2. bölüm · NOKTA 13
BÖLÜM 2- KAPININ ARKASINDAKİ SES
Kapının diğer tarafından gelen ses hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
"Sakın kapıyı açmayın... Ben içeride değilim."
Hiçbirimiz hareket edemiyorduk.
Ege, kapının kolunu bırakıp bana baktı.
"Bu... Kerem'in sesiydi."
"Evet." dedim.
"Ama söylediği şey..."
Defne yavaşça başını salladı.
"Bir tuzak olabilir."
Koridorda buz gibi bir rüzgâr dolaştı.
Eski evin duvarları sanki nefes alıyordu.
İçeriden tek bir ses gelmiyordu.
Sonunda Ege derin bir nefes aldı.
"Ne olursa olsun öğrenmemiz gerekiyor."
Kapının kolunu tekrar tuttu.
Üç...
İki...
Bir...
Kapı yavaşça gıcırdayarak açıldı.
Hepimiz içeri baktık.
Oda...
Bomboştu.
Ortada eski, kırık bir masa vardı.
Tozla kaplı raflar ve örümcek ağları dışında hiçbir şey yoktu.
Kerem yoktu.
Biraz önce duyduğumuz ses de...
Yok olmuştu.
"Olamaz..." diye fısıldadım.
Tam geri dönecekken Defne, duvarın kenarında yere düşmüş sararmış bir gazete fark etti.
Gazetenin kenarları parçalanmıştı.
Sanki yıllardır burada duruyordu.
Defne dikkatlice yerden aldı.
Tozlarını üfledi.
En üstte büyük harflerle şu yazıyordu:
"BUGÜN NOKTA 13 PROJESİNİN RESMÎ AÇILIŞI GERÇEKLEŞTİRİLDİ!"
Hepimiz birbirimize baktık.
"Proje mi?" dedi Elif.
Gazetenin tarihi...
14 Ekim 1987.
Ege kupürü elimden aldı.
Fotoğrafta onlarca insan vardı.
Belediye başkanı kırmızı kurdeleyi kesiyor, insanlar alkışlıyor, çocuklar gülümsüyordu.
İlk bakışta her şey çok normal görünüyordu.
Ama Defne bir anda donup kaldı.
"Durun..."
Parmağıyla fotoğrafın en arkasını gösterdi.
Ağaçların arasında biri duruyordu.
Simsiyah uzun bir kaban...
Uzun bir siluet...
Ve...
Yüzü yoktu.
Aynı varlık...
Az önce ormanda gördüğümüz şeydi.
Ama bu fotoğraf yaklaşık kırk yıl önce çekilmişti.
Elif'in sesi titriyordu.
"Bu... aynı kişi."
"Olamaz."
Ege tekrar fotoğrafa baktı.
"Belki sadece benziyordur."
Defne başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Nasıl bu kadar eminsin?"
"Çünkü..."
Parmağını fotoğrafın üzerine koydu.
"Diğer herkes kameraya gülümseyerek bakıyor."
"Peki?"
"Bu varlık..."
"Sadece Aras'a bakıyor."
O an içimden buz gibi bir ürperti geçti.
Fotoğrafa dikkatlice baktım.
Haklıydı.
Sanki o gün, yıllar önce çekilen o karede...
Beni bekliyormuş gibi duruyordu.
Gazeteyi çevirdim.
Arkasında kırmızı mürekkeple yazılmış tek bir cümle vardı.
"Açılış yapıldı. Çıkış hiçbir zaman yapılmadı."
Tam o sırada...
Alt kattan büyük bir gürültü duyuldu.
GÜÜÜM!
Eski ev sarsıldı.
Tavandan tozlar dökülmeye başladı.
Ege pencereye koştu.
Yüzü bir anda bembeyaz oldu.
"Arkadaşlar..."
"N'oldu?"
"Kapıya bakın..."
Aşağıdaki giriş kapısı...
Kendi kendine yavaşça kapanıyordu.
Ve dışarı çıkabileceğimiz tek yol...
Gözlerimizin önünde karanlığın içine gömülüyordu.
Kapının kapanma sesi bütün evde yankılandı.
GÜM!
Bir anlığına herkes olduğu yerde donup kaldı.
Ege merdivenlere doğru koştu.
"Çabuk!"
Hepimiz peşinden indik.
Giriş kapısına ulaştığımızda var gücümüzle kapıyı itmeye başladık.
Açılmıyordu.
Sanki dışarıdan biri bütün ağırlığıyla kapıyı tutuyordu.
"Birlikte!" diye bağırdı Ege.
Bir...
İki...
Üç!
Kapı milim bile kıpırdamadı.
Kerem'in kaybolduğu andan beri ilk kez gerçekten çıkamayacağımızı düşündüm.
Defne nefes nefese duvara yaslandı.
"Bu ev bizi bırakmak istemiyor."
O sırada Elif sessizce pencereye yaklaştı.
Perdeyi araladığında yüzündeki ifade değişti.
"Aras..."
"Ne oldu?"
"Dışarı bak."
Camdan dışarı baktığımda kalbim sıkıştı.
Az önce geçtiğimiz patika yok olmuştu.
Yerinde sadece yoğun bir sis vardı.
Ağaçların bile siluetleri seçilmiyordu.
Sanki ev, ormanın ortasında değil de bembeyaz bir boşluğun içinde kalmıştı.
Tam o anda...
Tık...
Evin içinden eski bir saat sesi duyuldu.
Tık...
Tık...
Tık...
Bu ses biraz önce yoktu.
Sesin geldiği yöne ilerledik.
Koridorun sonunda, duvara asılı büyük, ahşap bir sarkaçlı saat duruyordu.
Toz içindeydi.
Ama çalışıyordu.
Akrep ve yelkovan tam 13.00'ü gösteriyordu.
"Bu mümkün değil." dedi Defne.
"Neden?"
"Bir saatte on üç olmaz."
Tam bunu söylediği anda saatin sarkacı hızlandı.
Tak... Tak... Tak... Tak...
Sonra bir anda durdu.
Ve saat tam on üç kez çaldı.
DONG!
İlk ses...
DONG!
İkinci...
Her vuruşta ev biraz daha titriyordu.
On üçüncü ses duyulduğunda ise duvardaki eski aynada bir yansıma belirdi.
Ama aynada sadece üç kişi görünüyordu.
Ben...
Defne...
Elif...
"Ege nerede?" diye bağırdım.
Hepimiz aynı anda arkamıza döndük.
Ege az önce yanımızdaydı.
Şimdi ise...
Yoktu.
"EGE!"
Sesimiz evin içinde yankılandı.
Cevap gelmedi.
Yerde yalnızca Ege'nin tuttuğu odun parçası duruyordu.
Elif'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Birer birer bizi alıyor..."
Tam o sırada yukarı kattan bir kapı çarpma sesi geldi.
PAT!
Ardından tanıdık bir ses...
"Aras!"
Bu kez ses gerçekten Ege'ye benziyordu.
Ama hepimiz birbirimize baktık.
Kimse yerinden kıpırdamadı.
Çünkü artık biliyorduk.
Bu ev...
İnsanların seslerini taklit edebiliyordu.
Koridorun sonunda duran aynaya tekrar baktım.
Bu kez yansımamızın arkasında bir şey daha vardı.
Uzun siyah kabanlı, yüzü olmayan o varlık...
Sessizce bize doğru yaklaşıyordu.
Ama garip olan şuydu...
Arkamı döndüğümde koridor bomboştu.
Tekrar aynaya baktım.
Bu kez varlık daha da yaklaşmıştı.
Neredeyse omzuma dokunacak kadar yakındı.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Yavaşça nefes aldım.
Ve aynanın alt köşesinde, az önce olmayan çizikleri fark ettim.
Birileri yıllar önce camın üzerine tırnağıyla tek bir cümle kazımıştı:
"Aynaya bakma... O da sana bakıyor."
Yazıyı okuduğum anda istemsizce gözlerimi aynadan çektim.
"Aras?" dedi Defne.
"N'oldu?"
Titreyen elimle aynayı işaret ettim.
"Yazıyı görüyor musunuz?"
Defne ile Elif dikkatlice baktılar.
İkisi de aynı anda başlarını salladı.
"Hayır."
"Nasıl yani?"
"Orada hiçbir şey yazmıyor."
Bir adım geri attım.
Az önce gözlerimin önünde duran cümle...
Yok olmuştu.
"Olamaz..."
Tam tekrar aynaya bakacakken cebimdeki telefon kendi kendine titredi.
Ekran saatlerdir kapalıydı.
Ama şimdi açılmıştı.
Sinyal hâlâ yoktu.
Ekranda tek bir bildirim vardı.
Bilinmeyen Numara
Mesajı açtım.
"Aynaya ikinci kez bakarsan seni de görür."
Boğazım düğümlendi.
Mesajı Defne'ye göstermek istedim.
Tam telefonu uzattığım anda ekran karardı.
Mesaj silinmişti.
"Ne gösteriyorsun?"
"Bir mesaj..."
"Ekran bomboş."
Telefon elimden kayacak gibi oldu.
Bunları sadece ben mi görüyordum?
Koridorun sonunda yine o ayak sesleri duyuldu.
Tak...
Tak...
Tak...
Bu kez yavaş değildi.
Koşuyordu.
"SAKLANIN!" diye bağırdı Elif.
Üçümüz de en yakın odalara dağıldık.
Eski bir dolabın arkasına çömeldim.
Nefes almaya bile korkuyordum.
Ayak sesleri yaklaştı.
Tak...
Tak...
Tak...
Sonra...
Tam önümde durdu.
Kapının altındaki aralıktan siyah bir gölge görünüyordu.
Hiç kıpırdamıyordu.
Dakikalar geçmiş gibi hissettim.
Birden kapı kolu yavaşça aşağı indi.
Çıt...
Kapı aralandı.
İçeriye buz gibi bir hava doldu.
Ayakkabılarımı görebileceğini düşündüm.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sesini duyacak sandım.
Gölge odanın içine girdi.
Ama ayak sesi yoktu.
Yürüyordu...
Fakat yere basmıyordu.
Cesaretimi toplayıp dolabın kenarından çok hafif baktım.
Kapkara kaban...
Uzun kollar...
Ve yüzünün olması gereken yerde kapkaranlık bir boşluk...
Varlık odanın ortasında durmuştu.
Başını yavaşça bana çevirdi.
Beni görmüştü.
Kaçmak istedim.
Ama hareket edemedim.
Tam üzerime gelirken...
Evin başka bir yerinden yüksek bir çığlık duyuldu.
"ARAS!"
Bu...
Ege'nin sesiydi.
Varlık bir anda durdu.
Başını çığlığın geldiği yöne çevirdi.
Sonra tek bir hareketle odadan çıktı.
Koridor yeniden sessizliğe büründü.
Dolabın arkasından çıktım.
Kapıya doğru yürürken yerde eski, metal bir anahtar gördüm.
Üzerine pasla kazınmış tek bir sayı vardı.
13
Anahtarı elime aldığım anda ev sarsıldı.
Duvarlardan ince tozlar döküldü.
Koridorun en sonundaki, biraz önce kapalı olan demir kapı...
Yavaşça kendi kendine açıldı.
İçeriden kırmızı bir ışık taşıyordu.
Kapının üzerinde paslı bir tabela asılıydı.
Üzerinde tek bir kelime yazıyordu.
"ARŞİV"
Ve tam kapının eşiğinde...
Yere çökmüş bir insan silueti vardı.
Başını yavaşça kaldırdı.
"Aras..."
Bu kez gerçekten Ege'ydi.
Ama gözlerinin olduğu yerde...
Kapkaranlık iki boşluk vardı.
Elimdeki anahtar buz gibiydi.
Avucuma öyle sert bastırıyordum ki parmaklarım uyuşmaya başlamıştı.
"E... Ege?" diye fısıldadım.
Kapının önünde diz çökmüş çocuk yavaşça başını kaldırdı.
Yüzü Ege'ninkiydi.
Saçları, sesi, kıyafetleri...
Her şey aynıydı.
Ama gözleri...
Gözlerinin yerinde, ışığı içine çeken iki karanlık boşluk vardı.
"Aras..." dedi tekrar.
"Sakın yaklaşma."
Defne hemen kolumdan tuttu.
"Dur!"
"Neden?"
"Bir şey yanlış."
Ege ayağa kalktı.
Hareketleri garipti.
Sanki yürümeyi yeni öğreniyordu.
Her adımından sonra eklemlerinden çıtırtılar geliyordu.
"Benim..." dedi yavaşça.
"...yardımına ihtiyacım var."
Elif gözlerini kısmıştı.
"Eğer gerçekten Ege'sen..."
Ege cevap vermedi.
"Sana geçen hafta basketbol sahasında ne olmuştu?"
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Ege gülümsedi.
Ama o gülümseme...
Ona ait değildi.
"Hatırlamıyorum."
Defne derin bir nefes verdi.
"Anladım."
"Neyi?"
"Bu Ege değil."
O cümleyi duyar duymaz Ege'nin yüzündeki ifade değişti.
Gülümsemesi yavaş yavaş kayboldu.
Boynu, olması gerekenden fazla yana eğildi.
Sonra...
İnsan ağzından çıkamayacak kadar kalın bir sesle konuştu.
"O zaman..."
"...sıradaki sizsiniz."
Bir anda üzerimize doğru atıldı.
"HAYDİ!"
Üçümüz aynı anda demir kapının içine daldık.
Kapıyı var gücümüzle çektik.
GÜÜÜM!
Kapı kapandığı anda dışarıdan sert darbeler gelmeye başladı.
Tak!
Tak!
Tak!
Metal kapı her darbede titriyordu.
Ama açılmadı.
İçeride yalnızca kırmızı lambaların aydınlattığı uzun bir koridor vardı.
Duvarlar eski dosya dolaplarıyla doluydu.
Bazılarının kapakları açıktı.
Yüzlerce klasör yere saçılmıştı.
En yakın dosyayı aldım.
Üzerinde büyük harflerle şunlar yazıyordu:
DOSYA NO: 001
Altında ise tek bir isim vardı.
Murat Aydın
Dosyayı açtım.
İlk sayfada siyah-beyaz bir fotoğraf vardı.
Fotoğraftaki adam gülümsüyordu.
Ama ikinci sayfaya geçtiğimde nefesim kesildi.
Büyük kırmızı harflerle tek bir cümle yazılmıştı:
"13. GÜNDE KAYBOLDU."
Raflardan başka dosyalar çekmeye başladık.
Dosya 017...
"13. GÜNDE KAYBOLDU."
Dosya 042...
"13. GÜNDE KAYBOLDU."
Dosya 103...
Yine aynı cümle.
Defne'nin elleri titriyordu.
"Hepsi..."
"Hepsi kaybolmuş."
Elif, koridorun sonundaki büyük çelik dolabı gösterdi.
Diğerlerinden farklıydı.
Üzerine paslı bir zincir sarılmıştı.
Tam ortasında siyah bir kilit vardı.
Kilidin şekli...
Elimde tuttuğum anahtarla tamamen aynıydı.
Anahtara baktım.
Sonra kilide...
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
"Aras..."
Defne sessizce konuştu.
"Bence bu dolabı açmamalıyız."
Tam cevap verecektim ki...
Koridorun hoparlörlerinden cızırtılı bir ses yükseldi.
"Denekler tespit edildi."
Üçümüz aynı anda irkildik.
Ses devam etti.
"Nokta 13 Projesi yeniden başlatılıyor."
Kırmızı lambalar yanıp sönmeye başladı.
Koridorun sonundaki bütün kapılar aynı anda kilitlendi.
Ve tavandaki eski hoparlörden son bir cümle duyuldu.
"Deneyin ikinci aşamasına hoş geldiniz."
