4. bölüm / 6
Mecmua-i Hayal - Sayı 1"ESKİ BİR SANDIKTAN ÇIKAN MEKTUPLAR"
Bölümler 6Şu an: "ESKİ BİR SANDIKTAN ÇIKAN MEKTUPLAR"
Anneannem vefat ettiğinde, ardında koca bir ev ve o evin tavan arasında unutulmuş bir sandık bırakmıştı. Sandık, ceviz ağacından yapılmış, üzeri sedef kakmalarla süslenmişti. Kilidi paslanmıştı ama zorlamayla açıldı. İçinden çıkanlar, sadece sararmış kâğıtlar değil, koca bir geçmişti. Mektuplar... Onlarca mektup...
İlk mektubu açtığımda titrediğimi hatırlıyorum. Zarftan yayılan lavanta kokusu, yıllara meydan okurcasına hâlâ keskindi. Mektup, anneannemin genç kızlık yıllarına aitti. Hitap ettiği kişi, adını hiç duymadığım bir adamdı: "Sevgili Rüstem". Anneannem, dedemle evlenmeden önce bir başkasını sevmişti. O an dünya başıma yıkıldı sandım. Ama sonra anladım ki hayat, siyah ve beyazdan ibaret değilmiş; grinin binbir tonu varmış.
Mektupları tarih sırasına göre dizdim. 1943 yılının sonbaharında başlıyordu yazışmalar. Anneannem, Rüstem'e yazdığı ilk mektupta, onunla bir bahar günü çınar ağacının altında nasıl tanıştığını anlatıyordu. Kelimeleri öyle içten, öyle sahiciydi ki... "Gözlerinizin rengini unutamıyorum," diyordu bir satırda. "Ne zaman gökyüzüne baksam, sizin gözlerinizi görüyorum." Bu sözler, seksen yıl sonra bile kalbimi sızlattı.
Rüstem'in cevapları da vardı sandıkta. O da en az anneannem kadar tutkulu yazıyordu. Ama mektuplar ilerledikçe bir hüznün çöktüğünü fark ettim. Rüstem askere gitmişti. Cepheden yazdığı mektuplar, kurşun kalemle, aceleyle yazılmış, bazen yarım kalmış satırlarla doluydu. "Bu gece yıldızlar çok parlak," diyordu birinde. "Belki de aynı yıldızlara bakıyorsundur şimdi. Bu düşünce beni avutuyor."
1945 yılının Mart ayında gelen bir mektup, hikâyenin kırılma noktasıydı. Rüstem artık yazmıyordu. Onun yerine, bir arkadaşı yazmıştı. "Rüstem, dün gece şehit düştü," diyordu kısaca. "Son anlarında sizin adınızı sayıkladı. Mektuplarınızı göğüs cebinde taşıyordu." İşte o satırı okuduğumda, gözyaşlarımı tutamadım. Anneannem, sevdiği adamı bir daha hiç görememişti.
Ama sandıkta bir sürpriz daha vardı. En altta, dedeme yazılmış mektuplar duruyordu. 1947 yılına tarihlenmişlerdi. Anneannem, dedemle tanıştıktan sonra da yazmaya devam etmişti. Ama bu kez daha dingin, daha olgun bir sesle. "Hayat devam ediyor," diyordu birinde. "Rüstem'in hatırasını hep kalbimde taşıyacağım, ama sizinle yeni bir sayfa açıyorum. Bu, ihanet değil; yaşamak."
Sandığın kapağını kapattığımda, elimde sadece mektuplar değil, koca bir insanlık dersi vardı. Anneannem, kaybetmeyi ve yeniden başlamayı bilmişti. Sevdayı, vefayı, ama en çok da hayata tutunmayı öğretmişti bana, ölümünden sonra bile. Şimdi bu satırları yazarken, o sandığın başında geçirdiğim saatleri hatırlıyor ve anlıyorum ki asıl miras, evler ya da paralar değil; böyle sandıklar, böyle mektuplar, böyle hikâyelerdir.
Zeynep Nilüfer Kaya
Öykü
