2. bölüm · OAKFELL
2. BÖLÜM - HER ŞEYİN BAŞLADIĞI YER
Güne aydınlıkla başlamak isterken, hava sanki tekrar akşam oluyor uyarısı veriyordu. Hava düne göre daha karanlıktı. Her gün aynı saatte uyandığından emindi. Dün, gün ışığına gözlerini açmıştı. Tamam o kadar da aydınlık bir havası yoktu Oakfell’in ama yine de bu kadar da kötü değildi, diye düşündü.
Başını yastığından kaldırıp, odada göz gezdirdi. Bir haftalık dağınıklığıyla göz gözegeldi. Otlar, çöpler... hatta küf bile vardı. Bu küflerin ne zaman oluştuğunu bile hatırlamıyordu. Evle ilgili anılarını hatırlamaya çalıştı ama bu duvar arasında tıkılıp kalma düşüncesi, onu rahatsız etmişti.
Yataktan çıkıp ayaklarını soğuk taş üzerinde hissedince, irkildi. Ayak parmaklarına baktı, ellerine baktı. Sanki farklı hissediyordu. Elini yüzüne götürdüğünde,dün gece pürüzsüz olan çenesinin şimdi gür ve sert sakalla kaplı olduğunu anladı. Odadan çıkıp ortak alana geçince bir çift gözle karşı karşıya geldi.
“Tatlım, sen...” Annesi şaşkınlıkla bakakaldı.
Hızla duvarda asılı olan çatlamış, sadece üst vücudunu gösterecek boyda duran eski, tozlu aynaya baktı. “Anne, bir gecede saçlarım uzamış olamaz değil mi? Olamaz,benim sakalım mı uzadı.”
Tam o esnada dışarıdan duyulan çığlık, Kaelen’ın aynadaki yabancıyla olan bakışmasını bıçak gibi kesti. Dışarıdan gelen ses sadece korku değil, karmaşanın habercisiydi. Kaelen, yüzündeki o tuhaf kaşıntıyı umursamadan pencereye koştu. Karşı evden gelen sesle birlikte bir kadın dışarı çıktı ve yardım çığlıkları atıyordu. “Lütfen, yardım edin. Biri bana yardım etsin, lütfen.”
Pencereden ayrılıp annesiyle birlikte Oakfell’in taş sokaklarına adım attı. Kaelen ve toplanmaya başlayan birkaç kasabalı karşı eve daldığında, odanın ortasında dehşet verici bir manzara ile karşılaştılar.
Kadının eşinin dış görünüşü, farklıydı. Saçları bembeyaz, yüzü buruşmuş, sanki çürümüş gibiydi. Öylece sandalyede, beli bükülmüş şekilde oturuyordu. Kadın, korku ve panikle içeri giren herkese yaklaşıp aynı şeyleri tekrarlıyordu.
“Bir anda oldu. Anlayamıyorum nasıl olduğunu.”
Kimsenin ağzını bıçak açmadı. Gördükleri şeyi açıklayacak hiçbir kelime yoktu. Herkes olduğu yerde durup öylece adama bakıyordu. Kaelen, yakından görmek istedi vebiraz daha yaklaştı. O sırada omzunda bir el hissetti. Kafasını çevirdiğinde babasıyla göz göze geldi.
“Kaelen,sana ne oldu?”
“Baba, neler oluyor böyle?”
“Bilmiyorum, neler oluyor bilmiyorum. İşler daha da kötüleşiyor.”
Kadın,Alaric’in eline yapışarak “Düzelteceğini söylemiştin. Bu mu düzeltme şeklin.Eşime ne olacak şimdi?” dedi.
“Bakın bilmiyorum,gördüklerimiz anlaşılması güç şeyler ama biz de elimizden geleni yapıyoruz. Anlamaya çalışıyoruz. Sadece desteğinize ihtiyacımız var.”
Kadın kaşlarını çatarak, büyük bir öfkeyle Alaric’e baktı. Eşinin yanına geçerek elini omzuna koydu. “Benim desteğim şu andan itibaren son buldu, Alaric.”
Odadakilerde kadına destek olduklarını belirtmek için kafa sallayarak “Evet!” nidaları atmaya başladı.
“Bu şekilde kasabaya hiçbirimizin faydası olmayacak. Ne yapıyorsak hep birlikte başarmalıyız.”
Kadın dahada öfkeli bir şekilde birkaç adım atarak yaklaştı ve parmağını Alaric’e doğrulttu. “Her şeyden önce bu kasabada neler olup bittiğini bize açıklaman gerekiyor.”
Odadaki başka bir adam öne atıldı. “Doğrusunu bilmediğimiz bir şeyi desteklememizi bekleyemezsin.”
Diğerleri de destek vererek Alaric’i köşeye sıkıştırmaya başladı. Kaelen, panikle babasının kolunu tutarak sıktı. Sinirden kas katı olmuş derisini hissedebiliyordu. Kısık bir sesle “Baba, bence çıkmalıyız,” dedi.
Alaric, Kaelen’ı tutarak kapıya doğru çekiştirdi. Arkalarından duydukları isyan sesleri kesilene kadar arkalarına bakmadılar. Kapının dışına çıkınca şaşkın ve merakla bekleyen insanları gördüler. Hepsinin yüzünü bir merak, korku kaplamıştı. Alaric, ne diyeceğini bilemez halde birkaç saniye öylece durdu. Yüzünde, insanlarla denk gelmemek için harcadığı bir çaba vardı. İnsanların soru sormasından korkuyordu.Verecek bir cevabı vardı elbet ama söyleyeceği şeyleri açıklayacak durumda değildi. Sanırım ilk kez, bu kadar çaresiz hissediyordu.
Dışarı çıktıklarında Kaelen annesiyle göz göze geldi. Kapıda öylece bekliyordu. Meraklı insanlar arasında, meraksız bakışlarıyla dikkat çekiyordu. Babasıyla yanına yaklaştılar ve kenara çekildiler.
Kaelen, direkt olarak konuşmaya başladı. “Neler oluyor baba? Gördün mü, bir gecede saçım ve sakalım uzadı. Bu nasıl mümkün olabilir? Peki ya o adam nasıl oldu da bir anda yaşlandı?”
Alaric öylece Kaelen’ın suratını inceledi.
“Baba,burada neler oluyor? Lütfen bir şey bildiğini, bir şeyler yapabileceğini söyle.”
“Kaelen,ben...” Alaric, ellerini yüzüne bir maske gibi kapattı. Nasırlı parmak uçlarını göz çukurlarına öyle bir bastırdı ki, sanki tüm o sesleri zihninden dağıtmak istedi. “Ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum ama bana güven istiyorum,” dedi.
Kaelen ani bir hareketle babasına sarıldı. “Baba, sana güveniyorum tabii ki. Sadece bende diğerleri gibi neler olduğunu merak ediyorum.”
“Eğer olanlar içine girmek istiyorsan, merak etme ne olursa olsun gelip seni bulacak.”
“Ne zaman? Nasıl?”
“Sadece sabırlı olmalısın.”
Kaelen sessizce mırıldanarak “Sanırım, bu işi kendi başıma çözmem gerekecek,” dedi.
Yakınlarda bulunan bir adam, babasının yanına yaklaşarak parmağıyla yaptığı bir hareketle, başka bir yere çekiştirdi. Kısa bir süre, fısıltı halinde dip dibe konuştular. Babasının ara sıra yaptığı şaşkın yüz ifadeleri, dikkat çekiyordu. Babası, adamın kolundan tutarak hızlı bir şekilde yön vererek karşı evde bulunan kapıya itekledi. Sonra hızla başını çevirerek Kaelen ve Aelen’a baktı.
Yanlarına hızla yürüdü ve bir anda “İkinizde hızla eve gidin. Aelen, ona dikkat et,” dedi ve alnından öptü.
Kaelen, annesiyle neredeyse aynı boydaydı. Öne atıldı ve elini beline koydu. “Merak etme baba, ben onu korurum,” dedi.
Alaric,elini Kaelen’ın başına koydu, iki kez hafifçe vurdu ve “Biliyorum evlat. Sana güveniyorum,” dedi. Hızla yanlarından uzaklaştı.
Alaric gider gitmez Kaelen, annesine döndü ve “Eve git ve sakın çıkma. Benim birkaç işim var,” dedi.
“Dur bakalım küçük adam. Nereye gidiyorsun sen?”
“Anne önemli hatta çok çok önemli işlerim var. Şu an açıklayamayacağım.”
“Kaelen,eve beraber giriyoruz ve sen hiçbir yere gitmiyorsun.”
Kaelen,onu dinlemeden, arkasına bakmadan kaçar adımlarla uzaklaştı. Ayakları onu Gümüş Göl’e götürüyordu. Oraya, o günden sonra tekrar gitmek hem heyecan hem de korku yaşatıyordu. Sokaklar arasından geçerek hızlı adımlarla ilerledi.
Gümüş Göl’e geldiğini suyun sesinden ve verdiği temiz oksijenden anlardı. Yaklaştıkça kalbi yerinden çıkacak gibi hissetti. Son taş evi de geçtikten sonra, sanki yeryüzünün bütün sesleri yok olmuş gibiydi. Ne su sesi geliyordu ne de ağaç dallarındaki yapraklardan hışırtı sesleri.
Kaelen göle geldiği an büyük merakla gözlerini etrafta gezdirdi. Suyu izledi, ağaçlara baktı. Sadece farklı bir şey arıyordu. Önceki geldiğinde oturduğu taşı aradı gözleri. O an, yaşadığı duyguları tekrar yaşayıp, şu an ne yapardı merakını gidermek istedi bir an. Tek sorun şuydu, etrafta sudan başka bir şey yoktu. Ağaçlar sanki yok olmuştu. Kül kanatlı kuzgunu gördüğü yaşlı koca meşe ağacı, yoktu.
Etrafta yavaş, temkinli adımlarla gezindi. Görebileceği bir şeyler arıyordu. Tam odak noktasında, ileride yeşilliklerin arasında bir siluet belirdi. Onun için, her an her şey olabilirdi. Yerden aldığı küçük bir taşı, hiç şüphe etmeden orayafırlattı.
“Ah!”
Duyduğu sesle aniden geri adım attı. Karşıdaki siluet bir anda ayağa kalkınca bunun, Mara olduğunu farketti.
“Kim attı bu taşı?” Mara arkasını döndü ve Kaelen ile karşılaştı. “Yine mi sen Kaelen” Mara, Kaelen’ın yeni halini görünce şaşkınlığını gizleyemedi. “Ne oldu sana böyle?”
Kaelen’ın utançtan yüzü kıpkırmızı olmuştu. Ellerini arkada birleştirdi ve bir anda kafasını önüne eğdi. Ayakkabının burnunu ileri geri sürttü yere. “Önemli birşey değil ya, ufak tefek aksaklıklar oldu da.”
“Kaelen,her seferinde bana zarar vermek zorunda mısın?”
“İsteyerek olmadı. Ben sadece burada geziniyordum. Sen de öylece yerde olunca, anlayamadım ne olduğunu.”
Mara eli kafasında “Gerçekten çok acıdı,” dedi.
Kaelen, hızla yanına yaklaştı. Tam bir adım gerisinde duruyordu. “Yardımcı olmamı ister misin?”
“Sanırım kırıldı.”
Kaelen, gülmemek için zor tuttu kendini. Dudaklarını birbirine kilitledi ama dudak kenarlarındaki o engelleyemediği titreme, kendini ele veriyordu. “Bakmama izin ver. Eminim bir şey yoktur. Küçücük bir taştı.”
“Taş taştır Kaelen. Neden taş atıyorsun?”
“Sessizlik içinde, yeşilliklerin arasında saklanmışsın. Hem sen ne arıyordun orada?”
“Saklanmıyordum. Sadece birkaç bitki topluyordum.”
“Bitki mi,ne için?”
“Bir kez söylersem anlayacak mısın, Kaelen?”
“Hayır.”
“O zaman sorma da yardım et bana.”
“Yardım mı? Ne yardımı?”
Mara’nın elinde ve beline bağladığı torbanın içinde, envaı çeşit bitki vardı. Sanırım bunların hepsini bu yeşillik arasında bir arada görmemişti bile.
Mara, elini torbanın içine attı ve bir adet bitki çıkardı. Gümüş renkte bir yapraktı ve parlıyordu. “Bak, bu adaçayı. Gümüş yapraklı. Tazelik için. Zihni arındırıyor. Bunu toplamak için, şafak vaktinde orman içinde aranıyorum.”
Tekrardan elini torbanın içine daldırdı ve bir kök çıkardı. “Bu, altın kök.” Yere doğru silkeledi ve Kaelen’a uzattı. “Tutmak ister misin?”
“Ben,şey...”
“Korkma Kaelen, zehirlemez. Hadi!”
Kaelen, uzattığı şeye dokundu ve korka korka aldı. Mara, Kaelen’a bakarak “Merak etme, bana iki kez zarar verdin diye seni öldürecek değilim,” dedi.
Kaelen’ın gözleri yerinden çıkacaktı. Büyük korkuyla elindeki kökü Mara’ya uzattı. Mara içten ve yüksek sesle bir kahkaha patlattı. “Bu kök, toprağın derinlerinde yetişiyor, Kaelen. Oldukça değerli bir kök.”
“Çamurlu ve garip kokuyor.”
“Toprağın sana sunduklarıyla elde edemeyeceğin şey yoktur. Sadece neyi, nasıl ve nerede kullanacağını bilmelisin.”
Kaelen “Bu, ne işe yarıyor?” diyerek bir şey uzattı.
“Buradan baktığında sadece çamurlu bir kök gibi görünüyor olabilir ama kestiğinde içinde kadifemsi, turuncu renkte bir sıvı akıyor. Bu sıvıyı güneşte kurutup, havanda dövüp toz haline getiriyorsun, sonra keçi sütüyle karıştırıyorsun ve macun elde ediyorsun.”
Kaelen, duyduklarıyla adeta şok oluyor pür dikkat onu dinliyordu. “Macun mu? İyi de nasıl? Sen bunları nereden biliyorsun?”
“İlgim vardı. Oldum olası otlara, bitkilere meraklıydım. Önceleri bulduğum bitkileri karıştırarak bir şeyler üretmeye başladım. Yara kremi, ağrı kesici. Zamanla faydalı bir insana dönüştüğümü fark ettim. Bu da beni daha çok içine çekti.”
“Gerçekten etkileyici.”
“Peki, sen neler yapıyorsun?”
“Sana bakılırsa, hiçbir şey yapmıyorum.”
“Nasıl yani?”
“Hiçbir şeye faydam yok. Şu halime baksana. Neler olup bittiğinden haberim yok. Sanki var ama yokum.”
“Hızlı yaşlanmadan bahsediyorsun değil mi? Seni de vurmuş görünüşe bakılırsa.”
“Sen biliyor musun?”
“Kaelen, bu ilk defa olmuyor. Yeni başlamadı. Tanrım, bilmiyor olamazsın.”
“Neyi?”
Mara elindeki bitkileri torbaya doldurdu ve Kaelen’ın koluna girdi. Yeşilliklerin içinde yavaş adımlarla yürümeye başladılar.
“Yaklaşık bir yıldır bu süreçteyiz. İlk başlarda bu kadar görünür değildi ama artık her şey ben buradayım diyor.”
“Ne gibi?”
Mara bir an duraksadı ve “Tamam baştan alıyorum. Tane tane anlatıyorum. Lütfen ikinciyi tekrarlatma bana.”
Kaelen kafasıyla onaylar şekilde aşağı yukarı salladı.
“Bana göre her şey bu toprakla başlıyor. Şifa da burada, sonumuz da.”
“Mahsullerin bozulması gibi.”
“Evet. Babamlar konuşurken duymuştum. Atalarımızın bu kasabayı, ruh karşılığında satın aldığını.”
“Ne? Nasıl yani?”
“Büyük büyük dedelerimiz, bu kasabayı yoktan var etmişler. Güç elde etmek için egemenlik kurmak için bir ruhla anlaşmışlar.”
“Böyle bir şey gerçek olabilir mi?”
“Bu kasaba, bir gecede var olmuş Kaelen. Hiçbir şey ortada yokken.”
“Tüm bunları nereden biliyorsun?”
“Kaelen eğer istersen her şeyi öğrenirsin. Araştırarak, sorarak.”
“İstiyorum.Yani, öğrenmek istiyorum her şeyi.”
Mara bildiği tüm bilgileri aktarabileceği bir öğrenci edinmişti. Mutluluğun yüzüne yansıdığı çok belirgindi. Konuşmaya başlamadan önce boğazını hafifçe temizlemek için bir iki kez kısa kısa öksürdü. “Büyük dedelerimizden birileri, yani başı senin deden oluyor. Kendi egemenliği kuracağı topraklar hayal etmiş. Sadece hayal etmekle de kalmamış. Elde etmek için bütün yolları denemiş. Soyundan birini kurban etmek karşılığında bu topraklarda hakimiyet kurmuş.”
“Sen benim büyük dedemden bahsediyorsun ve ben onunla ilgili şeyleri senden öğreniyorum.”
“Şaka mı yapıyorsun Kaelen, ailen bunlar hakkında hiç konuşmuyor mu?”
“Hayır. Hiçbir şey bilmiyorum.”
Mara, başını yumruk yaptığı eline yaslanıp ciğerlerindeki tüm havayı uzun uzun oflamayla boşalttı. “Geçmişini bilmeden nasıl yaşar bir insan. Nereden geldiğini, kim olduğunu hiç mi merak etmedin sen.”
Kaelen bir an Mara’nın öfkesine şaşırdı ve kendini geri çekti. “Ben bilmiyorum.Yaşıyorum işte. Dümdüz yaşıyorum.”
“Etrafında olan olayların haddi hesabı yok. Neler olduğunu anlaman yarım saatini bile almaz.”
Kaelen, “Mara,buraya azar işitmeye gelmedim. Anlatacaksan dinlemeye hazırım ama hırçınlığa devam edeceksen gidiyorum,” diyerek arkasını döndü ve bir atarak yürümeye hazırlandı. O sırada Mara kolundan tuttu ve durdurdu.
“Tamam tamam özür dilerim. Gel hadi çocukluk etme.”
Kaelen asık suratıyla döndü ve tek kaşı kalkık bir şekilde “Eee..” dedi.
Mara eliyle bulunduğu yerin etrafını gösterdi ve “Burayı görüyor musun?” dedi.
Kaelen etrafa bakış attı ve “Evet görüyorum,” dedi.
“Farklı olan bir şeyler var mı sence?”
“Yani, deli demezsen var. Söylerim.”
“Evet. Delisin, söyle.”
Kaelen hafifçe koluna vurdu. “Mara!”
“Şaka yapıyorum. Hadi söyle dinliyorum.”
“Önceki geldiğimde sanki her şey daha farklıydı. Yani ağaçlar, yok. Meşe ağacı vardı burada hatırlıyorum. Eminim vardı. Şu an sanki hiç var olmamış gibi.”
“Sana neyi çağrıştırıyor.”
“Hiçbir şeyi. Ne olması gerekiyor.”
“Kaelen her şey başladığı yere dönüyor. Yani hiçliğe.”
“İnsanlar.”
“Hepimiz doğup, büyüyüp, ölüyoruz. Hiç var olmamış gibi, her şeyin sonunun gelişini izliyoruz.”
“Neden şimdi?”
“Hiçbir şey sonsuz değildir. Buranın da sonu, başlamadan yazıldı.”
“Yani hepimiz ölecek miyiz.”
“Bir gün elbette öleceğiz.”Mara, bir çengelle tutturduğu saçlarını açtı. “Görüyor musun, hepimizi etkiliyor. Saçım dün kısaydı şimdi uzun.” Ellerini uzattı ve parmaklarını işaret etti “Tırnaklarımın uzunluğuna bak. Bir gecede geldiği hal bu,” dedi.
Kaelen, “Hepimiz hızla yaş alıyoruz. Yok olacağız,” dedi.
“Sonunda, ikiletmedin hemen anladın.”
“Ne yapacağız peki? Bunlar için otların, bitkilerin var mı? Ne yapabilirsin?”
Mara dişlerini bütünüyle ortaya çıkaran geniş gülümsemeyle baktı ve “Ben büyücü değilim Kaelen,” dedi.
“Yani, vardır illa ki o torbada bir şeyler. Durdurmasa bile yavaşlatacak şeyler.”
“O yüzden buradayım. Her şeyin başladığı yer burası, diye biliyorum.”
“Gümüş Göl mü?”
“Evet. Burada, yerin altında bir yerlerde önemli şeyler olduğunu biliyorum. Oakfell, buradan oluşmuş.”
“Yerin altında ne olabilir.”
“Her şey olabilir. Bunun ne olduğunu öğrenmek için yardımına ihtiyacım var.”
Kaelen, kaşları hayretle yukarı kalktı, dudakları hafifçe aralandı. “Kimin? Benim mi?”
“Evet. Tabii ki sen. Artık ikimizde bu işin içindeyiz. Beraber hareket etmeliyiz.”
Kaelen ilk defa kendini yalnız hissetmedi. Bu da onun aslında bu ana kadar hep yalnız olduğunu anlamasını sağladı. “Bence de beraber hareket etmeliyiz,” dedi ve elini ona uzattı.
Mara hiç düşünmeden uzattığı eli tutup hafifçe sıktı ve “Tamamdır ortak,” dedi.
Beraber Gümüş Göl etrafında gezinmeye başladılar. Mara ona yerdeki otları, bitkileri anlattı ve Kaelen, hiç sıkılmadan onu dinledi.
“Mara, bence grubumuza bir isim bulmalıyız.”
“Saçmalama Kaelen. Kendini hemen kaptırıyorsun.”
“Kaderin gölgesi. Ne dersin? Çok havalı duruyor.”
“Hayır.” Mara hem bitki topluyor hem de Kaelen’ın olmayan yer yön duyusunu canlandırmaya çalışıyor. “Basma oraya Kaelen. Az önce değerli bir ot, ayaklarının altında ezildi gitti.”
Kaelen iki elini de avuçları yukarı bakacak şekilde havaya kaldırıp; “Kehanet ikilisi?”dedi.
“Kehanet ikilisi mi? Saçmalama lütfen.”
“Tamam, ben bu isim üzerine biraz düşüneceğim.”
Mara iki elini yumruk yapıp sıktı. “Kaelen, biraz olsun yardımın dokunabilir mi!”
Kaelen yerden farklı ama işe yarayabilecek otlar arıyordu. Mara’nın taklidini yapmaya başladı. Tam arkasında, onun gibi yere eğilip elini otların arasında gezdiriyor ve onlarla konuşuyordu. “Sen baş ağrısına,” dedi ve başka bir ot buldu; “Sen de göz ağrısına,” dedi.
Mara öfkeden deliye döndü. “Kaelen, yeter bu kadar ben gidiyorum.”
“Tamam Mara şaka yapıyorum.”
“Dalga geçiyorsun.”
“Hayır hayır. Gerçekten. Sadece senin gibi işe yarayacak bir şeyler yapmak istiyorum.”
“O zaman, ilk başta yaptığın şeyi ciddiye al. Beni taklit etmeyi de bırak.”
“Hoşuna gitmesi gerekmiyor mu? Seni örnek alıyorum işte. Kendinle gurur duyman gerekmiyor mu?”
Mara, onun ağzından çıkan her kelimeye daha ne kadar şaşırabilir diye düşünürken; bir yenisini duyuyordu. Yanına yaklaşıp “Kaelen, başkası değil kendin ol,” dedi. “Ayrıca, o elinde tuttuğun şey, mavi kantaron. Aferin,” diyerek elinden alıp torbaya attı ve ekledi, “Göze de iyi geliyor. Attın ama tuttu.”
Kaelen, gözleri yuvasından çıkacak derecede kocaman açıldı. “Ha, ne dedin? Atmadım ki tahmin diyelim. Hislerim kuvvetli.”
“Evet. Eminim öyledir.”
Gölün etrafında uzun süre gezindiler. Kaelen’ın aklına bir önceki gelişince gördüğü kuzgun geldi. Mara’ya söyleyip söylememekte kararsız kaldı. Mara böyle bir şey bilseydi, onunla paylaşırdı diye düşündü. En önemlisi, hiç bilmediği belki de hiç bilemeyeceği şeyleri bile ondan öğrenmişti. Mara kafasının içinde kendi kendine konuştuğunu fark etmiş olmalı ki Kaelen’ın kolunu tuttu, “Kafanın içinde beni öldürme planları mı yapıyorsun?” dedi.
Kaelen durdu, panikle dişlerini geçirdiği dudaklarını bıraktı ve ona baktı. “Ne!”
“Kendini sıkıyorsun, vücudun kas katı oldu. Göz bebeklerin küçüldü. Dudaklarını kemiriyorsun. Katil olmadan önceki son belirtiler.”
“Saçmalama, şu an senin kafanın içini daha çok merak ediyorum. Sadece, ben bir şey söylemek istiyorum. Söyleyip söylememe arasında kararsız kaldım.”
“Hadi söyle.”
“Öyle mi ya. Çok kolay oldu böyle de. Neyse, söyleyeyim o zaman. Bilgi karşılığında bilgi.”
“Hadi artık.”
Kaelen Mara’ya döndü ve ona baktı. “Bir önceki geldiğimde, burada bir şey gördüm.”
“Ne gördün?”
“Kuş.”
“Dalga mı geçiyorsun. Ne var bunda?”
“Kül kanatlı.”
Mara şaşkınlıkla Kaelen’a bakakaldı. “Nasıl yani, bildiğimiz kül.”
Kaelen, başını aşağı yukarı salladı, “Evet. Kül kanatlı bir kuzgundu,” dedi.
Mara, bir adım geriledi. “Neden başında söylemedin. Nerede gördün?”
Kaelen, parmağıyla bir yeri gösterdi, “Burada,” dedi sonra başka yeri işaret etti, “Burada da olabilir. Bilmiyorum, meşe ağacı olmalıydı burada. Meşe ağacına konmuş, öylece bakıyordu. Kanatlarından kül dökülüyordu.”
Mara kitlenmiş şekilde ona bakıyordu.Kaelen başını hafifçe sağa eğdi. Onunla aynı boya gelmek istiyordu. “Bana inanıyormusun?”
Mara omzuna sertçe vurdu. “Bunca olay yaşanmamış olsaydı, inanmamayı isterdim.”
“Yani?”
“İnanıyorum tabii ki Kaelen.”
Kaelen’ın bütün vücudu gevşedi ve ciğerlerindeki bütün havayı boşalttı. “Ohh...”
Mara belindeki torbadan, siyah deri kapaklı bir defter çıkarttı. Sayfalarını hızlı ama dikkatli bir şekilde çevirdi çevirdi ve “İşte!” dedi. Kitabın sayfasını Kaelen’a çevirdi ve onun gözleri fal taşı gibi açıldı. “Bu ne! Bunu sen mi çizdin? Yok artık!”
“Kaelen, resme odaklan. Kuş bu muydu?”Kaelen kekeledi, “E-evet. Yani buydu sanırım.”
“Sen gördüm demedin mi?”
“Evet gördüm ama ne bileyim. Buydu yani. Yanlış yönlendirmek istemem.”
“Bir daha bak Kaelen,” dedi ve defteri burnunun ucuna kadar soktu.
Kaelen yüzünü kaçırdı, “Aaa evet bu. Sağ gözüme sokunca anladım. Kesinlikle bu,” dedi.
“Yok. Seninle bir yere varamayız biz.”
“Tamam tamam. Bu, evet buna benzeyen bir kuştu. Bir kez gördüm. Kafamı çevirdiğimde yok oldu gitti. Kanatlarını çırptığında küller savruluyordu. Tek hatırladığım bu.”
“Neyi temsil ediyor biliyor musun?”
“Neyi temsil ettiğini bilmiyorum ama senin defterinde bu kuşun resmi neden var? Sen de gördün değil mi?”
“Hayır. Görmedim.”
“İyi de görmediğin bir şeyi nasıl çizdin?”
Mara defteri kapatıp torbasına savurdu. “Küçükken, evde babamın odasında bir kitap bulmuştum. Orada gördüm bu kuşu. Öylesine çizmiştim. Önemli bir şey olduğunun farkında değildim.”
“Nasıl yani, bu kuş bir kitapta mı vardı? Ne kitabı?”
“Bilmiyorum ama o kitaba tekrar ulaşmamız gerektiğini biliyorum.”
“Nasıl yapacağız?”
“İlk önce kütüphaneden başlayalım. Belki başka şeyler de bulabiliriz.”
“Kasabanın tarihçesi yok muydu?” dedi Kaelen.
“Evet. Var ama böyle önemli bilgilerin herkesin ulaşabileceği bir kitapta yer alacağını sanmıyorum.”
“O zaman kütüphaneye gidiyoruz.”
“Evet,gidelim.”
