7. bölüm · OAKFELL

6. BÖLÜM - BİR VARIM BİR YOKUM

Beyza Arslan

Kaelen sabah rüzgarının yüzüne tokat gibi çarpmasıyla uyandı. Dünkü yaşanan olaydan sonra uyku tutmamış, düşüncelerine düşünce eklenmişti. Mara’nın gelişi ve değişik tavırları, Gümüş Göl’e gittiğini görmesi gibi şeyler, onu anca sabaha karşı uyutmuştu. Bahçede oturakta derin düşüncelere dalmış, neredeyse orada sabahlamıştı.
Mara’ya gitme düşüncesine ne kadar kapılsa da içindeki gurura engel olamıyordu. Onun gelmesi hatta bir özür dilemesi bile şu anki durumları toparlamaya yetecekti. Onunla bir şeylere koşturmak için can atıyordu.
Dünün bir kısmında, hiç olmadığı kadar normal bir yaşam sürmüştü. Akşam üzeri ailesiyle birlikte bahçede sessiz sakin bir şekilde sohbet etmiş sanki çok emin gibi gelecekten konuşmuşlardı.Dün ilk defa Kaelen’a dışarı çıkma düşünesi mantıklı gelmişti. Kendini bildi bileli buradaydı. Hiç dışarı çıkmamış, ihtiyaç dahi duymamıştı. Sanıyordu ki bu herkes için aynıydı.
Günlük yapılacak rutin işler içerisinde son zamanlardaki en büyük eksiklik, Mara idi. Her şeyi yapıyor ama hiçbir zevk almıyordu. Birkaç günlük insanın, bu denli hayatına etki etmesi mümkün müydü?
İçindeki bütün duyguları toparlayıp evden çıkmak için hazırlandı. Babası yine, ekibiyle bir şeyler üzerinde konuşmak için meydana gidiyor, annesi ise evde her zamanki rutin işlerini hallediyordu. Kaelen’ı her gün şaşırtan şeyde bu, her gün evde sürekli aynı noktalarda yapılacak bir şeyler bulması. Sanki her günün aynı akışta sürekli tekrarlanıyor gibi.
O da kendi hayatının yeni rutinini tekrar kazanmak için evden çıktı. Gitmek ve gitmemek arasında git gel yaşayarak on dakikalık yolu sanki beş dakikada bitirmişti. Mara’nın evinin önünde durdu, bekledi.
Sanki Mara anlamış gibi, aniden kapı açıldı ve karşısında o belirdi. Kaelen buraya kadar gelse bile ne diyeceği konusunda hiç alıştırma yapmamıştı. Sadece birkaç saniye baktı ve bir şey söylemesinin şu anki gergin havayı dağıtacağını bilerek konuşmaya başladı.
“Merhaba Mara. Ben, bir selam vermek için uğramıştım. Yani dün öylece çekip gidince, merak ettim...”
Mara’nın gözleri kıpkırmızıydı.Sanki hiç uyumamış gece boyunca ağlamış gibiydi. Yüzüne sahte bir gülümseme takınarak dünden kalan izleri yok etmeye çalıştı. “Merhaba Kaelen. Seni beklemiyordum.”
Kaelen biraz rahatladı, ters bir tepki vereceğini düşünüyordu. “Sen iyi misin? Pek iyi görünmüyorsun da.”
“İyiyim. Sadece hava almak için dışarı çıkıyorum,” dedi Mara.
“Sana eşlik etmemi ister misin?” dedi Kaelen ellerini ceplerine koyarak. Kısa bir gülüş attı ona.
“Olur. Ben de seninle konuşmak istiyordum.”
“Ne hakkında? Dün de bir şey söylemeden gittin. Geldim, çok kötü bir haldesin. Neler oluyor?”
Mara evin kapısını kapatıp, her zamanki gibi Kaelen’ın koluna girerek yol boyunca yürümeye başladı. “Kaelen, dün neler yaptın?”
“Yani kütüphaneden çıktıktan sonra mı?” dedi Kaelen, yüzüne bakarak.
“Evet. Ben özür dilerim, yani dün için. Öyle yapmamam gerekirdi. Bil ki senin hakkında kötü bir şey düşünmüyorum.Bu hikayedeki en masum olan sensin. İnanıyorum.”
Kaelen oldukça utandı ve aniden yüzünü çevirdi. Bir şey söylemesini beklediğini biliyordu ama ne söyleyeceğini bilmiyordu. “Utandırıyorsun beni.”
“Hayır Kaelen. Gerçekleri söylüyorum. Utanılacak bir şey yok. Bir hata yaptım ama telafi edebilecek şeyler bulmuş olabilirim.”
Kaelen kendini heyecanlandıracak şeyler duymayalı henüz tam bir gün bile olmamıştı ama çok özlemişti. “Merakla bekliyorum,” dedi.
“Kütüphanedeyken Valer ile karşılaştım...”
“Valer kim?” Kaelen yeni bir isim duyunca şaşırdı. Beklemiyordu. Konuşmadıkları süre içinde bu kadar çabuk yeni biriyle görüşmesine ve araştırmalarını paylaşmasına anlam verememişti. Bir an durup kendi içindeki kıskançlığın sebebine kızdı. Bir şey diyemedi.
“Iıı şey, uzun bir hikaye aslında. Biz konumuza dönelim. Ben sana sonra anlatırım.”
Mara, Kaelen’ın kolundan hızla çekiştirerek yolda hızlandırıyordu. Görüşmedikleri her an içinde biriktirdiği bütün bilgileri ona aktarmak için can atıyordu. Sanırım bu konuşmadıkları süre, onların arasındaki bağın kısa sürede ne kadar güçlendiğini gösterdi.
Birkaç dakika yürüdükten sonra etraf oldukça sessizleşti.
Kaelen, “Oakfell meydanı için oldukça sessiz bir gün. Herkes nerede?” dedi.
Mara da etrafın bu kadar sessiz olmasına anlam veremedi. “Bir şeyler olmuştur belki yine, bir yerde toplanmış olabilirler,” dedi.
“Bunu bu kadar normalleştirmen komik geldi,” diyerek güldü Kaelen.
Bomboş meydandan geçip köşeyi döndüler ve dar sokak boyunca Gümüş Göl’e uzanan yolda devam ettiler.
“Mara, saatimi evde unuttum,” dedi Kaelen. “Sen devam et. Ben eve dönüp geliyorum.”
Mara başıyla onaylayıp, yola devam etti.
Kaelen geri yürüdü ve döndüğü köşeye geldi. Bir adım atmasıyla onu durduracak görüntüyle karşı karşıyaydı. Bir dakika önce geçtikleri yollarda tıka basa insanlar doluydu. Pazar tezgahları kurulmuştu. Hiçbir şey yapamadı. Adeta donup kalmıştı. Ne ileri gidebiliyordu ne de geri gidebiliyordu. Az önce bomboş sokaktan geçtiği yerler şu an doluydu.Yarım saatlik bir süre olsa bu duruma inanabilirdi ama henüz bir dakika olmuştu buradan geçeli.
Karar veremedi ve ayakları onu geri götürdü. Gümüş Göl’e yürüdü. Bir an önce Mara’ya anlatma heyecanıyla adımlarını hızlandırdı. Göl’e geldiğinde ortalık bomboştu. Mara’yı aradı gözleri, etrafa bakındı ama bulamadı. O sırada arkasında, geldiği yoldan Mara girdi. Çığlık sesiyle irkildi.
“Kaelen, sen nasıl? Az önce gittin eve. Şimdi nasıl buradasın?”
Kaelen bir an durumu anlamaya çalıştı. Ne olduğunu idrak edemedi. “Mara sen neredeydin? Az önce ayrıldık ya, eve gidiyorum sen Göl’e geç diye. Buraya geldin. Ne ara gittin geri?” dedi.
Mara’nın gözleri yerinden çıkacaktıresmen. Korku ve şaşkınlıkla bakıyordu Kaelen’a. “Ben seni az önce bıraktım yolda, eve gidiyorum dedin ve gittin. Ben de buraya geldim şimdi.”
İkisi ne birbirine ne adım atıyor nede hareket ediyordu. Ortamda öyle bir sessizlik oluştu ki sadece ağaç dallarında rüzgardan oluşan ses vardı.
Sessizliği Kaelen bozdu. “Mara, az önce gördüklerime inanamayacaksın.”
“Kaelen, şu an gördüğüm şeylerin hiç birine inanamıyorum. Neler oluyor?” dedi Mara. “Bak eğer şaka yapıyorsan, hiç komik değil.”
Kaelen bir adım atınca Mara uzaklaştı. Korktuğunu fark edince üzerine gitmedi. “Az önce meydanın orası boştu. Kimse yoktu değil mi? Sen de gördün.”
“Evet. Boştu.” Mara onun her hareketini takip ediyordu. “Eee...”
“Saatimi almak için döndüm. Köşeye geldiğimde meydan tıka basa doluydu. Tezgahlar kuruluydu.”
Mara daha fazla devam etmesine izin vermedi. “Kaelen, yeter! Ne zaman gittin? Ne ara döndün? Ne saçmalıyorsun?”
Kaelen başını ellerinin arasına aldı ve hafifçe sıkıştırdı. “Neler oluyor burada anlamıyorum.”
Mara ona yaklaşıp yaklaşmamakta kararsız kaldı ama “En fazla ne olabilir ki?” düşüncesiyle adım attı. “Tamam Kaelen, sakin ol,” dedi. “Peki buraya başka yoldan gelmiş olma ihtimalin var mı? Yani ben buraya gelirken başka bir yerden geri döndün hızlı bir şekilde.”
Kaelen yine ona inanmamasına sinirlendi. “Yine aynı şeyi yapıyorsun. Bir kere de inanmayı seçseniz ne olur?"
Mara bu ani yükselişe hem şaşırdı hem de hak verdi. Bunca saçmalık içerisinde bunun da yaşanıyor olması değişik bir durum değildi. Olabilirdi. “Peki. Hadi gidip meydana bakalım, olur mu?”
İkisinin konuşmasını tiz bir çığlığa benzeyen ses böldü. Hızla sesin geldiği noktaya baktılar ama hiçbir şey göremediler.
Kaelen “O ses neydi?” dedi.Mara omuzlarını sallayarak “Bilmiyorum. Çocuklar olabilir,” dedi.
Kaelen onay verdi ve Mara’yı ittirerek geldikleri yola sürükledi. Köşeye geldiklerinde dönmek için beklediler. “Hazır mısın?”
Mara’nın başını aşağı yukarı sallamasıyla yola hızla çıktılar. Gördükleri şey karşısında en çok şaşıran Kaelen oldu. Meydanda insanlar yoktu ama tezgahlar yeni yeni kuruluyordu.
“Birisi benimle oyun oynuyor Mara.Burası kalabalıktı. Tezgahlar açıktı. Gerçekten.” Kaelen, Mara’nın kolundan tutarak onu hafifçe sarstı. “İnanıyor musun bana? Lütfen inandığını söyle.”
Mara sadece meydandaki tezgahı kuran birkaç adama bakıyordu. Malzemeler, kalabalık yoktu. Sadece üç beş insan vardı. Onlarda hazırlık yapıyor gibi görünüyordu. Kaelen’a inanmadığını söylemek, yeni düzelen aralarını daha fazla bozacaktı. Tekrar onu kaybetmek istemiyordu ama söylediği şeye inanıp inanmama konusunda da bir şey düşünemiyordu. İçten içe “Gerçek olabilir mi?” diye sordu kendine. Kaelen’ın sarsmasıyla bakışlarını ona çevirdi. Korkmuş halde duran bir çift göz vardı ve ona inanması için adeta bakışlarıyla yalvarıyordu. “İnanıyorum,” diyebildi Mara.
Kaelen ciğerlerinde birikmiş bütün havayı dışına verdi. “Teşekkür ederim Mara,” dedi. “Şimdi ne yapacağız? Neler oluyor burada? Tüm bu şeyler mümkün mü?”
Mara üzerinde duran Kaelen’ın ellerini, nazik bir şekilde ittirdi. “Bilmiyorum. Sakince oturup düşünelim tamam mı? Vardır bir açıklaması,” dedi. Mara önde ve Kaelen arkasında hiçbir şey olmamış gibi Göl’e yürüdüler.
Bu sefer sessizliği bozan şey Mara’nın çığlığıydı. Yola çıkmasıyla geri dönüp sırtını duvara yaslaması bir oldu. Kaelen ondan daha çok korkmuştu. Neyden saklanıyorlar bilmiyordu ama o da Mara gibi köşeye pineklemişti. “Ne oluyor Mara? Ne gördün?”
Mara korkuyla Kaelen’a baktı. “Bizi gördüm Kaelen. Tam orada, az önce durup konuştuğumuz yerdeydik,” dedi.
Kaelen duyduklarına inanamadı ve yaslandığı duvardan ayrılıp boşluğa çıktı. Gördüğü hiç kimse yoktu. Mara’nın da çıkması için seslendi. “Burada kimse yok Mara. Çık hadi.”
Mara yavaş adımlarla çıktı ve az önce baktığı noktaya uzun uzun tekrar baktı. “Kaelen, gerçekten oradaydık. İnanmalısın. Gördüm, eminim.”
Kaelen etrafa baktı. Uykuda ise uyanmayı bekledi ama bu yüzüne çarpan rüzgarın gerçekliğini, rüyada hissedebileceğini sanmıyordu. Başını etrafa korkuyla bakan Mara’ya çevirdi. “Az önce burada konuşurken duyduğumuz çığlık sesini hatırlıyor musun?”
Mara düşündü ve hatırlayınca daha da çok korktu. “Ne?” dedi öylece duran Kaelen’a şüpheyle baktı. “Yani, o kişi ben miydim?”
Kaelen başıyla onay verdi. “Mara biz senin çığlığını duymadık,” dedi sesindeki şaşkınlığını gizlemeye çalışarak. “Biz senin birkaç dakika sonra yapacağın eylemi gördük. Diğerleri için de aynı şey oluyor. Gelecek şimdiki zamanın içine sızıyor. Zaman hızlanıyor. O kadar hızlı ki, birbiriyle karışıyor.”
Mara’nın tüyleri diken diken oldu. Kütüphanede Valer ile çözdüğü o karanlık cümle zihninde bir şimşek gibi çaktı. Adımını Kaelen’a doğru attı, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. “Kaelen...Valer ile kütüphanede bulduğum bir metni çevirmiştik. Bir uyarıydı sanki, şimdi anlıyorum. Şöyle diyordu: Zaman akmaz, yutar. Meşenin kökleri karanlıkta tetikte bekler.”
Kaelen bu cümleyi duyar duymaz donakaldı. “Zaman akmaz, yutar...” diye tekrar etti kendi kendine. “Biz zamanı ileriye doğru akan bir nehir sanıyoruz Mara ama bu doğru değil. Zaman her şeyi içine çeken ve yok eden bir canavar gibi, ve eğer o meşenin kökleri karanlıkta tetikte bekliyorsa, bu zaman karmaşasının merkez üssü burası...”
“Gümüş Göl,” dedi Mara, kelimeler ağzından dökülürken titreyerek. “Çünkü meşenin köklerinin gölün altındaki derin mağaralara kadar uzandığını söyleyen efsaneler var. Kökleri bulamazsak, zaman bizi tamamen yok edecek, hiçbir şey bırakmayacak.”
Kaelen adımlarını Göl’e yaklaştırdı. Bir noktaya bakıyordu dikkatli bir biçimde. “Benim gördüğümü görüyor musun?” dedi parmağıyla bir noktayı işaret ederek.
Gölün sularının her zamanki gibi durgun olmadığını gördüler. Gölün tam ortasında, suyun rengi neredeyse siyaha dönmüştü ve dipteki devasa bir kaynaktan yukarı doğru gümüş renk ışık süzmeleri fışkırıyordu. O ışık süzmelerinin vurduğu yerlerde, suyun üzerinde asırlık meşe ağacının devasa, kalın kökleri su yüzeyine çıkmıştı. Kökler, adeta canlı biryılan gibi görünüyordu.
Köklerin tam merkezinde, suyun hemen altında parlayan, rünlerle kaplı eski bir taş blok vardı. Bu, Oakfell’in zaman dengesini koruyan bir mühür taşlarından biriydi. Ancak taşın üzerindeki rünler, zamanın aşırı hızlı akışından dolayı çatlamaya başlamıştı. Her bir çatlak, etrafa zamansal dalgalar yayıyordu. Mührün ortasında bir içi boş şekil vardı. Kaelen’ın yanından ayırmadığı ama bugün ise almaya bile tenezzül etmediği cep saatine benziyordu.
“Mühür çatlıyor,” dedi Kaelen, gölün kenarlarındaki kayalara doğru ilerlerken. “Eğer o taş tamamen kırılırsa,zaman bir nehir olmaktan çıkıp bizi içine çeken bir girdaba dönüşecek. Latincemetindeki gizem buymuş Mara. Zamanın yutmasını engelleyen şey, bu meşeninköklerinin altındaki mühür olabilir!”
Ancak mühre ulaşmak kolay değildi.Su yüzeyindeki kökler adeta zamanın savunma mekanizması gibi, yakınındaki herşeyi geriye ya da ileriye savuruyordu. Mara, göle doğru bir adım attığında bir an için kendini on yıl önceki çocukluk halinde, göl kenarında taş sektirirken buldu. Kafası fırıl fırıl döndü, sendeledi.
“Mara! Odaklan!” Kaelen onu kolundan yakaladı. Kaelen’ın dokunuşuyla birlikte Mara yeniden şimdiye döndü.
“Nasıl yaklaşacağız? Zaman bizi sürekli başka anlara savuracak!” dedi.
“Metni hatırla,” dedi Kaelen,gözlerini mühre dikerek. “Meşenin kökleri karanlıkta tetikte bekler. Onlar düşman değil, koruyucu. Zamanın yutucu gücüne karşı koyuyorlar. Bizim o kökleri sakinleştirmemiz gerek. Kaelen’ın aklına köstekli saat geldi. “Orada mührün üzerinde bir şekil gördüm. Emin değilim ama denememiz gerek. Gidip saati almam gerekiyor Mara. Beni burada beklemelisin. Hemen geleceğim,” dedi.
Mara Kaelen’ın koluna tutundu ve gitmesini engelledi. “Hayır. Yalnız bırakma. Ben de geleceğim.”
Kaelen onun ellerinden tutup sakinleştirmeye çalıştı. “Mara beş dakika bile sürmeyecek. Burada otur ve bekle,” dedi, gitti.
Mara yakınındaki bir kayanın üzerine oturdu ve onu beklemeye başladı. Sürekli etrafı kontrol ediyordu. Her sese irkiliyor ve eline aldığı taşla kendini korumaya çalışıyordu. On dakikalık bir bekleyişin ardından Kaelen’ın ayak sesleriyle birlikte, onun olduğu yere başını çevirdi. Kaelen yaklaştıkça kısarak baktığı gözleri açılıyordu.Yaklaşmasına beş adım kala, “Bu sen misin Kaelen?” dedi.“
Kaelen iki elini havaya kaldırdı ve “Benim,” dedi. “Kendimize bir şifre bulsak iyi olmaz mı? Gerçek miyiz değil miyiz anlamış oluruz.”
“Ama her türlü geçmiş veya gelecekte biziz. Yaşadığımız zamandan kesitler görüyoruz. Söylediğimiz şifreyide bilmiş olmayacak mıyız?”
“Evet,” dedi Kaelen. “Her neyse,” diyerek cebinden saati çıkardı. Bu saat, kasabanın inşa edildiği ilk andaki saf, bozulmamış zaman dilimini içinde barındırıyordu. “Mührün üzerine bu saati yerleştirmem gerek.”
“Emin misin bunun olduğuna?” dedi Mara endişeyle.
“Şu an her şeyi denemeliyiz,” diyerek Göl’e doğru yaklaştı ve köklerin olduğu kısma, suyun altına elini soktu. Elini daldırdıkça sanki su yarılıyor ve onun geçmesine izin veriyordu.
Saati boşluğa yerleştirdiği sırada, suyun altındaki mühürden büyük bir ışık patlaması daha gerçekleşti. Bu kez, etraflarındaki zaman tamamen durur gibi oldu. Havada uçuşan su damlaları asılı kaldı. Mara ve Kaelen, gölün üzerinde kendi geçmiş ve gelecek hallerinin düzinelerce yansımasını gördüler. Bir yansımada göle düşüyorlardı, diğerinde kasabaya doğru kaçıyorlardı.
Kaelen havada asılı kalan su damlalarının yere düşüşüyle kaçındı ve Mara’ya doğru ilerledi. Kökler, sankisaatin yaydığı enerjiyi hissedince, bir anlığına geri çekildi.
Saat yerine oturduğu an dişlerden gelen güçlü bir tık sesi tüm göl yüzeyinde yankılandı. Tüm o yansımalara geçmiş ve gelecek halleri birer birer havaya karışıp yok oldu. Etraftaki sis dağılmaya, bulutlar normal hızında hareket etmeye başladı. Zamanın o yutuculuğu, yerini sakin bir tutulmaya bıraktı.
İkisi de dizlerinin üzerine çökmüş, kalpleri göğüslerini yırtarcasına çarparken göle bakıyorlardı.
“Başardık mı?” diye sordu Mara, titreyen sesiyle.
Kaelen başını iki yana salladı, gözlerinde hala büyük bir endişe vardı. “Tamamen değil. Sadece yavaşlattık ve ilk dalgayı durdurduk. Mühür geçici olarak kapandı ama kalıcı bir çözüm değil.Saatin enerjisi sonsuza kadar dayanmaz.”
Mara ayağa kalktı, üstündeki tozu silkeledi. Kütüphanedeki o cümleyi düşündü. Zaman akmaz, yutar. Bu sadece bir başlangıçtı. Oakfell’in derinliklerinde, zamanı böylesine delirten , mühürleri kıran çok daha büyük, karanlık bir güç vardı ve meşenin kökleri o güce karşı tetikte bekliyordu.
“Bu sadece bir uyarıydı,” dedi Mara, gölün sakinleşen sularına bakarak. “Zaman bizi yutmak için hala pusuda bekliyor Kaelen. Gerçek cevabı bulmak için o köklerin daha da derinine, karanlığın başladığı yere gitmemiz gerekiyor.”
Kaelen da ayağa kalktı, Mara’nın gözlerinin içine baktı. “O zaman hazır olsak iyi olur, Mara. Çünkü zaman bizim için durmayacak.”