9. bölüm / 15
Maça Ası8. Bölüm
Bölümler 15Şu an: 8. Bölüm
- 1 MAÇA ASI17 kelime
- 2 1.Bölüm2.342 kelime
- 3 2. BÖLÜM2.001 kelime
- 4 3.Bölüm1.392 kelime
- 5 4. Bölüm1.823 kelime
- 6 5.Bölüm2.274 kelime
- 7 6.Bölüm3.167 kelime
- 8 7.Bölüm2.704 kelime
- 9 8. Bölüm1.804 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 9.Bölüm2.838 kelime
- 11 10. Bölüm1.579 kelime
- 12 11. BÖLÜM1.465 kelime
- 13 12. BÖLÜM665 kelime
- 14 13. BÖLÜM: SESSİZ ÇIĞLIK1.762 kelime
- 15 14. BÖLÜM:KAYBEDİLENLERİN AĞIRLIĞI.4.727 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
8. Bölüm: Aşkın Adımları
Gözlerimi açtığımda odanın içine süzülen gün ışığıyla karşılaştım. Perdeler yarı aralıktı ve güneş, yüzüme usulca dokunuyordu. İlk fark ettiğim şey ise… yalnız olmadığım oldu.
Bora yatağın kenarındaki koltukta uyuyakalmıştı. Başını geriye yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Yüzü yorgundu ama bir o kadar da sakindi. Dün gece anlattıkları hâlâ kulaklarımdaydı. Ve kalbimde.
Kıpırdamadan onu izledim bir süre. Nefes alışverişi düzenliydi. Sanki bütün acılar, bütün karanlıklar, bu sabahın içinde kısa bir mola almış gibiydi.
Hafifçe hareket ettiğimde gözlerini araladı.
“Uyandın mı?” dedi uykulu bir sesle.
“Evet.” dedim fısıltıyla.
“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu hemen, yüzünde endişe vardı.
“Biraz daha iyiyim.” dedim. “Başım hâlâ ağrıyor ama ateşim düşmüş gibi.”
Derin bir nefes aldı.
“Şükür.” dedi.
Bir süre sessiz kaldık. Sonra Bora ayağa kalktı.
“Sana bir şeyler hazırlayayım.” dedi. “Bir şeyler yemen lazım.”
“İştahım yok.” dedim.
“Yine de.” dedi. “Deneyeceksin.”
Birlikte mutfağa geçtik. Ocağın başına geçti, dolapları açtı, mutfakta dolaşırken sanki bu ev onun değil de, ikimizin eviymiş gibi rahat görünüyordu. Bu düşünce içimi tuhaf bir şekilde ısıttı. Evde kimse yoktu. Sadece ikimiz vardık
Masaya iki tabak, iki bardak koydu. Çay demlemişti. Omlet yapmıştı. Yanına ekmek, peynir, zeytin ve çeşit çeşit yiyecekler ekledi.
“Bunca şeye gerek yoktu.” dedim.
“Gerek vardı.” dedi. “Uzun zamandır doğru düzgün bir şey yemiyorsun.”
Masaya oturduk. Karşı karşıyaydık. Ama ilk kez aramızda bir mesafe yok gibiydi. Ne tartışma vardı, ne öfke… Sadece sessizlik ve tuhaf bir huzur.
Bir lokma aldım.
“Güzel olmuş.” dedim istemeden.
Gülümsedi.
“İlk iltifatın.” dedi.
“Şımarma.” dedim ama dudaklarımda istemsiz bir gülümseme vardı.
Bir süre sessizce yedik. Sonra bana baktı.
“Dün gece…” dedi. “Seni üzdüysem.”
“Hayır.” dedim. “Gerçekleri bilmek… zor ama gerekliydi.”
“Ben seni o yükle yalnız bırakmak istemiyorum.” dedi. “Ne benimkilerle, ne seninkilerle.”
Başımı eğdim.
“Bora…” dedim. “Sana hala kırgınım.”
“Biliyorum.” dedi. “Ama vazgeçmeyeceğim.”
Sustum. Çünkü içimde bir yer, onun bu ısrarına kızmak yerine… tutunmak istiyordu.
Kahvaltıdan sonra masayı topladı. Ben koltukta oturuyordum. O bir süre ortadan kayboldu. Sonra elinde büyük bir poşetle geri geldi.
“Bu da ne?” dedim.
Poşeti masanın üzerine koydu. İçinden defterler, kalemler, kömür kalemler, sulu boya seti, fırçalar çıkardı. Gözlerim büyüdü.
“Bora…” dedim şaşkınlıkla. “Bunlar…”
“Çizim aletleri.” dedi. “Sevdiğini biliyorum.”
“Elimde bile doğru düzgün bir şey yoktu.” dedim. “Ama bunu yapmana gerek yoktu.”
“Gereği vardı.” dedi. “Çünkü sen çizerken… başka birine dönüşüyorsun.”
“Nasıl?” dedim.
“Daha sakin.” dedi. “Daha güçlü. Daha… sen.”
Boğazım düğümlendi.
“Beni izledin mi?” dedim.
“Çok.” dedi. “Gizlice.”
“Bu hoş değil.” dedim ama sesimde kızgınlık yoktu.
“Biliyorum.” dedi. “Ama seni izlemek… bana iyi geliyor.”
Elimde defterleri tutarken parmaklarım titredi.
“Teşekkür ederim.” dedim kısık bir sesle.
“Bir şey değil.” dedi. “Sadece… gülmeni istiyorum.”
Minnetle baktım gözlerine...
Bir an sessiz kaldık. Sonra gözlerim doldu. O bunu fark ettiğinde yanıma geldi.
“Ne oldu?” dedi.
“Kimse bana uzun zamandır böyle bir şey yapmamıştı.” dedim.
“O zaman alışmalısın.” dedi. “Çünkü yapacağım.”
Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Aramızdaki mesafe çok azdı. Nefesini hissedebiliyordum.
“Elini tutabilir miyim?” dedi.
Bir an tereddüt ettim. Sonra başımı salladım.
Elimi tuttu. Sıcaktı. Güvenliydi. Kalbim hızlandı ama bu kez korkuyla değil… bir şeylere izin vermek ister gibi.
“Afra…” dedi fısıltıyla.
“Ne?” dedim.
“Sana dokunmadan sevebileceğimi söylemiştim.” dedi. “Ama bazen… sadece seni hissetmek istiyorum.”
“Bora…” dedim.
“Zorlamıyorum.” dedi. “Sadece… yanındayım.”
Gözlerimi kapattım. Elinin sıcaklığı, parmaklarımın arasında beni bir yere çekiyordu. Sonra yüzümü kaldırdım. Gözlerim gözlerine değdi.
Bir adım daha yaklaştı.
“Beni durdur.” dedi. “Eğer istemiyorsan.”
Dur demedim.
"Ama hastayım."
"Yani."
"Sanada bulaşır."
"Bulaşsın"
Dediğinde güldüm.
Bu kez beni öptüğünde, acele yoktu. Sahiplenme yoktu. Zorlama yoktu. Sadece yavaş, dikkatli, sanki kırılacakmışım gibi… nazik.
Dudakları dudaklarıma değdiğinde kalbim sanki durdu. Sonra tekrar atmaya başladı. Daha hızlı. Daha derinden.
Elimi göğsüne koydum. Kalp atışlarını hissettim. O da elini belime koydu ama beni kendine çekmedi. Sadece oradaydı. Yakın. Güvende.
Bir süre sonra geri çekildi.
“İyi misin?” dedi.
“Evet.” dedim nefes nefese.
“Üzgünüm.” dedi. “Duramadım.”
“Dur demedim.” dedim.
Gözlerimdeki ifadeyi gördü. Ve gülümsedi. Ama bu gülümseme zafer değil… minnetti.
“Seni incitmek istemiyorum.” dedi.
“Biliyorum.” dedim.
O an beni kollarının arasına aldı. Bu bir sarılmaydı. Ama sıradan değil. İnsan kendini ilk kez gerçekten ait hisseder gibi.
Ve ilk kez…
Kaçırıldığım bu evde,
Korkuyla değil…
Umutla nefes aldım.
Başımı göğsüne yaslamıştım. Nefret etmem gereken bu adama karşı hissettiğim şeyler normal değildi. Kafamı yavaşça çektim üzerinden,gözlerine baktım.
"Hadi burayı toparlayalım." Dedim
"Sen dinlen ben hallederim."
"Yardım etmek istiyorum Bora. Kendimi iyi hissediyorum."
"Sen odaya çık ve dinlen Afra. Lütfen."
Israrına dayanamayıp masanın üzerinde duran poşeti elime aldım ve odaya çıktım. Malzemeleri masanın üzerine yerleştirdim. Aklımda bir çizim vardı. Onu yapmak istiyordum. O an aklımdaki tüm sesler susmuştu. Sadece elimdeki kalem ve kağıt konuşuyordu. Önce kırılmış bir kalp çizdim. Sonra kırılan parçalarının içine kendimi ve Borayı çizdim.
İkimizin elleri birbirini tutmaya çalışıyordu. Ama kırılan kalpler arasındaki o yollar buna engel oluyordu. Bora'ya çok kısa bir sürede bağlanmıştım. Bunun olmaması gerekiyordu. Babamın böyle bir insan olduğunu duymak beni yaralamıştı. Onu ne kadar sevsemde içimdeki kırgınlık asla susmuyordu. Bazen aklım o kadar fazla konuşuyorduki artık kendi sesimi duyamıyordum. Güvenemiyordum ona. Oysa çok istiyordum herşeyden çok ona güvenmeyi. Sevilmeyi çok hak ediyordu Bora. Dün gece bana tüm gerçekliği ile kendini anlatmıştı. Gözlerinde kaybolan çocukluğunu ve yaşadığı pişmanlığı görmüştüm. İçimden geçen herşeyi yansıttım kağıda. Bitirdiğimde kağıtları kaldırıp yatağa uzandım. Hala pek iyi değildim. Dinlenmem gerekiyordu. Gözlerimi kapatmaya çalıştım. Ama olmadı. Uykuya dalamadım. Dün o yanımdayken uzun zaman sonra huzurlu bir şekilde uyumuştum.
Akşam saatleri...
Koridor loştu. Ev, gün boyu taşıdığı sessizliği daha da ağırlaştırmış gibiydi. İçimde anlam veremediğim bir huzursuzluk vardı. Sanki kalbim bir şeye hazırlanıyordu ama aklım bunu kabullenmek istemiyordu.
Odadan çıktım. Su almak için mutfağa doğru yürüyordum ki durdum.
Sesler geliyordu.
Bora’nın sesi.
Ve amcasının.
Ayaklarım istemsizce beni kapıya yaklaştırdı. Kapı aralıktı. Işık sızıyordu. Kalbim kulaklarımda atıyordu.
“Bu kadar ileri gitmene gerek yoktu.” dedi amcası. “Kız sana gerçekten bağlandı.”
“Zaten amaç buydu.” dedi Bora soğuk bir sesle. “Ne kadar bağlanırsa, o kadar canı yanacak.”
Dizlerim titredi.
“Onu kullanıyorsun.” dedi amcası.
“Babası bana her şeyimi aldı.” dedi Bora. “Ben de kızından alacağım.”
Nefesim kesildi.
“Onu sevmediğini mi söylüyorsun?” dedi amcası.
“Sevmiyorum.” dedi Bora. “Bu bir oyun. Bir intikam.”
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
“Ya sen?” dedi amcası. “Ya sen de yanarsan?”
Bora kısa, sert bir kahkaha attı.
“Ben kimseye bağlanmam.” dedi. “Bu iş bittiğinde herkes yerini bilecek.”
O an…
İçimde bir şey kırıldı.
Sessizce geri çekildim. Ayaklarım beni zorla odaya taşıdı. Kapıyı kapatmadım. Sanki kapatırsam her şey gerçek olacaktı.
Yatağın kenarına oturdum. Ellerim titriyordu. Kalbim acıyordu ama ağlayamıyordum. Sanki içimdeki her şey donmuştu.
Kapı açıldı.
Bora içeri girdi.
“Afra?” dedi. “Ne oldu? Yüzün bembeyaz.”
Başımı kaldırmadım.
“Hiçbir şey.” dedim.
“Bana öyle gelmiyor.” dedi. Yanıma yaklaştı. “Bir şey mi oldu?”
Cevap vermedim.
“Afra?” dedi. “Benimle konuş.”
Sustum.
Bir süre bekledi.
“Ne oldu sana?” dedi daha sert bir sesle.
Başımı yavaşça kaldırdım.
“Az önce amcanla konuşmanı duydum.” dedim.
Bir an durdu.
“Ne konuşması?” dedi.
“Benimle ilgili.” dedim.
“Yanlış duymuşsundur.” dedi hemen. “Onun huyu öyledir, saçmalar.”
“Saçmalamadı.” dedim. “Beni kullandığını söyledin.”
Kaşlarını çattı.
“Öyle bir şey söylemedim.” dedi.
“Beni bir oyun gibi gördüğünü söyledin.” dedim.
“Afra…” dedi sabırsızca. “Her şeyi dramatize ediyorsun.”
“Beni sevmediğini söyledin.” dedim.
Bir an gözlerime baktı. Sonra başını çevirdi.
“Saçma.” dedi. “Nereden çıkarıyorsun bunları?”
“Bora.” dedim. “Bana doğruyu söyle.”
“Doğruyu söylüyorum.” dedi. “Bu kadar büyütme.”
Kalbim sıkıştı.
“O zaman beni seviyor musun?” dedim.
Bir an sustu.
Sonra yüzü sertleşti.
“Bu konuyu kapatıyoruz.” dedi.
“Hayır.” dedim. “Kapatmıyoruz.”
Ayağa kalktım.
“Beni kaçırdın.” dedim. “Beni bu eve kapattın. Bana dokundun. Bana sarıldın. Bana umut verdin. Şimdi bana ‘yanlış anladın’ mı diyorsun?”
“Seni korumak için yaptım.” dedi.
“Beni korumak mı?” dedim. “Beni hayattan kopardın.”
“Seni kurtardım.” dedi.
“Neyden?” dedim. “Senden mi?”
Bu söz onu sinirlendirdi.
“Abartıyorsun.” dedi. “Her şeyi büyütüyorsun.”
“Ben büyütmüyorum.” dedim. “Ben yıkıldım.”
“Sorun da bu zaten.” dedi. “Sen çok zayıfsın.”
O an…
Kalbim paramparça oldu.
“Zayıf mı?” dedim.
“Evet.” dedi. “Her şeye hemen bağlanıyorsun. Birine biri sana biraz ilgi gösterince hayatının merkezi yapıyorsun.”
Bu söz…
Canımı yaktı.
“Bana ilgi gösteren sen değil miydin?” dedim.
Bir an sustu.
Sonra yüzü sertleşti.
“Çünkü gerekiyordu.” dedi.
“Ne gerekiyordu?” dedim.
“Her şeyin kontrol altında olması gerekiyordu.” dedi.
“Ben bir ‘şey’ miyim?” dedim.
“Şu an davranışların yüzünden öylesin.” dedi.
O an…
Kalbim sanki yerinden söküldü.
“Beni sevmediğini kabul et.” dedim.
“Seni sevmiyorum.” dedi.
Bu cümle…
Bir bıçak gibi saplandı.
“Beni neden öptün?” dedim.
“Çünkü inanmanı istedim.” dedi.
“Beni neden sarıldın?” dedim.
“Çünkü zayıftın.” dedi. “Zayıf insanlara sarılmak kolaydır.”
“Beni neden yanında tuttun?” dedim.
“Çünkü işime yarıyordun.” dedi.
Bu söz…
Her şeyi bitirdi.
“Ben sana kalbimi verdim.” dedim.
“Ben senden kalp istemedim.” dedi.
Gözlerimden yaşlar aktı.
“Beni mahvettin.” dedim.
“Zaten mahvolmaya hazırdın.” dedi.
Ayağa kalktım.
“Benden uzak dur.” dedim.
“Zaten senden bir şey istemiyorum.” dedi.
Kapıya yürüdü. Çıkmadan önce arkasını döndü.
“Bu kadar büyütme.” dedi. “Kimse sana bir şey vaat etmedi.”
Ve çıktı.
Kapı kapandığında…
Ben çöktüm.
Yatağın kenarına değil…
Kalbimin en karanlık yerine.
Ve orada kaldım.
3 saat sonra
Uyuyordum.
Derin, ağır, yorgun bir uykuydu. Sanki günlerdir ağlamışım, yorulmuşum, kalbimle savaşmışım da sonunda pes etmişim gibi…
Bir anda…
Bir ses.
Kapı gürültüsü.
Ayak sesleri.
Bağırışlar.
Gözlerimi açtım ama nerede olduğumu anlayamadım. Kalbim deli gibi çarpıyordu.
“Polis! Kapıyı açın!”
Ses, duvarların içinden geliyordu.
Yerimden fırladım. Dizlerim titriyordu. Kapıya doğru birkaç adım attım ama durdum. Boğazım düğümlenmişti. Nefes alamıyordum.
Kapı kırılarak açıldı.
Işıklar…
Silahlar…
Bağıran sesler…
“Eller yukarı!”
Geriye doğru sendeledim.
“Ne oluyor?” diye fısıldadım ama sesim bile kendime ulaşmadı.
O an…
Bir ses duydum.
“AfrA!”
Bu ses…
Kalbimin tanıdığı tek sesti.
Babamın sesi.
Gözlerim doldu. Dizlerim çözüldü. Olduğum yere çöktüm.
“Baba…” dedim kısık bir sesle.
Kalabalığın içinden bana doğru koştu.
“Afra!”
Beni gördüğü an yüzü çöktü. Gözleri doldu. Dizlerinin üzerine çöktü benimle aynı hizaya geldi.
“Buradayım.” dedi. “Artık buradayım.”
Bir saniye bile düşünmeden kendimi ona attım.
Kollarıma değil…
Hayatımın geri kalanına sarıldım.
Boynuna sarıldım. Omuzuna başımı gömdüm. Hıçkırıklarım kontrolsüzce çıktı.
“Baba…” dedim. “Beni bırakma.”
“Bırakmam.” dedi. “Bir daha asla.”
Ellerim titriyordu. Omzuna sıkıca tutundum.
“Çok korktum.” dedim. “Çok yalnızdım.”
“Seni buldum.” dedi. “Geç kaldım ama buldum.”
O an bütün dünya durmuş gibiydi.
Silahlar, polisler, bağırışlar… Her şey silinmişti.
Sadece babam ve ben vardık.
“Gidelim.” dedi yavaşça. “Seni eve götürüyorum.”
Başımı salladım.
Ama içimde…
Bir parça hâlâ o evdeydi.
Kapıdan çıkarken arkamı döndüm.
O…
Bora kapının kenarında duruyordu.
Gözleri bana bakıyordu.
Ama bana gelmiyordu.
“Bora…” dedim içimden.
Ama sesim çıkmadı.
O an kalbimde bir şey kırıldı.
Sessizce.
Yavaşça.
Onun gözlerinde bir şey vardı.
Pişmanlık mıydı?
Öfke mi?
Yoksa…
Geç kalmış bir sevgi mi?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim tek şey şuydu:
Beni kaybediyordu.
Ve bunu henüz bilmiyordu.
Babam elimi tuttu.
“Hazır mısın?” dedi.
“Değilim.” dedim. “Ama gitmek zorundayım.”
Kapıdan çıktık.
Hava soğuktu.
Ama babamın eli sıcaktı.
Arabanın kapısını açtı.
Binmeden önce son bir kez arkama baktım.
Ev oradaydı.
O ev…
Korkuyla girdiğim…
Ama sevgiyle çıkamadığım ev.
Ve kapının önünde hâlâ o vardı.
Ama artık çok uzaktı.
Araba hareket etti.
Camdan dışarı baktım.
Ama yol değil…
Onu görüyordum.
Hayalimde bana doğru koşuyordu.
“Afra!” diye bağırıyordu.
“Elimi tut!” diyordu.
Ama gerçek hayatta…
Sadece susuyordu.
Ve bu sessizlik…
En ağır veda olmuştu.
Başımı babamın omzuna yasladım.
“Baba…” dedim.
“Buradayım kızım.” dedi.
Ve ilk kez…
Gerçekten güvendeydim.
Ama kalbim…
Orada kalmıştı.
Bölüm etkileşimi
