24. bölüm · NABIZ VE KÜL

KÜLLERİN ALTINDA SON İSYAN

Nisa _

TENİN KARANLIK MÜHÜRÜ

Odanın içindeki o ağır, alkol kokulu hava, Ateş’in hırçın soluklarıyla iyice boğucu bir hal alıyordu. Artık aramızda ne kelimeler vardı ne de o aşılmaz gurur duvarları. Ateş’in o her zaman mesafeli, kontrollü duruşu tamamen dağılmıştı. Karşımda duran adam artık bir mafya babası değil, aylardır aç kalmış, tek arzusu benim tenim olan vahşi bir adamdı.
"Siktir..." diye inledi, saçlarımı avuçlarının içine alıp başımı geriye doğru çekerken. Gözleri, avını bulan bir yırtıcı gibi üzerimde geziniyordu. "Seni o tıp merkezinde, o beyaz önlüğün içinde izlerken, senin o masum, disiplinli halini bozmak için nasıl yandığımı bir bilsen... Deniz, sen benim hem cennetimsin hem de cehennemim. Ama bu gece, seni sadece cehennemime çekiyorum."
Beni yatağın üzerine öyle sert bir tutkuyla itti ki, odanın loşluğunda sadece birbirimizin ağırlaşan nefeslerini duyabiliyordum. Ateş üzerime eğildiğinde, göğsündeki o yabani kalp atışlarını kendi tenimde hissedebiliyordum. Elleri, vücudumun her santimini bir mülkiyet iddiasıyla, hırsla keşfediyordu.
"Bana aitsin," diye tısladı, boynumun girintisine dudaklarını bastırırken. Sesi sadece tutku değil, safi bir sahiplenme ve kıskançlık içeriyordu. "O hastanedeki her anın, o koridorlarda attığın her adım... Hepsi bana ait olmalıydı. Ama şimdi, burada, sadece benimsin."
Ateş’in hareketleri öylesine sert ve aceleciydi ki, sanki zamanın elimizden kayıp gideceğinden korkuyor gibiydi. Dudakları tenimde bir iz bırakmak istercesine geziniyor, her dokunuşuyla içimdeki o volkanı biraz daha harlıyordu. Onu daha çok istiyordum; onun o sertliğini, o kaba ama bir o kadar da yakıcı olan sahiplenme duygusunu...
"Ateş..." diye inledim, ellerimi onun terlemiş sırtına, o güçlü kaslarına bastırarak. "Canımı yak... Ama beni bir saniye bile bırakma."
Ateş, o sert çehresinde beliren çarpık, tehlikeli bir gülüşle karşılık verdi. "Sana kıyamam diyordum, ama yanılmışım," dedi boğuk bir sesle. "Seni bu kadar arzularken kendime bile kıyıyorum. Bu gece seni öldürene kadar seveceğim, Deniz. Kimsenin seni benden almasına, kimsenin o tenine bir daha dokunmasına izin vermeyeceğim."
O an, aramızdaki o devasa nefretin aslında sadece birbirimize olan o devasa açlığın bir maskesi olduğunu bir kez daha anladım. Ateş, üzerimdeki tüm o kuralcı, doktor, ağırbaşlı kimliğimi bir kenara süpürdü. Beni ben yapan her şeyi unutturdu. Sadece onun arzusuyla var olan, onun ellerinde şekillenen bir kadına dönüştürdüm.
Odanın içinde sadece birbirimizin tenine çarpan bedenlerimizin sesi, birbirimize olan o hırçın, küfürlü ve arzu dolu itiraflarımız vardı. Ateş’in her hareketi, sanki aylardır beklediği o intikamı alır gibi; ama o intikam, sadece daha büyük bir aşka dönüşüyordu. Bu odada, bu karanlığın içinde, yarın sabah hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, Leyla’nın, Aras’ın ve tıp merkezinin artık çok uzak birer hayal olduğunu bilerek birbirimize tutunduk. O an, tenimizdeki her bir çizik, her bir iz, birbirimizin üzerine attığımız o karanlık mühür gibiydi.
Ateş, üzerime çöktüğünde ağırlığı altında eziliyordum ama bu ağırlık, ihtiyacım olan tek şeydi. Gözlerindeki o vahşi karanlık, üzerimdeki tüm utancı bir kıvılcımla yakıp küle çevirmişti. Elini belimden yukarı, göğüslerimin üzerine doğru hırsla kaydırdı. Parmakları tenimde sanki bir şeyler arar gibi geziniyor, her dokunuşuyla derimin altında elektrikli bir sızı bırakıyordu.
"Bak bana," dedi nefes nefese, sesi odanın içinde bir kamçı gibi patladı. "Şu an sadece benim olduğun gerçeğini iliklerine kadar hisset."
Dudakları boynumdan omuzlarıma, oradan göğüslerimin ucuna doğru acımasız bir iştahla ilerlediğinde, başımı geriye atıp inlemekten kendimi alamadım. Dişlerini tenime geçirdiğinde canımın yanması umrumda bile değildi; aksine, bu acı beni daha çok kışkırtıyordu. Ateş, vücudumu avucunun içine alırken her hareketinde bir sahiplik duygusu vardı; sanki bir sanat eseri değil, fethettiği bir toprak parçası gibi üzerimde hak iddia ediyordu.
"Siktir..." diye küfretti, kendi kendine konuşur gibi, öfkeyle karışık bir hazla. "Vücudunun her santimi... Aylardır bu anı hayal ettim. O steril odalarda, seni o beyaz önlüğün içinde hayal ederken nasıl delirmediğime şaşırıyorum."
Elleri bacaklarımın arasında, kalçalarımda dolaşırken tenim onun sert temasından dolayı adeta kavruluyordu. Ateş, bacaklarımı ayırıp arama yerleştiğinde, aramızdaki o son engel de kalkmıştı. Tenlerimizin birleştiği o ilk anda, odayı dolduran ağır alkol kokusu ve tenimizin o tuzlu, yakıcı kokusu birbirine karıştı. Ateş, o ana kadar sergilediği o sertlikten çok daha derin, çok daha kontrolsüz bir dalga ile üzerime yüklendi.
Her hareketi, sanki aylardır içinde biriken o devasa öfkeyi ve tutkuyu bir anda dışarı atma çabasıydı. Nefes alışverişleri hızlanmış, alnından süzülen ter damlaları tenime düşerken, elleriyle omuzlarımı yatağa bastırıyordu. "Söyle bana," dedi, hırıltılı bir sesle, hareketleri hızlanırken. "Kimin olduğunu söyle, Deniz! Başka kimse senin bu tenine dokunabilir mi?"
"Sadece senin..." diye fısıldadım, tırnaklarımı onun kaslı sırtına, kürek kemiklerine geçirerek. "Sadece senin, Ateş."
Bu itiraf onu daha da kışkırttı. Ateş, temposunu daha sert, daha hoyrat bir hale getirdi. Göğsüm göğsüne çarptığında, kalbinin o düzensiz ve vahşi atışlarını sanki kendi kalbimmiş gibi hissediyordum. Aramızdaki bu tutku, artık bir sevişme değil, bir savaştı. Birbirimizi tüketmek, birbirimizin içine işlemek, birbirimizin üzerine silinmez izler bırakmak istiyorduk.
Odanın loşluğunda, terden birbirine yapışmış bedenlerimiz, ateşle suyun kavuşması gibiydi. Ateş’in her hamlesi, vücudumun en derinlerine ulaşmaya çalışırken, ben de ona aynı hırsla, aynı açlıkla karşılık veriyordum. Artık düşünemiyordum; sadece hissediyor, sadece onun o sert ve sahiplenici dokunuşlarına teslim oluyordum. Bu odada, bu karanlıkta, o gece, birbirimizi yok ederek ama birbirimizle bütünleşerek, bu hayatın tüm acılarını tenimizdeki o yakıcı hazla örtmeye çalışıyorduk.
Ateş’in hareketleri yavaşladı, ama bu bir duruş değil, aksine hazzı son damlasına kadar uzatmak isteyen bir işkenceci edasıydı. Üzerime biraz daha eğildi, omuzlarımı yatağa iyice sabitledi. Gözlerinin içine baktım; içindeki o saf öfke yerini tamamen çarpık, alaycı ve zafer dolu bir ifadeye bırakmıştı.
"İnle..." diye fısıldadı, sesi odadaki boğucu havayı yırtarak. "O tıp merkezindeki o soğuk, mesafeli doktorun, benim altımda nasıl eridiğini duymak... İşte bu, bu dünyadaki en büyük zevkim."
Her hamlesinde daha derin, daha yıkıcı bir ritim tutturmuştu. Çıkardığım her iniltide dudaklarının kenarında o meşhur, tehlikeli gülüşü beliriyordu. Benim acıyla karışık zevkten titreyen bedenimi izlemek, onun o gaddar ruhunu besliyordu. Sanki beni sadece fiziksel olarak değil, ruhumun en mahrem yerlerinden de esir alıyordu.
"Devam et," dedi, sesi bir emir gibi boğuk ve hırıltılı çıkıyordu. "Söyle bana Deniz, o çok güvendiğin aklın, o sarsılmaz gururun şu an nerede? Benim altımda, benden başka bir şey düşünemez haldesin."
"Pislik..." diye inledim, başım yastıkta bir sağa bir sola savrulurken. Tırnaklarımı omuzlarına geçirdim, o sert kasların altında deri parçalarcasına bastırdım. "Senden... senden nefret ediyorum."
Ateş bu sözü duyunca daha da kışkırdı. Beni daha sert, daha hükmedici bir şekilde kendine çekti. "Nefret et," dedi, alaycı bir sesle, dudakları kulağımın hemen yanında gezindi. "Bana olan nefretin bile benim için bir ödül. Çünkü o nefretin arkasında, benden başka hiç kimsenin göremediği o büyük açlığı görüyorum. Hadi, daha sesli... Herkes duysun seni nasıl sahiplendiğimi."
Hareketlerini öylesine hoyratlaştırdı ki, iniltilerim artık çığlığa dönüşüyordu. Her dokunuşu, vücudumun en hassas noktalarını birer mühür gibi damgalıyordu. Ateş, benim üzerimdeki o mutlak hakimiyetinden inanılmaz bir keyif alıyordu. Beni bir oyuncak gibi yönetiyor, tepkilerimle oynuyor, her iniltimle biraz daha kendinden geçiyordu.
Vücudumun her kası gerilmişti, Ateş’in o sert ve amansız ritmiyle ritim tutuyordum. Artık bir sınır kalmamıştı; onun bu alaycı bakışları, bu sahiplenici tavrı, beni daha da ileriye, mantığımın tamamen devreden çıktığı o karanlık uçuruma itiyordu. Ateş’in dudakları boynuma, göğüslerime, tenimin en korunmasız yerlerine inerken; onun her hamlesinde kontrolü biraz daha kaybettiğimi, onun o karanlık dünyasına daha da derinden battığımı hissediyordum.
"Seni zevkten mahvetmek," dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan, hareketlerini bir an bile yavaşlatmadan. "İşte benim intikamım bu, doktor. Seni, benim ellerimden başkasını hissedemeyecek kadar kendine bağımlı kılmak."
O an, odadaki tüm gerçeklik, Leyla, Aras, İzmir, yarınki tehlike, hepsi birer gölge gibi silinmişti. Sadece Ateş’in o alaycı bakışları, tenimdeki o sert dokunuşlar ve birbirimize karşı olan o vahşi, doyumsuz savaş kalmıştı. O, benim her iniltimle güçlenirken; ben, onun ellerinde bütünüyle eriyip gidiyordum.
Ateş’in o kendinden emin, zafer kazanmış gibi bakan gözleri, beni çileden çıkarmaya yetiyordu. Beni kendi oyuncağı sanması, kontrolün tamamen elinde olduğunu düşünmesi... O an, damarlarımdaki alkolün verdiği cesaretle içimdeki o dik başlı, boyun eğmeyen kadın uyandı. Ateş’in o sertliğini, o alaycı gülüşünü bana karşı kullanmasına izin vermeyecektim.
O, beni altına sabitlemiş, ritmi belirlediğini sanırken; ani bir hamleyle belimi yukarı doğru büktüm ve bacaklarımı onun beline doladım. Ateş, bu beklenmedik hareketim karşısında şaşkınlıkla kısa bir an duraksadı, ama gözlerindeki o alaycı parıltı daha da güçlendi.
"Altında ezileceğimi mi sandın, Kaplan?" dedim, nefes nefese ama meydan okuyan bir tonla. "Senin o oyunlarında figüran olmaya niyetim yok."
Tırnaklarımı onun sırtında gezdirerek, kaslarını daha sert bir şekilde kavradım. Ateş, üzerime eğilip dudaklarıma yapışmaya çalıştığında başımı yana çevirip kaçtım ve kulağına eğildim. "Senin intikamın buysa," diye fısıldadım, sesimdeki o zehirli tonla, "benimki de seni bu odada, kendi arzunun içinde boğmak olacak."
Ateş’in dudaklarından kaçan o hırıltı, bu sefer şaşkınlıktan değil, yükselen bir ateşten geliyordu. Beni tuttuğu gibi yatağın üzerine döndürdüm, hareketin ağırlığıyla dengesini kaybettiğinde fırsatı değerlendirdim. Artık savunmada değildim; tam tersine, onun o sertliğini ve hoyratlığını kendi lehime kullanmaya başladım.
"Şimdi bak bana," dedim, onun üzerine çıkıp, saçlarını geriye doğru sertçe çekerek. Gözleri kararmıştı. O alaycı gülüşü silinmiş, yerine o her zaman görmeye çalıştığım saf tutku ve yer yer de şaşkınlık yerleşmişti. "Kontrolün kimde olduğunu, tenindeki bu izler hatırlatır sana."
Onun gibi sert, onun gibi hoyrat ama bir o kadar da intikam dolu hareketlerle üzerine yüklendim. Ateş’in soluğu kesildiğinde, az önce benim çıkardığım o iniltileri bu sefer ondan duymak, içimdeki zafer ateşini daha da körükledi. Ateş, ellerini yatağın kenarlarına geçirip tırnaklarını çarşaflara geçirdiğinde, artık oyunun kuralını benim belirlediğimi anladı.
"Siktir..." diye inledi, göğsü hızla inip kalkarken. "Sen... sen gerçekten tam bir baş belasısın, Deniz."
"Belanı seveceksin o zaman," dedim, hareketlerimi daha da derinleştirerek.
Ateş, alttan bana bakarken, gözlerindeki o mafya lideri kibri yerini tamamen teslimiyete bırakmıştı. Artık o hükmeden değil, benim arzularımın altında nefes nefese kalan bir adamdı. Birbirimize karşı verdiğimiz bu fiziksel savaşta, kimin kazandığı veya kimin kaybettiği artık önemli değildi. Önemli olan, o gece bu odada, birbirimizin ruhunu ve bedenini, nefretle karışık o en yoğun tutkuyla nasıl darmadağın ettiğimizdi. Ateş, artık benim üzerimdeki o sahte üstünlüğünü bırakmış, benimle birlikte o uçurumun kenarında, düşüşün hazzın Arasında
Odada sadece bizim hırıltılı nefeslerimiz ve dışarıdaki İzmir gecesinin uğultusu vardı. Ateş, altımda uzanmış, kasları gerginlikten titrerken, o bildik "yenilmez" ifadesini tamamen yitirmişti. Az önce bana meydan okuyan, beni kendi arzusuyla hizaya getirmeye çalışan o mağrur adam gitmişti; yerine, benim her hamlemle daha çok sarsılan, savunmasız bir Ateş gelmişti.
Bir an duraksadım. Nefes alışverişim düzensizdi, vücudumun her hücresi ona olan açlığımın yarattığı o tatlı sızıyla doluydu. Ateş’in elleri yavaşça kalktı, havada bir an asılı kaldıktan sonra titreyerek belimi kavradı. O an, o meşhur Kaplan sertliğinin aslında benim en ufak bir sarsıntımda bile çatlayabileceğini gördüm. Gözlerinde, beni bu odada parçalamakla bana kıyamamak arasındaki o ince, tehlikeli çizgide gidip gelen bir acı vardı.
"Deniz..." diye inledi, sesi bir yalvarış gibiydi. Ellerini belimden yukarı kaydırıp saçlarımı okşadı. Dokunuşu az önceki o hoyratlıktan çok uzaktı; adeta kırılacak bir kristale dokunur gibi nazikti. "Beni böyle ateşe atmaya hakkın yok. Seni bu kadar severken, sana bu kadar ihtiyaç duyarken... Sana kıyamıyorum."
Onun bu zayıf anını yakalamak, içimdeki o öfkeli kadını bile eritmeye yetti. Eğildim, alnımı alnına yasladım. Terle nemlenmiş tenlerimiz birbirine yapışmıştı.
"Kıyamıyorsan, bırakma," diye fısıldadım dudaklarına. "Beni korumak için kendinden vazgeçtiğin gibi, beni sevmek için de kendinden vazgeç."
Ateş, bir an için gözlerini sımsıkı yumdu. O koca elleri yüzümü çevreledi, sanki dünyayı ellerinin arasında tutuyormuşum gibi başımı sıkıca tuttu. "Seni o tıp merkezindeki steril hayatından çekip buraya, bu kirli dünyaya getirdiğim için kendimden nefret ediyorum," dedi, sesi boğuk ve pişmanlık doluydu. "Ama seni bir saniye bile yanımda görmemek, cehennemin dibini boylamaktan daha ağır geliyor. Sana her dokunuşumda, kendime karşı bir savaş veriyorum. Seni kırmak istemiyorum ama sana olan bu açlığım... Beni öldürüyor."
Ateş, beni üzerine çekti ve sıkıca göğsüne bastırdı. Artık bir savaş değil, bir teslimiyet anıydı. Kalbinin atışlarını göğüs kafesimde hissetmek, onun o sert kabuğunun altında nasıl bir merhamet barındırdığını bir kez daha hatırlattı. Mafya dünyasının o acımasız kuralları, kapıdaki silahlı adamlar, Leyla’nın karanlık planları... Hepsi bu odanın dışında kalmıştı.
"Deniz," dedi, çenesini saçlarıma yaslayarak. "Bana öyle bir bakıyorsun ki, dünyayı karşıma alabilirim. Aras abin gelip boğazıma sarılsa bile, senin bu bakışın için o bıçağı göğsüme gömerim."
Bunu söylerken sesi o kadar sahici, o kadar içtendi ki, gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Bu adam, İstanbul’un sokaklarını korkudan titreten o soğukkanlı katil değildi; o, benim için kendi celladı olmaya hazır olan adamdı.
"O zaman bu gece," dedim, sesimdeki her türlü meydan okumayı atarak, "sadece benim ol. Kimsenin değil, sadece benim."
Ateş, dudaklarını boynumun tam damarının üzerine bastırdı, bir öpücükten çok bir mühür gibi... "Sadece senin," diye mırıldandı.
O gece, birbirimizin üzerinde bıraktığımız her iz, aslında birbirimize olan o çaresiz düşkünlüğümüzün bir kanıtıydı. Ateş, beni her hareketinde bir kez daha keşfederken, bir yandan da korkuyordu; sanki bir anlık dikkatsizliğiyle beni incitecekmiş, ruhumdaki o ince sızıyı daha da derinleştirecekmiş gibi. O, benim için dünyayı yakabilecek bir adamken; ben, onun ellerinde, sadece bir kadına, en savunmasız, en aşık halime dönüşüyordum.

Odanın havası ağırlaşmış, ter ve tutkunun o keskin, baş döndürücü kokusu sinir uçlarımı uyuşturuyordu. Ateş’in üzerimdeki hakimiyeti, o vahşi ve sahiplenici dokunuşları, artık sadece bir tutku değil, neredeyse bir ibadet gibiydi. Gözlerindeki o alaycı parıltı, yerini bütünüyle, beni arzusunun en karanlık dehlizlerinde boğmaya yemin etmiş bir adamın kontrolsüz açlığına bırakmıştı.
Tam o sırada, Aras’ın eski pikabından mı yoksa yan odadaki bir cihazdan mı geldiğini anlamadığım, boğuk ve cızırtılı bir ses duyuldu. Odanın sessizliğini parçalayan o tanıdık, yasaklı tınılar... **Sezen Aksu’nun "Bile Bile"** şarkısı çalmaya başladı. O kadife ses, odanın içindeki bu hoyrat ve tekinsiz atmosferle öyle zıt bir uyum içindeydi ki, tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.
"Bile bile,yine bile bile,
Yine düştüm,yine düştüm aynı ateşe,
Bile bile,yine bile bile,
Yine geldim,yine geldim aynı kördüğüme..."

Ateş, şarkının o çarpıcı sözlerini duyunca beni yatağa daha sert bastırdı. Hareketlerini müziğin ritmiyle birleştirip, tenimdeki her noktada kendi iradesini mühürlemeye başladı. O an, bu şarkı bizim hikayemizden başka bir şey değildi; uçuruma gideceğimizi bile bile birbirimize düşüşümüzün, o kördüğümün şarkısıydı.
"Kimine göre delilik,kimine göre sevdalı,
"Benimki sadece yaralı, yaralı, yaralı..."
Ateş dudaklarını boynumdan kulak mememe doğru sürükledi, dişlerini hafifçe geçirdiğinde acıyla karışık bir inilti dudaklarımdan döküldü. Müzik, sanki onun hareketlerine eşlik edercesine yükseliyordu. O, benim her iniltimle, sanki şarkının nakaratındaki o "deliliği" daha derin yaşıyordu. Elleri vücudumda vahşice geziniyor, her dokunuşuyla beni kendine biraz daha bağımlı, biraz daha teslim kılıyordu.
"Aşk değil bu,bir nevi yangın,
Sarmış bedenimi, sarmış ruhumu, sarmış aklımı,
Sorma bana,sorma artık,
Bu uçurumun sonunda kimin kazandığını..."
Gözlerimi kapattım. Ateş’in ağırlığı, nefesinin yakıcılığı ve müziğin o teslimiyet dolu melodisi birleşmişti. O an, Ateş’in benim üzerimdeki o hoyrat ama bir o kadar da kıyamadığı, o "sapıkça" diye tanımlayabileceğim kadar takıntılı ve yoğun sahiplenme duygusunu iliklerime kadar hissediyordum. Beni parçalamak istiyordu, evet; ama parçalarımı kendi elleriyle, her dokunuşuyla tekrar birleştirmek, beni sadece kendine ait bir heykele dönüştürmek ister gibiydi.
Müziğin ritmi, Ateş’in hareketlerinin hızıyla paralel olarak hızlandı. Oda, ter, alkol ve o tutkunun yarattığı ağır atmosferle tamamen doluydu. Ateş, beni her hamlesinde biraz daha kendine mühürlerken, şarkının sözleri ruhumun en derin yerinde yankılanıyordu.
"Bile bile,yine bile bile,
Sarıldım o zehirli hançere..."
Ateş’in elleri omuzlarımı kavradı, tırnaklarını derime geçirdi. "Bile bile," diye fısıldadı kulağıma, nefesi titriyordu. "Seni mahvederken bile bile kendi sonumu hazırlıyorum, Deniz. Ve sen... sen de bu zehri benden daha çok istiyorsun."
Evet, istiyordum. Biliyordum; bu adamın karanlığı, benim ruhumun en ücra köşelerini aydınlatıyordu. Yarın neler olacağı, Aras’ın ne diyeceği, tıp merkezinde bizi nelerin beklediği umrumda değildi. Bu şarkı, bu oda, bu adam ve benim ona olan o yıkıcı, o zehirli bağlılığım... Hepsi bu anın içindeydi. Ateş, beni kendi arzusuyla yoğururken, müziğin o hüzünlü ve çarpıcı sözleri eşliğinde, o kördüğümün tam merkezinde, birbirimizi tüketene kadar savaşmaya devam ettik.
Müzik odada yankılanmaya devam ederken, Ateş'in üzerimdeki hakimiyeti artık bir tutkudan ziyade, zihnimin tüm savunma duvarlarını yıkan bir işgale dönüşmüştü. "Bile bile.." Gerçekten de bile bile, bizi uçuruma sürükleyen bu adamın kollarında kendi sonumu hazırlıyordum. Ateş, müziğin o ağır ritmiyle hareketlerini öyle bir senkronize etmişti ki, sanki kendi içindeki o karanlık dehlizlerin en derin köşelerini bana göstermeye yemin etmişti.
Ellerinin sertliği, parmaklarının tenimde bıraktığı izler; hepsi sanki "Sadece benimsin" diye haykırıyordu. Beni altına alıp, saçlarımı avuçlarının içine hapsederek başımı geriye doğru çektiğinde, bakışlarındaki o vahşi sahiplenme duygusu ruhumu çıplak bıraktı. O an ne tıp merkezi, ne İstanbul’un o soğuk kuralları, ne de Aras’ın korumacı duvarları vardı. Sadece Ateş’in o zehirli, yakıcı ve bitmek bilmeyen arzusu vardı.
"Hala nefret ediyor musun?" diye hırladı, hareketlerinin ritmiyle sarsılırken. Sesi, şarkının o cızırtılı vokalinin altında bir yılan gibi kıvrılıyordu. "Bu kadar çaresizken, benim altımda nefes nefese kalmışken... Hala o soğuk doktoru mu oynamak istiyorsun?"
"Sus..." diye inledim, tırnaklarımı onun kaslı sırtına, omuzlarına saplayarak. "Sadece devam et..."
Daha da sertleşti. Ateş’in her hamlesi, ruhumun derinliklerine kazınan bir darbe gibiydi. O, beni sadece bir kadın olarak değil, sanki hayatının en büyük, en tehlikeli ödülü gibi fethediyordu. Beni kendi zevkinin merkezine yerleştirmişti ve her iniltimle, her çırpınışımla o zevki biraz daha manipüle ediyor, beni kendine daha çok bağlıyordu.
"Sarmış bedenimi, sarmış ruhumu, sarmış aklımı ..."
Şarkının nakaratı odayı doldururken, Ateş dudaklarını boynumdan aşağıya, göğüslerimin arasına, o en hassas noktalarıma bastırarak geziniyordu. Bir an durdu; gözleri, gözlerimde o kadar derin, o kadar savunmasız bir yer buldu ki, mafya dünyasının o acımasız adamının arkasına saklanan o küçük, yaralı çocuğu gördüm. Ama bu merhamet anı, sadece birkaç saniye sürdü. Ardından, sanki o anlık zayıflığını örtmek istercesine, beni çok daha hırçın, çok daha "sapıkça" bir arzuyla kendine çekti.
"Sen benim cehennemimsin Deniz," dedi, sesi o kadar boğuktu ki, neredeyse bir fısıltıdan ibaretti. "Ama inan bana, bu cehennemde yanmak için ömrümü vermeye razıyım."
Onun bu teslimiyet dolu itirafı, içimdeki o son direnci de kırdı. Birbirimizin üzerinde bıraktığımız her tırnak izi, birbirimizin tenine akıttığımız her ter damlası, bu kördüğümün kopmaz bir parçası gibiydi. Ateş’in o sert ve amansız dokunuşları, müziğin o acı dolu notalarıyla birleşip odanın içindeki havayı adeta elektriklendirdi. Biz artık iki ayrı insan değil, aynı acıyı, aynı hazzı ve aynı karanlığı paylaşan, birbirine zincirlenmiş iki yabancıydık.
O gece, İzmir’in o ıssız evinde, dışarıdaki hayatın tüm yükünü geride bırakıp sadece birbirimizin bedeninde eridik. Ateş’in o hırçın dokunuşları, benim o bitmek bilmeyen çığlıklarım ve Sezen Aksu’nun o hüzünlü sesi... Hepsi birleşip, hayatımızın en tehlikeli ve en tutkulu anlarını oluşturdu. Yarın, güneş doğduğunda neyle karşılaşacağımızı bilmeden, birbirimizi tüketene kadar bu "kör düğümün" içinde kaybolduk.