
Saman kağıdından yapılmış zarfı yırtıp içindeki beyaz kağıda ulaştım.
Üç cümle vardı.
“Etrafında çok fısıltı var Violet GRAACE. Sizin gibi birinin daha dikkatli olması lazım. Misafirimiz etmek isteriz sizi.”
Ve altta da adres.
Etrafımda ki oynaşan fısıldaşan fısıltılara baktım. Bunlar yıllardır benimleydi. Aylak fısıltılardı. Hem ben demirhanede konuşmazdım bile. Hem kurtuluş beni ne yapacaktı ki? Beni nerden biliyordu? Canım komşularım diye geçirdim içimden. Bir de durup benim dedikodumu mu yapmışlardı? Ah cadaloz koca karılar.
***
“Ne oldu?” dedi Nolan. “Bugün keyfin yok gibi.”
Bardağın duvarlarını döven içkinin çalkalanmasını izledim. “Benim gibi bir ayyaşı ne yapsınlar ki?” bir yudumda bitirdim bardağın içindekini.
“Kim? Sen sayıklamaya mı başladın ve daha ikinci bardağındasın.”
“Sen benim yudumlarımı mı sayıyorsun?”
“Evet.”
“Doğrular için teşekkür ederim. Bugün bana bir şişe verir misin? Evde devam etmek istiyorum.”
“Veremem.” dedi Nolan. “Ben de seninle bu konu hakkın da konuşmak istiyorum.”
“Nolan bana şişe ver.” başım zonkluyordu. Bilincim yerindeydi ve daha fazlasını istiyordu.
“Sana şişe filan yok Violet. Sana bundan sonra kadeh de yok.”
Ellerim boşaldı. Titriyordum. Önce terledim sonra üşüdüm. Başım dönüyordu. Bir şişe vermek bu kadar zor olmamalıydı.
“Nolan!-”
“Aklın başına gelince gel.” dedi Nolan. Yüzüme bakmıyordu.
“Sen ne hadle-”
“Çık dışarı.” başım dönüyordu. Damarlarım daha fazla istiyordu.
Birkaç meraklı göz bize baktı. Beynim uyuşmak istiyordu. Zihnim susmak istiyordu. Ya da ben öyle sanıyordum. Çıkmadan önce birkaç sandalye tekmeledim. Masaları devirdim. Oradan kimseye zarar vermeden çıkabilmiştim.
Kurtuluş benim gibi bir ayyaşı ne yapacaktı?
Eve gitmek çok zordu.
Sokak…
Ayaklarım betonun üstünde değil de, sanki suyun üstünde yürüyordu. Ya da yürüyordum sanıyordum.
Kaldırım eğiliyordu bana doğru, yamuluyordu şehir.
Bir şey lazım.
Cebimi yokladım — boşluk. Tırnaklarımı kemirdim. Ellerim titriyordu, ama içim daha beter titriyordu.
Yürümek istemiyordum, yürümem gerekiyordu.
Bir adım,
Bir daha…
Nereye gittiğimi bilmiyordum ama gitmesem dağılacaktım.
Işıklar.
Kafamı yakan neonlar.
Reklam tabelaları bana bakıyor.
“Bir yudum daha,” diyorlar.
Hayır.
Ya da evet?
Midem yanıyor. Kafam boş değil ama ağır. Düşüncelerim birbirine çarpıp patlıyor.
Bir kadın geçti yanımdan. Parfümü kan gibi kokuyordu. Ya da ben öyle sandım. Kendimi bir çöp kutusuna yasladım. Kusmadım ama kustum sayılır.
Ev ne taraftaydı?
Birden unuttum.
Hangi sokakta oturuyordum?
Kapının rengi neydi?
Bir elimle cebimdeki anahtarı sıkıca tuttum. Metalin soğukluğu gerçekti, demek ki hâlâ buradayım.
Gerçeklik…
Güzel kelime.
Uzaktı.
Bir duvara çarptım. Duvar bana çarpmış gibi hissettim.
Güldüm.
Sonra ağladım.
Gözyaşı mıydı, ter miydi, belli değildi.
Kapının önüne geldiğimde dizlerim büküldü. Anahtarı deliğe sokmak bile savaş gibiydi. Kilidin sesi bile beni yargılıyordu.
“Yine geldin ha?”
İçeri girdim.
Sessizlik.
Ama beynimin içi bağırıyordu.
Bir şey eksikti.
Damarlarım hâlâ yanıyordu.
Uyuşmak istiyordum.
Ya da ben öyle sanıyordum. Nolan o şişeyi bana vermeliydi. Sorun vücudumun içinde ki alkol fazlalığı değildi. Sorun o alkole ulaşmamamdı. Kapıyı girmemle çarptım. Daha iki bardak olmuştu. Nasıl daha fazlasını veremezdi? Ben istiyordum. Kanımla istiyordum. Zonkluyordu kafam.
“Hoş geldin.” dedi ses. İrkildim. Kafamı kaldırdığımda gördüğüm babamdı. Adım attığını görmedim ama yanımdaydı şimdi.
Yanıma çömeldi saçlarımı okşadı. Ben de hıçkırarak ağladım. Sesi hatırladığım gibiydi ya da hatırlamak istediğim gibi. Parmaklarını buklelerime geçirdi beni olduğum gibi seviyordu.
Başım şiddetle zonkladı. Hatırlattı damarın içindeki eksikliği. Bağırdım.
“Hepsi senin suçun!” dedi babam buklelerimle oynamayı bırakmıştı. Gülmüyordu, sesi babamın değildi. “Ben... ben ist-”
“Konuşma seni kaltak!” yanımdan kalktı. Vücudu değişiyordu. Etten bedeni önce sise büründü sonra büyüdü büyüdü. Yüzü sivrileşti. Sisten pelerinini giymiş ruh toplayana döndü. O geceki gibiydi. O geceki gibi sise bulamıştı evi.
10 sene önce
Babamla annemi ziyaret etmiştik. Doğum günümün geldiğini toprağına fısıldamıştım. Bugün on üç ağustostu. On üç yaşıma girecektim.
Babam, işinin olduğunu söyleyip demirhaneye gitmişti. Yardım etmeyi teklif etmiştim ama doğum günü kızının hazırlanması gerektiğini söyleyip beni reddetmişti. Eve gidip mor elbiselerimden birini giydim. Camın kenarlarına yerleştirdiğimiz çiçekleri suladım. En çok menekşelere su verdim.
Ben bunları yaparken babam gelmişti bile.
“Çok güzel olmuşsun,” dedi.
Bir tur etrafımda döndüm. Elbisemin pileleri uçuştu. Sonra koşup babamın kucağına atladım.
“Prensesimin tacını takmama müsaade eder misiniz?”
“Hay hay, müsaade sizindir.”
Babam arkasından çiçeklerden yaptığı bir tacı çıkardı ve başıma yerleştirdi.
“Şimdi sen burada bekle. Ben mumları koyup geleceğim.”
Sabah, anneme gitmeden önce pastamızı yapıp dolaba koymuştuk. Mor menekşelerin olduğu pencerenin önüne oturdum. Babam, mutfaktan ışıldayan mumlarla döndü.
“Üflemeden önce dilek tut,” dedi.
Gözlerimi kapattım. Formaliteydi ama ne dilediğim belliydi. Hep bunu diliyordum:
Babamla mutlu olmak istiyorum.
Mumları üfledim.
“İyi ki doğdun prensesim. Al bakalım, bu senin.”
Cebinden bir kolye çıkardı. Yaprak şeklindeydi.
“Bu sadece bir kolye değil,” dedi, yaprakları birbirinden ayırırken.
“Bununla bizi istediğin her yere götürebilirsin.”
İçine üçümüzün olduğu bir fotoğraf koymuştu.
Babamın boynuna atıldım.
“Teşekkür ed—”
Camlar büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye soğuk bir rüzgâr doldu. Mutfak dolaplarının kapakları çarpılarak açıldı. Raflardaki bardaklar titredi, çiçeklerin bazıları yere savruldu. Perdeler delice dans ediyordu. Evin içine korkunç boğucu bir koku girdi. Ciğerlerimize küf doluyordu sanki.
“Baba, ne oluyor?”
Korkmuştum. Babama sıkıca sarıldım.
“Arkamda dur,” diyebildi sadece.
Sonra o geldi.
Ruh Toplayan.
Sadece hikâyelerde duymuştum. Ölüm kokuyordu. Daha önce hiç ölüm görmemiştim ama koksaydı, böyle kokardı. Sisten oluşuyordu. Gözleri yoktu, burnu yoktu, saçları yoktu—hiçbir şeyi yoktu.
Süzülerek ilerliyordu. Babamın konuşmasına bile izin vermeden ruhunu çekip aldı. Konuşamadım. Sadece birkaç damla yaş süzüldü gözlerimden.
Babam, bez bir bebek gibi yere yığıldı.
O zaman beni fark etti.
Karşı koymak istedim, onu yok etmek istedim. Ama sadece isteyebiliyordum. Yerimden kıpırdayamıyordum. Sanki bir an, olmayan gözlerini gördüm. Doğrudan içime bakıyordu. O an içimde bir şeyler koptu. Görünmeyen bazı ipler kesilmiş gibiydi.
Ve sonra… gitti.
Bana dokunmadan gitti.
Ne kadar süre geçti bilmiyordum. Babamın ruhsuz bedeninin yanında günlerce bekledim. Üşümesin diye üstünü battaniyeyle örttüm. Uyanırsa ister diye elimde bir bardak suyla bekledim. Nolan merak edip gelene kadar orada, öylece, kıpırdamadan bekledim.
Ve şimdi… yine karşımdaydı.
Perdeler vahşi bir şekilde savruldu, mutfak dolapları öfkeyle çarpıldı. Bardaklar, sanki acı çeken çocuklar gibi titreşerek çınladı. Dizlerimi karnıma çektim, kollarımla sardım kendimi. Küçülmek istedim, yok olmak. Ama bu sefer… Ruh Toplayan beni es geçmedi.
Bana doğru süzüldü.
Sessizdi.
Soğuktu.
Ve sonra içimden geçti.
İçimdeki her hücreye soğuk bir el dokundu. Kemiklerimden parmak uçlarıma kadar hissedilen bir buz gibi geçti içimden. Bütün vücudum onun nefesiyle dondu.
Ardından bir ses yankılandı evin içinde, tiz ve öfkeli:
“Sen niye ölmedin!”
Yanımda, on beş yaşlarında bir kız belirmişti. Gözleri çılgın, saçları darmadağın. Yüzünde nefretin sert çizgileri…
Komşumuzun kızı.
Ruh Toplayan onun ailesini de almıştı, o sırada teyzesindeymiş. Ama hayattaydı. Ve bana nefretle bakıyordu.
“Senin ne özelliğin vardı da seni bıraktı?!” diye çığlık attı.
Tepemde dövünmeye başladı.
Yumrukları, tekmeleri…
Yere, duvarlara, kendine, bana…
Saçlarını avuç avuç yoldu.
Ağladı, haykırdı.
Gözbebekleri büyüdü, yüzü deforme oldu.
Ve sonra diğer sesler geldi—başkalarının sesleri.
“Ruh Toplayan’la birlikte olmuş.”
“Anlaşma yapmış gizlice.”
“Babasını öylece bıraktı. İzledi. Gıkını çıkaramadı.”
“Lanetli.”
“Şehir bu yüzden çürüyor.”
“Akbabalar onun yüzünden gökyüzünde.”
Sesler üstüme yağmur gibi yağdı.
“BU KIZ YÜZÜNDEN!”
“O KIZ YÜZÜNDEN!”
“SENİN YÜZÜNDEN!”
Duvarlar çatladı. Tavan üzerime eğildi. Ev, bir ağız gibi üstüme kapanıyordu.
Yüzler belirdi her köşede.
Yüzler, gözler, ağızlar…
Salyaları akıyordu kenarlarından, dişleri sarı ve sivriydi. Hepsi bana bakıyordu.
Ben sadece titredim.
“Ben… ben…” dedim ama sesim çıkmadı.
Ağlamaya başladım. Sonra bağırdım.
Ciğerlerim yırtılana kadar, ses tellerim parçalanana kadar bağırdım.
Ama hiçbir şey değişmedi. Çığlıklarım evin duvarlarına çarpıp geri döndü, beni tekrar tekrar buldu.
Zihnim uyuşmadıkça, gecelerden kurtulamıyordum.
Karanlık, beni her gece başka bir kabusta yeniden doğuruyordu.
Sesler… boğuklaştı.
Yüzler geri çekildi. Tavan yeniden tavandı, duvarlar eski sessizliklerine gömüldü. Perdeler yavaşladı. Sanki her şey bir rüyadan çıkıyormuş gibi silinmeye başladı. Ama bedenim hâlâ titriyordu. İçim hâlâ boşlukla doluydu. Ellerimi dizlerimden çözüp yere koydum. Soğuktu. Gerçekti. En azından gerçek olduğunu sanıyordum.
Sanki biraz önce olanlar, bir başka dünyanın ağırlığıydı. Ruh toplayan, kız, kalabalık… Hepsi bir sisin içinde yok oluyordu. Ama hissettirdikleri kalıyordu—içimde, damarlarımda, gözkapaklarımın arkasında saklı duruyordu.
Kafam duvara yaslandı. Gözlerim yavaşça kapanıp açıldı. Gözkapaklarım ağırdı, içimdeki her şey gibi.
Uyuyamamakla delirmek arasında ince bir çizgideydim. Ama bedenim daha fazla taşıyamıyordu.
Bir mum ışığı gibi titreştim. Sonra sönmeye başladım.
Yastık yoktu, battaniye de. Ama soğuk bile umurumda değildi artık.
Zihnim uyuşamayınca, bedenim devreyi kapatıyordu. Belki de sadece uyanmamaya çalışıyordu.
Tavana baktım. Tavan bana bakmıyordu. Güzel olan buydu. Yargılayan yüzler yoktu orada. Sadece çatlak bir boya ve bir örümcek ağı… Belki huzur dediğimiz şey de buydu.
Bir damla yaş daha süzüldü. Sessizce. Bir nefes daha verdim.
Gözlerim kapandı. Beynim halime acımış olmalıydı. Uykuya daldım. Sadece kaçıyordum. Nolan bana o şişeyi vermezse yarın aynısı olacaktı. Ben bunu kaldıramayabilirdim.
Bilmiyorum.
Belki de başka bir kurtuluş yolu vardı.
Kalktığım da güneş tepedeydi. Sesler yoktu. Karanlığın çökmesini bekliyorlardı. Adım kadar emindim. Para lazımdı bana. Uyuşacak kadar şişe almamı yetecek kadar para lazımdı. Nolan' a gidemezdim. Bu saatten sonra olmazdı. Yüzümü yıkayıp evden çıktım.
Ben parayı nereden bulacaktım?
Benim parayla işim olmazdı ki.
Anlım karıncalanmaya başladı. Midemi küçük bıçaklar batırılıyor gibiydi. Sokaktaki yüzleri gördüm. Hepsi bana bakıyordu sanki. Ellerim terlemeye başladı.
Olamaz, yine aynısı olmasın!
Lütfen akşamki gibi olmasın!
Koştum arka sokaklardan gittim. Kimseyle yüz yüze gelmemek için kapüşonumu gözüme kadar çektim.
Demirhaneye vardım sonun da. Orta tezgâhta duran beyaz kağıdı aldım.
Karanfil Sokak, No:17
Büyük bina. Giriş sağdan.
Beyaz kağıdı elim de sıktım. Terlediği için nemlenmişti. Bıraksa mıydım? Nolan' la anlaşabilirdik. O beni kıramazdı.
Ama o dün gece beni bırakmıştı. Beni bana bırakmıştı.
Kağıdı elimden bıraksam vazgeçecek gibiydim. O yüzden kağıt ne kadar ıslansa da kırışsa da bırakmadım. Gidip konuşacaktım. Kafam dağılırdı.
Zor bela kendimi dışarı attım. Hepsinin canı cehennemeydi. Beni tek başıma bırakanlardan hesabını soracaktım. Kafamı yememe neden olanlardan.
Karanfil Sokak’a vardığımda sanki şehir biraz daha sessizleşti.
Büyük binayı görmemek mümkün değildi. Dış cephesi griydi, ama gri boyası altından paslı demir çıkıyordu. Camları eskiydi ama bazı pencerelerde ışık vardı. Tuhaf biçimde… sıcak bir ışık.
Kapının yanın da zil vardı.
Kurtuluş.
Üstüne yazılmış gibiydi. Kazınmış gibiydi.
Parmaklarım zili aradı ama dokunamadı.
Bir saniye, iki...
Ya içeri almazlarsa?
Ya bu bir tuzaksa?
Ya sadece alay etmek için çağırıldıysam?
Geri dönmeli miydim?
Saçmala Violet sadece otur konuş. Başını kesecek halleri yoktu ya.
Ya başımı keserlerse?
Hançerim kalçam da duruyordu. Yanımdaydı.
Arkamı dönüp gitmeyi düşündüm,
“Ya bu, gerçekten son şansımsa?”
Zile bastım.
Tık.
İçeriden bir ses gelmedi. Sadece karanlık bir koridor ve ayak seslerini boğan kalın bir halı.
Kapı açıldı. Kapıyı yaşlı bir kadın açmıştı. Beyaz saçları tepede topuz yapılmıştı. Beyaz saten bir gömlek giyiyordu. Hardal rengi eteği dizinin altın da bitiyordu. Eteği ile aynı renk bir fular bağlamıştı boynuna. Kamburu vardı hafiften.
Ve gülümsüyordu.
Bu kadın delirmiş olmalıydı. Sonra konuştu. Sesi bir garipti.
Sesi... huzurluydu.
“Kurtuluşa hoş geldin kızım.”
Kızım.
Adım attım.
Bölüm etkileşimi
