23. bölüm · MARKET (Yarı texting)

23

Yağmur Yy

Hemen müdürler odasına geçip elleri titreyerek telefona sarıldı. Artık "Yusuf" olduğunu bildiğini biliyordu. Ama yine de o eski mesafeli sığınaktan yazdı.
Yusuf: Yüzün çok solgun
Zeynep iyi misin?
Zeynep kasada telefonun titremesiyle irkildi. Mesajı okudu. Eskiden olsa kalbini eritecek bu kelimeler, şu an zihnindeki o karanlık fırtınanın içinde kayboldu. Parmakları ekranda cansızca hareket etti:
Zeynep: Ailevi bir durum var. Şu an konuşmak istemiyorum.
Yusuf aldığı cevapla odanın içinde deliye döndü. Ne olduğunu bilememek, elinin kolunun bağlanması onu mahvediyordu. Zeynep kapılarını tamamen kapatmıştı.
Birkaç saat sonra Zeynep'in telefonuna bir mesaj daha düştü. Bu kez annesindendi:
Zeynepim, ben bugün teyzenlerde kalacağım biraz. Dolapta yemek vardı, ısıtır yersin güzel kızım.
Zeynep mesajı okuyunca boğazına bir hıçkırık daha tıkandı. Annesi o evde, o anıların arasında tek bir saniye bile kalamıyordu artık. Belli ki teyzesine sığınmıştı. Kendini o kadar yalnız ve çaresiz hissetti ki, marketin tavanı üzerine çöküyor sandı.
İş çıkışı eve döndüğünde, o dört duvar ona bir hapishane gibi geldi. Adım attığı her yerde babasının o umursamaz gölgesi, annesinin sessiz ağlayışları vardı. Evde duramadı. Üzerindeki hırkaya daha sıkı sarınıp kendini dışarı attı. Evlerinin hemen önündeki o küçük parka yürüdü. Bir banka oturdu, dizlerini kendine doğru çekip başını dizlerinin üzerine koydu.
Hava kararmıştı, yağmur atıştırıyordu. Sonunda kendini tutamadı. O hırpalayıcı hıçkırıklar, gün boyu sakladığı o gözyaşları serbest kaldı. Omzu sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.
Telefonu cebinde tekrar titredi.
Yusuf: Zeynep nasıl oldun?
Ne oldu anlat lütfen?
Seni çok merak ediyorum.
Zeynep gözünün yaşını hırkasının koluna sildi. Artık saklanacak, rol yapacak gücü kalmamıştı. Doğrudan yazdı:
Zeynep: İyi değilim.
Sadece iki kelime. Ama Yusuf için bu iki kelime, dünyadaki bütün kelimelerden daha güçlüydü. Telefonu cebine koyduğu gibi evden fırladı. Zeynep'in evinin nerede olduğunu zaten biliyordu, hastaneye götürdüğü gün gelmişti. Zamanı, mesafeleri hiçe sayarak koştu.
Parkın sokağına girdiğinde adımları yavaşladı. Gözleri o tanıdık silueti aradı. Baktı etrafına ve oradaydı... Lambanın sönük ışığı altında, bankın üzerinde küçücük kalmış, hıçkırarak ağlayan Zeynep'i gördü. Yusuf'un kalbi o an ortadan ikiye bölündü. Bir insanın acısı, başka bir insanın göğsünü nasıl bu kadar yakabilirdi?
Zeynep o sırada zihninde üç büyük savaşı aynı anda veriyordu. Bir yanda babasının o kadar düşük, o kadar aciz bir adam oluşunun verdiği o tiksinti; diğer yanda o pislik kadının annesine o kelimeleri yazacak cüreti kendinde bulması... En çok da annesinin tüm bu yükü tek başına sırtlayıp, kendisinden saklamış olmasının verdiği o suçluluk duygusu.
Yusuf usulca yaklaştı. Adım sesleri parkın sessizliğinde ezildi. Gelip Zeynep'in oturduğu bankın diğer ucuna yerleşti.
Ses çıkarmadı, hemen soru sormadı. Zeynep başını kaldırmadı ama onun geldiğini, yanına bıraktığı o güvenli gölgeyi hissetti. Yusuf üzerindeki ceketi çıkarıp sessizce Zeynep’in titreyen omuzlarına bıraktı.
Gitgide hızlanan yağmurun altında, dakikalarca sadece Zeynep’in hıçkırıkları ve Yusuf’un o sarsılmaz sessizliği konuştu.
Zeynep, nihayet burnunu çekerek başını dizinden kaldırdı. Yanında oturan adama baktı. Yusuf'un gözlerinde öyle derin bir şefkat, öyle büyük bir çaresizlik vardı ki... İkisinin bakışları karanlıkta kenetlendi. Saniyelerce sadece birbirlerinin nefes alışlarını dinlediler.
Zeynep nihayet sessizliği bozdu. Sesi, kırılmış bir cam parçası kadar keskindi:
"Babam..." dedi, gözlerinden yeni bir yaş seli boşalırken. "Babam annemi aldatıyordu. Bunu uzun zamandır biliyordum. Bildiğim halde o adamla hiç konuşmadım. Zaten beni de hiç sevmedi. Fikirlerime, ne hissettiğime hiç önem vermedi. Dinlemedi bile beni... Ben de sustum."
Yusuf sessizce dinliyordu. Zeynep her kelimeyi söylerken içinde bir şey daha sıkışıyordu. Ona sarılmak istiyordu. O hıçkırıkları durdurmak istiyordu. Ama Zeynep'in sesi o kadar kırılgandı ki, o kadar zorla çıkıyordu ki... Kıpırdayamadı. Sanki en ufak bir hareket o anı bozacakmış, Zeynep'in o zorla açılan kapısını kapatacakmış gibiydi. İçi yanarak, sessizce dinledi.
"Dün gece öğrendim ki..." Zeynep'in sesi hıçkırıkla kesildi, elleriyle yüzünü kapattı. "O babamın pislik sevgilisi anneme mesajlar atmış. Benim hiçbir şeyden haberim yokken... Kadın öyle şeyler yazmış, annemi öyle aşağılamış ki... Benim canım o kadar yandı ki Yusuf... Annem nasıl tek başına bu yükü taşımış? Nasıl dayanmış?"
Zeynep hıçkıra hıçkıra, çocuk gibi sarsılarak ağlamaya devam etti.
Yusuf gözlerini Zeynep'ten ayıramıyordu. Ağlamaktan kızarmış kahverengi gözlerine, yanaklarına yapışan birkaç dağınık saç teline ve titreyen dudaklarına baktı. Yusuf’un çenesi kasıldı, ellerini çaresizlikle sıktı. O güçlü, her şeye göğüs geren kızın karşısında böyle sessizce dağılışı göğsünü paramparça ediyordu.
İçinden yükselen o çığlığı bastırmaya çalıştı. “Lütfen ağlama,” demek istedi. “Bundan sonra seni dinlemeyen biri olursa, ben dinlerim. Yanında kimse kalmazsa, ben kalırım.”
Ama hiçbirini yapmadı. Çünkü bunun zamanı değildi. Zeynep'in ona en çok ihtiyaç duyduğu şeyin iddialı sözler değil, sadece orada, fırtınanın ortasında duran bir sığınak olduğunu seziyordu.
Bu yüzden sadece orada kaldı.
Sessizce...
Aralarındaki sessizlik uzadıkça Zeynep'in omuzları yeniden titremeye başladı. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyor, nefesini düzene sokmaya çalışıyordu ama olmuyordu. Bir hıçkırık daha göğsünden kopup çıktı.
Yusuf o an daha fazla yerinde oturamadı. Yavaşça ona doğru döndü. Acele etmedi. Tek bir kelime bile söylemedi. Sadece kollarını usulca iki yana açtı. Ne çağırdı... Ne de zorladı. Karar tamamen Zeynep'indi.
Zeynep başını kaldırıp ona baktı. Ağlamaktan nefesi kesiliyor, göğsü hızla inip kalkıyordu. Bir adım atıp o güvene sığınmakla, yine kendi içine kapanmak arasında kaldı.
Sonra Yusuf'un gözlerine baktı. Orada acımak yoktu. Merak yoktu. Sadece sessizce bekleyen bir güven vardı. Ve Zeynep, ilk kez birinin onu hiçbir şey istemeden beklediğini hissetti.
Küçük bir adım attı ve kendini tamamen Yusuf'un göğsüne bıraktı.
Yusuf'un elleri usulca Zeynep'in saçlarına gitti. Parmaklarıyla o telleri okşarken çenesini kızın başının üzerine yasladı. Sadece yağmurun sesi vardı. İkisi de oradaydı. Başka hiçbir şey yoktu, başka hiçbir şeye gerek de yoktu.
Zeynep, Yusuf’un göğsündeki o sıcaklığa sığındığında, dünyanın tüm gürültüsü dışarıda kaldı. Başını onun kalbine yaslamıştı. Yusuf'un kalbinin onun için nasıl ritmini şaşırdığını, göğsünün nasıl hızla inip kalktığını duyuyordu. Yusuf da aynı şekilde, Zeynep'in acıyla çarpan o küçük kalbini tam üzerinde hissetti. İki kalp, o yağmurlu gecede, sırılsıklam bir parkta ilk kez birbirini duydu.
Bir süre sonra Zeynep'in hıçkırıkları yavaşladı. Başını hafifçe kaldırıp Yusuf'un yüzüne baktı. Aramaya çalıştığı tek şey, bu korkunç gecede tutunabileceği o gerçeklikti. "Bu adam," diye geçirdi içinden, "gerçekten burada, yanımda."
"Neden karşıma çıktın?" diye sordu. Sesi hâlâ kırıktı ama içinde hem Bilinmeyen'e hem de karşısındaki Yusuf'a sorduğu bir soruydu bu.
Soru, parkın ıslak karanlığında asılı kaldı. Yusuf hemen cevap vermedi. Araya derin, ağır bir sessizlik girdi. Sadece birbirlerinin gözlerine baktılar.
Sonunda Yusuf konuştu. Sesi alçaktı. Ama netti.
"Bildiğini biliyorum zaten." Hafifçe yutkundu. Gözlerini kaçırmadı. "Sen neden bildiğini söylemedin?"
Zeynep cevap vermedi. Yusuf da üstelemedi.
İkisi de sordu, ikisi de cevabı biliyordu. Parkın sessizliği bu kez hiçbir sorunun cevabına ihtiyaç duymadan ikisini de sardı. Konuşmadılar, sadece o anın içinde, birbirlerinin gözlerinde kayboldular.

♡♡♡♡♡

Nasıldı bölümümm?
Sonunda yüz yüze konuştularrr ve o saklanan her şey döküldü
Yusuf'un o sessiz sığınağı ve Zeynep'in sonunda içini dökebilmesi hakkında neler düşünüyorsunuzzzz????
Yorumlarınızı merak ediyorummm