11. bölüm / 10
OAKFELL10. BÖLÜM - KAN BORCU
Bölümler 10Şu an: 10. BÖLÜM - KAN BORCU
- 1 1. BÖLÜM - KASABA2.939 kelime
- 2 2. BÖLÜM - HER ŞEYİN BAŞLADIĞI YER2.831 kelime
- 3 3. BÖLÜM - OAK2.625 kelime
- 4 4. BÖLÜM - MARA1.205 kelime
- 5 5. BÖLÜM - KAPSÜL RAF2.871 kelime
- 6 6. BÖLÜM - BİR VARIM BİR YOKUM2.264 kelime
- 7 7. BÖLÜM - KÖR MADEN1.356 kelime
- 8 8. BÖLÜM - GELECEKTEKİ BEN1.876 kelime
- 9 9. BÖLÜM - DERİN SESSİZLİK2.233 kelime
- 10 10. BÖLÜM - KAN BORCU1.904 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Şerif yardımcısının içeri bıraktığı bomba haber, herkesin nefesini kesmişti. Duydukları şeyler daha öncesinde yaşadıkları olaylarla benzerdi ama zamanlaması kötüydü. Hepsi her şeyin kısa süreli de olsa bittiğine inanmıştı. Bazı şeyleri çözmek için zamanları olduğunu ve dinlenebileceklerini sanıyorlardı ama yanılmışlardı. Hapishaneye gideceklerini biliyorlardı bir şekilde, yol oraya çıkıyordu ama bu şekilde değildi.
Belki kasaba halkının bundan haberi yoktu sadece üçü biliyordu. Şerif ve yarımcısı hariç tabii ki ama bundan sonrasında yalnız hareket etme fikri hiçbirine mantıklı gelmiyordu.
Valer rahat pozisyonunu bozup masadan kalktı. Vücudunun titremesine engel olamıyordu. Daha kötüsünü de görmüşlerdi ama her olay kendi içinde bir farklı zorluk barındırıyordu. Son kademe orası ise en zoru da orası olacaktı. Onun kulağında hala Bay Sam’ın anlattıkları yankılanıyordu. Kehanet tam da beklenilen yerde oluşmuştu. Belki de oraya çağırılıyorlardı.
“Yirmili yaşlarında bir mahkum dakikalar içinde yetmişine mi geldi?” diye sordu Mara. Sesi kısıktı, şerif yarımcısına bir adım atarak yaklaştı. Gözlerini onda ayıramıyordu. Bir an için şaka yaptığını söylemesini bekledi ama gözleri gerçek diye bağırıyordu. En az onlar kadar korkmuş birisiyle konuşuyorlardı. “Bundan emin misiniz? Belki de hücre ışığı yanıltmıştır ya da başka bir mahkumdur o.”
“Hayır. Her şey söylediğim gibi Mara,” dedi şerif yardımcısı. Alnından akan soğuk ter damlalarını elinin tersiyle sildi. “Gözlerimle gördüm. Şerif beni kayıtları aramaya göndermeden önce o hücrenin önündeydim. Adamın derisi, sanki gözümün önünde kuruyan bir beden vardı. Adam çığlık bile atamadı. Sadece duvar köşesinde oturmuş bekliyordu. Şerif çıldırdı. Kasabada daha öncesinde de böyle bir şey olduğunu söyledi. Bu yüzden buradayım.” Valer, Mara ve Kaelen’a çaresizce bakıyordu.
Tabii ki kayıtlarda böyle bir hastalık yoktu. Bu, meşenin üçüncü kökünün altındaki mührün sızmasıyla oluşmuştu.
“Ben, eski tıp ve salgın günlüklerine bakarım,” dedi Valer, şerif yarımcısına bakarak. “Şerife söyle, eğer geçmişte buna benzer hızlı yaşlanma vakaları varsa kayıtları getireceğim.”
Şerif yardımcısı, aldığı cevapla biraz olsun tatmin olmuştu.Kütüphaneden uzaklaşarak bıraktığı bombayla üçünü de yalnız bıraktı. Sessizlik fazla ağır bastı, kasvet gibi üzerlerine çöktü.
“Zaman daralıyor,” dedi Kaelen. Madenden çıktıklarından beri ilk kez bu kadar net ve doğru konuşuyordu. O çökmüş hali gitmiş, yerini kaderine doğru yürüyen bir adamın o ürpertici teslimiyetine bırakmıştı. “Üçüncü kök uyandı ve onun hedefi sadece o adam değil.”
Mara, Kaelen’ın yanına gidip elini onun omzuna koydu. Kaelen’ın gözlerindeki o karanlık odaklanma, onu korkutuyordu.
“Kaelen, sakin ol. Oraya sızmanın bir yolunu bulacağız. Valer ve Bay Sam bize yardım edecek. Kendini o kehanetin içine hapsetme.”
Kaelen acı bir şekilde gülümsedi ama bir şey söylemedi. Zihninin derinliklerinde bütün hayatı bir şerit gibi geçiyordu.
Ertesi sabah Oakfell, kasaba hapishanesinin etrafındaki gardiyanların hareketliliği ile uyandı. Şerif hücrelerdeki bu gizemli hastalık yüzünden binayı karantina altına almış, içeriye sadece kendi yardımcılarının girmesine izin veriyordu. Bu durum, Mara, Valer ve Kaelen’ın işini neredeyse imkansız hale getiriyordu. Mührün bulunduğu o en alt hücreye sızmak için bir plana ihtiyaçları vardı.
Mara, öğlene doğru babasının dökümhanesinden aldığı birkaç eski demir aleti ve feneri çantasına atarak kütüphanenin arka sokağındaki ahşap depoda Kaelen ile buluştu. Kaelen, masanın üzerinde hapishane binasının eski bir mimari krokisini sermişti.
“Şeriflik binası eski bir taş yapı,” dedi Kaelen. Parmağını planın üzerinde gezdiriyordu. “Bay Sam’in Valer’a bahsettiği o yer, bugünkü alt kat hücrelerin tam altında kalıyor. Ancak oraya inen tek bir merdiven var ve o da şerifin odasının hemen yanındaki nöbetçi kulübesinden geçiyor. Gardiyanları atlatmadan oraya inmemiz imkansız.”
“Peki ya havalandırma ya da eski lağım tünelleri?” diye sordu Mara. “Burası nehre yakın bir bina. Eski yerleşimciler su sızıntısını önlemek için mutlaka alt katlara tahliye için kanal yapmış olabilirler.”
Kaelen haritanın kenarındaki silik çizgileri inceledi. “Haklısın. Nehir tarafındaki eski çamaşırhane duvarının altında küçük bir havalandırma var ama orası yıllar önce demir parmaklıklarla kapatıldı.”
“Demir parmaklıklar babamın dökümhanesinden çıkma eski eritme demirler,” dedi Mara. Gözlerinde bir umut ışığı belirdi. “Çantamda o demirleri sessizce eritebilecek asit çözeltisi ve dökümcü törpüsü var. Eğer gece nöbet değişimi sırasında nehir kenarından yaklaşırsak, şerife yakalanmadan o havalandırmadan alt hücrelerin koridoruna girebiliriz.”
“Bu çok tehlikeli Mara,” dedi Kaelen. Gözlerini haritadan ayırıp onun gözlerine dikti. Gözlerinde ilk kez, kendisini feda etmeye hazır olan bir şefkat belirdi. “Eğer yakalanırsak, şerif bizi sadece hapse atmakla kalmaz. Kasabadaki bu tekinsizliğin suçlusu ilan eder. Senin bu işe daha fazla bulaşmanı istemiyorum.”
“Çoktan bulaştım Kaelen. Bu yola beraber çıktık,” dedi inatla. “Gümüş Göl’de de, o karanlık madende de beraberdik. Hiç kimse yokken biz vardık ve birbirimize inandık. Şimdi kasabanın kalbinde bir şeyler çürürken beni arkada bırakamazsın. Üstelik, seni o karanlığa tek başına teslim etmeye niyetim yok.”
Kaelen iç geçirdi. Mara’nın bu kararlılığı karşısında duramayacağını biliyordu. “Tamam. gece yarısı, nehir kenarındaki eski iskelede buluşuyoruz. Valer’da kütüphanede kalıp şerifin yardımcısını oyalayacak.”
Aynı saatlerde Valer, kütüphanenin üst katındaki tavan arasında,tozlu rafların en arkasında kalmış, kapakları küflenmiş bir aile günlüğünü bulmuştu. Günlüğün üzerinde Alistair – 1742 yazıyordu. Bu Kaelen’ın büyük büyük dedesinin tuttuğu bir seyir defteriydi.
Valer titreyen parmaklarıyla sayfaları çevirirken, odanın kapısı yavaşça açıldı. İçeri giren, elinde taze demlenmiş ıhlamur çayıyla Bay Sam’di. Valer’ın önündeki günlüğü görünce duraksadı, gözlerindeki merak uzaktan bile belli oluyordu.
“O nedir evlat?” dedi. Valer’ın elindeki kitaba uzandı, kapağını ve içini inceledi. “Bunu nereden buldun?”
“Tavan arasında buldum,” dedi Valer. “İçi çok karışık. Anlamadığım çok fazla şey var.”
Bay Sam kitabı kapatıp Valer’ın gözlerine baktı. “Bence bu olaya çok fazla müdahil oluyorsunuz. Durmak nedir bilmez misiniz siz?” diyerek çıkıştı.
“Herkes ne olup bittiğini merak etmiyor mu sanıyorsunuz? Bir şeyler var ve birileri bunu durdurmadığı sürece sonumuzu getirecek.”
“Ne yani bu ‘birileri’ siz mi oluyorsunuz?” dedi Bay Sam. Yerinden kalkıp ellerini masaya dayayarak ona diklendi.
“En azından hiçbir şey olmamış gibi devam etmiyoruz,” dedi Valer.
“Başınıza çok büyük belalar alacaksınız. Benden söylemesi!”
“Bir kez olsun yardım etmeyi deneyemez misin?” dedi Valer, isyan etti.
“Sana çocukluğundan beri yardım ediyorum zaten, nankör!”
“Bunu ben mi istedim sanıyorsun. Bana ebeveynlik yaptığın için teşekkür ederim. Eğer istediğin buysa. İşte teşekkür ettim, oldu mu?”
“İstediğim bu değil, seni aptal!” dedi Bay Sam. İşlerin daha da mahvolmaması için, hem onu kırmak istemediği hem de onun tarafından kırılmak istenmediği için hızla kapıya yöneldi. “Tek istediğim güvende olmandı. Eğer bu saçma işlere devam edecek olursan, döndüğümde seni bu kütüphanede görmek istemiyorum,” dedi ve gitti.
Valer için beklenmedik bir hamleydi. Ona yakınlığı çocukluk yaşlarından geliyordu. Bay Sam, çok huysuz bir ihtiyardı ama oldukça naif bir insandı. Bunu görmek için ya Valer olmak gerekirdi ya da bir aile üyesi. Bay Sam’in kimsesi olmadığını hesaba katarsak onun için tek önemli olan şey Valer’dı.
Valer içten içe üzüntü duyuyordu. Onu kırmak en son isteyeceği şeydi. Her şeyin sebebi onu düşünmek olduğunu gayet iyi biliyordu ama tüm bu yaptıklarını bugüne kadar onun için yaptığı şeylere karşılık olarak görüyordu. Belki hem onu hem de tüm kasabalıyı kurtarabilirdi. Her şey bir ihtimalden ibaretti ama olması da imkansız şeyler değildi.
Gece yarısı geldiğinde, Oakfell’in üzerine çöken sis, nehir suyuyla birleşerek görüş mesafesini sıfıra indirmişti. Mara eski iskelenin önünde bekliyordu. Kalbi adeta göğüs kafesini dövüyordu. Dakikalar sonra, sisin içinden Kaelen’ın silueti belirdi. Sırtında eski bir fener ve halat vardı.
“Valer kütüphanede,” dedi Kaelen fısıltıyla. “Şeriflikbinasının arkasındaki devriye az önce içeri girdi. Oraya ulaşmak için tam beş dakikamız var.”
İkili , nehrin çamurlu ve kaygan kıyısından sessizce süzülerek hapishane binasının arka duvarına ulaştı. Taş duvarlar, nehrin nemiyle yosun tutmuştu. Duvarın alt kısmında, paslı ve kalın demir parmaklıklarla kapatılmış olan o eski menfezi buldular. İçeriden, hapishanenin o rutubetli, küf kokan ağır havası dışarı vuruyordu.
Mara hızla çantasını açtı, asit şişesini çıkardı. “Geri dur,” dedi Kaelen’a.
Asidi kalın demir parmaklıkların eklem yerlerine döktü.Demir, yeşil bir duman ve tıslama sesiyle erimeye, aşınmaya başladı. Mara, törpüyle o aşınan yerleri büyük bir dikkatle ve çok ses çıkarmadan törpülemeye başladı. Birkaç dakikalık gergin bir çabanın ardından, iki kalın parmaklık büyük bir esnemeyle yerinden oynadı. Kaelen, güçlü kollarıyla demirleri yana doğru bükerek bir insanın geçebileceği kadar boşluk yarattı.
“Önden ben gidiyorum,” dedi Kaelen.
O dar, çamurlu ve karanlık yola kendini bıraktı. Mara dahemen arkasından sürünerek içeri sızdı. Tünelin içi o kadar dardı ki, omuzlarıtaş duvarlara sürtünüyordu. Birkaç metre ilerledikten sonra, tünel genişledi vehapishane binasının en alt katındaki, kullanılmayan eski depo odasının zeminineulaştılar.
Etraf zifiri karanlıktı. Kaelen, fenerinin önündeki kapağı hafifçe aralayarak ince bir ışık sızdırdı. Korkusuzca her şeye atlasalar bile yakalanmaktan içten içe korkuyorlardı. Burası kırık tahtalar, zincirler ve eski mahkum kıyafetleriyle dolu bir yer altı mahzeniydi. Ancak havadaki o anlam vermedikleri boğucu his, madendekiyle aynıydı. Zaman burada da ağırlaşmıştı. Mara, saatine baktı. Saatin saniye ibresi, bir saniyeyi tam geçecekken havada asılı kalıyor ve geri gidiyor. Bu defalarca tekrarlanıyordu.
“Hücrelerin olduğu koridora çıkan kapı şurada,” dedi Kaelen, odanın köşesindeki demir kapıyı işaret ederek.
Kapıyı hafifçe aralayıp koridora çıktıklarında, hapishanenino soğuk, taş koridorlarında yankılanan iniltileri duydular. Burası şerifin her gün gezdiği yerdi ama bu gece koridorlarda tuhaf, zamansal aksaklıklar yaşanıyordu.
Birkaç metre ötedeki hücrenin içinde, yaşlı bir mahkum yatağında uyuyordu. Ancak, mahkumun üzerindeki eski battaniye, onların gözleri önünde bir an yepyeni bir battaniyeye dönüşüyor, saniyeler içinde çürüyüp delik deşik oluyordu. Zaman, nesnelerin üzerinde ileri geri sıçramalar yapıyordu.
Başka bir hücrenin önünden geçerlerken, hücrenin demir parmaklıklarından birinin aniden paslanıp un ufak olduğunu gördüler. Mahkum uykusunda fark etmemişti bunu ama parmaklık yok olmuştu ancak Mara elini oraya doğru uzattığında, parmaklık sanki hiç yok olmamış gibi bir salisede eski katı haliyle yeniden belirdi. Zamanın, yırtık bir kumaş gibi havada sallanıyordu.
“Mühür, en uçtaki o karanlık hücre denilen yerde,” dedi Kaelen. Adımlarını hızlandırdı.
Koridorun sonuna ulaştıklarında, bahsettikleri o yaşlanan mahkumun hücresinin önünden geçtiler. Adam gerçekten de bir ihtiyar gibi görünüyor, hücrenin köşesinde gözleri açık bir şekilde tavana bakıyordu. Onların geçtiğini fark ettiğinde, o bembeyaz sakallarının arasından dişsiz ağzını açarak fısıldadı:
"Geldiler...Zamanın çocukları geldi. Alaistir’ın kanı borcunu ödemeye geldi...”
Mara ürperdi, Kaelen’ın kolunu sıktı. “Kaelen, bu adam ne diyor? Senin büyük büyük dedenin adını nereden biliyor?”
Kaelen durmadı, gözlerini koridorun en sonundaki o devasa, üzerinde üç kilit olan mühürlü kapıya dikti. “Çünkü zaman, hafızayı karıştırır Mara.”
Ağır mühürlü kapının önüne geldiklerinde, Mara çantasından çıkardığı törpüyle kilitleri zorlamaya başladı. Zamanın esnemesinden dolayı kilitlerin içindeki mekanizma gevşemişti, birkaç saniyelik zorlamanın ardından üç kilit de büyük bir gürültüyle açıldı. Kapıyı iterek içeri girdiler.
Burası, Bay Sam’in bahsettiği o eski mezarlığın tam üzerine denk gelen, zemini tamamen topraktan ve antik taşlardan oluşmuş olan devasa bir yeraltı mahzeniydi. Mağaranın tavanından aşağı doğru, kasaba meydanındaki o devasa meşe ağacının üçünü ve son ana damarı iniyordu. Bu kök, Gümüş Göl ve madendekilerden farklı olarak, tamamen kurumuş gibi görünüyordu. Üzerindeki damarlar sönmüştü ve kökün etrafını saran toprak, simsiyah bir kül yığınına dönmüştü.
Kökün bittiği yerde, toprağın içine gömülmüş olan antik bir taş lahit duruyordu. Lahitin üzerindeki rünler, kırmızı bir sızıntıyla parıldıyordu ama bu ışık, madendeki gibi canlı değil, sönmek üzere olan bir mum alevi gibi zayıftı. Vade dolmak üzere olduğu için, mühür artık işlevini tamamen kaybetmek üzereydi.
“İşte burası,” dedi Kaelen, lahite yaklaşarak.
Tam o sırada, odanın içindeki fenerin ışığı tamamen söndü. Karanlık, hapishanenin bu en alt katını bir anda yuttu. Ancak zifiri karanlığın içinde, o kurumuş meşe kökünün arkasından, madende karşılaştıklarından çok daha yoğun, katran karası bir gölge yavaşça süzülerek öne çıktı.
Bu gölge bir yansıma değildi. Bu, zamanın o yutucu gücününta kendisiydi. Gölge, yavaşça Kaelen’a doğru ilerledi. Odanın içindeki sessizlikte, binlerce saatin aynı anda tik tak yapmasını andıran devasa bir uğultu yükseldi.
Gölge, uzun ve dumandan yapılma parmaklarını doğrudan Kaelen’ın göğsüne doğru uzattı. Kaelen gözlerini kapatıp o soğuk teması beklerken, lahitin üzerindeki rünler bir anda parladı ve o gölgenin içinden boğuk, asırlık bir ses yükseldi:
“Vade yaklaşıyor. Alaistir’ın kanı, hasat dolunayında, borç tahsil edilecek.”
Mara , elindeki bıçakla gölgeye doğru atılmak istedi ama zaman o anda öyle bir dondu ki, Mara havada, bir adım atmak üzereyken hareketsiz bir şekilde asılı kaldı. Kaelen, o zifiri karanlığın ve donmuş anın içinde, o kadim varlıkla yapayalnız kaldı.
Her yer sessizlik içindeydi. Kaelen ise kasabayı kurtarmak için ödenmesi gereken bedelin kendisiyle bir bağlantısı olduğunu yavaş yavaş anlamak üzereydi.
Bölüm etkileşimi
