3. bölüm / 4
ON ÜÇBÖLÜM 3: Eşik
Bölümler 4Şu an: BÖLÜM 3: Eşik
- 1 BÖLÜM 1: RUH TOPLAYANIN KIZI1.982 kelime
- 2 BÖLÜM 2 : KURTULUŞ2.244 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Eşik1.641 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 BÖLÜM 4: UYAN2.354 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kadın, yaşına göre şaşırtıcı derecede hızlı yürüyordu. Sessizce peşinden ilerliyordum. Bina, dış cephesiyle iç mekânı arasında çarpıcı bir zıtlık barındırıyordu. Dışarıdan bakıldığında gri ve solgun bir yüzeye sahipti; oysa içerisi sıcak sarı duvarlarla çevriliydi. Duvarlar altın tonlarına boyanmış, bel hizasına kadar uzanan parıldayan çiçek motifleriyle süslenmişti. Işığın ulaşmadığı tek bir köşe bile yoktu. Kadife kalın kırmızı halı koridor boyunca ilerliyordu.
Sonunda geniş bir odaya çıktık. Altın duvarlar burada da devam ediyordu. Ortada, koridordaki halıyla aynı dokuda yuvarlak bir halı seriliydi. Üç kırmızı kadife koltuk, odanın köşelerine yerleştirilmişti. En uç köşede ise “Danışma” yazan bir masa ve arkasında, muhtemelen benim yaşlarımda bir kız oturuyordu.
Danışma mı?!
Burası, koca Ruh Toplayanı yakalamak için kurulmuş bir kuruluştu ve... bir danışma masası mı vardı?
Buraya kim, ne sormaya gelirdi ki?
Sen neden geldin Violet?
“Sen buraya otur.” dedi kadın “danışma” masasına -büyük ihtimalle kızın yanındaki boş koltuk onun yeriydi ve oraya doğru yürüyordu- doğru yol aldı.
“Birazdan gelecekler.”
“Kim?” sesim cızırtılı ve boğuk çıkmıştı. Kendimden utandım. Kim bilir suratım ne haldeydi.
Kadın sorumu cevaplamadı sadece gülümsedi. Kare gözlüğünün altındaki gözleri küçüldü. Masanın arkası oturduğum yerden gözükmüyordu. Kim bilir ne konuşuyorlardı arkada? Neremi çekiştiriyorlardı?
Biliyorlar mıydı geldiğim yeri?
Burası aşağıdaki sokaklar gibi küf kokmuyordu. Ciğerlerim uzun süredir ilk defa nefes alıyor gibiydi. Tuttuğum kağıt kendini hatırlatmıştı. Sımsıkı tutuyordum. Islanmış kağıa bir defa daha baktım. Kırış kırış olmuştu.
Etrafında çok fısıltı var Violet GRAACE. Sizin gibi birinin daha dikkatli olması lazım.
Aptal!
Ne kadar da salaktım. Tabii ki de biliyorlardı. Benim kim olduğunu biliyorlardı. Bildikleri sadece ismim değildi. Yaşadığım yeri biliyorlardı. Geleceğimi biliyorlardı. Demirhanemdeki fısıltıları biliyorlardı.
Nolan' ın tavernasındaki fısıltılar da bunların olmalıydı. Sapkınların geleceğini öğrenip beni ne yapacağımı görmek istemiş olabilirlerdi. Kimin eline düşmüştüm?
Kaçabilir miydim?
Kadını alt etmek kolay gözüküyordu. Kızın sadece yüzünü görmüştüm. Kahverengi saçları tepe de sıkıca atkuyruğu yapılmıştı. Yüzü pürüzsüzdü sadece bazı yara izleri vardı. Geldiğimi görünce göz ucuyla bakmıştı.
Koridor dardı. Yanda duran şamdanlıkları kullanabilirdim kaçarken. Tabii ben hareket edip koridora ulaşana kadar beni köşeye sıkıştırmazlarsa.
Ben plan yapmazdım ki o an hangisi daha basit görünürse onu yapardım.
Planlarımı yaparken kadının o sesi yankılandı oda da.
“Geldiler.” dedi küçük başı masanın arkasından çıkarken. “Şu karşıdaki odadalar.” koridorun çıkan girişin yanındaki odayı gösteriyordu kırışık uzun parmağı.
Vücudum komutlara harfiyen uydu.
Başka bir kapı mı vardı içeriye açılan?
Kapıyı yavaşça açıp içeriye girdim. İçerde iki kişi vardı. Bir kadın ve bir adam.
Adam, ortada duran masaya kalçasını yaslamış kollarını da göğsünde bağlamıştı. Siyah saçları örgü yapılmış ve tepeden bağlanmıştı. Yeşil bir atlet giyiyordu. Altında da her yerinde cepleri olan üstünden bir ton koyu pantolon vardı. Geceyi andıran sıcak bir ten rengine sahipti. Kolların da dövmeler vardı. Şekilleri buradan belli olmuyordu. Gözleriyse kıyafetlerinin karışımı gibiydi. İlk defa böyle bir yeşil görmüştüm.
Kadın, camın önünde duruyordu. Onun da siyah saçları sımsıkı tepede bağlanmıştı. Siyah bir kot pantolon giyiyordu. Üstünde de beyaz bir atlet vardı. Bembeyaz teninin üstünde kırmızı çizgiler vardı. Mavi gözlerinin etrafına kalem çekmişti. Yüzü taş bebek gibiydi.
“Hoş geldin.” dedi adam sesi neşeliydi. Vücuduna bakınca daha ağır tok bir ses beklemiştim.
“Ben Kael.” dedi adam elini bana uzatırken. Eli uzun bir süre hava da asılı kaldı. Sıkma gibi bir niyetim yoktu.
“Peki, ayakta kalmana gerek yok.” dedi sağın da duran koltuğu gösterirken.
Koltuk kapıya uzaktı. Hızlı hareket edemezdim. Hepsi kuruntudan da ibaret olsa da o koltuğa oturmayacaktım. Adam oturmayacağımı anladığın da kendisi oturdu. Kadın hala camın önün de beni izliyordu.
“Soruların olmalı.” dedi Kael.
“Evet, var.” Kadın yorulmuş ya da bizim harika sohbetimize dahil olmak istemiş olabileceğinden Kael’ in karşısındaki koltuğa oturdu. Sonra da “Başla.” dedi. Sesi sert ya da sıcak değildi. Ama garip bir tınısı vardı.
“Beni neden çağırdınız?” az önce kafamda bir soru yumağı varken ben ilk sorum olarak bunu seçmiştim. Bazen gerçekten hiç düşünmüyordum. Kael ağzını açtı ama kadın ondan önce konuşmaya başlamıştı bile.
"Bak Violet," dedi kadın, sesi yumuşaktı ama altında bir kesinlik taşıyordu.
"Senin ne olduğunu biliyoruz. Bunu bizden saklamana gerek yok artık."
Gülümsedi, ama bu gülümsemenin içinde bir üstünlük vardı. Sanki cevabı çoktan biliyor ama benim söyleyeceklerimi izliyormuş gibi.
"Sadece... nasıl yaptığını merak ediyoruz. O an ne hissettin mesela? İçinden geçen şey neydi? Küçük detaylar bunlar elbette..."
Elini hafifçe salladı, konuyu önemsizleştirir gibi.
"Asıl mesele şu, Violet. Biz seni buraya sorgulamak için değil, bir teklif sunmak için çağırdık."
Gözlerini gözlerime dikti, sesini biraz alçalttı ama cümle netti:
"Biz, senin Kurtuluş’a katılmanı istiyoruz."
Kaşlarımı istemsizce çattım. Içimde ki tedirginliği anlamış olacaktı ki konuştu.
“Hemen karar vermeni beklemiyoruz, elbette.”
Sesi hâlâ yumuşaktı ama altındaki ton değişmişti. Şimdi kadife koltukta değildi. Yanı başımdaydı. Sıcak nefesi kulağıma değiyor, ağır ve keskin parfümü boğazımı yakıyordu.
“Ama bir düşün, Violet…”
Kelimeleri adeta zihnime sızıyordu.
“Kurtuluş’a katıldığında ne olacağını hayal et. Sıradan biri olmayacaksın artık. Bir rütben olacak. Nihayet bir yere ait olacaksın. Yalnız kalmayacaksın.”
Sesi giderek daha alçak, daha içten konuşur hale gelmişti.
Sonra biraz daha yaklaştı. Fısıltı gibiydi artık:
“Ve… babanın intikamını alacaksın.”
Kalbim, göğsümün içinde hızla atıyordu.
Ben nereye düşmüştüm? Hangi akıl hastanesiydi burası? Ama içimde bir şeyler çatırdamış gibiydi. Uzun zamandır bastırmaya çalıştığım şey yine yer yüzüne çıkmıştı- özlem.
Bir yere ait olma fikri…
Yıllardır birilerine sırtımı dönmek zorunda kalmıştım. İnsanlara, sokaklara, anılara. Kendime bile.
Ve şimdi biri beni “istemekle” kalmıyordu, bir amaç da sunuyordu.
Ama güvenemezdim.
Kurtuluş, kurtuluş muydu gerçekten? Yoksa sadece yeni bir zincir miydi?
Babam, onun kanı... Neden her şeyin anahtarı o olmak zorundaydı?
“İntikamını alacaksın,” demişti.
Ya gerçekten alırsam?
Bu soru içimde yankılandı. Küçük, alçak bir ses. Ama susturması zor bir ses.
Parmaklarım istemsizce elimdeki buruşmuş kağıda daha sıkı sarıldı. O kâğıt... beni buraya getiren şeydi.
Ama buradan götürecek olan ne olacaktı?
Kael sonun da kendini hatırlatmıştı.
“Ava bırak kızı, yeter.”
Ava çıkmadan “Düşün Violet.” dedi sonra da kapıyı çarptı.
Kael ile baş başa kalmıştık. “Oturmak istemediğine emin misin?”
Otursam hiç de fena olmazdı ama oturmayacaktım.
“Böyle iyiyim.”
“Ava acelecidir. Anlarsın ya. Tek düşünebildiği, Ruh toplayanı alt etmek. Şimdi seni bulmuşken kaybetmek istemiyor. Senin onu yok edeceğini sanıyor. Ona da bir şeyler öğretebileceğini.”
Kael'in sesi sakindi ama söyledikleri mideme kramplar gibi saplandı.
Benim ruh toplayanı yok edebileceğimi düşünüyorlardı.
“...Ama ben… ben ne olduğumu kendim bile bilmiyorum ki.” Sesim beklediğimden daha kırılgandı. “Ona ne öğretebilirim ki?”
Kael, başını hafifçe eğdi. Gözlerinde yumuşak ama tanımlayamadığım bir kararlılık vardı.
“Biz sana öğreteceğiz. Karşılığında da sen bize öğreteceksin.”
***
Kael düşünmem için kurtuluşun ikinci katındaki bir odaya götürdü beni. Oda da bir yatak ve aynalı bir dolap vardı. Yatağın tam karşısına konumlanmıştı dolap. Yatağın ucuna oturdum. Hala düzgün düşünebildiğimi sanmıyordum. Gözüm aynadaki bana takılmıştı.
Aynadaki ben değildim.
Cildim solgundu, sararmış gibiydi. Gözaltlarım mosmordu, sanki deri göz çukurlarıma yapışmıştı. Dudaklarım çatlamış, bazı yerleri kabuk bağlamıştı; parmaklarımın kenarları da öyle. Kıvırcık saçlarım hafiften yağlanmaya başlamıştı.
Ben ne zamandır aynaya bakmıyordum?
Ne zamandır kendimle yüzleşmekten bu kadar korkuyordum? Aynalar artık yargıç gibi geliyordu. Aynaya değil, kendime bakmaya cesaretim yoktu belki de. Görmezden geldikçe geçer sanmıştım; ama geçmemiş.
Kurtuluş beni böyle mi istiyordu?
Kırılmış, yıpranmış, gözlerinin feri sönmüş biri olarak mı? Bir silaha mı ihtiyaçları vardı, yoksa gerçekten bana mı? Beni ben olduğum için mi çağırdılar, yoksa içlerindeki boşluğu dolduracak yeni bir parça olarak mı? Yoksa onlar da sadece gördükleri kadarıyla mı ilgileniyorlardı?
Bu haldeyken onlara nasıl yardımcı olabilirdim ki?
Kendi bataklığımdan çıkamamışken başkalarını mı çekip çıkaracaktım? Hangimiz daha çok boğuluyorduk? Onlara destek olabileceğimi düşünmek bile kendime söylediğim en büyük yalan gibi geldi. Kırık bir aynadan geçen ışık ne kadar doğru yansıtabilir ki?
Yardım etmek istiyor muydum gerçekten?
İçimde hâlâ bir şeyler var mıydı? Yoksa sadece ait olmak mı istiyordum?
Kendimi affettirmek mi, yoksa sadece unutulmak mı istiyordum?
Yardım etmek... Belki de sadece kurtulmak için bir kılıftı. Belki de yardım etme isteği değil, bir yere tutunma arzusuydu içimdeki.
Ama ya içten içe hiç kimseyi umursamıyorsam? Ya sadece acım hafiflesin diye yanlarına gidiyorsam?
Yanlarına gidecek miydim ki?
Başka çarem var mıydı ki?
Birazdan hava kararacak ve dün akşamkiler yine gün yüzüne çıkacaktı. Aşağıya inip birkaç şişe isteyip medet umduğunuz kişi işte böyle sefil biri diye çıkışsa mıydım? O zaman belki bu deli deyip beni kapı dışarı ederlerdi. Ben de Nolan’ a gidip kafa bulurdum.
Inatçı kel.
Bana bakacak ağlamalarıma dayanamayıp elime yine şişeden tutuşturacaktı. Tutuşturmalıydı. Zorundaydı.
Kafam karıncalanmaya başlamıştı. Yine aynı halüsinasyonlara katlanamazdım. Odadan çıkıp aşağıya indim. “danışma” nın olduğu odaya varmıştım. Masa da yaşlı kadın ve yine sadece kafasını gördüğüm kız oturuyordu. Kırmızı kadife koltuktaysa Ava ve Kael vardı. Ava' nın yüzünde kendinden emin bir gülümseme vardı.
Biliyordum, der gibi bakıyordu.
Kael de beni görünce hareketlenmişti. “Violet? Bir sorun mu var?”
“Bana bir şişe solgun verebilir misiniz?”
Biz alkol kullanmıyoruz,” dedi Ava. Sesi sert hatta biraz alaycıydı. “Konuşmak ister misin?”
Zihnim kontrolden çıkmak üzereydi. Sanki içimde bir şey kıpırdanıyor, bedenimi ele geçirmeye hazırlanıyordu.
Ben güçlü falan değildim. Sadece kaçmayı bilen, işe yaramaz biriydim.
“Lütfen...” dedim, dizlerimin bağı çözüldü. Olduğum yere çöküverdim.
“Kael, kızı odasına götür.”
Kael hiç tereddüt etmeden kucağına aldı beni. Direnmedim. Gücüm kalmamıştı.
Nazikçe yatağa bıraktı. Hemen ardından Ava içeri girdi. Elinde bir bardak vardı. Yatağın ucuna oturdu.
“O ne?” diye sordum, sesim yok olmak üzereydi.
“Süt,” dedi. “İç, iyi gelir.”
Bardağı elime uzattı.
“Bana neden yardım ediyorsunuz?” dedim.
“Küçük kafanı bunlarla yorma. Sana söyleneni yap.”
Süt dolu bardağı kafama diktim.
“Şimdi bir güzel uyu.” Dedi Ava yatağın karşısındaki dolaba doğru yürürken.
“Uyumak istemiyorum.” Sesim çatallıydı. Karşıdan küçük bir çocuk gibi gözüktüğüme yemin edebilirdim.
“Süt bunun içindi” dedi dolaptan krem bir nevresim çıkartırken.
“Karşı gelme diye içine uyku ilacı attım. On saniyeye kalmaz uykuya dalarsın.”
“Sen... ne diyorsun?” Ava beni dinlemiyordu. Çabalamakta istemiyordum. Yorgunluk çöktü üstüme. Ava nevresimi üstüme örterken saymaya başladı.
“Altı... yedi... sekiz...”
Gözlerim ağırlaştı. Uyanık kalmak istedim ama bedenim bana ihanet etti.
O an, incecik nevresimin altında yalnızca bir boşluk gibi hissettim. Ve karanlığın içine yavaşça gömüldüm.
“Arien’ e kızdan bahsedecek miyiz?” dedi Kael.
Kapının önünde duruyordu.
“Aptal olma.” Dedi Ava yüzü uyuyan kıza dönüktü. “Arien onun kokusunu aldığı an kapı dışarı eder. Tek onu değil bizi de.”
Yatağın ucuna tekrardan oturdu. Hep çatık olan kaşlarını bu sefer özgür bırakmıştı.
“Ne yapacağız o zaman?” diye sordu Kael.
“Onu iyileştireceğiz.”
Bölüm etkileşimi
