20. bölüm · O sadece ETYA için var

BÖLÜM 18 - TANRILAR MAHKEMESİ ve GERİ DÖNÜŞ

can aksay

Bölümler
1 ETYA ; 1. BÖLÜM :Bed bişey 2 Bölüm 2: gölge ve örs 3 Bölüm 3: Kızıl Mühür ve Kırılan Sınırlar 4 📜 ARA BÖLÜM: ETYA KAYITLARI 5 Bölüm 4: Ahıska'nın Gölgeleri ve Savaşın Ayak Sesleri 6 Bölüm 5: Fırtına Öncesi Sessizlik ve Gölgelerin Fısıltısı 7 Bölüm 6: Kandan Bir Nehir ve Kızıl Ufuk 8 Bölüm 7: Yasak Krallık ve Doğanın Rehberi 9 Bölüm 8: Gümüş Kral ve Kıskançlığın Zehri 10 Bölüm 9: Gümüşün Gölgesi ve Yasak Kelimeler 11 Bölüm 10: Yüce'nin Sınavı ve Dağların Gizemi 12 Bölüm 11: Alaz’ın Ocağı ve Siyah Zırhın Sırrı 13 Bölüm 12: Efsanenin İpleri ve Kısıl’ın Uyarısı 14 🗺️ ARA BÖLÜM: GENİŞLETİLMİŞ ETYA ATLASI VE KOZMİK ÇATIŞMA 15 Bölüm 13: Unutulmuş Tapınak ve İnsanlığın Mirası 16 Bölüm 14: Gümüş Kral’ın Sırrı ve Berta’nın Mirası 17 Bölüm 15: Efrain’in Doğuşu ve İman Duvarının Yıkılışı 18 Bölüm 16: Toplantı Odası ve Tanrı Katilinin Yükselişi 19 IZIH-TANRI KATİLİ 20 BÖLÜM 18 - TANRILAR MAHKEMESİ ve GERİ DÖNÜŞ 21 9 YAŞINDA BİR AVARE 22 BEKLENTİLER 23 Bölüm: Gümüş Yaprakların Altında Bir Destan – İthil Şenliği 24 Bölüm: Gümüş Yaprakların Altında İtiraf ve Kahkaha 25 KRALIN DEĞİL BABANIN ÖFKESİ 26 ELF GURURU 27 EVRİM 28 Gösteri ve ters köşe 29 İlk zindan 30 2. Zindan 31 KISIL'IN TRAVMASI ve son kalp 32 ONLAR 33 AVCI :1 34 AVCI : 2 35 Avcı'nın eğitimi 36 Avcı'nın eğitimi ve gerçekler 37 MUHAFIZ

Izıh, savaş alanındaki o "Tanrısal" duruşunu, son bir adım için harcamıştı. Mergen’in, savaş alanından kaçarken havada bıraktığı o incecik uzay-zaman yırtığını gördüğünde düşünecek zamanı yoktu. İçindeki Kaos enerjisi, damarlarında kaynayan bir lav gibiydi; durursa katılaşacak ve onu öldürecekti. Hareket etmek zorundaydı.Hiçbir şey söylemedi. Ne Kısıl’a bir veda, ne Efrain’e bir bakış. Sadece bedeniyle o yırtığın içine daldı.Beklediği şey, Mergen’in saklandığı karanlık bir in, belki de başka bir kale veya gizli bir tapınaktı. Hançerlerini sıkıca kavramış, Mergen’in boğazını kesmeye hazırlanmıştı. Karanlık tünelin içinde savrulurken, öfkesi ona pusula oldu.Ancak tünelin sonu, karanlığa değil, kör edici bir beyaza açıldı.Izıh, portaldan fırladığında, ayağının altındaki zeminin toprak olmadığını fark etti. Burası, cilalanmış, tek parça beyaz bir mermerden (ya da mermere benzeyen, yıldız tozundan yapılmış bir maddeden) oluşuyordu. Ve yerçekimi... Yerçekimi burada bir fizik kuralı değil, bir itaat meselesiydi.Izıh, adım atmaya çalıştı ama omuzlarına binen görünmez bir dağ onu anında yere yapıştırdı. Dizleri mermere çarptı. Az önce yüz bin kişilik orduyu yok eden o kudretli savaşçı, şimdi görünmez bir el tarafından ensesinden bastırılmış bir çocuk gibi çaresizce yere kapaklanmıştı.Nefes almaya çalıştı. Ciğerlerine dolan hava oksijen değildi; saf, yoğunlaştırılmış Mana idi. Bu hava o kadar yoğundu ki, her nefes ciğerlerini yakıyor, başını döndürüyordu.Gözlerini zorlukla kaldırdı. Ve o an, nerede olduğunu anladı.
On İki Taht, On İki Hüküm
Burası bir oda değildi. Burası, gökyüzünün bittiği, evrenin çatısının başladığı yerdi. Duvar yoktu; sadece sonsuza uzanan sütunlar ve sütunların arasında dönen galaksiler vardı.Ve karşısında, yarım daire şeklinde dizilmiş On İki Dev Taht duruyordu.Her taht, bir dağ büyüklüğündeydi. Ve her tahtta, varlıkları insan zihninin kavrama sınırlarını zorlayan suretler oturuyordu. Kimi saf ateşten yapılmıştı, kiminin yüzü bir okyanus gibi dalgalanıyordu. Kiminin gözleri yerine yıldızlar vardı, kiminin ise yüzü hiç yoktu, sadece bir ışıktan ibaretti.Bu atmosfer o kadar ağırdı ki, Izıh’ın içindeki Kaos enerjisi bile korkudan içine kaçmış, mühürlenmişti. Hançerleri elinden kayıp yere düştü. O metalik ses, bu devasa sessizlikte bir küfür gibi yankılandı.Ve orada, o devasa tahtların hemen önünde, merdivenlerin dibinde tanıdık bir silüet vardı.Mergen.Ama Izıh’ın bildiği o mağrur, kibirli Bilgelik Tanrısı gitmişti. Mergen, on iki tahtın önünde secdeye kapanmış, alnını yere dayamış, titriyordu. Üzerindeki o ihtişamlı ipek kaftanlar yırtılmış, tanrısal aurası sönük bir muma dönüşmüştü.Mergen, Izıh’ın geldiğini hissetti ama başını kaldırmaya cesaret edemedi.Izıh, dişlerini sıkarak, insan iradesinin sınırlarını zorlayarak başını kaldırdı. Boynundaki damarlar patlayacak gibiydi. Bu baskı, Mergen’in savaş alanındaki baskısına benzemiyordu. Bu baskı, "varoluşun" ağırlığıydı."Hey..." dedi Izıh. Sesi, kendi kulaklarına bile cılız, boğuk ve acınası geldi. "Hey, Mergen... Burda ne oluyor? Ne yaptın sen lanet olası Bilgelik Tanrısı?"Bu soru, o kutsal salonda yankılandı. Tahtlarda oturan devasa figürlerden bazılarının başı, yavaşça bu küçük, küstah böceğe, yani Izıh’a döndü.Mergen, korkuyla başını hafifçe çevirdi. Yüzü bembeyazdı. Gözlerinde, bir tanrının asla hissetmemesi gereken bir duygu vardı: Dehşet."Sus, aptal!" diye fısıldadı Mergen, sesi titriyordu. "Sus! Artık benim oyun alanımda değiliz. Burası Divan-ı Ulu. Göğün on yedinci katı. Mahkemedeyiz Izıh..."Izıh, anlam veremeyen gözlerle ona baktı. "Mahkeme mi? Kimin mahkemesi?"Mergen, yutkundu. "Benim yaptığım yanlış; insanları hür iradeleri dışında kullanarak, dengeyi bozmak ve menfaat uğruna savaşı manipüle etmekti. Bu yüzden yargılanıyorum."Mergen bir an duraksadı, gözleri Izıh’ın üzerindeki siyah, dumanlı zırha kaydı."Senin yaptığın yanlış ise..." dedi Mergen, sesi neredeyse duyulmaz hale geldi. "Katliam. Sen, doğanın ve yaşamın kutsallığını hiçe sayarak, Kaos'u bir silah gibi kullandın. Bir denge unsuru olman gerekirken, bir yok ediciye dönüştün."
Yargıçların Sesi
O sırada, tahtların en sağında oturan, vücudu kızıl alevlerle kaplı, zırhlı bir dev (Kızagan - Savaş Tanrısı) kükredi. Sesi, volkanların patlaması gibiydi."SAVAŞ BİR ONURDUR, KÜÇÜK İNSAN! BİR SANATTIR! AMA SEN... SEN AŞAĞIDA BİR SAVAŞ YAPMADIN. SEN, VAROLUŞU İNKAR ETTİN. DÜŞMANINA SAYGI DUYMADIN, ONLARI TOZA ÇEVİRDİN. BU GÜÇ, BİR FANİNİN ELİNDE OLMAMALIYDI!"Hemen yanında oturan, şefkatli ama şu an gözlerinden yaşlar süzülen, gümüş saçlı devasa bir kadın (Umay Ana - Doğum ve Bereket Tanrıçası) konuştu. Sesi rüzgarın uğultusu gibi hüzünlüydü."Toprağı zehirledin, Izıh... Karıncaları, solucanları, çiçeklerin köklerini yaktın. Opu akışını kestin. Bir orduyu yendin ama bir ekosistemi öldürdün. Bir annenin evladını koruması gibi korumalıydın gücünü. Ama sen, öfkene yenildin."Izıh, duydukları karşısında şok içindeydi. Savaş alanında hissettiği o "kahramanlık" hissi, burada "suçluluk" olarak yüzüne çarpılıyordu. O, arkadaşlarını koruduğunu sanıyordu. Ama bu varlıklar, resmin çok daha büyük bir parçasına bakıyordu.Tam o sırada, en ortadaki tahtta oturan, diğerlerinden daha büyük değil ama varlığı hepsinden daha yoğun olan figür hareket etti. O, ışıktan bir silüetti. Yüzü görülemiyordu çünkü ona bakmak, güneşe çıplak gözle bakmak gibiydi.Gök Tengri.O konuştuğunda, diğer tüm tanrılar sustu. Kızagan’ın alevleri alçaldı, Umay’ın rüzgarı dindi. Tengri’nin sesi yoktu. O konuştuğunda, kelimeler Izıh’ın zihnine doğrudan, evrensel bir gerçeklik olarak yazılıyordu."ADIN CAN..." dedi Tengri.Bu iki kelime, Izıh’ın beyninde şimşek gibi çaktı. Gerçek ismini nereden biliyorlardı?"CAN, YAŞAM DEMEKTİR. RUH DEMEKTİR. NEFES DEMEKTİR. AMA SEN, CAN İSMİNE TEZAT OLARAK GİDİP CAN ALDIN."Tengri’nin ışığı Izıh’ın üzerinde yoğunlaştı. Izıh, derisinin altındaki kemiklerinin bile titrediğini hissetti."BURADAKİ ADIN IZIH... IZIH, KUTSAL DEMEKTİR. ADANMIŞ DEMEKTİR. DOĞAYA AİT OLAN DEMEKTİR. AMA SEN, IZIH İSMİNE DE TEZAT GİTTİN. SAVAŞ ALANINDAKİ TÜM VAHŞİ YAŞAMI, O KUTSAL DÖNGÜYÜ YOK ETTİN."Izıh, başını yere eğdi. Söyleyecek bir bahanesi, savunacak bir tezi yoktu. Çünkü haklılardı. O anki öfkesiyle, sadece düşmanı değil, toprağın kendisini de cezalandırmıştı."MERGEN..." Tengri’nin dikkati, yerde titreyen Bilgelik Tanrısı'na döndü. "SEN, SANA VERDİĞİM AKLI, KENDİ KARDEŞLERİNE VE YARATTIĞIM DÜZENE KARŞI BİR SİLAH OLARAK KULLANDIN. OYUNUN BİTTİ."Mergen hıçkırarak yere kapandı. "Affedin! Sadece düzeni sağlamak istedim! Kaos'u kontrol etmek istedim!""KAOS KONTROL EDİLMEZ, MERGEN. KAOS DENGELENİR. VE SEN DENGEYİ BOZDUN. CEZAN MÜHÜRLENMEKTİR. BİR SONRAKİ ÇAĞA KADAR, KARANLIK BİR ZİNDANDA SADECE KENDİ DÜŞÜNCELERİNLE BAŞ BAŞA KALACAKSIN."Mergen'in olduğu yerde zemin yarıldı. Altından mor ve siyah zincirler çıktı. Zincirler Mergen’i sararken, Bilgelik Tanrısı'nın attığı çığlıklar Izıh’ın kanını dondurdu. Mergen, saniyeler içinde o yarığın içine çekildi ve zemin tekrar kapandı. Sanki hiç var olmamış gibi.
Tanrı Katili'nin Kaderi
Sıra Izıh'a gelmişti.On bir çift göz (Mergen gitmişti) şimdi Izıh’ın üzerindeydi. Salonda fısıltılar başladı. Tanrılar kendi aralarında, insan zihninin anlayamayacağı bir dilde tartışıyorlardı ama Izıh niyetlerini hissedebiliyordu.Korku.Evet, bu devasa varlıklar, yerde diz çökmüş bu küçük insandan korkuyorlardı."Onu yok etmeliyiz," dedi gürleyen bir ses (Muhtemelen Erlik Han'ın bir yansıması veya sert mizaçlı bir başka Tanrı). "İçindeki Kaos tohumu, insan iradesiyle birleşince kontrolden çıkıyor. Mergen'i yendi. Bir gün bizi de hedef alabilir. O bir 'Tanrı Katili' adayı!""Öldüremeyiz," diye itiraz etti Umay. "Onu öldürmek, içindeki Kaos'u serbest bırakır. ETYA evreni bu kadar saf bir Kaos patlamasını kaldıramaz. Her yer yok olur.""O zaman sürelim!" dedi bir başkası. "Geldiği yere geri gönderelim. Kendi dünyasına. Orada büyüsü yok. Orada sıradan bir fani. Bırakın kendi cehenneminde, hatıralarıyla yaşasın."Fikir birliği, bir dalga gibi yayıldı. Izıh’ın vicdansızlığı, acımasızlığı ve potansiyeli, Tanrıları ürkütmüştü. Onu bu evrende tutmak, pimi çekilmiş bir bombayı yastığının altında saklamak gibiydi.Izıh, başını kaldırdı. "Beni... eve mi göndereceksiniz?" diye sordu. Sesi umutlu mu yoksa hayal kırıklığıyla mı dolu, kendisi bile emin değildi. Berta'nın mirası, Kısıl, Efrain... Onları bir daha göremeyecek miydi?Ama sonra, o ışık... Gök Tengri.Diğer Tanrılar hararetle Izıh’ın sürgününü tartışırken, Tengri sessizdi. Sadece Izıh’a bakıyordu. O yakıcı ışığın içinde, Izıh ilk defa bir yüz seçebildi.Tengri gülümsüyordu.Bu, alaycı bir gülümseme değildi. Mergen'in o kibirli sırıtışına hiç benzemiyordu. Bu, bir babanın, hata yapan ama potansiyelini gösteren çocuğuna bakışı gibiydi. Sıcak, şefkatli ve her şeyi bilen bir gülümseme.Izıh’ın zihnine Tengri’nin sesi, bu sefer fısıltı gibi ama çok net bir şekilde süzüldü:"Geri döneceksin, Can. Ama bu bir son değil. İnsan iradesinin Tanrısal gücü bükebileceğini kanıtladın. Tanrılar senden korktu, çünkü sen onlara kendi sonlarını hatırlattın. Git şimdi. Kendi dünyanda, 'Can' olmanın ne demek olduğunu hatırla. Belki bir gün... yollarımız yine kesişir."Tengri elini kaldırdı ve tartışmalar bıçak gibi kesildi."KARAR VERİLMİŞTİR!" dedi Tengri. Sesi, evrenin yasasıydı."KAOS VARİSİ, TANRI KATİLİ NAMLI IZIH... GELDİĞİ DÜNYAYA İADE EDİLECEKTİR. HAFIZASI SİLİNMEYECEK, GÜÇLERİ ALINACAK. YAŞADIĞI HER ŞEYİ HATIRLAYARAK, SIRADAN BİR İNSAN OLMANIN ACIZLİĞİYLE YAŞAMAYA MAHKUM EDİLECEKTİR."Bu, ölümden daha beter bir cezaydı. Ejderhalarla savaşmış, büyü yapmış, ordular devirmiş birinin, tekrar İstanbul trafiğinde sıkışıp kalması... Tekrar fatura ödemesi... Tekrar o gri plaza hayatına dönmesi... Ama aklında hep o "başka dünyanın" anılarıyla.Izıh itiraz etmek istedi. "Hayır! Arkadaşlarım!" diye bağırmak istedi.Ama Tengri’nin elinden çıkan beyaz bir ışık huzmesi, Izıh’ın bedenini sardı.O an, mahkeme salonu erimeye başladı.On iki taht bulanıklaştı.Mermer zemin, ayaklarının altından kayıp gitti.Izıh, ışığın içinde yükselirken, son gördüğü şey Tengri’nin o sıcak, manidar gülümsemesi ve Umay Ana’nın arkasını dönüp ağlamasıydı.
Tengri’nin o son, manidar gülümsemesi beyaz bir ışık patlamasına dönüştüğünde, Can artık ne On İki Taht’ı görebiliyordu ne de Mergen’in çığlıklarını duyabiliyordu. Uzay ve zaman, bir kağıt gibi buruşturulup atılmıştı.
Can, boşlukta süzüldüğünü hissetti. Bedenindeki o devasa, hantal ama kudretli savaşçı kaslarının yavaş yavaş eridiğini, kemiklerinin küçüldüğünü, ellerinin yumuşadığını hissetti. Bu, can yakıcı bir süreçten ziyade, bir kabuğun dökülmesi gibiydi.
Sonra, sert bir düşüş. Ama mermere değil.
Burnuna dolan ilk şey; nemli toprak, çam iğneleri ve Artvin’in o meşhur, insanın ciğerlerini bayram ettiren buz gibi temiz havasıydı.
Can, yüzüstü düştüğü yosunlu zeminden doğrulmaya çalıştı. Elleri... toprağa dayadığı o minik ellerine baktı. Siyah ejder derisi eldivenler gitmişti. Onların yerinde, biraz çamur olmuş, tırnak araları toprak dolmuş dokuz yaşındaki küçük elleri duruyordu.
Hızla üzerine baktı. O ihtişamlı zırh, siyah ve beyaz hançerler, Kaos'un dumanı... Hepsi yok olmuştu. Üzerinde, o gün ormana giderken giydiği lekeli tişörtü ve dizleri aşınmış kot pantolonu vardı.
Bir an duraksadı. Zihni... Zihni hala "Izıh" gibiydi. Stratejiler, yüz bin kişilik ordular, Mergen’in boğazına dayadığı hançer, Efrain’in gözlerindeki o korku dolu bakış... Hepsi bir kütüphane dolusu kitap gibi zihninde taptaze duruyordu. Ama beden... beden bir çocuktu.
"Etya..." diye fısıldadı. Sesi, bir adamın bariton sesi değil, bir çocuğun incecik, titrek sesiydi. "Kısıl... Efrain... Gerçekten bitti mi?"
Ayağa kalktı. Bacakları ona çok kısa ve güçsüz geldi. Birkaç saat önce adımlarıyla yeri sarsan adam, şimdi bir taşın üzerinden atlarken dengesini zor sağlıyordu. Artvin’in o sık ormanı, ladin ağaçları ve silsile halindeki sisler etrafını sarmıştı. Burası, her şeyin başladığı o portaldı.
Tam o sırada, ağaçların arasından bir ses yankılandı. Bu ses, Tanrıların gürlemesinden çok daha etkili, çok daha hayat doluydu.
"Caaan! Ula nerdasun uşağum? Caaan!"
Can, donup kaldı. Bu ses... Anannesiydi.
Ağaç dallarının arasından, başında yöresel yemenisi, üzerinde çiçekli şalvarı ve sırtında sepetiyle yaşlı bir kadın belirdi. Yüzü endişeden bembeyaz kesilmiş, gözleri yaşlıydı. Can’ı o ağacın dibinde, üstü başı darmadağın ama sapasağlam görünce dizlerinin bağı çözüldü.
Anannesi koşarak yanına geldi, onu o kadar sert kucakladı ki Can’ın nefesi kesildi. Kadın, Can’ın saçlarını, yüzünü elleriyle kontrol ediyor, sanki bir yerinin eksik olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
"Ula uşağum, öldürdün beni! Kaç saattur her yeri araduk, ormanun içinde kayboldun sanduk!" dedi anannesi, sesi hıçkırıklarla karışık bir öfke ve rahatlamayla titriyordu.
Sonra Can’ın yüzünü avuçlarının içine aldı, Karadeniz’in o içten, yanık şivesiyle haykırdı:
"Sen nerdeydin kurban olduğum? Ha bu halun nedur? Her yerun çamur içinde kalmiş, rengun kireç gibi... Ne ettun buralarda tek başuna?"
Can, anannesinin yüzündeki her bir kırışıklığa, ellerindeki toprak kokusuna baktı. Bu kadın, az önce karşısında diz çöktüğü o devasa tanrılardan çok daha gerçekti.
Can, bir an için duraksadı. Ona ne diyebilirdi? "Ben başka bir evrende Tanrı Katili oldum" mu diyecekti? "On binlerce askeri küle çevirdim, Mergen adında bir tanrıyı mahkum ettirdim" mi?
Gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Ama bu yaşlar, 9 yaşındaki bir çocuğun kaybolduğu için döktüğü yaşlar değildi. Bu yaşlar, omuzlarındaki o devasa yükün, o korkunç gücün ve gördüğü onca ölümün yarattığı travmanın boşalmasıydı.
Hıçkırarak anannesinin boynuna sarıldı. Küçücük kollarını yaşlı kadının boynuna doladı.
"Kayboldum ananne..." dedi hıçkırıkların arasından. "Çok uzaklara gittim. Çok kötü şeyler gördüm... Ama geri döndüm. Buradayım."
Anannesi onu bağrına bastı, saçlarını öptü. "Tamam uşağum, tamam kurban olduğum. Geçti gitti. Haçan bir daha benden habersuz bu derin ormanlara dalmayacasun, duydun mi beni?"
"Duydum ananne," dedi Can.
Anannesi, Can’ın elinden tuttu. Onu patikadan yukarıya, o sıcak çay kokulu köy evine doğru yürütmeye başladı. Can, küçük adımlarla yürürken son bir kez arkasına, o puslu ormana baktı.
Zihninde hala kılıç şakırtıları vardı. Kalbinde hala o siyah Opu enerjisinin sönük ama inatçı sıcaklığı duruyordu.
Gök Tengri haklıydı. O artık sadece "Can" değildi. O, 9 yaşındaki bir çocuğun bedenine hapsedilmiş, evrenin en tehlikeli hatıralarına sahip bir "Tanrı Katili"ydi.
Köyün ışıkları uzaktan görünürken, Can içinden bir yemin etti. Eğer bir gün Mergen’in zincirleri kırılırsa ya da Etya’nın o karanlık gölgesi bu dünyayı, Artvin’in bu huzurlu ormanlarını tehdit etmeye kalkarsa; o zaman bu küçük ellerin ne yapabileceğini tüm tanrılar yeniden hatırlayacaktı.
Ama şimdilik... Şimdilik sadece anannesinin yapacağı sıcak bir çorbaya ve huzurlu bir uykuya ihtiyacı vardı.
Artvin’in sisli dağları, bir sırrı daha bağrına basmıştı. Ve o sır, 9 yaşındaki bir çocuğun sessiz adımlarında eve doğru yürüyordu.