9. bölüm · OAKFELL
8. BÖLÜM - GELECEKTEKİ BEN
Üçlü, kasabanın dışındaki o yaşlı, sık ağaçlarla kaplı ormanlık alanın derinliklerinde yer alan Kör Maden’in girişine ulaştığında, normal şartlarda gece yarısını çoktan geçmiş olmalıydı; ancak gökyüzündeki ay, göldeki o patlamadan beri gökyüzünün tam tepesinde, tekinsiz bir fener gibi aynı noktada çakılı kalmıştı. Ne bir milim ilerliyor ne de bulutlar hareket ediyordu. Zamanın bu donuk, hastalıklı hali, ormanın tekinsizliğini daha da çoğaltıyordu. Ağaçların gölgeleri yere öyle bir çakılmıştı ki, sanki siyah birer mürekkep gibi toprağa sızmıştı.
Madenin ahşap desteklerle güçlendirilmiş, çürümeye yüz tutmuş ağzı, karanlık ve dipsiz bir uçurum gibi açılmıştı önlerinde. Girişteki paslı, demir zincirler, zamanın aşındırıcı etkisiyle dökülmüş, yerlere saçılmıştı. İçeriden gelen hava buz gibiydi, insanın kemiklerini sızlatacak cinsten bir soğuktu. Ancak tuhaf olan, içeride en ufak bir hava akımı çıkaracak esinti olmamasına rağmen, madenin içinden dışarıya doğru düzenli, ritmik bir hava üflemesi vardı. Sss... Fff... Sss... Fff... Sanki maden, devasa bir göğüs kafesi gibi ağır ağır, can çekişiyor gibi nefes alıp veriyordu.
“İşte burası,” dedi Valer. Madenin girişindeki kayaların, çatlakların arasından sızan kalın, simsiyah kökleri gösterdi. Bu kökler Gümüş Göl’de gördüklerinden daha kalın, neredeyse bir insan vücudu genişliğinde. Üzerindeki gümüş damarlar, bir insanın şah damarı gibi düzenli aralıklarla toprağın altında bir nabız gibi atıyordu. “Meşenin ikinci büyük damarı.”
Kaelen meşalesini öne doğru uzatarak tünelin içindeki karanlığı yarmaya çalıştı. “Ben önden gidiyorum. Mara sen tam arkama kal.Valer, sen ortamızdasın, çantana ve kitaplara dikkat et. Gözlerinizi tünelin duvarlarından, o köklerden ayırmayın. Unutmayın, burası zamanın kör noktası.Gördüğünüz ya da duyduğunuz hiçbir şey şu anki ana ait olmayabilir. Zihninizin size oyun oynamasına izin vermeyin.”
Madenin karanlığına adım attıkları an, dış dünyayla tüm bağlarının, o bağların getirdiği güven hissinin koptuğunu hissettiler.İçerideki sessizlik o kadar yoğundu ki, kendi nefes alışları, kıyafetlerinin kumaşının birbirine sürtünmesi bile tünelin derinliklerinde yankılanıyordu. Duvarlardan sızan su damlaları yere düşüyordu ama düşüş sesleri tuhaftı; bazen çok hızlı tıp, tıp, tıp diye geliyor, bazen ise bir damlanın düşmesi asırlar sürüyor gibi sessizliğe gömülüyordu.
Tünelin içinde sadece birkaç yüz metre ilerlemişlerdi ki, arkalarından gelen ayak sesleri çoğalmaya başladı.
Mara aniden durdu, kalbi boğazında atıyordu. Elini Kaelen’ın omzuna koyarak onu durdurdu. “Bekleyin... arkamızda biri var. Bizi takip ediyorlar.”
Kaelen meşaleyi hızla arkaya doğru çevirdi. Lambanın sarı ışığı tünelin geride kalan kısmını aydınlattı. Tünel boştu. Sadece nemli, küf kokan duvarlar, paslı maden rayları ve zifiri karanlık görünüyordu. Ancak yürümeye devam etmek için hamle yaptıklarında, o ayak sesleri yeniden başladı. Bu sefer daha hızlı, daha ritmik ve çok daha yakındı. Toprağın ezilme sesi kulaklarının dibindeydi.
“Bu bir yankı değil,” dedi Valer. Korkuyla deri çantasını göğsüne bastırmış, sırtını tünelin soğuk duvarına yaslamıştı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. “Zaman burada kendi üzerine katlanıyor demiştiniz. Bunlar... bunlar bizim birkaç dakika sonraki ayak seslerimiz olabilir mi? Ya da buraya ilk girdiğimiz anın geçmiş yankısı?”
“Bilmiyorum,” dedi Kaelen, meşaleyi yukarı kaldırdığında sesi buz gibiydi. “Ama tek bildiğim, bu tünelde yalnız olmadığımız.”
Yukarıdaki ahşap kirişlerin, tavanı tutan çürük kalasların arasından sarkan meşe köklerinin arasından tuhaf, saydam, duman rengi siluetler belirmeye başladı. Bunlar, otuz yıl önce bu madende çalışmış ve o açıklanamayan büyük göçükte haritadan silinmiş madencilerin zamansal yansımalarıydı. Ellerinde eski hayalet fenerleriyle duvarları kazıyor, raylar üzerine vagonları itiyorlardı. Ancak en ufak bir ses dahi çıkmıyordu; tam bir sessiz sinema gibiydiler. Bir an görünüyor, bir an yok oluyorlardı. Bir varlar, bir yoktular. Bir madenci yüzünü onlara çevirdi; gözleri yoktu, sadece boşluk vardı.
“Zamanın yuttuğu insanlar...” diye fısıldadı Mara. Büyülenmiş ve dehşete düşmüş bir halde elini o siluetlerden birine doğru uzatacak gibi oldu. “Onlar hala buradalar. Zaman onları çiğnemiş, hayatlarını ellerinden almış ama hatırlarını bu tünelin duvarlarına hapsetmiş.”
“Onlara sakın dokunma Mara!” diye haykırdı Valer. Onun elini tutarak geri çekti. “Eğer o yankılardan birine fiziksel olarak dokunursan, onların sıkışıp kaldığı o zaman dilimine çekilirsin. Bu tünelde, o geçmişin içinde sonsuza kadar kör kalırsın, bir daha asla bu güne dönemezsin.”
Hızla ilerlemeye çalışıyorlardı, ayaklarının altındaki paslı raylar her adımda gıcırdıyordu. Ancak madenin derinliklerine indikçe, zaman çizgileri daha da saldırgan, daha düzensiz bir hal almaya başladı. Duvarlardaki madenci siluetleri hızlanıyor, görüntüler birbirine giriyordu.
Tam önlerindeki tünelin tavanından, devasa, tonlarca ağırlıkta bir kaya büyük bir gürültüyle koptu. Toz dumanı etrafı kapladı, kaya rayların üzerine büyük bir hışımla düştü.
Üçü de dehşet içinde geriye doğru sıçradı. Valer çığlık atarak yere düştü. Ancak kaya yere çarptığı an, o kulakları sağır eden gürültü bıçak gibi kesildi. Kaya, bir saniye içinde parçalanmış halinden tekrar eski, pürüzsüz bütün haline gelerek havaya, koptuğu tavana doğru yükseldi. Göçük anı, kendi içinde sonsuz, hastalıklı bir döngüye girmişti. Kaya düşüyor, parçalanıyor tekrar eski haline dönüyordu. İleri ve geri, durmaksızın.
“Yolumuz kapandı,” dedi Valer, yerdeki çamurun içinde geriyedoğru emekleyerek. “Buradan geçemeyiz! Zaman bu noktada tamamen kırılmış, kendini yok eden bir döngüye girmiş!”
“Hayır kapanmadı,” dedi Mara. Gözlerini dikkatle kayanın o çılgın, ölümcül ritmine dikmişti. Avcı bıçağını tutan eli ter içindeydi.Kayanın havaya yükseldiği ve tavanda birleştiği saniyelik bir boşluk vardı.“Kayanın geriye sardığı an tünelin altı tamamen boşalıyor. Tam o anda, o boşlukta altından geçebiliriz.”
“Bu delilik, intihar bu!” diye bağırdı Valer. Sesi tünelde yankılandı. “Eğer zamanlama bir saniye bile şaşarsa, o tonlarca ağırlıktaki kaya bizi ezmekle kalmaz; bizi o zaman döngüsünün içine gömer! Sonsuza kadar düşen, kalkan bir kayanın altında her saniye yeniden ölüp diriliriz!”
“Zamanlama şaşmayacak,” dedi Kaelen. Meşalesini Mara’ya uzatıp derin, sakin bir nefes aldı. Gözlerinde o kararlı, her şeyi göze almış deli parıltı vardı. En son ne zaman vardı bu parıltı emin bile değildi ama kendisini hiç olmadığı kadar cesur hissediyordu. “Çünkü zaman şu an bir kurala bağlı değil, o kuralları biz esneteceğiz. Ben ilk gidiyorum. Eğer karşıya sağ salim geçersem, arkamdan gelin. Valer’ı sıkı tut Mara.”
Ne kadar hissettirmemeye çalışsa da Kaelen, korku ve heyecandan çatlayacaktı. Konuşması çok güzeldi ama konu icraata dökmeye gelince eli ayağı boşalmıştı. Ya yanlış bir şey yaparsa. En ufak bir hatada bütün bu olan biten her şey, onun için son bulacaktı. Bir önemi var mıydı bilmiyordu ama Mara’nın karşısında gülünç bir duruma düşecekti. GÜLÜNÇ MÜ? Öldükten sonra bilemi?
Kaelen , kayanın havaya doğru çekildiği, tünelin altının boşaldığı o saniyede kendisini öne doğru fırlattı. Tam o sırada zaman hafifçe esnedi; Kaelen havda sanki bir kuş gibi asılı kalır gibi oldu, hareketleri yavaşladı. Tam her şey berbat oldu diye düşünürken, kendini son bir hamleyle karşı taraftaki güvenli bölgeye attı. Mara’nın yüreği ağzına geldi. O geçer geçmez, kaya büyük bir gürültüyle tekrar yere indi, parçalandı ve etrafa keskin taş parçaları saçtı.
“Kaelen!” diye bağırdı Mara, toz bulutunun arkasını görmeyeçalışarak.
“İyiyim! Buradayım,” diye seslendi Kaelen karşı taraftan. Sesi boğuk geliyordu. “Acele edin! Döngü hızlanıyor, aradaki o boşluk saniyeler geçtikçe daralıyor.”
Gerçekten de kayanın düşüp kalkma hızı inanılmaz bir hızla artmaya başlamıştı. Artık saniyeler değil, saliseler söz konusuydu. Kaya adetahavada titreyen, katı bir gölgeye dönüşmek üzereydi. Düşüş ve çıkış arasındaki sınır siliniyordu.
“Valer, ayağa kalk ve elimi tut,” dedi Mara. Sesi emir kipigibi keskindi. “Gözlerini kapat ve sadece benimle birlikte koş. Arkana bakma, ne duyarsan duy sakın durma.”
Valer titreyen, çamurlu elleriyle Mara’nın eline bir can simidine sarılır gibi yapıştı. Mara, kayanın tekrar yukarı doğru çekilmeye başladığı, tavanla birleştiği o belirsizlik anını yakaladı. “Şimdi!” diye bağırdı.
Birlikte o ölümcül boşluğa doğru atladılar tam kayanın altından geçtikleri sırada, zamanın o kör edici, ağır baskısı bir balyoz gibi üzerlerine çöktü. Zaman çizgileri zihinlerine saldırdı. Mara, bir an için kendisini henüz altı yaşındayken, annesinin dizinin dibinde oturmuş masal dinlerken gördü; annesinin sıcak elini yanağında hissetti. Valer ise kütüphanede, hayatında hiç görmediği, kapakları altından yapılma kadim bir kitabın sayfalarını çeviriyor, o sayfalardan yükselen fısıltıları dinliyordu. Zihinleri geçmişin sıcaklığı ve geleceğin bilinmezliği arasında bir sarkaç gibi savrulurken, kayanın keskin, devasa kenarı Mara’nın pelerinin ucunu yırtarak büyük bir gürültüyle arkalarında yere çakıldı.
Toz ve toprak bulutu içinden geçerek Kaelen’ın yanına ulaştıklarında üçü de nefes nefese yere kapaklandı. Valer hıçkıra hıçkıra öksürüyordu. Kaelen ise hızla Mara’nın yanına gidip onu kontrol ediyordu. Arkalarına baktıklarında, geçtikleri yolun artık tamamen o döngüsel göçüğün gölgesiyle kapandığını, arkalarındaki tünelin tamamen silindiğini gördüler.
Geri dönüş yolu kalmamıştı. Artık sadece ileriye, karanlığa giden tek bir yol vardı.
Tozu dumana katarak, meşalenin kalan son ışığıyla ilerledikleri tünelin sonu, aniden devasa, kubbe şeklinde bir yeraltı mağarasına açıldı. Burası Kör Maden’in en derin, haritalarda bile çizilmemiş olan noktasıydı. Mağaranın tavanı o kadar yüksekti ki meşalenin ışığı yukarı ulaşmıyordu; ancak yukarıdan aşağıya doğru, kasaba meydanındaki o devasa meşe ağacının ana damarı iniyordu. Kök, bir sütun kadar kalındı ve mağaranın tam ortasındaki taştan yapılma geometrik bir sunağın etrafını sarmıştı.
Sunağın üzerinde, rünlerle kaplı kara bir kilit mekanizma vardı. Ancak bu kilit, Gümüş Göl’dekinden farklı olarak mavi ya da gümüş değil; kırmızı, hastalıklı, adeta iltihaplı bir ışıkla parıldıyordu. Bu ışık, köklerin içindeki gümüş damarları adeta zehirliyor, zamanın o yutucu, çürütücü enerjisini tünellere pompalıyordu. Sunağın etrafındaki hava dalga dalga titriyordu. Sanki sıcak bir yaz gününde asfaltın üzerinde oluşan o ısı dalgalarına benziyordu ama burası buz gibiydi.
“İşte orada,” diye fısıldadı Valer. Yaşadığı o ölümcül korkuyu bir anlığına unutup, bir bilim insanı, bir kaşif edasıyla sunağa doğru ilerledi. Her adımda ‘Ne yapıyorum ben?’ diyordu ama kendini de durduramıyordu. Çantasından kitapları çıkardı. “İkinci odak noktası bu kilit. Ancak rünler... rünler tamamen tersine çevrilmiş. Bu kilit zamanı tutmak için değil, onu buraya hapsetmek ve çürütmek için tasarlanmış gibi.”
Valer titreyen parmaklarıyla sunağın üzerindeki o soğuk rünleri incelemeye, sembolleri kitaptakilerle eşleştirmeye çalışırken, mağaranın içindeki hava aniden daha da ağırlaştı. Çok az da olsa içeriden olan sıcaklık tamamen yok oldu, sıfırın altına düştü. Üçünün de nefesi havada beyaz buhar bulutuna dönüştü.
Mağaranın karanlık köşelerinden, o siyah meşe köklerinin arkasından devasa bir gölge yavaşça süzülerek öne çıktı. Mara ve Kaelen aniden üzerlerinde bulunan, kendilerini anca koruyabilecekleri silahlarına davrandılar. Mara avcı bıçağını öne doğru uzattı, Kaelen ise elindeki meşaleyi bir silah gibi havaya kaldırdı.
Mara Kaelen’a bakınca ufak bir şok yaşadı “Kaelen, ciddi misin sen? Buraya kadar geliyoruz, hiçbir şey almadın mı yanına?” dedi.
Kaelen gözlerini önünden ayırmadan bir sağa bir sola meşaleyi sallıyordu. “İşte! Bundan daha iyi silah mı olur. Ateş!”
Karşılarındaki şey sıradan bir yaratık ya da tünelde gördükleri o zararsız madenci gölgelerden biri değildi.
Gölge, yavaşça sunağın ışığına doğru adım attı. Işığın altına girdiğinde, biçimi netleşmeye başladı. Bu gölge, doğrudan Mara ve Kaelen’ın şeklini alıyordu. En korkuncu ise, gölgenin ürerindeki yüz hatlarıydı. Bu yüzler, onların şu anki halleri değildi. Gölgenin üzerinde bir an Mara’nın seksen yaşındaki hali; gözleri çökmüş, saçları beyazlamış, yüzü kırışıklar içinde acıyla kıvranan yüzü beliriyordu. Bir sonraki an ise Kaelen’ın bembeyaz yüzü, ruhsuz, cansız bedeni görünüyordu. Öylece durmuş ona bakıyor, sanki yardım istiyordu.
Gölge, zamanın yutucu gücünden, onların henüz yaşamadığı yada geçmişte kaybettikleri o karanlık ihtimallerden beslenen tekinsiz bir ‘Zamansal Yansıma’ydı.
“Ona bakmayın!” diye bağırdı Valer sunağın başından,kitaplara gömülmüş bir halde. Sesi çaresizlikle titriyordu. “O gölge, zamanın körlüğünü kullanıyor! Sizi gelecekteki en kötü ihtimallerinizle vurmaya çalışıyor. Eğer zihniniz o görüntülere inanırsa, şimdi ki zamanınızı kaybedersiniz.”
Gölge, sunağın önünde durdu. Yüzü olmayan, sürekli değişen o başını onlara doğru çevirdi. Mağaranın içi, o derinden gelen fısıltıların bir anda kulakları sağır eden acı dolu çığlıklara dönüşmesiyle sarsıldı. Kilidin üzerindeki kırmızı ışık, mağaranın tüm duvarlarını kana bular gibi kıpkırmızı bir parlaklığa ulaştı. Kökler acıyla kasıldı, kök üzerindeki damarlar sönmeye başladı.
Gölge, uzun dumandan yapılma elini doğrudan sunağın üzerindeki kilide ve Valer’a uzattı. Kaelen ve Mara, zamanın tamamen durmak üzere olduğunu , bu seferki dalganın onları tamamen yutacağını hissederek ileri doğru atıldılar. Ancak bastıkları zemin bir anda yok oldu, zamanın o kör kuyusu ayaklarının altında bir kez daha açılıyordu.
Kör Maden’in kalbindeki bu tekinsiz yansımanın ne olduğu,Valer’ın kitaplardaki o ölümcül paradoksu çözüp çözemeyeceği ve Mara ile Kaelen’ın kendi geleceklerinin hayaletiyle giriştikleri bu savıştan nasıl çıkacakları, hepsi o sunağın üzerinde, zamanın durduğu o karanlık saniyede asılı kalmıştı.
