31. bölüm · MARKET (Yarı texting)

31

Yağmur Yy

Zeynep sabah gözlerini açtığında, göğsünün ortasında dünden kalma o kıpırtılı sıcaklık hâlâ duruyordu. Dün gece loş koridorda Yusuf’un o derin, odaklanmış bakışlarla söylediği cümle zihninin içinde yankılanıp duruyordu: “İnsanlar bazen... yakışanı söylüyor.” Yüzünü yastığa gömdü, parmaklarıyla şakaklarına vuran o tatlı harareti bastırmaya çalıştı. Bir insanın tek bir cümlesi, bir bakışı nasıl oluyordu da insanın bütün gününü, bütün uykusunu ele geçirebiliyordu?
Yatağın içinde doğrulduğunda gözleri aynaya kaydı. Yüzünde, daha önce hiç tanımadığı, bakışlarına yerleşmiş o hevesli, kırılgan ama bir o kadar da sığınak bulmuş ifada vardı. Kendi gözlerindeki bu değişimi görmek yanaklarını bir kez daha alev alan bir utançla doldurdu.
Hızlıca giyinip kapıya yöneldiğinde ayakkabısının bağcıkları birbirine dolaştı. Telaşla eğilip onları çözmeye çalışırken arkasından Defne’nin o muzip, her şeyi gören sesi yükseldi:
"Yavaş git yavaş, düşeceksin enişteyi göreceğim diye!"
Zeynep’in elleri bir an bağcıkların üzerinde donakaldı. Başını hızla kaldırıp kaşlarını çatmaya çalışsa da gözlerindeki o saklayamadığı ışıltı onu ele veriyordu. "Saçmalama Defne! Servisi kaçırmayayım diye acele ediyorum!"
Defne gözlerini devirip kıkırdadı, Zeynep’in bu çocuksu telaşının altındaki o derin hissi çoktan okumuştu. "Tabi tabi, kesin servis içindir..." deyip içeri geçerken, salondan onları izleyen Sevda’nın bakışları kızının üzerindeydi. Sevda hiçbir şey söylemedi ama gözlerindeki o durgun, anaç şefkatte derin bir kabulleniş vardı. Kızının gözlerindeki o güveni, bir adamın varlığıyla gelen o huzurlu pembeliği görmüştü. Bir annenin içini rahatlatan o sessiz onay, Sevda’nın dudaklarında incecik bir tebessüm olarak kaldı.
Markete adım attığında Zeynep’in adımları her zamankinden daha çekingendi. Kasaya oturup ekranı açtı ama zihni tamamen reyon aralarındaki o tanıdık gölgeye kilitlenmişti.
Kasanın yanındaki çikolataları düzenleyen Asya, Zeynep’in kendi kendine dalıp gitmelerini, parmaklarının hırkasının ucunu durmadan büktüğünü fark ettiği an yanaştı. Kimsenin duymayacağı şekilde fısıldadı:
"Ne yaptın kız aşık?"
Zeynep’in kalbi ağzına geldi. Panikle etrafı taradı. "Sus kız, biri duyacak!"
Asya onun bu halindeki tatlı çaresizliğe gülümsedi. Zeynep panikliyordu çünkü içindeki bu his o kadar yeni, o kadar mahremdi ki bir başkasının sesli söylemesi bile o büyülü örtüyü kaldıracakmış gibi geliyordu. Kasa şefi yanlarına doğru adımlayınca Asya hemen kendi reyonuna kaydı.
O sırada Yusuf, orta reyonun başında durmuş, çalışanlara yön veriyordu. Ama aklı bir an olsun görevinde değildi. Göğsündeki o birikmiş yorgunluk, Zeynep’i her gördüğünde, onun o gülünce gözlerinin kenarında beliren küçük çizgilere baktıkça eriyip gidiyordu. Yusuf onun yanında olmayı, sadece o duru yüzünü izlemeyi, gözlerinin kısılarak gülmesini seyretmeyi her şeyden çok istiyordu. Zeynep onun için sadece sevdiği kadın değil, fırtınalı bir günden sonra sığınılan o sakin limandı.
Depodan çağrıldığı haberini alınca başını sallayıp oraya geçti. İşi biter bitmez adımları müdürler odasına yöneldi. Masanın üzerindeki yemek molası çizelgesini açtığında parmakları hızlıca kâğıdın üzerinde kaydı: Kasa - Zeynep - 16.00.
O ismi gördüğü an Yusuf’un yüzüne yayılan o içten tebessüm, günün bütün yükünü sildi. Kâğıdı özenle yerine bırakıp üst müdürünün yanına gitti. "Ben bugün 4'te çıksam olur mu yemek molasına?" diye sordu. İstese mola saatini zaten kendi belirlerdi ama bu bir yetki kullanımı değil, tamamen Zeynep’in olduğu o zamana sığınma arzusuydu.
Saat 16.00 olduğunda Zeynep tepsisini alıp yemekhanedeki tenhalığa çekildi. Çorbasından ilk kaşığı alırken tam karşıdan yemekhaneye giren Yusuf’la göz göze geldi.
İçinden "Çok fazla tesadüf oldu bu..." diye geçirdi ama biliyordu; bu bir tesadüf değildi. Yusuf’un o derin, korumacı bakışlarındaki kararlılık bunu bağırıyordu. Yusuf, Zeynep’in o şaşkınlıkla büyüyen gözlerini, şakaklarına yürüyen hafif kızıllığı izlerken dudaklarının kenarıyla gülümsedi. Bütün dünyayı dışarıda bırakıp sadece o iki masa arasındaki mesafede var olmak istiyordu.
Zeynep’in cebindeki telefon titredi.
Yusuf: Bugün fulüm, beraber gidelim mi yürüyerek?
Zeynep’in dudakları kendiliğinden kıvrıldı, kalbi hızlı bir ritme geçti. Ama iki masa ötede duran kasa şefinin pür dikkat ona baktığını fark edince bakışlarını hemen sertleştirmeye çalıştı. Biri onların arasındaki bu çekimi anlayacak diye ödü kopuyordu. Telefonu masanın altında gizleyerek yazdı:
Zeynep: Teyzemlere gideceğim, sana uzak kalır.
Anında cevap düştü ekrana.
Yusuf: Olsun, sohbet ederek gitsek beraber, olmaz mı?
Zeynep’in içindeki o katı katmanlar Yusuf’un bu sabırlı, vazgeçmeyen üslubu karşısında bir kez daha eridi.
Zeynep: Olurrr.
Kafasını kaldırdığında şefle yeniden göz göze gelince panikle dudaklarını büküp zoraki bir gülümseme yolladı ve hemen tabağına döndü. Yusuf, onun bu çırpınışlarını, şeften kaçışını izlerken içindeki o sahiplenme duygusunun daha da köklendiğini hissetti. Onu korumak, bu masum ürkekliğini avuçlarının arasında saklamak istiyordu.
Akşam mesai bitiminde Zeynep servis şoförüne, "Abi, akrabam gelecek beni almaya, beni beklemeyin" deyip binanın arka tarafındaki loş koridora geçti. Duvara yaslanıp telefonunu çıkardı:
Zeynep: Ben arka taraftayım, bekliyorum.
Tam kafasını kaldırdığı an arkasındaki gölgeyle irkilip hafif bir çığlık attı, elini göğsüne bastırdı.
Yusuf bir adım geri çekilip ellerini kaldırdı. Sesinde Zeynep’i incitmiş olmaktan korkan o kırılgan, yumuşak ton vardı: "Özür dilerim, gerçekten korkutmak istemedim..."
Zeynep derin bir nefes alırken bakışları Yusuf’un suçlu bir çocuk gibi duran yüzüne takıldı. "Aklım gitti ya!"
Yusuf’un yüzüne o huzurlu gülüşü yayıldı. "Haydi gidelim mi ?"
Sokağa çıktıklarında akşamın serinliği yüzlerine vurdu. Yusuf adımlarını Zeynep’in küçük, çekingen adımlarına uyladı. Birlikte yürürken aralarında kelimelerden çok daha fazlası akıyordu. Yusuf onun yanındaki o utangaç duruşunu, konuşurken başını hafifçe öne eğişini, her fısıltısında sesinin nasıl yumuşadığını izliyordu. Yol bitmesin istiyordu. Bu sokak, bu akşam ve yanındaki bu kız...
"Bugün yemekhanede şefin sana nasıl baktığını gördüm," dedi Yusuf, sesi sokağın sessizliğine karışırken. "Telefonu saklamaya çalışman çok komikti."
Zeynep bakışlarını kaçırdı. "Kadın gözünü dikmiş bakıyordu, ne yapayım? Yakalanacağız diye ödüm koptu."
Yusuf duraksadı. Bakışları Zeynep’in yüzünde takılı kaldı. "Yakalansak ne olacak sanki?"
Zeynep de durdu. Yusuf’un gözlerindeki o arkasında duran, hiçbir şeyden çekinmeyen, kendinden emin ifadeyi görünce bir an nefesi kesildi. Sokağın sessizliğinde kendi kalbinin gürültüsünü duymasın diye sesini alçaltıp hızlıca konuştu:
"Nasıl ne olacak? İkimizi de işten mi atsınlar? Hem sen müdürsün, bu zamana kadar çok emek verdin... O yüzden kimsenin bir şey anlamaması lazım Yusuf Bey."
Yusuf, Zeynep’in panikle her sıkıştığında o resmiyetin arkasına sığınmaya çalışan çocuksu haline içten bir kahkaha attı. Bakışlarındaki o yoğun şefkat, kızın üzerindeki bütün o endişeyi tek hamlede silip atacak kadar güçlüydü.
"Peki Zeynep Hanım," dedi, sesindeki o tatlı muziplikle. "Siz nasıl derseniz öyle olsun."
Yeniden yan yana adımlamaya başladıklarında aralarındaki o kısa, huzurlu sessizlik sokağın serinliğine karıştı. Zeynep, Yusuf’un hemen yanı başındaki adımlarına bakıyor, onun kendi temposuna uymak için bilerek yavaşladığını fark ettikçe içindeki o sıcaklığın daha da yayıldığını hissediyordu. Yolun sonu, teyzesinin sokağına doğru yaklaştıkça adımları ikisinin de elinde olmadan biraz daha ağırlaştı. Ayrılma vaktinin geldiğini hissetmek, ikisinin de göğsüne tatlı bir ağırlık bırakıyordu.
Yusuf ellerini cebine geçirdi, bakışlarını sokağın loş ışıklarından çekip Zeynep’in yüzüne çevirdi. Konuyu o akşamın çekingenliğinden alıp yarının heyecanına taşımak ister gibi sesi yumuşadı:
"Yarın sabah kaça doğru çıkalım?" diye sordu. "Sen nasıl dersen öyle yapalım."
Zeynep başını hafifçe eğip gülümsedi. Parmakları hırkasının düğmesine gitti, içindeki o utangaç kıpırtıyı gizlemek ister gibi sıkıca kavradı kumaşı. "Annemler sabah erkenden kalkar zaten. Kutular falan hazır ama... şu gider borusu ve eksikler var onlar kafamı kurcalıyor ilk onları halletmem lazım."
Yusuf duraksadı, adımları tamamen kesildi. Dönüp doğrudan Zeynep’in gözlerinin içine baktı. O bakışta öyle sarsılmaz, öyle insanı içine alan bir kararlılık vardı ki Zeynep’in içindeki bütün o ev taşıma stresi tek bir saniyede eriyip gitti.
"Hiçbir şeyi kafana takmayacaksın," dedi Yusuf. Sesi pürüzsüz, sığınak gibi sıcaktı. "Yarın sabahtan itibaren oradayım. O boruyu da hallederiz, taşınacak ağır ne varsa onu da. Sen sadece yanımda dur, yeter. Tek bir şeyi bile yalnız başına halletmek zorunda değilsin artık."
Tek bir şeyi bile yalnız başına...
Bu cümle Zeynep’in göğsünün ortasına bir kuş gibi kondu. Bütün hayatı boyunca hep kendi başının çaresine bakmaya, güçlü durmaya alışmış bir kız için, arkasında böyle duran bir adamın varlığı tarif edilemez bir duyguydu. Başını kaldırıp Yusuf’un yüzüne baktığında, adamın gözlerinde kendisini kaybetmekten korkan ama bir o kadar da sahip çıkan o derin adanmışlığı gördü.
"Yusuf..." dedi Zeynep kısık bir sesle. Adını söylerken sesi titramişti. "Çok yorulacaksın ama. Bütün hafta çalıştın, tek izin günün..."
Yusuf hafifçe öne eğildi, aralarındaki mesafeyi bir nefes kadar kısalttı. Dudaklarında Zeynep’in içini eriten o mahcup ama kendinden emin tebessüm belirdi.
"Benim yorgunluğum senin yanında geçiyor Zeynep," dedi, kelimeleri gecenin serinliğine fısıldar gibi döküldü dudaklarından. "Hafta boyunca tek beklediğim şey yarın sabah seninle o nalbura gitmek, o eksikleri tamamlamaksa... buna yorulmak denmez."
Zeynep yutkundu. Yanaklarına vuran o yoğun sıcaklık artık gizlenecek gibi değildi. Yusuf onun bu savunmasız, bu tatlı hallerini izlerken bakışlarındaki şefkat daha da derinleşti. Zeynep’in gözlerinin kısılması, fısıltıyla konuşurken kirpiklerinin titremesi... Yusuf bu detayların her birini kalbine kazımak istiyordu.
"Tamam o zaman," dedi Zeynep, gözlerini Yusuf’un gözlerinden alamayarak. "Sabah 8'de... hazırım ben."
Zeynep’in yüzündeki o tatlı kızıllığı, gözlerinin utançla yere kayışını bir süre daha izledi Yusuf. Sokağın sonuna yaklaştıkça havadaki o vedalaşma hissi ikisinin de adımlarını ağırlaştırıyordu.
Yusuf hafifçe başını çevirip Zeynep’in profiline baktı. Yüzüne vuran o loş ışıkta kızın kirpiklerinin nasıl titrediğini, dudaklarını hafifçe büzüşünü izlerken içindeki o huzurlu tebessüm derinleşti.
"Güzel," dedi sesi gecenin serinliğine karışırken. "Anlaştık o zaman."
Birlikte birkaç adım daha attılar. Yolun bittiğini, teyzesinin oturduğu binanın demir kapısının hemen önünde durduklarını fark ettiklerinde ikisi de aynı anda duraksadı. O an sanki sokağın bütün gürültüsü çekildi.
"Geldik." dedi Zeynep kısık bir sesle.
Yusuf ellerini cebine koydu. Bakışları Zeynep’in yüzündeki her bir detayı ezberlemek ister gibi gezindi. "Teşekkür ederim benimle yürümeyi kabul ettiğin için."
Zeynep başını kaldırdı, Yusuf’un gözlerinin derinindeki o sığınakla buluştu gözleri. "Asıl ben teşekkür ederim. O kadar yolu benim için yürüdün."
Yusuf’un sesindeki o derin, sarsılmaz sıcaklık sokağın loşluğuna yayıldı:
"Seninle olduktan sonra yolun bir önemi yok..."
Cümlesi bittiğinde hemen bir veda kelimesi dökülmedi dudaklarından. Sokağın köşesindeki sarı lamba tam üstlerine vuruyor, Yusuf’un yüzünü yarım bir gölgeyle aydınlatıyordu. Zeynep gitmek için hamle yapamadı; adımları olduğu yere mıhlanmış gibi kaldı. Başını yavaşça kaldırıp doğrudan Yusuf’un gözlerinin içine baktı.
Daha önce hiç bu kadar yakınlaşmamış, bir adamın bakışındaki o derinliğe bu kadar uzun süre maruz kalmamıştı. Yusuf’un kahverengi gözleri vardı; sıradan, her sokakta karşılaşabileceği, sıradan bir kahverengi... Ama o an, o loş ışığın altında Zeynep ilk defa fark etti ki bir renk ancak bir insan böylesine içten sevip sahiplendiğinde bu kadar güzel durabiliyordu. O gözlerin içinde, göz bebeğinin hemen kenarında parıldayan o sıcak ışıltı, sanki bütün dünyadaki soğukluğu dışarıda bırakmak için yanıyordu.
Zeynep’in bakışları Yusuf’un yüzünde, o gözlerin kenarındaki kıvrımlarda ve dudaklarındaki o mahcup tebessümde tek tek gezindi. İçindeki o çırpınan heyecan yerini derin bir huzura bıraktı.
Yusuf, Zeynep’in kendisini böyle incelediğini, o gözlerdeki hayranlıkla karışık utangaçlığı fark edince bakışları daha da yumuşadı. Sokağın sessizliğinde, sadece ikisinin duyabileceği o alçak tonla fısıldadı:
"Yarın görüşürüz..."
Zeynep zorlukla da olsa başını sallayabildi. "Görüşürüz," dedi fısıltı gibi çıkan bir sesle.
Arkasını dönüp binaya doğru yürürken adımları yerden kesilmiş gibiydi; kalbinin ritmi bütün bedeninde yankılanıyordu. Yusuf ise Zeynep içeri girip kapı tamamen kapanana, merdiven otomatiğinin ışığı yanıp Zeynep’in gölgesi üst kata ulaşana kadar sokağın başında, kızın bıraktığı o sıcaklığın içinde beklemeye devam etti.

♡♡♡♡♡♡

Yeni bölümü bu kadar geç yazdığım için hepinizden çok özür dilerim. Sizleri bu kadar merak içerisinde bırakmak asla istemezdim ama sınavlarım yüzünden bir türlü başına geçemedim. Kaldığımız yerden aynı heyecan ve duyguyla devam ediyoruz.
Keyifli okumalarrr