14. bölüm · NABIZ VE KÜL
HER YERDE HÜZÜN VAR
ŞU DÜNYAYI VERSELER BİR ÇİFT GÖZ ETMİYOR.
ATEŞ'İN GÖZÜNDEN...
Deniz’in o masmavi gözleri... Öyle bir mavi ki bu, bazen Ege’nin en durgun hali, bazen de annesiyle babasının o son yolculuğundaki gökyüzünün rengi. Ama bugün, o gözler benden kaçtı. Bartu’nun o sığ limanına sığındı.
Hastanenin bahçesinde, serum askısına yaslanmış bir halde gidişlerini izledim. Omzumdaki kurşun yarası değil de, o maviliğin içindeki nefret yaktı canımı. Ben o kızı korumak için cehennemin dibine imza attım, o ise gitti elini o çocuğun avucuna bıraktı. Bartu... Benim çocukluğumdan beri tek bir yumrukla yere serebileceğim o çocuk, şimdi Deniz’in kahramanı olmuştu.
Odaya döndüğümde her yer Deniz kokuyordu. Steril eldiven, hafif bir çiçek kokusu ve o keskin, inatçı doktor edası... Yatağa oturdum, canım yanıyordu ama fiziksel bir acı değildi bu. Leyla kapıdan içeri süzüldüğünde, gözlerimdeki o kanlı öfkeyi görmesini istedim.
"Hâlâ o kızı mı düşünüyorsun Ateş?" dedi Leyla, tırnaklarını masaya sürterek. "Gitti işte. Seni vuran, sonra da başkasına kaçan bir kadın için mi bu kadar yas tutuyorsun?"
"O gitmedi Leyla," dedim, sesim mezar sessizliği gibi çıktı. "O sadece dinlenmeye gitti. Ama sen... Sen o ağzını bir daha onun ailesiyle ilgili açarsan, damarlarındaki o 'kan' bağını kendi ellerimle koparırım."
Leyla sustu. Korktuğunu biliyordum. Ama asıl korkması gereken ben değildim; asıl tehlike, Deniz’in o masmavi gözlerindeki ışığın sönmesiydi. Eğer Deniz bir gün gerçekten "bitti" derse, benim bu dünyada yakmadığım hiçbir şehir kalmazdı.
Gece boyunca hastane yatağında tavanı izledim. Aklımda tek bir sahne vardı: Lisedeyken okulun arkasındaki o eski bankta oturuşumuz. O zamanlar gözleri daha parlaktı. Bana bakarken içinde korku yoktu. Şimdi ise o maviliklere baktığımda sadece bir idam mahkumunun son arzusunu görüyorum.
Kendi kendime mırıldandım: *"Bütün dünya bir olsa, ordular kursalar karşıma çıksalar... Bir çift göz etmiyor be Deniz. Senin o bana düşman bakan bir çift gözün etmiyor."*
O kurşunu sıktığında canım yanmadı. Ama Bartu'nun arabasına bindiğinde, kalbimdeki dikişlerin hepsi patladı. Ben Ateş Boran Kaplan; bugüne kadar hiç yenilmemiştim. Ama bugün, bir çift mavi göze karşı bütün savaşımı kaybettim.
Yine de... O onların senin boynuna geçirmelerine izin vermeyeceğim Deniz. Sen beni vursan da, ben senin için ölmeye devam edeceğim.
Yatağın içindeki o soğuk boşluk, omzumdaki sızıdan daha çok canımı yakıyordu. Hemşireler gelip gidiyor, makineler bipleyip duruyordu ama ben sadece o kapının kapanış sesini duyuyordum. Deniz gitmişti. Benim korumaya çalıştığım, uğruna cellat olduğum kadın; çocukluğunun o toz pembe anılarına, Bartu’nun o güvenli ama sığ dünyasına sığınmıştı.
Pencereden dışarıya, İstanbul’un o karanlık silüetine baktım. Deniz’in gözleri gibiydi bu şehir; dışarıdan bakınca ışıl ışıl, içine girince boğucu ve tehlikeli.
"Mavi..." diye mırıldandım kendi kendime.
Onun mavisi başkaydı. Lisedeyken o gözlere baktığımda denizi görürdüm, huzuru görürdüm. Şimdi ise sadece bir yangının küllerini görüyorum. Bana o silahı doğrulttuğunda bile, o gözlerdeki yaşlar kalbime kurşundan daha derin işledi. O mermiyi sıktı çünkü canı yanıyordu. Ben onun canını yaktım, o da benim bedenimi deldi geçti. Ödeştik mi? Hayır. Ben ona borcumu asla ödeyemem.
Kapı hafifçe tıklandı. Kılıç içeri girdi. Yüzündeki o her zamanki alaycı, buz gibi ifadeyle süzdü beni.
"Yıkılmışsın Kaplan," dedi, odanın ortasında durarak. "Bir kadın seni omzundan vuruyor, sonra da en büyük rakibinin —pardon, en yakın arkadaşının— kolunda gidiyor. Raconun yerle bir oldu."
"Raconu sokağa sor Kılıç, bana değil," dedim dişlerimin arasından. "Deniz’e dokunmayacaksın. Leyla o diliyle onu zehirlemeye devam ederse, bu sefer mermiyi omzuma değil, sizin aranıza sıkarım."
Kılıç güldü, o iğrenç sesi odada yankılandı. "Deniz artık bizim için bir hedef değil, bir zaaf Ateş. Sen o kıza baktıkça zayıflıyorsun. Bak, babasının ve annesinin sonunu hatırla... Adalet yerini bulduğunda kimse gözünün yaşına bakmaz. Deniz o yola girdi bir kere."
"O yolu ben kapatacağım!" diye bağırdım, yataktan doğrulmaya çalışırken. Acı bir bıçak gibi saplandı omzuma ama umursamadım. "O darağacını kurmaya kalkanın elini kırarım. Deniz’in gözlerindeki o mavilik solmayacak."
Kılıç çıkıp gittiğinde, odada yine o ölüm sessizliği kaldı. Telefonumu elime aldım. Galeride gizli bir klasörde duran o eski fotoğrafa baktım. Lise mezuniyeti... Deniz’in elinde papatyalar, üzerinde o çiçekli elbise. Bana bakıp gülüyor. O zamanlar dünya bu kadar kirli değildi. Ya da biz o kire dokunmayacak kadar saftık.
Şimdi o gözler bana düşman bakıyor. O gözler benden nefret ediyor. Ama olsun... Ben o nefretin içinde bile yaşamaya razıyım. Yeter ki o gözler kapandığında, bir daha açılmayacak o son uykuya dalmasın.
*"Bir çift göz..."* dedim tekrar. *"Koca bir şehri yakmaya değer, bir ömrü feda etmeye değer... Ama bir türlü benim olmaya yetmiyor."*
Gece yarısını geçerken, dikişlerimin sızısına karışan o derin hüsranla gözlerimi kapattım. Rüyalarımda yine o mezuniyet balosundaydık. Deniz gülüyordu, ben ise henüz kimseyi öldürmemiştim. Ama uyandığımda, yastığımda kalan o tek tük saç teli bile onun gidişinin kanıtıydı.
Deniz, sen o Bartu’nun güvenli limanında uyu şimdilik. Ama unutma; fırtına koptuğunda yine o limanı yakacak olan benim, seni oradan çekip alacak olan da.
Hastaneden taburcu olduğumda güneş çoktan batmıştı. Odanın steril havasından, makinelerin o ruhsuz sesinden kurtulmuştum ama içimdeki yangını orada bırakamamıştım. Omzumdaki dikişler hala sızlıyordu, doktorlar "dinlenmen lazım" diye arkamdan sayıklıyordu ama benim zihnim durmak nedir bilmiyordu.
Eve girer girmez kendimi soğuk suyun altına attım. Suyun tenime vuruşu, sanki Deniz’in o buz gibi bakan mavi gözlerini hatırlatıyordu bana. Şiddetli akan su, omzumdaki bandajı ıslatırken acıyla dişlerimi sıktım. Kan, suyla karışıp zemine akarken sadece o anı düşündüm: Deniz’in Bartu’nun koluna girip gidişini.
"Tamam," dedim kendi kendime, alnımı soğuk fayansa yaslayarak. "Gittin Deniz. Madem o 'temiz' hayatı istiyorsun, madem beni celladın olarak görüyorsun... Bir süre öyle olsun."
Duştan çıkıp üzerime siyah bir tişört geçirdim. Normalde dinlenmem gerekiyordu ama ruhumdaki bu hırsı ancak bedenimi hırpalayarak bastırabilirdim. Evin alt katındaki spor salonuna indim. Demirlerin o soğukluğu, dambılların ağırlığı... İşte burası benim gerçek dünyamdı.
Kum torbasının karşısına geçtim. Sağlam kolumla her vurduğumda, o torbayı Leyla’nın yalanları, Kılıç’ın tehditleri ve Bartu’nun o korumacı tavrı yerine koydum. Sol omzumdaki yara her hamlede "dur" diye bağırıyordu, sargıdan kan sızmaya başlamıştı ama durmadım. Acı, bana hala yaşadığımı hatırlatan tek şeydi.
*Güm!*
Bu Bartu içindi. "Onu koruyacağım" dediği her an için.
*Güm!*
Bu Leyla içindi. O iğrenç tehditleri için.
*Güm!*
Bu ise o mavi gözler içindi... Bana bir daha asla eskisi gibi bakmayacak olan o mavilik için.
Ter içinde yere çöktüğümde, nefesim kesilmişti. Omzumdaki tişörtün kanla ıslandığını gördüm ama hissetmiyordum bile. Bir süre onu rahat bırakacaktım. Madem benden bu kadar çok korkuyordu, madem idam sehpası gibi görüyordu beni; gitsin, o sahte huzurun tadına baksın.
Telefonumu çıkardım, ekrandaki o eski lise fotoğrafımıza baktım. O çiçekli elbiseli kızı, o hastane odasındaki öfkeli kadından ayırmam gerekiyordu artık.
"Bir süre yokum Deniz," diye fısıldadım karanlığa doğru. "Sana o istediğin sessizliği vereceğim. Ama sakın unutma; o sessizlik bozulduğunda, yine sadece benim gürültüm kalacak kulaklarında."
Kendi kendime verdiğim bu söz, kalbime atılan en ağır dikişti belki de. Ama biliyordum; onu gerçekten korumak istiyorsam, önce kendi karanlığımı onun üzerinden çekmem gerekiyordu. En azından, fırtına tekrar patlayana kadar.
Ertesi sabah, spor salonunun zemininde sızıp kaldıktan sonra uyandığımda, vücudumun her hücresi bir isyan başlatmıştı. Omzumdaki yara zonkluyor, sargıdan sızan kan kurumuş, tişörtüme yapışmıştı. Ama zihnim berraktı. İlk defa duygularımla değil, stratejimle hareket edecektim.
Onu rahat bırakmak... Bu, bir aslanın avından vazgeçmesi değil, fırtınadan önceki o tekinsiz sessizliği yaratmaktı.
Mutfaktaki bar taburesine çöktüm, önüme yığılan dosyaları kenara ittim. Kılıç’ın sevkiyatları, Leyla’nın bitmek bilmeyen para hırsları... Hepsi birer parazit gibiydi. Telefonumu elime aldım, rehberde isminin üzerinde parmağımı gezdirdim. "Deniz..." Yazmadım. Aramadım. Onu o Bartu denilen herifin yanında hayal etmek ciğerimi söküyordu ama sabretmek zorundaydım.
"Bırak yaşasın," dedim kendi kendime. "Bırak o 'normal' hayatın, o steril hastane koridorlarının huzur vereceğini sansın."
Gidip pencereleri sonuna kadar açtım. İstanbul’un kirli havası içeri doldu. O sırada kapı çalındı, gelen sağ kolumdu. Elinde Deniz’in hastanede unuttuğu o küçük not defteri vardı.
"Efendim, bunu odada bırakmış. Getirmemi ister misiniz diye düşündüm."
Defteri aldım. Sayfalarını çevirirken kalbim, kurşun yediğim andakinden daha hızlı atmaya başladı. Aralarda tıbbi notlar, reçete taslakları vardı ama bir sayfanın köşesine küçük bir deniz kızı çizmişti. Yanında ise lisedeyken ona taktığım o isim yazılıydı: *Mavi.*
Defterin kokusu bile oydu. O an her şeyi yakıp yıkıp kapısına dayanmak, o Bartu’nun elini tutan parmaklarını tek tek öpmek istedim. Ama yapmadım. Defteri masanın çekmecesine, o eski fotoğrafların yanına kilitledim.
"Haber gönder," dedim adamıma, sesimdeki o buz gibi otoriteyi geri kazanarak. "Deniz Özkaya’nın etrafında tek bir gölge bile istemiyorum. Kılıç’ın adamları mı yaklaştı? İndirin. Leyla mı aradı? Engelleyin. Ama o, bunları benim yaptığımı bilmeyecek. Beni sildiğini sansın. Beni unuttuğunu sansın."
Adamım başıyla onaylayıp çıkarken, ben tekrar karanlığa gömüldüm. Onu rahat bırakacaktım evet; ama bu, onu korumayı bırakacağım anlamına gelmiyordu.
Ben senin celladın değil, senin fark etmediğin o koruyucu zırhın olacağım Deniz. Sen o masmavi gözlerini huzurla kapatıp uyu diye, ben bu şehrin bütün pisliğini ellerimle temizleyeceğim. Bir süre benden nefret etmeye devam et... Çünkü biliyorum ki, en büyük aşklar en derin nefretlerin içinden doğar.
Gözlerimi kapattım. Odanın sessizliğinde sadece kendi nefesim ve lisedeki o okul bankının gıcırtısı vardı. Şimdilik sadece bu hayalle yetinecektim.
Çekmecenin derinliklerinden o eski, kenarları sararmış zarfları çıkardığımda ellerimin titrediğini saklayamadım. Defterin arasından dökülen o mektuplar, sanki dondurulmuş bir zamandan kopup gelmişti. 29 yaşındaki Ateş Boran Kaplan değil de, lise koridorlarında Deniz’in mavi önlüğünün peşinden koşan o sıska, deli dolu çocuktum sanki bir anlığına.
Zarflardan birini açtım. Henüz elim mermi çekirdeklerine alışmamışken, kalem tutmayı bildiğim o zamanlar... Üstelik o meşhur lise aklıyla, her cümlesi birbirinden çocuksu, her kelimesi buram buram masumiyet kokan o satırlar...
*"Deniz, bugün biyoloji dersinde hoca 'insan kalbi dört odacıktan oluşur' dedi. Yalan söylüyor. Benim kalbim tek odalı ve orada sadece sen varsın. Üstelik kiranı da ödemiyorsun, hep uykularımı çalıyorsun."*
Okurken istem dışı bir kahkaha attım. "Ne salakmışım be," diye mırıldandım, başımı arkaya yaslayarak. O zamanlar en büyük derdim, Deniz’in okul çıkışında Bartu ile kütüphaneye gitmesiydi. O zamanlar kıskançlığım bile masumdu; en fazla gidip kütüphane masasına ismimi kazırdım.
Bir diğer mektubu çıkardım. Bu daha ciddiydi, ya da o zaman öyle sanıyordum:
*"Eğer bir gün doktor olursan ve ben yaralanırsam -ki muhtemelen mahalle maçında dizimi falan kanatırım- beni sakın başkasına bırakma. Senin o masmavi gözlerin her türlü pansumandan daha iyi gelir bana. Söz ver, hep benim doktorum olacaksın."*
Gülüşüm yüzümde asılı kaldı. Sözünü tutmuştu... Hem de ne tutmak. Omuzumdaki sızlayan dikişlere baktım. Beni iyileştiren el, beni vuran elin ta kendisiydi. "Gerçekten oldun be Mavi," dedim mektuba bakarak. "Gerçekten pansumanım da oldun, yaram da..."
Fotoğrafları tekrar inceledim. Bir tanesinde Deniz, kantinde gülmekten yere kapaklanmak üzereyken ben onun saçlarını çekiştiriyorum. O kadar hayat dolu, o kadar bizdik ki... O fotoğraftaki çocuk ne ara bu karanlığın efendisi olmuştu? O çiçek kokulu kız ne ara bir mafya babasına silah çekecek kadar sertleşmişti?
Mektupları ve fotoğrafları defterin arasına özenle yerleştirdim. O an, o mektupları yazan çocuğun hâlâ içimde bir yerde, bu kanlı zırhın altında nefes aldığını hissettim.
"Güzel hayaller kurmuşuz," dedim boş odaya doğru. "Sen dünyayı kurtaracaktın, ben de seni... Şimdi ikimiz de birbirimizden kaçıyoruz."
Defteri göğsüme bastırıp gözlerimi kapattım. Şimdilik sadece bu anılarla, o lise aklımın masumiyetiyle yetinecektim. Çünkü dışarıda, o kâğıtlardaki şiirleri kurşunlarla susturan bir hayat beni bekliyordu.
Mektupları okurken yüzümde kalan o eğreti gülümseme, son satırı bitirdiğimde yerini sert bir sessizliğe bıraktı. O çocuksu satırlar, şimdi birer vasiyetname gibi masanın üzerinde duruyordu. Ben o zamanlar "Dizim kanarsa sana gelirim," demişim, o ise bugün omzumdaki kurşun deliğini dikmişti. Hayat, yazdığım o saçma sapan aşk mektuplarıyla dalga geçer gibi hazırlamıştı bu sahneyi.
Defteri ve mektupları tekrar kilitli çekmeceye koydum. Oraya aitlerdi; tozlu, eski ve artık imkansız bir dünyada kalmalıydılar.
Ayağa kalkıp odanın içindeki boy aynasının karşısına geçtim. Gözlerimin altı çökmüş, sakallarım uzamıştı. Omzumdaki sargıdan sızan kan, siyah tişörtümün üzerinde koyu bir leke yapmıştı. Aynadaki adama baktım; lisedeki o mektup yazan çocuktan eser yoktu. Sadece yıkık dökük bir krallığı yönetmeye çalışan, sevdiği kadını korumak için onun nefretini göze almış bir adam vardı.
"Madem öyle Deniz," dedim aynadaki aksime. "Madem Bartu'nun o huzurlu yalanlarına inandın... Bir süre o yalanların tadını çıkar."
Çalışma odasına geçip bilgisayarın başına oturdum. Deniz’in evinin sokağındaki güvenlik kameralarına sızan canlı yayını açtım. Bartu’nun o eski model arabası sokağın başında duruyordu. Deniz, apartmanın girişinde ona bir şeyler söylüyordu. Uzaktan bile o masmavi gözlerinin nasıl yorgun baktığını görebiliyordum. Bartu ona bir hırka uzattı, o ise sadece başıyla teşekkür edip içeri girdi.
İçimden bir ses gidip o Bartu’nun omuzlarını sarsmak, "Ona ben bakmalıyım, onun hırkası benim ellerim kokmalı!" diye bağırmak istiyordu. Ama ellerimi masaya vurup kendimi durdurdum.
Bir süre yoktum.
Telefonumu aldım ve en güvendiğim adamıma kısa bir mesaj attım:
*"Nöbeti sıklaştırın. Sokağa giren çıkan her kuşun kanadından haberim olacak. Ama o, orada olduğunuzu hissederse hepinizi kendi ellerimle gömerim."*
Koltukta arkama yaslanıp tavanı izlemeye başladım. Gece yarısı olmuştu ama uyku bana haramdı. Deniz’in lisedeki o çiçekli elbiseli haliyle, bugünkü elinde silah olan hali zihnimde çarpışıp duruyordu.
"Sen istediğin kadar kaç Doktor," diye mırıldandım karanlığa. "Bu yolun sonunda yine senin celladın değil, senin tek sığınağın ben olacağım. Çünkü senin o maviliğin, sadece benim karanlığımda parlıyor."
O gece, omzumdaki sızıya ve kalbimdeki o tarifsiz boşluğa rağmen bir karar verdim: Deniz, bu fırtınanın en güvenli yerinin fırtınanın merkezi, yani benim yanım olduğunu anlayana kadar bekleyecektim. Beklemek, benim gibi bir adam için en büyük işkenceydi; ama onun o masmavi gözlerini bir kez daha gülerken görebilmek için bin yıl beklemeye razıydım.
Gecenin karanlığı evin koridorlarına çökmüşken, çalışma odamın kapısı hafifçe aralandı. O masmavi gözlerin ağırlığından ve geçmişin tozlu mektuplarından sıyrılmamı sağlayan tek ses, zeminde tıkırdayan küçük adımlar oldu.
"Baba? Uyuyor musun?"
Melek... Kapının eşiğinde, elinde peluş ayısıyla duruyordu. Resmi kayıtlarda babası görünüyor olabilirdim ama kalbimde o benim hiç sahip olamadığım masumiyetimdi. Annesi gittiğinde, babası karanlık işlerimin arasında yok olup gittiğinde, o küçücük ellerini bana uzatmıştı. O günden beri bu sert, kanlı dünyada "Ateş Boran Kaplan" değil, sadece "Baba"ydım onun için.
"Gel buraya ufaklık," dedim, sesimdeki tüm o otoriter tonu bir kenara bırakarak.
Koşup kucağıma tırmandı. Yaralı omzuma dikkat ederek onu sağlam tarafıma çektim. Saçları aynı Deniz'in lisedeki fotoğraflarındaki gibi kokuyordu; temiz, masum ve her şeyden uzak.
"Yine mi kabus gördün?" diye sordum, saçlarını okşayarak.
"Rüyamda yine herkes gidiyordu baba," dedi uykulu bir sesle. "Sen de gidecekmişsin gibi oldu."
Boğazımda bir düğüm oluştu. Deniz gitmişti, ailem gitmişti, sevdiklerim birer birer o idam sehpalarına ya da ihanet pusularına kurban gitmişti. Ama Melek... Onun gitmesine izin veremezdim.
"Ben hiçbir yere gitmiyorum Melek," dedim güven vererek. "Bak, buradayım. Kimsenin bizi ayırmasına izin vermem."
"Mavi abla da gelecek mi?" diye sordu aniden.
Donup kaldım. Melek, Deniz'i seviyordu. Deniz de ona her baktığında, kendi yarım kalmış çocukluğunu görüyordu sanki. Deniz’in evimizdeki o kısa kalışlarında Melek’le nasıl oyunlar oynadığını, ona nasıl masallar anlattığını hatırladım.
"Mavi ablanın biraz işleri var birtanem," dedim güçlükle yutkunarak. "Hastanede insanları iyileştiriyor biliyorsun."
"Onu özledim. O varken sen daha çok gülüyorsun."
Çocukların hisleri yanılmazdı. Melek, benim içimdeki o zifiri karanlığı dağıtan tek ışığın Deniz olduğunu biliyordu. Onu kucağımda hafifçe sallayarak uyutmaya çalışırken, odanın duvarlarında asılı olan o soğuk silahların ve ağır kararların arasında kendimi ilk kez bu kadar savunmasız hissettim.
Eğer bir gün bu yolun sonu, o korktuğum karanlığa çıkarsa; geride bırakacağım tek gerçek miras bu küçük kızın saçlarındaki koku olacaktı. Melek uykuya daldığında onu yatağına götürüp yatırdım. Alnına küçük bir öpücük kondururken kendi kendime yemin ettim:
*"Senin için ve o mavi gözler için... Bu dünyayı yakmam gerekirse yakacağım Melek. Ama senin 'baba' diyen sesin asla yarım kalmayacak."*
Odaya geri döndüğümde, masanın üzerindeki Deniz’in defterine baktım. Bir yanda sevdiğim kadın, diğer yanda canımdan çok sevdiğim kızım. İkisi de bu fırtınanın ortasında benim sığınaklarımdı. Ve ben, her ikisini de korumak için gerekirse tüm dünyayı karşıma alacaktım.
Melek kucağımda derin bir uykuya daldığında, onun o huzurlu nefes alışlarını dinlemek bir anlığına da olsa omzumdaki sızıyı ve ruhumdaki fırtınayı dindirdi. Ama söyledikleri... "Mavi ablamı özledim" demesi içimde bir yerlerde eski bir yarayı kanattı.
Melek bazen ona "Mavi abla" derdi, bazen de dilinden o en ağır, en kutsal kelime dökülürdü: **"Anne."**
Deniz, Melek için sadece bir doktor ya da benim sevdiğim kadın değildi; o, annesizliğinin tek sığınağıydı. Aralarındaki o bağ, kan bağından çok daha güçlüydü. Deniz ona her sarıldığında, Melek’in gözlerindeki o öksüz pırıltı yerini bir yuvaya ait olma huzuruna bırakırdı. Ama şimdi, iki koca haftadır Deniz yoktu. Melek için iki hafta, bir ömür gibi uzundu.
Onu yatağına yatırıp odadan çıktığımda, koridorun sessizliğinde Melek’in o masum özlemi yankılandı. Çalışma odasına geri dönüp masaya çöktüm. Gözüm yine Deniz’in o küçük defterine kaydı.
"Beni cezalandırıyorsun Deniz, anladım," diye mırıldandım karanlığa doğru. "Beni vurdun, beni terk ettin, beni o Bartu ile baş başa bıraktın... Ama Melek’i nasıl cezalandırırsın? Onun suçu ne?"
Melek’in "Anne" diye sayıkladığı geceleri hatırladım. Deniz’in ona masal okurken uyuyakaldığı o huzurlu akşamları... Şimdi evde sadece silahların soğukluğu ve benim öfkem vardı. Melek’in o küçük kalbi, bizim bu yetişkin, kanlı savaşımızı anlayamayacak kadar saftı. O sadece kokusunu özlemişti; o mavi gözlerdeki şefkati, dizine yatıp saçlarının okşanmasını özlemişti.
Telefonumu aldım. Rehberde Deniz’in adına geldim. Parmaklarım mesaj yazmak için titredi. *"Melek seni özledi,"* demek istedim. *"Sana anne deyişini, seni arayışını görsen dayanamazsın,"* diye haykırmak istedim. Ama telefonun ekranını kapattım.
Onu zorlayamazdım. Eğer şimdi Melek’i kullanarak onu buraya getirirsem, bu yine benim bir "operasyonum" olurdu. Onun kendi isteğiyle, o masmavi gözlerindeki nefretin yerine özlemi koyarak gelmesini beklemeliydim.
"Özledi be Mavi," dedim fotoğrafına bakarak. "Küçücük bir kalp, koskoca bir özlemi taşıyor içinde. Senin o bir çift gözün, ona bir dünya ediyordu. Şimdi o dünya paramparça."
O gece, Melek’in özlemi benim vicdan azabıma karıştı. Bir baba olarak kızımın üzülmesine, bir aşık olarak sevdiğim kadının uzaklığına katlanmak... İşte bu, idam sehpasında celladını beklemekten çok daha zordu.
Karanlık odayı doldururken, Melek’in rüyasında yine "Anne" diye sayıklayacağını biliyordum. Ve ben, o rüyaları gerçeğe çeviremediğim her saniye için kendimden biraz daha nefret edecektim.
Melek’in o ince, çocuksu sesi sessiz koridorda yankılandığında, elimdeki bardağı masaya nasıl bıraktığımı bilemedim. Arkamı döndüğümde, uykulu gözlerle, üzerinde Deniz’in ona aldığı o ayıcıklı pijama takımıyla karşımda duruyordu. Alt dudağı hafifçe titriyordu; bu bakışı bilirdim. Bu, "Cevabını sevmesem de sormak zorundayım," bakışıydı.
"Baba... Deniz anne nerede? Neden gelmiyor artık?"
Boğazıma koca bir taş oturdu. Ona "Annen benim karanlığımdan kaçtı" diyemezdim. "Beni vurdu ve gitti" diyemezdim. Dizlerimin üzerine çöküp onun boyuna indim. Sağlam kolumla onu kendime çekip göğsüme bastırdım. Saçlarından gelen o çocuk kokusu içimi sızlattı.
"Gelir güzelim... Sadece çok işi var demiştik ya," diye fısıldadım, kendi yalanımda boğulur gibi.
"Ama çok oldu baba. Rüyalarımda bile bana sarılmıyor artık. Onu çok özledim. Yoksa... o da mı öbür meleklerin yanına gitti? O da mı bizi bıraktı?"
Gözlerinden süzülen o bir damla yaş, sanki lisedeki o mektupların üzerine damlayan gözyaşım gibi kalbimi deldi geçti. Melek için "anne" demek, güven demekti; Deniz onun dünyasındaki tek sığınaktı. Şimdi o sığınağın boş kalması, küçücük omuzlarına çok ağır geliyordu.
"Hayır, hayır sakın öyle düşünme," dedim yüzünü avuçlarımın arasına alarak. "Deniz anne seni asla bırakmaz. O seni dünyadaki her şeyden çok seviyor, biliyorsun. Sadece... bazen büyüklerin dünyası biraz karışık olur Melek. Ama düzelecek, söz veriyorum."
"Söz mü?" dedi, o masum ama hesap soran gözlerini dikerek.
"Söz."
Onu kucağıma alıp yatağına geri götürürken, zihnimde sadece tek bir düşünce vardı. Ben bu acıya katlanırdım, Deniz’in nefretine de, Bartu’nun varlığına da... Ama Melek’in bu mahzunluğu, benim sonum olurdu.
Melek uykuya daldığında, telefonumu cebimden çıkardım. Bu sefer tereddüt etmedim. Ekranın ışığı karanlık odada yüzümü aydınlatırken, Deniz’in numarasına o kısa ama her şeyi özetleyen mesajı yazdım:
**"Melek ağlıyor. 'Deniz anne bizi bıraktı mı?' diye soruyor. Benden nefret etmeye devam et Deniz, bana dünyayı dar et ama... bu çocuğu öksüz bırakma. Yarın akşam onu parka götüreceğim. Gelirsen sadece onun için gel."**
Mesajı gönderdiğimde kalbim omzumdaki yaradan daha çok zonkluyordu. Oraya gelip gelmeyeceğini bilmiyordum ama bildiğim tek bir şey vardı: O mavi gözler, Melek’in yaşlarına dayanamazdı. Bizim savaşımız büyüktü, evet; ama Melek o savaşın en masum kurbanı olamayacak kadar değerliydi.
Parkın girişindeki bankta, Melek’i dizlerimde sallarken gözüm sürekli giriş kapısındaydı. Gelmeyeceğinden o kadar emindim ki... İçimdeki o sert adam, "Gelmez Ateş, boşuna bekleme," diyordu. Ama Melek’in elindeki boyama kitabına bakarkenki o mahzun hali, her şeyi susturuyordu.
Sonra, parkın sönük ışıklarının altında o karaltıyı gördüm. Adımlarını ezbere bildiğim o silüet... Üzerinde hastane yorgunluğu, omuzlarında dünyanın yükü ama gözlerinde hala o bitmeyen mavilik.
"Mavi!" diye bir çığlık koptu yanı başımdan.
Melek, dizlerimden öyle bir fırladı ki, sanki kanatları varmış gibi uçtu sana doğru. Ben olduğum yerde çakılı kaldım. Sağlam elimle bankın kenarını sıktım, tırnaklarım ahşaba geçti. Senin o minicik kızı kucağına alışını, boynuna gömülüşünü ve Melek’in hıçkırıklarla karışık "Anne... anne neden gelmedin?" diye ağlayışını izledim.
Yanınıza gelmeye yüzüm yoktu. Omuzumdaki yara, dün gece okuduğum o mektupların mahcubiyeti ve aramızdaki o kanlı uçurum... Hepsi birden boğazıma dizildi.
Sen, Melek’in saçlarını okşayıp onu sakinleştirmeye çalışırken, gözlerin bir anlığına beni buldu. O an dünya durdu Deniz. Parktaki çocuk sesleri, esen rüzgar, uzaktan geçen arabalar... Hepsi silindi. Sadece senin o hesap soran, kırgın ama bir o kadar da merhamet dolu mavilerin kaldı karşımda.
"Geldiğin için..." dedim, sesim pürüzlü ve güçsüz çıkarak. "Teşekkür ederim."
Melek, senin kucağından inmeden, bir eliyle senin elini, diğer eliyle benim elimi tutmaya çalıştı. Bizi birleştirmek ister gibi, o küçücük bedeniyle aramızdaki o devasa nefreti köprü yapmaya çalışıyordu.
"Hadi sallayın beni!" dedi Melek, gözyaşlarını elinin tersiyle silerek. "İkiniz birden!"
Sana baktım. Gözlerinde o lisedeki saf Deniz’i aradım. Bartu’nun yanındaki o huzuru burada bulup bulmadığını anlamaya çalıştım. Ama gördüğüm tek şey, bir çocuğun kalbi kırılmasın diye celladıyla aynı parkta durmayı göze alan o devasa yürekti.
Yavaşça salıncaklara doğru yürüdük. Ben bir tarafında, sen diğer tarafında... Melek’i gökyüzüne doğru uçururken, parmaklarımız bir anlığına zincirlerde birbirine değdi. Elektrik çarpmış gibi geri çekilmedim bu sefer. Sadece o kısa temasta, kaybettiğimiz o binlerce yılı ve dökülen tüm o kanları hissettim.
"Benden hala nefret ediyorsun, biliyorum," diye fısıldadım, Melek kahkahalar atarken. "Ama o sana bakarken, dünya bir anlığına güzelleşiyor Deniz. Bunu ondan alma."
Melek’in kahkahaları parkın loş sessizliğinde yankılanırken, sanki o kanlı hastane odası, Bartu ile olan kavgalarımız ve aramızdaki o uçurum hiç var olmamış gibiydi. Deniz, o sert doktor önlüğünü ve yüzündeki o yorgun ifadeyi bir kenara bırakmıştı. Melek’in peşinden kum havuzuna koşarken, lisedeki o masum kıza dönüşmüştü sanki.
Melek, "Anne bak, şuraya kocaman bir şato yapalım!" diye bağırarak kumu kazmaya başladığında, Deniz hemen yanına çöktü. Hiç tereddüt etmeden o narin ellerini kuma daldırdı.
"Tamam prenses," dedi Deniz, sesi öyle yumuşak çıkıyordu ki... "Ama bu şatonun kuleleri gökyüzüne kadar uzanmalı, tamam mı?"
Ben ise birkaç adım ötedeki bankta oturmuş, onları izliyordum. Sağlam elimle dizimi sıkıyor, bu sahnenin bir hayal olmasından korkuyordum. Melek, Deniz’in yanağına kumlu bir öpücük kondurduğunda Deniz güldü; o lisede mektuplar yazdıran, uğruna dünyayı yakacağım o eşsiz gülüşünü sundu geceye.
"Baba! Sen de gelsene! Bak şatomuzun kapısını yapamıyoruz!"
Melek’in çağrısıyla yerimden kalktım. Deniz’in bakışları bana döndü. O masmavi gözlerde bir anlık tereddüt, belki biraz da hüzün gördüm ama Melek için o da susmayı seçti. Yanlarına çömeldim. Dizlerim birbirine değecek kadar yakındık şimdi.
Deniz, elindeki küçük tırmıkla kumu düzeltirken fısıldadı: "Melek çok zayıflamış Ateş. İyi bakmıyor musun ona?"
"Yemiyor Deniz," dedim başımı kaldırmadan. "Sen gittiğinden beri ağzına tek lokma koymuyor. 'Deniz anne gelince yerim' diyor."
Deniz’in hareketleri yavaşladı. Elindeki tırmığı kumun içine öylece bıraktı. Gözlerinin dolduğunu, o maviliğin bulutlandığını gördüm. Melek o sırada diğer tarafta çakıl taşı topluyordu.
"Ona bunu yapmaya hakkımız yok," dedi Deniz, sesi titreyerek. "Bizim birbirimizi mahvetmemiz onun suçu değil."
"Ben kimseyi mahvetmek istemedim Deniz. Sadece korumak istedim," dedim, elimi farkında olmadan kumun üzerinde duran eline doğru yaklaştırarak.
Deniz elini çekmedi. Sadece derin bir iç çekti. "Koruma biçimin bizi öldürüyor Ateş."
Tam o sırada Melek kucağında taşlarla geri döndü. "Bakın! Şatonun pencerelerini buldum!" dedi neşeyle. İkimizin arasındaki o ağır havayı, o küçücük neşesiyle dağıtıverdi. Deniz hemen toparlanıp Melek'in getirdiği taşları dizmeye başladı.
"Harika pencereler bunlar! Hadi, buraya da bir bahçe yapalım Maviş," diyerek oyunun içine daldı.
Onları izlerken anladım ki; ben ne kadar mafya babası olursam olayım, Deniz ne kadar benden kaçarsa kaçsın; bu küçük kızın kurduğu kumdan şatonun içinde ikimiz de esirdik. O gece parkta, kumların arasında sadece bir şato değil, yıkılan hayatlarımızın küçük bir maketini yapıyorduk. Ve Deniz’in Melek’e her sarılışında, benim kalbimdeki o idam hükmü bir saniyeliğine de olsa erteleniyordu.
Kum şatosu bittiğinde, Melek’in yorgunluktan dizleri titremeye başlamıştı ama yüzündeki o zafer gülüşü paha biçilemezdi. Yanımda getirdiğim termal çantayı açtım. Evde ellerimle hazırladığım, Melek’in en sevdiği o sebzeli makarnayı ve köfteleri çıkardım. Normalde mutfağa girmem ama o yemeyince, belki "baba eli değdi" diye yer umuduyla geçmiştim ocağın başına.
"Hadi bakalım hanımefendi," dedim, kabın kapağını açarken. "Şato bittiğine göre, prensesin karnını doyurma vakti."
Melek, Deniz’in dizine yatmış, bir eliyle hâlâ onun hırkasının ucunu tutuyordu; sanki bıraksa Deniz yine uçup gidecekmiş gibi. Çatalı uzattığımda Melek nazlı bir tavırla başını çevirdi. "Canım istemiyor baba..."
Deniz araya girdi, o masmavi gözlerini bana dikip hafifçe gülümsedi. "Ateş, ver bana. Ben yedireyim," dedi.
Kabı ve çatalı ona uzatırken parmaklarımız yine birbirine değdi. Bu sefer geri çekilmedim, gözlerinin içine baktım. "Senin elinden olunca hayır demez zaten," diye fısıldadım.
Deniz, çatalı büyük bir özenle hazırlayıp Melek’in ağzına uzattı. "Bak Maviş, baban senin için neler yapmış. Eğer hepsini bitirirsen, sana lisedeki o yaramaz Ateş’in bir hikayesini anlatırım."
Melek’in gözleri parladı. "Gerçekten mi? Babam yaramaz mıydı?"
"Hem de nasıl," dedi Deniz, bana muzip bir bakış atarak. "Okulun en hırçın ama bir o kadar da akılsız çocuğuydu."
O an güldüm. Aylardır, belki de o vurulma anından beri ilk kez bu kadar samimi, bu kadar içten güldüm. Melek, Deniz’in elinden gelen her lokmayı iştahla kabul ederken, biz o parkın loş ışığında sanki normal bir aileymişiz gibi görünüyorduk. Ben yemeği yapmıştım, o yediriyordu; Melek ise ikimizin arasındaki o görünmez köprüde dans ediyordu.
"Biliyor musun Deniz anne," dedi Melek ağzı dolu dolu. "Babam yemeği yaparken şarkı söylüyordu. Senin adını söylüyordu galiba."
Yutkundum. Yakalanmış bir suçlu gibi bakışlarımı kaçırdım. Deniz’in lokma tutan eli havada asılı kaldı. Bir an sessizlik oldu; sadece parkın ilerisindeki salıncağın gıcırtısı duyuluyordu. Deniz, Melek’in ağzının kenarını peçeteyle silerken sesi fısıltı gibi çıktı.
"Öyle mi? Ne diyordu peki?"
"Deniz..." dedim, Melek cevap vermeden araya girerek. "Sadece... Melek yesin diye uyduruyordum işte."
Deniz bana baktı. O an o gözlerdeki nefretin yerini, derin bir hüzün ve sanki "neden bu hale geldik?" diyen o eski aşina bakış almıştı. Melek tabağını bitirdiğinde, karnı tok ve ruhu doymuş bir şekilde Deniz’in kollarında mayışmaya başladı.
O gece o parkta, yaptığım yemek sadece Melek’i değil, hepimizin içindeki o açlığı doyurmuştu sanki. Ama gecenin sonunda yine kendi karanlıklarımıza döneceğimizi biliyordum. Yine de, o bir saatlik "normal hayat" taklidi, ömrümden on yıl vermeye değerdi.
Melek’in o küçük dünyası, tabağındaki son lokmayla beraber sanki yeniden çatlamaya başladı. Gitme vaktinin geldiğini, senin yavaşça ayaklanmandan anladı. O an, parkın o neşeli havası bıçakla kesilmiş gibi dağıldı.
"Hayır... Gitme," dedi Melek. Sesi o kadar titrek çıktı ki, kalbime bir kurşun daha yediklerinden daha ağır oturdu.
Sen ona sıkıca sarılıp, "Gitmem gerek birtanem, hastanede bekliyorlar," diye açıklamaya çalışırken Melek’in gözyaşları senin omzuna boşalıyordu. "Anne gitme! Babamla beraber gelin, lütfen gitme!" diye feryat edişi, parktaki ağaçların yapraklarını bile titretirdi.
Ben orada, ellerim ceplerimde, çaresizliğin en dibini boylamış halde duruyordum. Bir tarafta sevdiğim kadının gitmek zorunda olduğu gerçeği, diğer tarafta kızımın parçalanan kalbi... Deniz, sen Melek'ten ayrılmaya çalışırken senin de gözlerinin okyanus gibi dolduğunu gördüm. O masmavi gözler, Melek’in her hıçkırığında biraz daha kararıyordu.
"Deniz..." dedim, sesim boğazımda düğümlenerek. "Biraz daha... yani, en azından sakinleşene kadar..."
Sen başını iki yana salladın, gözyaşını gizlemek için arkanı döndün ama o hıçkırığı duydum. "Yapamam Ateş. Kaldıkça daha zor oluyor. Hem... Bartu bekliyor."
Bartu ismini duyduğumda yumruklarımı sıktım ama sustum. Melek, senin hırkanın ucuna yapışmış, küçük elleriyle seni durdurmaya çalışıyordu. Sen onu yavaşça benden tarafa itip, "Söz veriyorum yine geleceğim Maviş, söz veriyorum," diyerek hızlı adımlarla parkın çıkışına doğru yürüdün. Arkana bakmadın. Bakarsan dönemeyeceğini biliyordum.
Melek yere kapaklanıp "Anne!" diye arkandan bağırdığında, onu kucağıma aldım. Çırpınıyordu, göğsüme yumruklar atıyordu. "Neden gidiyor baba? Sen mi kovdun onu? Neden bizle gelmiyor?"
"Şşşt... Tamam güzelim, tamam," diye fısıldadım, onu sımsıkı sararak. Kendi gözyaşlarımın onun saçlarına karışmasına engel olamadım.
Sen parkın kapısından çıkıp karanlıkta kaybolurken, ben o bankta, kucağımda ağlamaktan bitap düşmüş bir çocukla baş başa kaldım. Lisedeki o mektuplarda "Söz ver, hep benim doktorum olacaksın" demiştim ya hani... Sen bugün Melek’in karnını doyurarak onu iyileştirdin ama gidişinle ikimizin de ruhunda kapanmayacak bir yara açtın.
O gece eve dönerken arabanın içindeki o sessizlik, Melek’in hıçkırıklarından daha çok bağırıyordu sanki. Sen gitmiştin, biz ise yine o devasa, soğuk evin içinde senin kokunun kırıntılarını aramaya mahkum kalmıştık.
Eve vardığımızda Melek’in hıçkırıkları artık yorgun birer iç çekişe dönmüştü. Onu kucağımdan indirmedim; sanki yere bırakırsam o küçücük kalbi tamamen dağılacakmış gibi geliyordu. Merdivenleri ağır adımlarla çıktım, her basamakta omzumdaki sızı bana kim olduğumu ve neler kaybettiğimi hatırlatıyordu.
Onu yatağına yatırdığımda, elleri hâlâ tişörtümün yakasını sıkı sıkı tutuyordu. "Gitmedi değil mi baba? Rüya değil miydi?" diye fısıldadı uykulu sesiyle.
"Gitmedi güzelim, bak kokusu hâlâ burada," dedim, aslında kendi kendimi teselli ederek.
Deniz’in parkta ona sarılırken üzerine sinen o hafif çiçek kokusu, Melek’in saçlarına bulaşmıştı. Yanına uzandım, o küçücük elini avucumun içine aldım. Melek yavaş yavaş uykuya dalarken, ben karanlık tavanı izlemeye başladım. Bir mafya babası için "korku" lügatte olmayan bir kelimeydi ama o an ilk kez gerçekten korktum. Melek’in bu mahzunluğundan, Deniz’in o geri dönülmez gidişlerinden ve bu karanlığın ortasında ikisini de koruyamamaktan korktum.
Melek tamamen daldığında, elini yavaşça bıraktım ve alnına uzun bir öpücük kondurdum. Odasından çıkıp koridorun sessizliğine gömüldüğümde, evin o devasa boşluğu üzerime çöktü.
Aşağı inip mutfağa geçtim. Masanın üzerinde Melek’in bitiremediği o yemek kabı duruyordu. Deniz’in parmak izlerinin değdiği o plastik kap... Çöpe atmaya kıyamadım. Buzdolabına koyarken sanki ondan kalan son parçayı saklıyormuşum gibi hissettim.
Çalışma odama geçip bir sigara yaktım. Dumanı ciğerlerime çekerken zihnimde sadece parktaki o an vardı: Deniz’in ağlayarak arkasına bakmadan gidişi. Melek’i sakinleştirmiştim evet, ama kendi içimdeki o fırtınayı nasıl dindireceğimi bilmiyordum.
Telefonu elime aldım, mesaj kutusuna girdim. Yazıp yazıp sildim. En sonunda sadece şunu bıraktım ekranın karanlığında:
*"Uyudu. Saçlarında senin kokunla uyudu Deniz. Teşekkür ederim... Sadece bugünlük bize o yalan huzuru verdiğin için."*
Göndermedim. Telefonu masanın üzerine fırlattım. Karanlık odada tek başıma otururken, lisedeki o mektup yazan çocukla bugün elini kana bulayan adamın arasındaki o devasa uçurumda kaybolup gittim. Melek uyuyordu, Deniz uzaklardaydı; bense her zamanki gibi kendi cehennemimin nöbetini tutuyordum.
