1. bölüm · NABIZ VE KÜL
STETOSKOP VE SOĞUK PİZZA
DENİZ ÖZKAYA
----------------------------------------------------------------------------------------------
Eğer hayat bir film olsaydı, şu an fonda epik bir müzik çalıyor olmalıydı. Ama hayat bir film değil, burası da İstanbul’un en yoğun devlet hastanelerinden biriydi. Fondaki tek ses, 4 numaralı müşahede odasından gelen amcanın "Hemşire hanım, bu tansiyon aleti kolumu yiyor!" feryadıydı.
"Amcacığım, o seni yemiyor, sadece sevgi gösteriyor," diye mırıldandım kendi kendime.
Ben Deniz Özkaya. Uzmanlık alanım: Travma cerrahisi. Hobilerim: Nöbet aralarında uyumaya çalışmak (başarısızlık oranı %98) ve soğumuş pizzaları gurme birer lezzetmiş gibi mideye indirmek.
"Deniz! Acile kırmızı kod düştü, iki dakikaya kapıdalar!"
Kafamı daldığım kahve bardağından (aslında daha çok kahve aromalı sıcak su) kaldırdım. Başhemşire Selma Abla, sanki savaşa gidiyormuşuz gibi bir edayla bana bakıyordu. Hemen toparlandım, önlüğümün cebindeki stetoskopu boynuma attım.
"Geliyor gelmekte olan... İnşallah yine 'falso vuruş yaparken ayağını kıran halı saha kahramanları' değildir Selma Abla," dedim hızlı adımlarla acil girişine doğru ilerlerken.
"Bu seferki ciddi diyorlar Deniz. Kavga mı, çatışma mı neymiş."
Kapının önüne vardığımızda ambulansın sirenleri kulak tırmalıyordu. Tam o sırada, ayağım yerdeki ıslak zemin tabelasına takıldı. Evet, koskoca cerrah Deniz Özkaya, ambulans ekibinin önünde hafif bir bale figürü sergileyip son anda bir sedyeye tutunarak durabildi.
"Giriş on numara hocam, puanım sekiz," dedi paramedik arkadaşlardan biri sırıtarak.
"Kes sesini de hastayı ver," dedim, bozuntuya vermeden saçımı topuz yaparken. "Ne var elimizde?"
"30'lu yaşlarda erkek, kurşun yarası. Sol omuz ve karın bölgesi. Tansiyon düşüyor."
Hasta sedyeyle içeri alınırken, ben de yanından koşmaya başladım. Adamın yüzü kan revan içindeydi ama nedense çok tanıdık bir 'suçlu profili' çiziyordu. Müdahale odasına girdiğimizde makasla tişörtünü keserken bir yandan da direktifler yağdırıyordum.
"Kan durdurucu! Hemen vasküler ekibi ara! Pelin, sen de bana bakma öyle, damar yolu aç!"
Bir ara hastanın elime yapıştığını hissettim. Adam can havliyle sayıklıyordu: "Doktor... Ölürsem... Abim seni bitirir..."
Gözlerimi devirdim. "Bak beyefendi, şu an seni 'bitirecek' olan tek şey o merminin yaptığı iç kanama. Abin gelip stutur atabiliyorsa buyursun gelsin, yoksa bırak da işimi yapayım. Ayrıca ölmek için çok kalabalık bir gün seçmişsin, bugün olmaz."
Ameliyathaneye giden o yolda, kanlı eldivenlerim ve dağılmış saçlarımla her şeye hakim görünüyor olabilirim. Ama içimden geçen tek şey şuydu: *Eğer bu vaka da uzarsa, kantindeki son peynirli poğaçayı kesin başkası alacak.*
Operasyon yaklaşık üç saat sürdü. Kan, ter ve bolca tıbbi terim içeren o maratonun sonunda, hastayı sağ salim yoğun bakıma teslim ettim. Odama dönüp üzerimdeki o ağırlaşmış önlüğü fırlattığımda sabahın dördüydü.
Aynaya baktım. Yüzümde maske izi çıkmıştı, saçlarım elektrik çarpmış gibiydi ve sol yanağımda kimin olduğunu bilmediğim bir kan lekesi vardı.
"Harika Deniz," dedim kendime. "Bu halinle ancak bir korku filminde başrol olursun. Mafya doktor kurgusu yazsalar, mafya seni görünce 'Abi biz gidelim, bu kadın bizi çiğ çiğ yer' der kaçar."
Kendi şakama gülecek kadar bitkindim. Masamın çekmecesinden gizli stokladığım çikolatalardan birini çıkardım. Tam ilk ısırığı alacaktım ki, hastane koridorunda bir hareketlilik oldu. Ağır ayak sesleri... Topuklu ayakkabı tıkırtısı değil, postalların ya da ağır köselelerin çıkardığı o baskın ses.
İçgüdülerim "Kaç Deniz, peynirli poğaça bittiği gibi huzurun da bitmek üzere" diyordu.
Kapı vurulmadan açıldı. İçeri giren takım elbiseli, 'ben belayım' diye bağıran adamları görünce elimdeki çikolatayı yavaşça bıraktım.
"Hoca hanım, ameliyat ettiğin adamın yakınıyız. Durumu ne?"
Derin bir nefes aldım. "Öncelikle burası benim odam, yani benim çöplüğüm. İkincisi, o elini cebinden çıkar çünkü burada sadece ben parmak sallayabilirim. Üçüncüsü..."
Sözümü bitiremedim. Çünkü koridorun sonundan, tüm o gürültüyü bıçak gibi kesen bir ses geldi. O sesi, o tonlamayı, o 'ben geldim ve şimdi her şey duracak' havasını on yıl geçse de tanırdım.
"Çıkın dışarı," dedi o ses.
Kalbim, az önce yaptığım tüm o komik tespitleri unutup kaburgalarımı zorlamaya başladı. Çikolata boğazımda kaldı.
*Hayır,* dedim içimden. *Hayır, lütfen sadece uykusuzluktan halüsinasyon görüyor olayım.*
Ama bu bir halüsinasyon değildi. Bu, geçmişin ta kendisiydi ve kapımın eşiğinde duruyordu.
Kapağın eşiğinde dikilen silüet, sanki odaya değil de doğrudan benim son beş yıldır inşa ettiğim huzurlu ama yorgun hayatımın tam ortasına adım atmıştı. Ateş Boran Kaplan. İsmiyle müsemma, bastığı yeri yakan, geçtiği yerde kül bırakan adam. Üzerindeki siyah kaşmir kabanın omuzlarında hala yağmur damlaları parlıyordu. Onca yıl geçmişti ama o keskin çene hattı ve insanı sorgulayan bakışları tek bir santim bile esnememişti.
"Çıkın dedim," diye tekrarladı Ateş, sesi buz gibi bir sakinlikle odayı doldururken. Az önce bana diklenen o koca cüsseli adamlar, sanki hipnotize edilmiş gibi tek kelime etmeden başlarını öne eğip odadan süzüldüler. Kapı, arkalarından vakumlu bir sessizlikle kapandı.
Boğazımda düğümlenen o çikolata parçasını zorlukla yuttum. "Harika," diye mırıldandım, sesimin titrememesi için dua ederek. "Tam da 'günü daha ne kadar saçma bir hale getirebilirim' diye düşünüyordum. Evren mesajımı anında aldı."
Ateş, bir adım attı. Sonra bir adım daha. Aramızdaki mesafe azaldıkça, o kendine has odunsu ve tütün karışımı kokusu burnuma çalındı. Hafızamın en derinlerine gömdüğüm o koku, sanki bir mayın tarlasına basmışım gibi zihnimde eski anıları patlatmaya başladı. Ama hayır, şimdi sırası değildi.
"Ameliyat ettiğin adam," dedi Ateş, masamın önünde durarak. "Kardeşim gibiydi, Deniz."
Masamdaki kalemliği düzeltiyormuş gibi yapıp ellerimin titremesini sakladım. "Hastaneye gelen herkes birilerinin kardeşi, oğlu ya da babası Ateş. Benim için ise sadece 85 kilo, iki kurşun yaralı ve düşük tansiyonlu bir vakadan ibaretti. İşimi yaptım. Yaşayacak."
Ateş, hafifçe masaya doğru eğildi. Gözlerindeki o koyu kehribar rengi, florasan lambaların altında daha da tekinsiz duruyordu. "Hala o dik başlılık, hala o laf sokma çabası... Hiç değişmemişsin."
"Aslında çok değiştim," dedim, koltuğuma iyice yaslanıp kollarımı göğsümde kavuşturarak. "Mesela artık sadece tıbbi vaka olan insanlara 'canım' diyorum. Ve profesyonel hayatımda kapımı vurmadan giren ayı ayı adamlardan nefret ediyorum. Sen hangi kategoriye giriyorsun?"
Dudaklarının kenarı çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar yukarı kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi; bu, 'seninle oynamak hala eğlenceli' demekti. "Ben, senin o profesyonel hayatının altını üstüne getirebilecek kategorideyim. Bunu ikimiz de biliyoruz."
Tam o sırada masamdaki telefon acı acı çalmaya başladı. Pelin arıyordu. Muhtemelen yoğun bakımdan bir haber vardı. Telefonu elime aldım ama gözlerimi Ateş'ten ayırmadım.
"Bak Ateş Boran," dedim, adını tam vurgulayarak. "Şu an karşında on sekiz saattir uyumamış, üç saattir ameliyatta ter dökmüş ve kan şekeri yerlerde sürünen bir doktor var. Eğer bana bir teşekkür borcun varsa, dışarıdaki o korumalarını al ve hastanemden git. Yok, eğer tehdit etmeye geldiysen, inan bana uykusuzluktan dolayı korku reseptörlerim şu an çalışmıyor. Yarın sabah gel, o zaman daha verimli korkarım."
Ateş, masanın üzerindeki stetoskopuma uzandı, parmaklarının ucuyla metal kısmına dokundu. O an kalbim, o metal parçasının yerinde olmayı diledi mi yoksa ondan kaçmak mı istedi, ayırt edemedim.
"Teşekkür etmeye gelmedim Deniz," dedi, sesi aniden ciddileşerek. "Seni almaya geldim."
Kahkaham, odanın sessizliğinde yankılandı. Ama bu sinirsel bir gülüştü. "Beni mi almaya geldin? Hangi sıfatla? Eski sevgilin olarak mı, yoksa şehre çöken yeni karanlık figür olarak mı? Üzgünüm, eve gitmek için taksi çağırmayı biliyorum."
"Dışarıdaki adamlar sadece başlangıçtı," dedi Ateş, kapıya doğru dönerken. "Kardeşimi vuranlar, işin yarım kaldığını öğrenince buraya gelecekler. Ve senin o peynirli poğaça hayallerini süsleyen hastane güvenliği, onları durdurmaya yetmeyecek."
Duraksadım. Az önceki alaycı havam bir anda dağıldı. Gözlerindeki o ciddiyet, şaka yapmadığını anlatmaya yetmişti. "Neden bahsediyorsun sen? Burası bir hastane! Kimse buraya silahla..."
"Buraya her gün silahla giriyorlar Deniz, sadece sen neşterine çok güvendiğin için görmüyorsun," diye sözümü kesti. Kapıyı açtı ve omuz üstünden bana baktı. "Beş dakikan var. Ya o beyaz önlüğü çıkarıp benimle gelirsin, ya da bu hastane koridorlarında 'profesyonel' bir kaosun ortasında kalırsın. Seçim senin, küçük doktor."
Kapıyı açık bırakarak çıktı. Koridordaki ağır ayak sesleri uzaklaşırken, masadaki soğumuş çikolatamla baş başa kaldım.
"Harika," dedim tavana bakarak. "Gerçekten harika. Bir bu eksikti."
Hızla ayağa kalkıp önlüğümü askıya fırlattım. İçimden bir ses arkasına bakmadan kaçmamı söylüyordu ama diğer ses -belki de o bitmek bilmeyen merakım- bu belanın tam ortasına yürümem gerektiğini fısıldıyordu. Çantamı kaptığım gibi koridora çıktım.
O gece, sadece bir nöbet bitmemişti. Deniz Özkaya'nın steril ve güvenli dünyası, Ateş'in cehennemine ilk adımını atmıştı. Ve işin en kötü yanı, hala çok yakışıklıydı.
"Gitmiyorum dedim Ateş! Kulaklarında sorun mu var, yoksa mafyalık oynamaktan Türkçe mi unuttun?"
İşaret parmağımı göğsüne doğru sertçe sallarken, gözlerimden şimşekler çaktığına emindim. Ateş, bir heykel kadar hareketsiz durmuş, bu beklenmedik çıkışımı izliyordu. Odanın havası bir anda ağırlaştı; dışarıdaki o kaos sanki bu kapının eşiğinde donup kalmıştı.
Ateş, derin bir nefes alıp başını hafifçe yana eğdi. O meşhur, sabrı zorlanan bakışını fırlattı. "Deniz, oyun oynamıyoruz. Dışarıdaki tehlikenin farkında değilsin."
"Farkındayım! Ama burası benim kalem! Eğer senin o 'tehlikeli' dünyan buraya kadar geldiyse, benim işim burada kalıp temizlemek. Seninle gelip bir deponun rutubet kokusunda geçmişimizi tartışmayacağım. Şimdi... Çık dışarı!"
Ateş'in yüzündeki ifade bir anlığına gevşedi, sonra tamamen buz kesti. Beklediğim o "zorla götürme" hamlesi gelmedi. Aksine, ellerini cebinden çıkarıp kapıya doğru bir adım geri çekildi.
"Pekala," dedi, sesi fırtına öncesi sessizlik gibiydi. "Madem kararın bu... Ama şunu bil Deniz; bu kapıdan çıktığımda, arkamda bıraktığım tek şey bu hastane olmayacak."
Gözlerimi ayırmadım. Kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi çarpıyordu ama geri adım atmayacaktım. "Zaten hiçbir zaman arkanda bir şey bırakmadın Ateş. Hep yakıp geçtin. Şimdi git."
Ateş, son bir kez gözlerimin en derinine baktı. O bakışta ne bir tehdit ne de bir yalvarış vardı; sadece tuhaf bir veda hissi. Bir saniye bile duraksamadan arkasını döndü, omuzları her zamanki gibi dik, adımları sert bir şekilde koridorda yankılandı. Kapı ağır bir gıcırtıyla ardı sıra kapandı.
Odam bir anda dayanılmaz derecede sessizleşmişti.
"Gitti," diye fısıldadım, bacaklarımın bağının çözüldüğünü hissederek koltuğuma çöktüm. "Gerçekten gitti."
Elim istemsizce masadaki soğumuş kahveye gitti ama bardağı tutacak mecalim yoktu. Beş dakika geçmişti, on dakika geçmişti... Dışarıda ne bir silah sesi duydum ne de bir çığlık. Sadece hastane koridorunun o her zamanki monoton uğultusu geri gelmişti.
"Deniz Hocam?"
Pelin, kapıyı çekince aralayıp içeri süzüldü. Yüzü kireç gibiydi. "O adam... O Azrail kılıklı adam gitti mi?"
"Gitti Pelin," dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. "Gitti. Biz işimize bakalım."
Ayağa kalkıp üzerimi düzelttim, stetoskopumu boynuma taktım. Ateş'in gidişi bir zafer gibi hissettirmeliydi ama içimde, sanki bir savaşı kazanmışım da ordumu kaybetmişim gibi bir boşluk vardı.
Koridora çıktığımda gözüm istemsizce hastane girişine kaydı. Jipin o homurtulu motor sesini uzaklarda, İstanbul'un trafiğinde kaybolurken duydum.
"Aman, çok da umurumdaydı," diye mırıldandım, acil servise doğru yürürken. "Zaten tipi de bozulmuştu biraz. Saçları mı dökülmüş ne?"
Ama yalan söylüyordum. Ve Deniz Özkaya'nın en büyük yeteneği, kendi yalanlarına bile profesyonelce inanmaktı. En azından o gecelik.
Ateş’in gidişinin üzerinden yaklaşık iki saat geçmişti. Hastane koridorları o eski, tanıdık monotonluğuna dönmüştü ama benim içimdeki o huzursuz kıpırtı bir türlü dinmiyordu. Sanki büyük bir fırtına öncesi sessizliği yaşıyorduk ve ben o fırtınanın tam göbeğinde, elimde bir stetoskopla bekliyordum.
"Deniz Hocam, 204 numaranın ateşi yükseliyor, bir baksanız mı?"
Pelin’in sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrıldım. "Geliyorum Pelin," dedim, sesimdeki yorgunluğu maskeleyerek. Koridorda yürürken adımlarımın yankısı bile bana Ateş’in o sert postallarını hatırlatıyordu.
Tam o sırada, hastanenin ana girişinde bir hareketlilik oldu. Normal bir "acil vaka" hareketliliği değildi bu. Güvenlik görevlilerinin birbirine seslenişi, telsizlerden gelen o cızırtılı ve panik dolu komutlar...
"Bütün girişleri kapatın! Kimseyi almayın!"
Kalbim ağzımda atmaya başladı. Ateş haklı mıydı? Gerçekten o "kaos" buraya mı geliyordu?
Cam bölmeden dışarı baktığımda, bahçeye hızla giren üç tane gri panelvan araç gördüm. Araçlardan inen adamların ne doktorlara ne de hastalara benzer bir hali vardı. Hepsinin yüzünde o soğuk, profesyonel katil maskesi takılıydı.
"Pelin! Herkesi odalara sok! Kapıları kilitleyin, çabuk!" diye bağırdım. Personel panik içinde sağa sola kaçışırken, ben dondurucu bir sakinlikle koridorun ortasında kaldım. Kaçamazdım. Burası benim hastanemdi.
Adamlar içeri daldığında, güvenlik görevlilerinden biri etkisiz hale getirilmişti bile. En öndeki, boynunda derin bir yara izi olan adam doğrudan bana yöneldi. "Doktor Deniz Özkaya hanginiz?"
Sesimi çıkarmadım ama bakışlarım beni ele veriyordu. Adam yanıma kadar gelip silahının namlusunu çenemin altına dayadı. Metalin soğukluğu, uykusuzluktan yanan tenimi ürpertti.
"Arkadaşımızı ameliyat etmişsin doktor hanım. Ama biz yarım kalan işleri sevmeyiz. Ya şimdi bize hastanın yerini söylersin, ya da bu gece bu hastanede şifa dağıtacak kimse kalmaz."
Tam o anda, hastanenin tavanındaki hoparlörlerden bir cızırtı yükseldi. Ardından o tanıdık, pes ve otoriter ses tüm koridorda yankılandı. Ateş’in sesiydi bu. Gitmemişti. Ya da gitmiş, ama geri dönmüştü.
"Silahı o kadının çenesinden çek, Rıza. Yoksa o parmağını bir daha asla tetik çekemeyecek hale getiririm."
Hepimiz başımızı sesin geldiği yöne, yukarıdaki güvenlik kameralarına çevirdik. Ateş, hastanenin güvenlik odasını ele geçirmişti.
"Ateş Boran..." dedi Rıza dişlerinin arasından. "Geç kaldın. Kadın elimizde."
"Ben asla geç kalmam Rıza," dedi Ateş, sesi hoparlörden bile buz gibi geliyordu. "Sadece senin içeri girmeni bekledim ki, dışarıda kaçacak yerin kalmasın. Şimdi arkana bak."
Rıza arkasına baktığı an, hastanenin camları büyük bir gürültüyle aşağı indi. Ateş’in adamları, halatlarla pencerelerden içeri süzülürken ortalık bir anda ana baba gününe döndü. Silah sesleri değil, profesyonel bir operasyonun takırtıları duyuluyordu.
Rıza panikle beni kendine siper etmeye çalıştı ama ben o anki adrenalinle, önlüğümün cebindeki enjektörü (içinde sadece vitamin vardı ama olsun, iğne iğnedir) hızla bacağına sapladım.
"Ah! Senin ben..."
Acıyla sarsıldığı o saniye, koridorun sonundan bir gölge fırladı. Ateş, bir aslan gibi adamın üzerine atıldı. Rıza’yı yere sermesi sadece üç saniye sürdü. Silahı elinden alıp uzağa fırlattıktan sonra, Ateş doğrulup bana baktı. Üstü başı dağılmış, alnında hafif bir çizik oluşmuştu.
Nefes nefese ona baktım. "Hani gitmiştin?"
Ateş, yanıma gelip sertçe kolumdan tuttu. Bu seferki tutuşu "hadi gidelim" demek değildi, "iyi misin?" kontrolüydü. Gözlerindeki o yoğun ateş, koridordaki florasanları bile gölgede bırakıyordu.
"Seni bu çakallara bırakacağımı mı sandın gerçekten?" dedi, sesi hala öfkeli ama bir o kadar da korumacıydı. "Şimdi Deniz, ya benimle o kapıdan kendi rızanla çıkarsın, ya da seni bu sefer sedyeye bağlayıp götürürüm. Seçim hakkın bitti."
Üstüme başıma, yerdeki iğneye, sonra da Ateş’in o inatçı yüzüne baktım.
"Pekala," dedim saçlarımı kulağımın arkasına iterek. "Ama yolda durup o poğaçayı alacağız. Açken hiç çekilmiyorum, biliyorsun."
Ateş, hayatımda ilk kez gördüğüm o yarım yamalak, gerçek gülümsemesini yüzüne kondurdu. "Tüm fırını senin için yakarım doktor. Yürü."
Devam edecek...
