1. bölüm · NOKTA 13
BÖLÜM 1 – ORMANIN DERİNLİĞİ
Bazı yerler vardır...
Haritalarda görünür ama insanlar oraya gitmez.
Bazı evler vardır...
Kapıları açıktır ama kimse içeri girmez.
Ve bazı isimler vardır...
Fısıltıyla söylenir.
Çünkü yüksek sesle söylersen...
Sana cevap verirler.
Kasabanın girişindeki paslı tabelaya her gün onlarca kişi bakıyordu.
Ama kimse üzerindeki ikinci yazıyı fark etmiyordu.
Çünkü yazı yalnızca güneş battıktan sonra ortaya çıkıyordu.
"NOKTA 13'E YAKLAŞMAYIN."
Kasabada doğup büyüyen herkes bunu biliyordu.
Kimse nedenini sormazdı.
Çünkü soranların bir kısmı cevabı alamadan taşınmış, bir kısmı ise bir daha hiç görülmemişti.
En azından anlatılan hikâyeler böyleydi.
Ben ise hikâyelere inanmıyordum.
Adım Aras.
On altı yaşındayım.
Korku filmlerini severim.
Eski binalara girmeyi severim.
Ve insanların "sakın gitme" dediği yerlere gitmeye bayılırım.
Belki de başıma gelecek her şeyi ben hazırlamıştım.
"Aras! Hadi gelsene!"
Ses Ege'den geliyordu.
Telefonumu cebime koyup koşmaya başladım.
Kasabanın çıkışındaki eski basketbol sahasında buluşmuştuk.
Ege, çocukluğumdan beri en yakın arkadaşımdı.
Sürekli şaka yapar, en ciddi anlarda bile insanı güldürmeyi başarırdı.
Yanında Defne vardı.
Defne, sınıfımızın en zeki öğrencisiydi.
Her şeyi araştırır, her konuda mutlaka bir bilgisi olurdu.
Bir de Kerem...
Onun tek özelliği her şeye inanmasıydı.
Cin hikâyesi mi anlatırsın?
İnanırdı.
Uzaylı mı dersin?
Ona da inanırdı.
Bir de Elif...
Sessizdi.
Diğerlerinden farklıydı.
Konuşmadan önce düşünür, etrafındaki en küçük ayrıntıyı bile fark ederdi.
"Geç kaldın." dedi Defne.
"Geldim işte."
Ege omzuma vurdu.
"Bugün efsane bir yere gidiyoruz."
"Nereye?"
Kerem heyecanla etrafına baktı.
"Ormana."
Gülümsedim.
"Bu mu efsane?"
Ege kafasını salladı.
"Ormanın derinliklerinde eski bir taş alan varmış."
Defne çantasından katlanmış eski bir harita çıkardı.
"Geçen hafta dedemin sandığında buldum."
Haritanın köşesinde kırmızı mürekkeple çizilmiş küçük bir daire vardı.
Yanına tek bir şey yazılmıştı.
13
"Bu ne?"
"Bilmiyorum."
"Kim çizmiş?"
"Dedem."
"E sorunca?"
Defne'nin yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Sormuştum."
"Ne dedi?"
"...Gitme."
Bir an sessizlik oldu.
Sonra Ege kahkaha attı.
"Ya yaşlılar hep aynı."
"Belki gerçekten tehlikelidir."
Kerem bunu söyler söylemez hepimiz ona baktık.
Ege gözlerini devirdi.
"Sen her şeye inanıyorsun."
"Ben ciddiyim."
Defne haritayı tekrar katladı.
"İsteyen gelsin."
Ben hiç düşünmeden cevap verdim.
"Ben varım."
Elif de başını salladı.
"Ben de."
Birkaç saniye sonra Ege ve Kerem de kabul etti.
Artık karar verilmişti.
Ormana girdiğimizde saat akşam altıyı geçmişti.
Güneş ağaçların arkasında kaybolmaya başlamıştı.
Hava normalden daha soğuktu.
Temmuz ayında olmamıza rağmen nefesimiz buhar gibi görünüyordu.
"Bu normal değil." dedi Defne.
"Evet."
"Belki yağmur yağacak."
Hayır.
İçimde bunun yağmurla ilgisi olmadığını söyleyen garip bir his vardı.
Yürüdükçe kuş sesleri azaldı.
Sonra tamamen sustu.
Sadece ayaklarımızın altında ezilen kuru dalların sesi kalmıştı.
Yaklaşık kırk dakika yürüdük.
Haritadaki işaret tam önümüzdeydi.
Ama...
Orada hiçbir şey yoktu.
Sadece boş bir açıklık.
Ege homurdandı.
"Harita yanlış galiba."
Tam geri dönecektik ki Elif aniden konuştu.
"Durun."
Hepimiz ona baktık.
Elif diz çökmüş, toprağı inceliyordu.
"Buraya bakın."
Toprakta büyük bir daire çizilmişti.
Dairenin içindeki otlar diğerlerinden daha koyu renkteydi.
Defne elini toprağa sürdü.
"Garip..."
"Nesi?"
"Toprak buz gibi."
O anda...
Rüzgâr bir anda kesildi.
Ağaçlar hareket etmeyi bıraktı.
Orman...
Sanki nefesini tutmuştu.
Sonra derinden gelen tok bir ses duyuldu.
Tak...
Hepimiz irkildik.
Bir saniye sonra aynı ses tekrar geldi.
Tak...
Bu kez daha yakındı.
Kerem fısıldadı.
"Bu sesi duydunuz mu?"
Kimse cevap vermedi.
Çünkü üçüncü ses çok daha güçlü geldi.
TAK!
Tam önümüzdeki toprak çatlamaya başladı.
Kuru yapraklar kenarlara savruldu.
Çatlak büyüdü...
Büyüdü...
Ve toprağın altından paslı demir bir levha yavaşça yukarı çıktı.
Üzerindeki çamur, sanki görünmeyen biri tarafından siliniyormuş gibi kendi kendine döküldü.
Yazılar ortaya çıkmaya başladı.
Harfler eskiydi.
Ama şaşırtıcı şekilde yepyeniydi.
Levhada yalnızca iki kelime yazıyordu.
NOKTA 13
Kimse konuşamıyordu.
Kalbimin atışını kulaklarımda hissediyordum.
Ege titreyen bir sesle,
"Bu... biri tarafından mı yapıldı?"
diye sordu.
Tam cevap verecekken...
Levhadaki harfler hareket etti.
Gözlerimizin önünde yer değiştirdiler.
Ve yeni bir cümle oluşturdular.
"HOŞ GELDİNİZ."
Aynı anda arkamızdaki bütün ağaçlardan yüzlerce karga havalandı.
Gökyüzü siyaha büründü.
Ve ormanın içinden...
İnsana ait olmayan, boğuk bir kahkaha yankılandı.
Koşuyorduk.
Nefesim göğsümü yakıyordu.
Dallar yüzümü çiziyor, ayaklarım ıslak toprağa saplanıyordu.
Ama duramazdım.
Arkamızdaki beşinci ayak sesi hiç yavaşlamıyordu.
Tak...
Tak...
Tak...
Sanki tam arkamızdaydı.
Dayanamadım.
Bir anlığına arkamı döndüm.
Hiç kimse yoktu.
Sadece karanlık...
Ama ayak sesleri devam ediyordu.
Ege bunu fark etmiş olacak ki bağırdı.
"Arkasına bakma! Koş!"
Tekrar önüme döndüm.
Birkaç metre ileride Defne'nin ayağı kalın bir köke takıldı.
Yere sertçe düştü.
"Defne!"
Elif hiç düşünmeden geri döndü ve onu ayağa kaldırdı.
"Hadi!"
Tam yeniden koşacaklardı ki ormanın derinliklerinden boğuk bir ses yükseldi.
"Buraya..."
Ses yaşlı bir adama aitti.
Ama aynı anda genç bir kadın gibi de geliyordu.
Sonra küçük bir çocuk...
Sonra da tanıdığım birine dönüştü.
Annemin sesi...
"Aras..."
Olduğum yerde donup kaldım.
Bu imkânsızdı.
Annem evdeydi.
Ses tekrar geldi.
"Oğlum..."
Boğazım düğümlendi.
Tam sesin geldiği tarafa gidecektim ki Defne kolumu sertçe tuttu.
"Hayır!"
"Annem..."
"O annen değil!"
Defne'nin gözleri korkudan dolmuştu.
"Bizi kandırıyor."
O anda ses kesildi.
Yerini alçak bir kahkahaya bıraktı.
Sanki bütün ağaçlar aynı anda gülüyordu.
Tüylerim diken diken olmuştu.
Koşmaya devam ettik.
Yaklaşık on dakika sonra önümüzde eski, taş bir yapı belirdi.
Yarı yıkılmıştı.
Çatısının büyük kısmı çökmüş, duvarlarını yosun kaplamıştı.
Kapısının üzerinde paslanmış bir demir plaka vardı.
Üzerine kazınmış tek bir sayı vardı.
13
Ege derin bir nefes verdi.
"İçeri girelim."
"Ya içeride biri varsa?"
"Bence dışarıdakinden iyidir."
Haklıydı.
Yavaşça kapıyı ittik.
Kapı, yıllardır açılmamış gibi gıcırdadı.
İçerisi buz gibiydi.
Toz kokusu ve rutubet her yere sinmişti.
Duvarlarda eski fotoğraf çerçeveleri asılıydı.
Ama fotoğrafların içi boştu.
Sanki birileri bütün yüzleri tek tek kesip çıkarmıştı.
Elif fısıldadı.
"Bunu kim yapar ki?"
Kimse cevap veremedi.
Tam o sırada...
Üst kattan yavaş bir gıcırtı duyuldu.
Gııırr...
Hepimiz aynı anda tavana baktık.
Birileri yürüyordu.
Yavaş...
Ağır...
Her adımda eski ahşap zemin inliyordu.
Tak...
Tak...
Tak...
Ege eline yerde duran kalın bir odun parçasını aldı.
"Burada kalın."
"Delirdin mi?" dedim.
"Belki Kerem'dir."
Bu ihtimal hepimize umut verdi.
Merdivenlere doğru ilerledik.
Her basamak yılların yükünü taşıyormuş gibi gıcırdıyordu.
Son basamağa geldiğimizde uzun bir koridorla karşılaştık.
Koridorun sonunda hafifçe aralık duran tek bir kapı vardı.
İçeriden loş, kırmızımsı bir ışık sızıyordu.
Ve...
Birisi yavaşça mırıldanıyordu.
Sözleri anlayamıyordum.
Ama ses giderek yükseliyordu.
Ege derin bir nefes aldı.
Elini kapının koluna uzattı.
Tam kapıyı açacakken...
Kapının arkasından çok tanıdık bir ses geldi.
"Aras..."
Bu kez emindim.
Bu ses...
Kerem'indı.
Ama söylediği bir sonraki cümle, hepimizin kanını dondurdu.
"Sakın kapıyı açmayın... Ben içeride değilim."
