Ying ve yang

Vaveyla Yazarı: Ebral

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Ying ve yang

“Zıtlıklar olmasa insanlar var olamazdı; farklılıklar en büyük dengedir.”

Derin bir nefes alıp elimdeki beyaz kâğıda çaresizce baktım; gerçekten yorulmuştum ama incelemem gereken bir makale vardı ve bunun sonrasında ise yapmam gereken sunumlar... Fazlasıyla çekilmez geliyordu. Sevdiğim işi yapsam da bana görev kilitlenmesine hâlâ alışabilmiş değildim. Haksızlıktı! Oflayarak belgeleri düzenlemeye başladım, ayağımı ritmik bir şekilde yere vuruyordum. Gözlüğün gözümden kaymak üzere olduğunu hissedince sanki dünyanın en büyük sorunuyla karşılaşıyormuş gibi bir surat takınıp elimi gözlüğe attım ve aceleyle düzelttim.

Gözüm tekrardan masada beni bekleyen makaleleri bulunca daha fazla dayanamayacağımı hissettim. Gerçekten son zamanlarda göğsümün üzerinde bir ağırlık hissediyordum ve gerçekleştirmeyi sevdiğim eylemleri bile yaparken keyif alamıyordum. Böyle olması beni de geriyordu. Kâğıtları bir hışımla toparlayıp çantamın fermuarını açtım, içine tabiricaizse fırlattıktan sonra fermuarı geri çekip ayaklandım ve yere eğilip ayakkabımın bağcıklarını bağlamaya başladım. Tek isteğim eve gidip duş almaktı; saçım yağlanmıştı. Bu dönemde psikolojik olarak neyin içindeysem de bu durum, kişisel bakımımı bile aksatmamama neden oluyordu. İşimi hallettikten sonra doğrulup sandalyeyi itekleyerek masaya hizaladım, arabanın anahtarını alıp çalışma odasının kapısını açtım. Gerçek anlamda felaket bir gündü.

Sabah laboratuvara girdiğimde profesör bana bir görev daha vereceğini, çıkmadan önce yanına uğramam gerektiğini tembihlemişti! Ah, ne harika! Bir de bununla uğraşacaktık; eminim saçma sapan azarlayıp tonla makale daha verecekti ya da bir deney yapılacaktı, alt sınıfları yönlendirecektim, değil mi? Gözlerimi devirip çıktığım odanın kapısını kilitledim, anahtarı umursamazca önlüğümün cebine atıp koridorda yürümeye başladım. Çıkış saatim diğer herkesten o kadar geçti ki şu ana kadar kimseyle işten çıkarken karşılaşamamıştım; köle olduğumu düşünme yolunda ilerliyordum. Neyse ki bu hayatı ben seçmiştim ve kendime kızmaktan hoşlanmıyordum. Eğer isteyerek ya da istemeyerek kötü bir şey yapsam da sürekli o durumu düşünüp kendimi mahvettiğimi görmüştüm; o yüzden belirli bir yaştan sonra hatalarımı görmemeye başladım. Kendime yapabildiğim nadir iyiliklerdendi.

Sadece benim çalışma odamın ışığı açık kalırdı, oda kapanınca etraf karanlıklaşmıştı. En azından sadece bu katta. Aşağıya, profesörün katına geçtiğimde ışıklar açık olmuş olurdu. Kendimi bildim bileli karanlıktan hoşlanmıyordum, gizli şeyleri de sevmezdim; sevdiğim aydınlıktı, nesnellikti. Beni düşündürmemeliydi. Elimi önlüğün cebine atıp anahtarla oynarken sonunda merdivene ulaşmıştım; homurdanarak hızlı hızlı inmeye başlarken bir an önce eve gitmeyi yeniden diledim.

Alt kata indiğimde birkaç kişinin daha odasından çıktığını gördüm; benimle aynı mesaiyi paylaşıyorlardı. İçimden yanlarına gidip “İsyan çıkaralım!” demeyi geçirsem de kendimi tutup koridorun sonundaki odaya yürümeye başladım. Bu kattakiler öğrenci değildi, staj yapıyorlardı; bense hâlâ bitirememiştim. Psikoloji okumak harika bir üniversitede bana güzel imkânlar sunuyordu. Derin bir nefes daha aldım. Gerilmiştim, şu an yanımda bir arkadaşım olsa, “Sen çal, ben sorayım hocaya soruyu,” diyebilirdim. Ne yazık ki yalnızdım ve yanımda arkadaşım yoktu.

Odaya vardığımda sağ elimi yumruk yapıp kaldırdım ve üç kez vurdum. Onay sesini beklerken daha da gerildiğimi hissetmiştim, göğsümün üzerindeki ağırlık bir anda bin kat artmış gibiydi. Ellerim istemsizce titrerken profesörün, “Gel!” diyen gür sesini duyunca vakit kaybetmeden kapı koluna asıldım ve kafamı içeriye uzattım. Profesör yer yer aklanmış saçlarını elleriyle gelişigüzel tararken bir yandan da önlüğünü giyiyordu; artık o da eve gitmeye hazırlanmıştı. Mükemmel, bana ayaküstü söylenecek kadar basit bir sorumluluk verecekti, belki de önemsizdi.

Göğsümdeki ağırlık boğazıma doğru çıkıyormuş gibi olunca göz bebeklerimi yukarı kaldırdım.

“Sizin yanınıza uğramamı söylemiştiniz, buyurun efendim,” diye mırıldandım; sesim beklediğimden boğuk ve tiz çıkmıştı.

Profesör önlüğünü giydikten sonra kaşlarını kaldırdı. Beni süzdükten sonra bir şey soracak gibi oldu ama dudakları düz çizgi hâlini aldığında vazgeçtiğini anlamıştım. Kendimi biraz olsun daha iyi gösterebilmek için omzumu düzleştirip gülümsemeye çalıştım. Profesör sakince kafasını salladı.

“Evet, aslında konuşmak istediğim konu biraz da önemli. İstersen oturalım, geciktiğin için aslında ben senin yanına gelecektim.”

Gecikmiş miydim? Saate hiç dikkat etmemiştim. Öyle mi, der gibi kaşımı kaldırıp masanın yanındaki yumuşak sandalyeye oturduğumda, o da koltuğuna oturmak yerine karşıma geçti. Gerginliğim tavan yapmıştı. Ne oluyordu? Göğsüm hızla inip kalktığında beni sakinleştirmek ister gibi ellerini havaya kaldırdı.

“Sakin olmalısın.”

Sözü daha fazla uzatırsa bayılacağımı düşündüğünden mi bilmiyorum ama konuya hemen dalmaya başladı.

“Bak Nimet, öncelikle uzun süredir vereceğimiz bu görev için birini arıyorduk. Bu iş için en uygun olan kişi sendin, eğitimini tamamladın ve şu ana kadar yüzümüzü asla kara çıkarmadın.”

İçimden 'İşte naneyi yedik!' demek istiyordum. Şu ana kadar beni istediği kadar övebilirdi. Niyetini tam anlamasam da beni seçmesinin sebebi, üniversitedeki en iyi psikiyatri öğrencisi olmamdı ve üniversitede anlayamadığımız, medyaya düşecek kadar absürt bir gelişme yaşanmıştı. Tek bir psikiyatrist bile yoktu; sürekli yeni isimler geliyor, en fazla bir ay kalıp gidiyorlardı. Şu an ise bildiğim kadarıyla, en son giden Melina Hoca'dan sonra yeni bir hoca gelmeliydi.

Profesör boğazını temizleyip konuştu: “Nasıl diyeceğimi bilmiyorum ama senin de gördüğün gibi psikiyatrist hocalarımız sürekli... Bu görevi... yapamadıklarından üniversiteden ayrılıyorlar.”

Bir saniye, bu görev neyse sanırım benim yapmamı isteyecekti. Koskoca kaç yıllık hocaların çözemediğini üç buçuk senelik öğrenciye mi yıkacaklardı? Bu kadar aciz ve çaresiz kalmış mıydı üniversite yönetimi? Tam olarak neydi bu olay? Kaşlarımı çattım, göğsümdeki ağırlığı bile unutmuştum; sadece profesöre odaklanmayı seçtim. Ellerimi göğsümde kavuşturup öne eğildim.

“Ne istiyorsunuz?” dedim, sesimin titrememesine özen göstererek.

Profesör, hastalıktan dolayı titreyen elleriyle cebindeki mendili çıkarıp alnında biriken terleri silmeye başladı. Dudaklarını aralayıp etrafta başka kulaklar, gözler var mı diye gözlerini kaldırınca içimden küfürleri sıraladım; başıma iş almıştım. Hem de hiçbir şey yapmadan!

“Haklısın, uzatmamalıyım. Gördüklerin malum, aslında bu bir teklif... Biliyorsun ki üniversitemizin, ülkemizin suçla mücadele bölümü öğrencilerini eğiten ayrı bir binası var doğu kanadında.” Boğazını temizledi. “Ve bir yıl önce suçlarla mücadele için bir... büro açıldı... Sonrasında başarılar artınca herkes tarafından üniversitemiz bilinmeye başladı.”

Terleri artmaya başlamıştı. Benden, bir öğrenciden istenmemesi gereken bir eylem isteyeceğini anlamıştım; bir profesör öğrenci karşısında ecel teri akıtmazdı. Gözlerimi yere diktiğimde sakinleşmesini bekledim; birkaç saniye sonra konuşmaya devam etti.

“Sonrasında eyaletimizden suç dosyaları bile aldık... Onları da çözünce üniversitemiz adına bir hapishane açıldı, biliyorsun...”

Elbette biliyordum. Üniversite bir yılda ürpertici bir şekilde her ay gazetelerdeydi. Ben de bunun havasını tabii ki atmıştım. Nefes alıp devam etti:

“Sonra medyadan birkaç kişi geldi ve hapishaneye giren kişilerle röportaj yapmak istediklerini söylediler, biz de kabul ettik... Röportaj sırasında diğerlerinden farklı, ürkütücü bir mahkûmla karşılaşmışlar; o diğerleri gibi ciddiyetle cevap vermemiş, üniversite hakkında saçma sapan iddialarda bulunarak gündemde rezil olmamıza neden olmuştu. Biz de bu mahkûmun psikolojik sorunlarını çözmek için kendi elimizden geldiğince alanında başarılı birçok kişi getirsek de ya onları korkutuyor ya da bıktırıyordu... Herkes, gelen psikiyatristleri bu mahkûmla konuşmaya yönlendirdiğimi öğrenince üniversitemize hoca olarak gelmeyi reddetmeye başladı.”

Yani bunun benimle ne alakası vardı? Anlattıklarının çoğunu biliyordum ama benim yapabileceğim bir şey yoktu; ben mi gidip mahkûmla konuşacaktım, ciddi miydi? Eğer zarar görürsem ne yapacaktı peki, ben neden böyle bir riski alacaktım ki? Karşılığında bana ne verebilirlerdi?

“Hepimiz, bütün hocalar çaresizce toplantı yaptık ama medya evrensel boyuta geçtiğinden yurt dışından hoca da getirtemedik. Eğer daha fazla bu durumu çözemezsek rezil olacağız; insanlar ve aileler üniversitemize evlatlarını göndermeyecek ve hepimizin emekleri sersem bir mahkûm yüzünden kaybolacaktı. Toplantıda tek çaremiz siz öğrenciler kalmıştınız ve bir sınav yaptığımızda en iyi olduğunu kanıtladın.”

Bilseydim o sınavı geçmemek için elimden geleni yapardım.

“Bizim senden tek isteğimiz var; o da bu fikrimizi düşünmen... Lütfen... Ne diyeceğini tahmin ediyorum, o yüzden karşılığında ne alacağını önceden söylemek istedim... Üniversitemizde henüz kamuoyuna bile sunulmamış, kanser için bir ilaç yapıldı ve etkisi gözlemlendi; kısa sürede tedavi için birebir...”

Yutkundu.

“Asla böyle bir durum için seni arada bırakmak istemezdim ama kız kardeşin Burçe’nin kanser olduğunu... diğer ilaçların pahalı olduğunu...!”

Konuşmanın nereye gittiğini anladığımda gözlerim dehşetle büyüdü. Kardeşimin hayatıyla neredeyse tehdit ediliyordum; ya ilacı alacaktım ya da şu an canımı yaktığı gibi Burçe’nin gözümün önünde kaybolmasını izleyecektim.

“Bu kadar alçalmış olamazsınız!” Dişlerimi sıkarak söylediğim cümlenin ardında binlerce hayal kırıklığı yatıyordu.

Profesör üzgünce başını iki yana salladı. “Karar senin.”

Çenemi dikleştirdim. “O bahsettiğiniz toplantıda olmadığımı fark ettim, neden sadece sizinle görüşüyorum?”

“Çünkü kimse tarafından bilinmemesi lazımdı; düşünsene, öğrencilerine bu tehlikeli... işi vermeleri... utanç verici olurdu.”

Histerik bir kahkaha attım. “Ne yani, kimse duymayınca utanç vericiliği ortadan kalkıyor mu?” Alayla karışık acıyla güldüm. “Sizden öğrenecek olduğum şeyler olduğunu düşünürdüm, yanılmışım; siz daha insanlığı öğrenememişsiniz.”

Yere bıraktığım çantamı bir hışımla askısından omzuma aldım, kapıyı çarparak açıp yeni yeni akmaya başlayan gözyaşlarımı elimin tersiyle siliyordum. Canım yanmıştı, gerçekten en zayıf yerimden beni vuruyorlardı. Göğsümdeki tanıdık his azalmış, yerini baş ağrısına bırakmıştı. Çıkıştan nasıl çıktığımı bile hatırlamıyordum; gözümün önüne gelen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırıp arabaya bindim ve evin yolunu tuttum. Gözyaşımdan yolu göremeyecek hâle geldiğimde arabayı benzin istasyonuna çekip elime telefonumu aldım. Annemi arayıp Burçe’yi soracaktım; sesini duymak bana iyi gelirdi. Telefonun ekranını açtığımda gözüm yeniden aydınlanmaya başlıyor gibiydi; bildirimlere tıkladığımda WhatsApp açıldı. Aceleyle yazılmış mesajı görünce kalbime hançer saplanmış gibi hissettim.

“Burçe’nin durumu kötüye gidiyor, onu son kez görmek istiyorsan gel kızım; dayanamıyorum tek başıma.”

1 Hafta Sonra

Sol tarafımda en son gördüğüm günden bile beter hâlde olan profesör ve diğer hocalar, sağımda ise paslanmış hücrelere doğru giden demir kapı vardı. Evet, bu saçma şeyi kabul etmiştim çünkü bir hayat, bir can kurtulabilirdi ve öyle de olmuştu. Kabul ettiğimde önce ilacın temin edilmesini istemiştim. Burçe ilacı kullanmaya başlamıştı ve durumu şaşırtıcı şekilde iyiye gidiyordu. Sonrasında ilaç kamuoyuna sunulmuş, eyalete değil tüm dünyaya bomba gibi bir haber düşmüş; üniversite fazlasıyla çökmüş imajını tamir etmişti.

Sırada en tehlikeli aşama vardı. Mahkûmla görüşecektim. Profesörün dediğine göre bazen yanına gidilse de hiç konuşmuyor, bazen de baş ağrıtacak kadar geveze oluyormuş. Genç yaştaymış ve eyaletteki polis birimi, üniversiteye gelen bu mahkûmun suçunu söylememişti. Fiziksel görünümüne dair tek bir bilgim yoktu. Birkaç psikiyatristi fiziksel olarak yaralamıştı; o yüzden o parmaklıklar arasındayken uzak bir mesafede onunla görüşecektim. Bu zordu; belki de arkasını bana dönecek, beni ciddiye bile almayacaktı. Kardeşim için yapmalıydım; eğer bu adamın psikolojik sorununu öğrenirsem, onu ilaç tedavisiyle iyileştirebilirsem... Ki böyle birine ilaç nasıl içirilirdi, hiçbir fikrim yoktu. Kardeşimin ilacını ücretsiz şekilde sürekli temin edebilecektim. Mahkûmun iyiye gittiğini gördükleri her ay ilacı vereceklerdi. Bu ilaç yan etki olarak bağımlı hâle de getiriyordu. Şu an bir hayat üzerine kumar oynuyordum. Hem de kardeşimin hayatı üzerine.

Şu an dakikalardır beş üniversite üyesiyle beni tanıştıran Profesör John’a duygusuz bakışlarla karşılık veriyordum. İsimleri de kimlikleri de umurumda değildi. En iyi şekilde şu adamla ilgilenmeliydim. Kulağımda uğultu varmış gibi profesörü hiç duymamıştım ama omzumda bir el hissedince titreyerek kendime geldim.

“Bak kızım, mahkûmun seni kandırmasına izin verme; kendini acınası hâle getirip merhamet duygusu alabilir senden ve bu...”

Cümlesini kesen ben olmuştum: “Merak etmeyin, merhamet konusunda sizden ders aldım, o yüzden bende zerre merhamet yok.”

Adımlarımı demir kapıya yönlendirdiğimde üyelerden kadın olan, kaşlarını çatıp küçümsemeyle bana bakarak yanıma yaklaştı. Dijital şifreyi girmeye başlarken bana doğru eğildi.

“Bol şans,” dedi kinayeyle.

Kaşlarımı kaldırdım. “Ben şansa inanmam.”

Kapı açıldığında ittirdim ve arkamdan gelen iki iri cüsseli korumayla mahkûm koridorları arasında yürümeye başladım. Parmaklıklar ardındaki tanımadığım suçlulara baktım; bazıları kafasını kaldırmış meraklı gözlerle izliyor, bazıları “Yeni yem bu mu?” dercesine göz deviriyordu. İçeriden gelen rutubet midemi bulandırmaya yetmişti; gerçekten katlanılmaz bir kokuydu. Üyeleri az da olsa dinlemiş, hiçbir mahkûmla göz göze gelmemeye çalışıyordum.

Son hücreye ulaştığımızda korumalardan biri hücreyle aramda iki metre olacak şekilde sandalye yerleştirip oturmamı işaret ettiğinde oturdum. Fakat gözlerim; yerde oturan, iki bacağını açmış, bir kolunu yatağın başlığına uzatmış, diğeriyle gözlerini ovuşturan adamda dikili kalmıştı. Gözlerim şaşkınlıkla irileştiğinde o da aynı şaşkınlığı göstermişti.

Gerçekten gençti ve temiz bir çehreye sahipti... Yüzünde hiç yara izi yoktu ancak turuncu mahkûm kıyafetini dirseklerine kadar çektiğinden bileklerindeki morlukları, derin yarıkları görüyordum. Düğmeleri karnına kadar açmıştı; göğsünü kaplayan dövmeleri süzerken buna şaşırmamıştım, çoğu mahkûmda vardı. Simsiyah saçları alnına dökülmüştü; gözlerini bu uzaklıktan pek seçemiyordum ama kahverengi olmalıydı. Keskin çene hattına baktıktan sonra dudağının kenarında olan çiziği ve minik morluğu gördüm. Ayaklarında devasa zincir ve kelepçeler vardı; zincir yatağın ayağına bağlanmıştı.

Onun ise şaşırdığı konu benim genç ve tecrübesiz görünmem olmalıydı. Bir anda histerik bir kahkahayla güldüğünde tüylerim diken diken olmuştu. Delirmiş gibi işaret parmağını bana doğrulttu:

“Yeni oyuncağım mı?!”

Kahkahasını sürdürürken gözlerini saniyede defalarca kırpmıştı. Hevesle, kelepçelerin izin verdiği kadar kalkıp yürüdü ve ellerini parmaklıklara doladı. Gözleri çok korkunç bir hâle gelmişti; sanırım ilk izlenimlerim doğru değildi. Göz bebekleri büyümüş, büyük bir alayla üzerimde gidip geliyordu. Kafasını hızla iki yana sallayıp tekrardan parmaklıklara doladığı eliyle beni işaret etti:

“Ama ben buna kıyamam ki, nedir bu?!”

Gülmeye devam ettiğinde içimden bütün üyelere sövüyordum.

“Gülmeyi kesmeyecek misin?” dediğimde hayatının şokunu yaşıyormuş gibi duraksadı. Sonra oyunbaz bir tavırla işaret parmağını dudağına götürdü:

“Ooo; bir, iki, üç, tıp... Deli doktoru susturdu beni.”

Kaşlarımı çattım. “Deli doktoru değilim!”

Kafasını iki yana beş altı kez salladı. “Sen deli doktorusun.”

Israrla kaşlarımı çattım. “Doktor bile değilim.”

Histerik kahkahası tekrar başlayınca pes eder gibi arkama yaslandım. Dişleri bembeyazdı.

“Wow, tek rol yapan ben değilmişim!” Güldü. Kahkahası yeniden yankılanınca kalemi ona fırlattım. Refleksle eğildiğinde kalem duvara saplanmıştı. Beni delirtmişti; belki de amacı buydu.

Kaleme baktıktan sonra hafifçe ciddileşti: “Deli doktoru, şiddete meyilli misin? Resmen can güvenliğim yok.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

48okunma 15beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18