1. bölüm · MAÇA AS:21

Yalanlar Ve Yananlar

Didem Soyöz

Aşk.

Cayır cayır yanmadan evvel gönül, son kelimesinde bas bas haykırır ismini, yeşil gözlü yârinin. Ve heyecan denilen azılı düşman kapıyı çaldıktan hemen sonra, karnına buyur eder rengârenk kelebekleri.

Uyanır ve ilk kez sevinir güneşin gözünü alan ışıltısına. Yılların ardından onu uyutmayan şey bu kez kalbinin durmadan mutluluğunu haykırması olunca, yüzünde ki yegâne tebessümü silememişti ilk göz yaşı baş gösterinceye kadar.

Onlarca kitap, onlarca şiir, onlarca efsane ve daha niceleri aşk denilen katil hakkında. Okunmuş, yazılmış, sahnelenmiş ve hatta yaşanmış. Yüreğe atılan her bir dikiş izinden çiçekler açmış. Akan kanlar durmamış, durdurulamamış. Kimsenin cesareti, böylesine deli akan aşkı durdurmaya yaramamış.

Masallar söylenmiş, ninniler okunmuş kulaktan kulağa. Kız çocukları bunun hayaliyle uyutulmuş, erkek çocukları bir kadının güzelliği karşısında nasıl savaşması gerektiğini öğrenerek el pençe durmuş aşka.

Yine de yedi düvel bir araya gelip bu aşkı yitirememiş.

"Bir illüzyon öğrendim Elena'm. Göstereyim mi?" O çocuksu heyecanı yenemiyor, kalbinde besliyordu Artem. Bağrına basıyor, çığlık çığlığa aşkını haykırmasına izin veriyordu.

"Göster bakalım Artem Bey." Yeşil gözlerini sevdiği adama dikmişti genç kadın kumral saçlarını savurarak. Böylesine büyük bir aşkın yüreğini dağlamasına engel olamamıştı. Şikayetçi değildi bu durumdan.

Genç adam elinde iyice karıştırdığından emin olduğu iskambil kartlarını biricik sevgilisinin önüne serdi. Heyecanlı gözleri üzerinde dolaşıyordu. Beğenecek miydi numarasını? Onu mutlu edebilmek için öğrenmişti. Beğenirdi değil mi?

"Bir kart seç, bana gösterme." Başını güç bela sevdiği kadından alıp omzunun gerisine çevirdi Artem. Elena narin ellerini uzatarak önünde ki desteden bir kart seçip yeşil gözlerini üzerine doğrulttuğunda seçtiği kart onu gülümsetti. "Seçtim."

Artem heyecanla sevdiği kadına döndü. "Koy bakalım aldığın yere." Desteyi güzelce ayırıp koyması gerektiği yeri gösterdikten sonra Elena şüpheli gözlerini kısarak kartı yerine yerleştirdi. Artem yüzünde ki kocaman gülümsemesi ile desteyi karıştırdı.

"1 ile 21 arasında bir sayı söyle." Elena düşündü. 21 yaşına günler kalmıştı ve yüreği yıllar sonra ilk defa bu yüzden ağzına atıyordu.

"21." Dedi düşünmeden. Artem heyecanla başını salladı ve en üstten 21 kart sayarak denk gelen karşı seçti. Eline gelen kartı sevgilisine çevirdi. "Kartın bu muydu?" diye sordu Artem umutla.

Elena kendine hayran bıraktıran o güzel gülüşünü gözler önüne serdi önce ve hemen ardından sevdiği adamın kulağına bir ninni gibi gelen kahkahasını saldı kiraz dudakları arasından.

Ve başını iki yana salladı. "Hayır. Maça as bu!" dedi yalancı bir sitemle. Artem'in omuzları düşmüştü çoktan. "Sahi mi?" dedi utançla. Oysa ki tüm gece buna çalışmıştı. Olacağına neredeyse emindi.

Elena gülerek başını salladığında "Sen ne seçmiştin ki?" diye sordu Artem. Elena gülümsedi. "Sence?" Kader miydi tesadüf mü? Artık bilemiyordu. Ancak bir şeylerin işaret olduğuna neredeyse emindi.

"Kupa kızı." Dedi Artem gülümsemesi yeniden yüzünü esir aldığında. Başını salladı Elena. Nasıl oluyorsa, sevdiği adam ne zaman karşısına geçip bir kart seç dese, gözü kapalı da olsa aynı kartı seçiyordu durmadan. "Sanırım bir kart olsaydım kesinlikle Kupa kızı olurdum. Belki başka bir hayatta gerçekten kupa kızıyımdır." Omuz silkti cümlesinin ortasında. Yanında ki adamla birlikte istediği kadar saçmalayabiliyordu. Kız kardeşi olmasa bir an bile katlanmayacağı ailesinin yanında bu adam ona gerçekten yuva gibi hissettirebiliyordu.

"Kupa kızı senden başkası olamazdı sevgilim." Dedi Artem kolunu sevgilisinin omzuna sararken. Genç kız başını yaslamıştı sevdiğinin güvenli omzuna. Yaşasaydı ya burada, kalsaydı ömrünün sonuna kadar.

"Peki sen, sen ne olurdun?" yeşil gözlerini yaslandığı yerden sevdiği adamın çehresine dikti Elena. Adam gülümseyerek iç çekti. "Maça as." Aslında böyle bir düşüncesi yoktu. Yalnızca sevdiği kadının eline değen kart, seçtiği kart olmak isterdi.

"Neden ki?" diye sordu her zaman ki merakıyla Elena. Adam omuz silkti. "Seçtiğin kart olmak isterdim." Dürüsttü. Sevdiği kadından sevgisini tek bir an bile esirgemezdi.

Onun için ölünse ölürdü.

"Belki başka bir evrende maça as ve kupa kızı evlidir." Dedi Elena gözlerini ormanlık alana çevirirken. Böylesine güzel bir manzara ve daha da önemlisi sevdiği adam. Tüm sorunlarının çözümüydü.

"Her evrende Elena'm, her evrende." Genç adam sevdiği kadının dudaklarına kısa ama unutulmaz bir öpücük bıraktı bu sözünün ardından. Elena yanaklarının kızarmasını engelleyemedi. Hoşuna gidiyordu ancak utanıyordu işte.

"Ya bu evrende değilse?" Pekâla, önüne geçemediği bir korku tüm bedenini her geçen gün sarıyordu Elena'nın. Korkuyordu bir gün bu elleri tutamamaktan. Kaçıp kaçıp geldikleri bu evin anahtarını kaybetmekten, yolunu unutmaktan.

"Böyle düşünceler o güzel aklına hiç yakışıyor mu?" Diye kızdı ona Artem. Kızmak bile denilmezdi aslında. Sesi bir oktav yükselmezdi bu kadına.

"Korkuyorum Artem." Diyebildi yalnızca. O duygularını Artem kadar iyi belirtemiyordu. Başını salladı Artem. O da en az Elena kadar korkuyordu.

Çünkü biliyorlardı ki her rüya bir gün bitiyordu. Güneş doğuyordu ve bazen ölüler bile uyanıyordu. Hiçbir rüya özellikle savaş meydanında sonsuza kadar sürmüyordu.

"Eğer," dedi Artem aklında bile bulundurmak istemediği bir ihtimalle. "Olurda hayatın planları bizimkilere uymazsa," yutkundu. "Günün birinde yine bu evde, seni bekliyor olacağım." Adı gibi emindi bu sözünden.

Sanki ikisi de verdikleri sözleri gerçekleştirmeleri gereken şeyler yaşayacaklarını biliyorlardı. Sanki ikisi de hayatın planlarının onlarınkine uymayacağını biliyorlardı. Neyse ki Artem sözünden dönmezdi. Elena bunu biliyordu.

Başını salladı Elena gözünden düşen bir damlayla birlikte. "Günün birinde herhangi bir yerde, seni seviyor olacağım."

Ve destansı bir aşk hikayesinin temellerini böyle atıldı. Onlarca efsanenin üzerindeydi. Hiçbir kelime bir araya gelip de böylesine bir aşk için şiir oluşturamadı.

Ancak ikisinin de bilmediği bir şey vardı ki; kupa kızı ve maça as, hiçbir evrende bir arada olamadı.

Başlangıçlar.
Her noktanın ardından daha yüksek sesle başlayanlar ve satır sonuna gelmeden çığlıklarını dindirmeye çalışanlar.

"Son." Yazısını görme korkusunu yenene kadar başa sarıp duranlar ve aynı filmi defalarca izlemenin onlara tecrübe katacağını sananlar.

Her düşüşünden daha güçlü kalkanlar ve ufacık bir sıyrıkta kan kaybından öleceğini umanlar.

Başlamaya korkup noktadan kaçanlar ve saçmalamayı umursamayıp virgülün peşinden koşanlar.

Başlangıçlar ve başlamaktan kaçanlar.

"Onu şöyle bırakabilirsiniz." Elinde ki kutuyu koyacak yer arayan adama rahat bir yer gösterdikten sonra kapının önünde duran birkaç kutuyu da kendim taşımıştım içeri. Neyse ki bunlar son kutulardı.

"Afra, bok vardı da taşınıyorsun." Alena'nın belini tutarak merdivenlerden indiğini gördüm. Gülümsedim bu haline. Üzerinde ki tulumu birkaç gün öncesinden kalan boyalarla doluydu. Saçında ki topuzu ve yüzünde ki ışığı onu yaşından oldukça genç gösteriyordu.

"Çıtır kadınsın, gelen gidenin olur." Palavra, olmadığını biliyordum. Yine de 11 yaşından beri hayalim olan şeyi yapmıştım işte.

Son kutuları da bırakıp giden adamları geçirdikten sonra salona, Alena'nın yanına döndüm.

"Komik şaka." Alena kendini salonda üstü hala kapalı olan koltuklara atmıştı. "Bari mobilya alsaydık sana kızım. Bunlar Allah bilir kaç yıllık." Cıkladım bu dediğine, ikimize mutfakta bitki çayı yaparken. Evin Amerikan mutfak düzeni olduğu için birbirimizi rahatlıkla duyabiliyorduk.

"Şu an üzerinde oturduğun koltuğa kusma rekorum 8." Dedim mobilyaların anı koktuğunu hatırlatmak için. "Iyy," dedi başta. "Neyse bir zamanlar bezini değiştiriyordum. Sorun değil. Benimde üzerime az kusmadın." Söylediği şey gülmeme neden oldu.

Elime aldığım kupalarla yanına gittim bende. Yorgunluktan gözlerimiz kapanıyordu neredeyse. Sabahın ilk ışıklarından beri bir şeyler taşıyorduk.

"Burada kal istersen." Dedim koltukta baygın gibi yatan Alena'ya. Kalkıp gidecek hali yok gibiydi. Başını iki yana salladı. "Yok, gidip duş almazsam evin en az 3 hafta kokacak." Haklıydı, benimde duş almam gerekiyordu. "Sen bilirsin."

Birkaç dakika sessizlik hâkim oldu loş lambanın aydınlattığı salonda. Bitki çayı vücudumu iyice mayıştırmıştı. Saat neredeyse gece yarısına geliyordu. Üzerimde ki kirlenmiş kıyafetlerden kurtulmak istiyordum bir an önce.

"Komşularım nasıl? Hatırlıyor musun?" Alena her ne kadar eve yürüme mesafesinde otursa da merak etmiştim eski sokağımda kimlerin olduğunu. Sorumun üzerine Alena derin bir nefes aldı. "Pek komşu yoktu burada en son. Bir çaprazda Bornovalar vardı. Onlarda gideli çok oluyor. Gerçi oğlu burada diyorlar da bilemiyorum." Alena omuz silkti çayını yudumlarken. Elaya kaçan gözleri loş ışıkta kararmıştı. Annemi hatırlatıyordu bu çehresi.

"Bornovalar mı? Onlar kim ki?" Nedense garip gelmişti soy isimleri. Daha önce duymuş gibi olmam bir yana, tehlikeli hissettirmişti.

"Yıllar önce burada oturuyorlardı. Çocuk 15 yaşındayken Rusya'ya taşındılar. Şu an ne alemde bilmiyorum. Diğer komşularını da tanımıyorum zaten. Kaç yıl olmuş şu sokağın başından geçmiyorum." İç çekti Alena. Haklıydı. Bende yıllardır bu sokağın başından bile geçmiyorken bir anda eski evimize taşınmıştım. Onun içinde zor olmalıydı.

"Tanır mı seni görse?" diye sordum. Merak etmiştim açıkçası. Hala bu sokakta eskileri hatırlatan bir şeyler olması kalbimi hızlandırmıştı. "Muhtemelen." Dedi Alena. Böylesine yakın biri olduğunu duymak, aileme bir adım yaklaşmışım gibi hissettirmişti şimdi. Yeniden 11 yaşıma dönmüşüm gibi. "Beni?" Kim olduklarını bile bilmiyordum oysa ki. Yine de bir umut çocukluğuma dair bir iz bulabileceğimi ummuştum.

Pek de kuvvetli olmayan hafızam da tozlu bir sayfanın önemsiz bir anısıdır belki de.

"Yarın sabah ilaçlarını almayı unutma. Geç oldu zaten. Duş al yat sende." Alena sorumu havada asılı bırakarak ayağa kalktı ve koltuğun üzerine bıraktığı ceketini alarak kapıya ilerledi. "Ama-" sorumu merak etmiştim, üstelik bilerek cevapsız bırakılmışken.

"Yarın sabah kahvaltıya götürürüm seni, sonra gelir yerleştiririz bir güzel. Hadi uyu." Belli ki cevaplamak istemiyordu. Belki de bu evde daha fazla durmak onu üzüyordu. Üstüne gitmedim. Bir bildiği vardır mutlaka.

"Peki, iyi geceler." Kocaman sarıldı Alena bana. Yıllardır hasret kaldığım bir sarılmaya oldukça benziyordu. Belli ki onunda buna ihtiyacı vardı. Bende kollarımı sımsıkı sardım ona. Başımın üzerine bir öpücük kondurup geri çekildi ve karanlık gecenin altında arabasına binerek kayboldu.

Derin bir nefes alarak geri çekildim ve kapıyı kapatarak arkamı döndüm. Yığınla koli ve eşya vardı yerleştirilmesi gereken. Yine de hiçbirine müdahale edecek halim yoktu. En azından bu gece yalnızca çocukken yaptığım gibi yatağıma gidip yorganı boğazıma kadar çekmek istiyordum.

Merdivenleri tırmanarak rengini yeni değiştirdiğim odama girdiğimde, uyumak için rahat kıyafetler bulmak adına dolabımın yanına koyduğum bir koliyi açtım.

Odamın her köşesi bir anı kokuyordu. 11 yılın ardından yeniden bu dört duvar arasında olmak ise içimde ki kız çocuğunu çığlık çığlığa ağlamaya itiyordu.

Yine de ağlamadım. Göz pınarlarım öylesine kuruydu ki, kirpik diplerim bile ıslanamadı.

Düşünceleri kafamdan silerek koliyi açıp pijama takımımı çıkardım içinden. Onları yatağa atıp yeniden koliye döndüğüm sırada yatağa koyduğum pijamaların ardından bir zarf düştü.

Koyu renkli ve eskidiği belli olan zarfı ellerim arasına aldım çatık kaşlarım eşliğinde. İlk defa gördüğüme emindim, kolileri toparlarken böyle bir zarfla karşılaştığımı hatırlamıyordum. Alena koymuş olabilir miydi? Zarftan yükselen koku burnuma dolduğunda bu kez gözlerimin dolmasına engel olamadım.

Annem kokuyordu.

Titreyen ellerim zarfı açtı hemen ardından. Kalbimin sesi bütün evde yankılanır cinstendi. Korkuyordum ve bunun sebebini bilmiyordum bile.

Gözlerimden akan yaşlardan boşluk bulup önüme odaklandığımda zarfın içinden bir kaset ve bir kâğıt parçası çıktı. Kaseti kucağıma bırakıp kâğıt parçasına diktim yaşlarla dolu yeşil gözlerimi.

Bir adres yazılıydı. Bu kâğıt annemden kalmış olabilir miydi? Adres tanıdık gelmemişti ancak bu kâğıdın annemle alakalı olduğuna neredeyse emindim.

Kâğıdın arkasına baktım aceleyle. Tek kelime yazıyordu. "Mesken."

Ev, yuva, mesken.

Notu cebime sıkıştırarak koşar adım odamdan çıktım ve babamın çalışma odasına gittim. Yalnızca duvar renklerini değiştirmiştim bu odada. Her şey hala yıllar önce olduğu gibiydi. Ve biliyordum. Bu kaseti izleyebileceğim bir şey olduğunu biliyordum.

Çalışma odasının duvarına asılı halde duran televizyonun yanına gittim hemen. Ünitesinde kaseti takacak bir yer aradı dolu gözlerim. İçinde ne olduğunu deli gibi merak ediyordum. Korkuyordum da karşılaşacağım şeyden.

Sonunda kaset çaları bulduğumda kaseti içine yerleştirdim ve televizyonu açtım.

Birkaç adım geri gittim öncelikle. Dolu gözlerim bir an bile ayrılmıyordu televizyondan. Birkaç saniye siyah ekrana baktıktan sonra bir görüntü belirdi ekranda.

Annem ve babam.

El ele tutuşuyorlar ve annem önden yürürken babam arkadan onu çekiyor. Sahilde oldukları belli ve bu sahil evimize yalnızca 5 dakika. Annem ayakkabılarını eline almış ve ayaklarına vuran suları umursamıyor. Babam kahkahalarını gizleme ihtiyacı duymuyor çünkü annemin yanındayken takındığı maskeyi düşürüyor.

Ardından tarih belirdi hemen altında ekranın. 21 Eylül 2014

"Hayır..." sessiz yalvarışım dudaklarımdan çıkıp boş duvarlara ulaştı önce. Gördüğüm tarih kulaklarımı çoktan sağır etmişti bile.

Tam 10 yıl öncesi. Bugün ölüm yıldönümleri.

"Bugün evlilik yıldönümümüz." Dedi annem sevinçle. Önce elimde ki kumanda yere düştü. Ardından bacaklarım beni taşımayı reddetti. Dizlerim üzerine çöktüğümde elim hıçkırıklarımı gizlemek adına ağzıma kapanmıştı. Annem ve babam evlilik yıldönümlerinde ölmüşlerdi.

"Her geçen yıl ne kadar iyi bir seçim yaptığımı hatırlatıyorsun bana." Babamın kamera ardında ki sesi kulaklarıma ulaştığında, ellerim kulaklarıma gitti.

Duymak istemedim başta. Yıllardır sesleriniz bir anı, hatırlayamıyorum bile diye bağırmak istedim. Bana asla okumadığınız masallarda sizin sesinizi hayal etmek ne kadar zordu bilmiyorsunuz, susun, demek istedim. Yapamadım.

"Vazgeçtiğim her şeye," dedi annem kameraya dönerken. "Vazgeçtiğim her şeye değersin." Zorlu ve aşılmaz bir aşk hikayesi olduğunu biliyordum yalnızca. Madalyonun öteki yüzünden haberim yoktu. Neyden bahsediyorlardı?

"Tüm günümüz sahilde geçti. Seninle böyle vakit geçirmeyi özlemişim." Dedi babam kamerayı kendine çevirirken. Anneme olan bakışlarından aşk damlıyordu adeta.

Ağladım.

"Güneş birazdan batar, evimize döner yemeğimizi yeriz." Huzur kokabilir miydi bir cümle? İnsan tadından nefret ettiği yemeğin evde yaydığı huzurun kokusunu özleyebilir miydi?

"Kızımızı da alırız, oyun oynarız." Dedi babam hemen ardından. Kamera artık ikisini de çekiyordu. Nutkum tutuldu duyduğum şeyle. 'Kızım' kelimesini babamın eli saçlarımla gezinirken duymayalı kaç masal oluyordu?

Annem yalnızca başını salladı ve buna yorum dahi yapmadı. Yüreğimin sızladığını hissettim. Özlemden uyuyamadığım gecelere bir yenisi eklenecekti ve üstelik bu gece üstümü sevgisizlik örtecekti.

"Fıstığımızı ne zaman alırız?" dedi annem bu kez. Fıstık, babamın gözdesi, biricik arabası.

"Salim usta yarın gelin dedi bugün. Yarın alır turlarız seninle. Sen sürersin bu kez." Annem duyduğu şeyle öylesine gülümsemişti ki, gözyaşlarım arasından dudaklarımda bir tebessüm belirdi. Babamın arabasını kullanmayı ne kadar çok istediğini hatırlıyordum.

"Gerçekten mi? Taner ya, çok mutlu oldum şu an!" annem kollarını babamın omzuna sardı ve babam annemin başına bir öpücük kondurdu.

"Yıllar sonra bu videoyu açıp izleyeceğiz. Bugünü asla unutma sevgilim." Dedi babam. Ardından kamera kapandı.

Annemle babam bu videoyu asla izleyemediler. Ben ise o günü tek bir gün bile unutmadım.

O an bir şey dank etti. Kucağımda titreyen ellerime baktım önce. Ardından kararan ekrana. Aklıma düşen şüphe, kalbimi öylesine çarpıtıyordu ki, göğüs kafesimin kırılmasına ramak kalmıştı. Kocaman odada duvardan sekip kulağıma doluyordu kalbimin uğultusu.

11 yıl önce, annemle babam. Trafik kazası geçirdi. Fıstık, bir daha görünmedi. Bir sabah uyandım ve Alena'da yaşamaya başladım. Mezarlarının yerini bile 13 yaşında öğrendim.

Trafik kazası, fıstık.

Koşarak çıktım odadan. Öylesine bir korku sarmıştı ki bedenimi, uzun vadede öldürebilirdi bile. Gözlerim titriyordu, ellerim nerede duracağını bilemiyordu.

Evden çıktığımda yüzüme vuran soğuk ayazı umursamadım. Gözyaşlarımın yanağımda donmasını elimin tersiyle engelledim.

Yine koşarak evin yanında ki garaja geldim yüreğim ağzımda. Umarım, dedi içimde ki kız çocuğu. Umarım özlemekten kafayı yemişizdir.

Garajın anahtarı falan yoktu. Bir şekilde girmeliydim. Etrafıma bakındım aceleyle. Annemin bahçeye çiçek ekmeyi ne kadar sevdiği aklıma düşünce, babamın annemin işini kolaylaştırmak için bahçeye koyduğu bahçe malzemelerini aradım hızlıca. Ev terk edilmiş gibiydi. Dışına dokunma zamanım olmamıştı bile.

Gecenin bir yarısı, sokağı aydınlatan tek şey sokak lambasıydı. Henüz kim olduklarını bilmediklerim komşularım beni böyle görse deli sanabilirlerdi ancak umurumda değildi.

Garajın yanında duran kovada gezindi gözlerim. Bir müddet aradığımı bulamadım. Ardından kovanın hemen arkasında büyük bir levye gördüm.

Korkudan titreyen ellerimle levyeye sarıldım ve garajın kapısını açmaya çalıştım.

Birkaç dakika süren denemenin ardından sonunda garajın kapısı azıcık havalandığında levyeyi kenara fırlattım ve kapıyı açmaya çalıştım.

Paslı demir kapı ellerimi fazlasıyla acıtsa da sonunda garaj kapısını yukarı kaldırabildim.

O an gözlerimin görmemesini diledim. Özlemekten halüsinasyon gördüğümü düşünmek istedim. Şüphelerim kocaman bir çığ olup yüreğimi dağlamasın istedim.

Yıllar önce ailemin içinde trafik kazası geçirdiğini ve perte çıktığını söyledikleri arabanın, sapasağlam karşımda olmamasını istedim.

Belki yanlış düşünüyorsundur dedi içimde ki kız çocuğu. Belki de Alena arabayı yaptırmış ve yerine geri koymuştur.

Ancak az önce izlediğim videoda, öldükleri gün arabanın tamirde olduğunu söylüyordu babam. Tesadüf olamazdı.

Tesadüf olmamalıydı.

Öğrenmenin tek bir yolu vardı. Babam arabanın yedek bir anahtarı olduğunu söyler dururdu bana. Ancak anneme söylemezdi bir anda arabayı almaması için. Bende yedek anahtarı olduğunu, gerçek anahtarı iş yerinde unuttuğunu ve benden yedeğini istediğinde öğrenmiştim.

Garajda gezindi gözlerim. Annemin yedekte tuttuğu onlarca saksının içini karıştırdım önce ellerimin toprağa bulanmasını umursamadan. 10 yıldır toprağa bulanıyor olmasını unutmamıştım.

Sonunda bir saksının içinde anahtarı bulduğumda koşarak arabaya bindim. Ehliyetimi almıştım ancak çok fazla trafiğe çıkmamıştım. Korkuyordum ancak şu an öğrenmem gereken başka bir şey vardı.

Arabaya atlayıp cebime sıkıştırdığım kâğıdı aldım ve telefonuma adresi yazdım. Konum eve yarım saatlik uzaktaydı ve dağın başında bir yeri gösteriyordu.

İkinci kez düşünmedim. Aileme ulaşmanın tek yolu buysa, gece yarısı tek başıma dağın tepesinde olmayı umursamadım.

Aklıma Alena'yı aramak geldi. Ancak biliyordum ki işler benim sandığım gibiyse Alena ağzını açmazdı.

Devamlı akan gözyaşlarımı yanağımdan silip yola çıktım aceleyle. Şüpheyle dolmuştu her bir hücrem. Aklıma gelen her ihtimalin yalan olduğunu düşünmek istiyordum. Ailem trafik kazasında öldü. Öyle olması gerekiyor demek istiyordum.

Zaman zaman akan gözlerim ve gecenin bir yarısı durmayan kalbimle sonunda kâğıtta ki konumdaydım.

Tek bir ışık bile yoktu evin herhangi bir odasından. Öylesine ıssız görünüyordu ki bir an geri dönmeyi bile düşünmüştüm.

Arabadan inip hızlı adımlarla iki katlı, koca evin önünde durduğumda, terk edilmiş bir yer olduğunu anlamam geç sürmemişti. Belli ki uzun yıllardır kimse buraya el sürmüyordu. Yoksa kırıp dökülen camların, örümceklerin sardığı saksıların ve çürümüş tahta kapının başka açıklaması olamazdı.

Kapıyı ittirdim içeride kimse olmadığını düşünerek. Böylesine bir yerde gece yarısı benden başka kim olabilirdi ki? Umarım kimse olmazdı yoksa gerçekten korkudan ölebilirdim.

Kapı ufacık bir dokunuşumla ardına kadar açıldığında kulağıma dolan gıcırtısı kalbimin hızını yeniden arttırmıştı. Parmak ucumda ilerledim içeri. Ne görmeyi umuyordum bilmiyordum. Yine de ailemle alakalı bir şey bulmalıydım burada.

Ailem bana gösterildiği gibi ölmemişti belli ki. Belki de ölmemişlerdi bile. Hala bir yerlerde benden habersiz yaşıyorlardı. Bana kendilerini ölü gibi göstermek istemişlerdi çünkü kurtulmak istemişlerdi. Belki de onları aramamı bile istememişlerdi. Bu kaset bana yanlışlıkla ulaşmıştı belki de.

Düşüncelerimi doğrulayacak en ufak bir ipucu da olsa bulmak için içeri doğru ilerledim. Hemen sağımda bir ayakkabılık duruyordu. Üzerinde devrilmiş birkaç çerçeve vardı. Merakıma yenik düşüp kaldırdım çerçevelerden bir tanesini.

Kırılmış camların ardında oldukça samimi görünen bir çift vardı. Adam kolunu kadının omzuna atmıştı ve başından öpüyordu. Kadın ise gözlerini huzurla yummuş, gülümsüyordu.

Bunlar kimdi? Ve daha da önemlisi benim bu evde işim neydi?

Çerçeveyi bulduğum gibi bırakarak ilerledim uzun koridorda. Sağımda mutfak kalıyordu ve göz ucuyla baktığım kadarıyla içerisi boştu. Yalnızca bardaklar ve birkaç tabak devrilmişti. Yerler kırık doluydu.

Hemen önümde ise kocaman bir salon kalıyordu. Üstü örtülmüş iki tane koltuğun arasında yuvarlak, küçük bir masa vardı. Masanın üzerinde birkaç küçük mum.

Burası da kırıklarla doluydu. Koltukların arasında bulunan lamba yere devrilmişti. Birkaç vazo parçası ise hemen ayağımın ucundaydı. Yalnızca bir tanesi sapasağlam hemen yanımda ki şifonyerde duruyordu.

Bakışlarım salonda gezinirken kulağıma bir ses ulaştı. Bir adım sesiydi sanki. Nefesimi tuttuğumu o an fark ettim. Deli gibi korkuyordum ve henüz işime yarar bir şey bulamamıştım.

Adım sesleri gittikçe arttı. Sırtımı salonun duvarına yasladım elime şifonyerde ki vazoyu alırken. Hemen yanımda yukarı giden merdivenlere uzanan uzunca bir koridor vardı.

Nefeslerim soluk borumdan öteye gidemiyor, her geçen saniye ciğerimin çürümesine neden oluyorlardı. Deli gibi korkuyordum ve tam şu saniye gitmek istiyordum.

Adım sesleri net duyulur hale geldi. Evde kesinlikle biri vardı ve tek umudum beni görmemiş olmasıydı.

Adım sesleri yanımda ki koridordan geliyordu. Adım sesleri kesilse kalbimin duyulacağından emindim. Korkudan gözlerimden yaşlar akmaya bile başlamıştı. Ölecek miydim?

Şu an koşup gidemezdim. Muhtemelen gelen her kimse beni çoktan görürdü. Görmekle de kalmaz bulurdu.

Adım sesleri neredeyse kulağımın dibinde bittiğinde hemen ardımda ki duvarın yan tarafında bir beden olduğundan emindim. İkinci kez düşünmedim ve elimde ki vazoyu gelen her kimse kafasına geçirmek için harekete geçtim. Zaman kazanmam lazımdı.

Sırtımı duvardan ayırıp yanıma döndüğüm gibi havaya kalkan elime bir bilek sarıldı ve yapmayı planladığım hamleyi havada bıraktı. Saniyeler içerisinde sırtım az önce olduğu duvara yeniden sertçe yapıştığında gözlerimi sımsıkı yumdum.

Sert nefeslerime kalbimin sesi de karışmıştı şimdi. Vazoya sarılı elim havada ve sırtımın yaslı olduğu duvara yaslanmıştı bir bilek tarafından. Diğer bileğimde aynı şekilde duvara sıkıştırılmıştı.

"Aç gözlerini." Kulağıma dolan erkek sesi ölümü dileten cinstendi. Öylesine korkuyordum ki burada olmaktan, bir an önce kaçıp gitmek istiyordum.

Başımı iki yana salladım gözlerimi açmadan. Kulağıma dolan parfüm kokusu bedenin ne kadar yakınımda olduğunu hesap etmeme yarıyordu ve evet, karşımda ki beden ölümüme ne kadar kaldığımı hesaplamama neden olacak kadar yakındı.

"Ne işin var burada?" aynı ses yeniden kulağıma dolduğunda dudaklarım birbirlerine mühürlü gibi, asla açılmadı. Cevap veremeyecek kadar korkuyordum.

"Sikeyim, bir şey söyle artık." Sesi bu kez az öncekine nazaran daha yüksek çıktığında bileklerinin hapsinin altında titrememi durduramamıştım.

"Bilmiyorum..." diyebildim sadece. Yalan değildi. Ne aradığımı bile bilmiyordum. Yalnızca aileme ait bir şey, özlemimi dindirecek bir şey arıyordum.

"Bilmiyorum derken?" sesi o kadar ciddiydi ki, gözlerimi daha çok yumdum. Bir an önce odama gidip yorganı ağzıma kadar kapatmak istiyordum.

"Bilmiyorum işte." Sesim o kadar güçsüz ve titrek çıkmıştı ki duyduğundan bile şüpheliydim. Hem gözümü açıp kimle karşı karşıya olduğumu görmek isteyen bir tarafım vardı. Hem de deli gibi korkan bir tarafım. Ve korkan yanım ağır basıyordu.

"Gecenin bir yarısı, terk edilmiş bir evde ne işin olduğunu bilmiyor musun?" sesi bu kez şüpheci ve kısıktı. Ürperdiğimi hissettim.

"Sen kimsin?" dedim bu kez sorusunu es geçerek. Çünkü karşımda ki yabancıya soruları karşılığında ne demem gerektiğini bilmiyordum.

"Gözünü açsan göreceksin." Sesi tanıdık değildi, yüzünün de olmadığına emindim ancak merak ediyordum işte deli gibi. Gözümü yavaşça araladığımda karşılaştığım ilk şey geniş omuzlara sarılı siyah bir kazak olmuştu. Yaşlarla dolu bakışlarım yavaş yavaş yüzüne çıkarken, içeri girerken açık bıraktığım kapının ardından içeri yansıyan ay ışığı biraz olsun görüşümü rahatlatıyordu.

Gergin bir çehre karşıladı yeşil gözlerimi. Fazlasıyla yakındı aynı zamanda. İçeri sızan ufacık aralıktan görebildiğim kadarıyla koyu renkteydi gözleri. Tahminimce kahverengi.

Ardından saçlarına tırmandı gözlerim. 3 numaraydı belli ki. Çatık kaşlarının altında ki koyu gözlerini kıvrımlı kirpikleri çevrelemişti. Sert çehresinde çenesinin ne kadar gergin olduğunu rahatlıkla seçebiliyordum. Hafif kızarık ve dolgun dudakları ise, gözlerini görmeden bile sinirli olduğunu anlamama yeter gerginlikteydi. Genç görünüyordu. Belki 24, belki 25. Gözlerinden taşıp üzerime yığılan ateşlerin altında kül olduğumu hissediyordum.

Ancak bu simayı tanımadığıma emindim.

"Kimsin sen? Tanımıyorum seni." Dedim bakışlarımı kaçırıp bileklerimi ellerinin esaretinden kurtarmaya çalışırken. Debelenmelerim daha sıkı tutulmakla son bulduğunda başını göz göze gelmek için aşağı eğdi.

"Kim olduğumu öğrenirsin. Burada ne işin var?" Her cümlesinde giderek artan sinirini hissetmemek elde değildi. "Bir not buldum eşyalarım arasında. Buranın konumu vardı." Diyebildim yalnızca. Eğer bu adamda buradaysa belki de ailemi tanıyor olabilirdi. Belki de bana ailem hakkında bir şeyler söyleyebilirdi. Burada olmamızın ortak bir nedeni olabilirdi.

"İsmin ne?" başıyla hafifçe beni işaret ettiğinde sesimi bulmak adına boğazımı temizledim. "Bırak beni." Dedim sorusunu es geçerek. Bu şekilde konuşmamıza gerek yoktu. "Kaçmayacaksın." Dedi uyarır bir ses tonunda. "Öyle bir iddiam yok zaten."

Karşımda ki adam yavaşça ellerini bileklerimden uzaklaştırmaya başladığında birkaç saniye sözümde duracağıma güvenmesi için ona vakit tanıdım.

Ve bir adım geri attığı an elimde ki vazoyu kafasına geçirdim düşünmeden. Kaçmak istiyordum bu kapıyı araladığımdan beri. Tabi ki de ilk defa gördüğüm bir adama hemen güvenip gecenin bir yarısı terk edilmiş bir evde bulunacak değildim. Özellikle burada olma nedenini bilmiyorken.

"Siktir," diye bir küfür duymamla arkama bakmadan koşmam bir oldu. Bacaklarımda bulduğum kısa süreli derman bana güç olurken, adamın ne halde olduğuna bakmak için bile arkamı dönmedim.

Koşarak az önce geldiğim koridoru dönmeye çalıştım. Tam kapıdan çıkacaktım ki ardına kadar açık olan kapı arkamdan uzanan bir el tarafından kapandı. Ellerim çarpmamak için önüme siper olup kapıya tutunurken bedenimin hemen arkasında, ensemde tüten nefesi hissedebiliyordum.

"Allah'tan kaçmayacaktın." Derdi bu muydu sahiden? Kafasında vazo kırmam zerre umurunda değil miydi? Korkum giderek yükseliyor ve bedenimi ele geçiriyordu.

"Bırak, gideceğim." Diyebildim yalnızca arkamı dönmeden. Elini çekecekti ve çıkıp gidecektim. Bu gece hiç olmamış gibi üzerini örtecektim.

"Oldu, başka arzun." Huylandığımı hissettim ensemde biten sesle. Bu adam kimdi? Neden bu evdeydi? Ben neden bu evdeydim ve ne bulmam gerekiyordu? Düşünmekten kafam ağrıyacaktı.

"Lütfen..." sesim yalvarır gibi çıkmıştı çünkü korku denilen illet bir karabasan gibi tepemdeydi.

"Kafamda açtığın yarığı kapatmadan bir adım öteye gidemezsin." Sinirle arkamı dönmemle aramızda yalnızca birkaç santim olduğunu fark ettim.

"Ruh hastası mısın? Tutmasaydın o kadar." Sesim az öncekine nazaran yüksek çıkmıştı. Gittikçe çatılan kaşları yabancının, yüreğimin giderek küçüldüğünü hissetmeme neden oldu.

"Kafama vazo fırlatmana izin mi verseydim?" elleri omzumun üzerinden kapıya uzanmıştı. Yine kilit altındaydım.

"İzin almış gibi mi duruyorum?" Şu saçma sohbete bir an önce son verip gitmek istiyordum. Hayatımda ilk kez gördüğüm bir adam vardı karşımda ve bu gece tek derdim ölmemekti.

Güldü yabancı hafifçe. "Burada ne işin olduğunu söyle, kafama pansuman yap ve bas git. Basit." Cümlesi biter bitmez açılmış ağzımla baktım ona.

"Kimsin ya sen? Pansuman diyor bir de. Hesap mı vereceğim sana." Karşımda ki adamın bir seri katil olma ihtimali de vardı, onlarca yardım kuruluşuna her ay bağış yapan bir melek olma ihtimali de.

Ancak her iki ihtimale göre de hızlı gidiyordum. Ecelime koşuyor gibi hissediyordum.

"Kim miyim?" tek kaşı havalandı kapı kapandığı için tamamen karanlığa bürünen ortamda seçemediğim renkteki gözleriyle yüzümü süzerken. Başımla sorusunu onayladım cevap vermesi için.

"Pavel," dedi öncelikle. Ardından sesli bir nefes verdi. "Pavel Bornova."

Siktir.
Aşk.

Cayır cayır yanmadan evvel gönül, son kelimesinde bas bas haykırır ismini, yeşil gözlü yârinin. Ve heyecan denilen azılı düşman kapıyı çaldıktan hemen sonra, karnına buyur eder rengârenk kelebekleri.

Uyanır ve ilk kez sevinir güneşin gözünü alan ışıltısına. Yılların ardından onu uyutmayan şey bu kez kalbinin durmadan mutluluğunu haykırması olunca, yüzünde ki yegâne tebessümü silememişti ilk göz yaşı baş gösterinceye kadar.

Onlarca kitap, onlarca şiir, onlarca efsane ve daha niceleri aşk denilen katil hakkında. Okunmuş, yazılmış, sahnelenmiş ve hatta yaşanmış. Yüreğe atılan her bir dikiş izinden çiçekler açmış. Akan kanlar durmamış, durdurulamamış. Kimsenin cesareti, böylesine deli akan aşkı durdurmaya yaramamış.

Masallar söylenmiş, ninniler okunmuş kulaktan kulağa. Kız çocukları bunun hayaliyle uyutulmuş, erkek çocukları bir kadının güzelliği karşısında nasıl savaşması gerektiğini öğrenerek el pençe durmuş aşka.

Yine de yedi düvel bir araya gelip bu aşkı yitirememiş.

"Bir illüzyon öğrendim Elena'm. Göstereyim mi?" O çocuksu heyecanı yenemiyor, kalbinde besliyordu Artem. Bağrına basıyor, çığlık çığlığa aşkını haykırmasına izin veriyordu.

"Göster bakalım Artem Bey." Yeşil gözlerini sevdiği adama dikmişti genç kadın kumral saçlarını savurarak. Böylesine büyük bir aşkın yüreğini dağlamasına engel olamamıştı. Şikayetçi değildi bu durumdan.

Genç adam elinde iyice karıştırdığından emin olduğu iskambil kartlarını biricik sevgilisinin önüne serdi. Heyecanlı gözleri üzerinde dolaşıyordu. Beğenecek miydi numarasını? Onu mutlu edebilmek için öğrenmişti. Beğenirdi değil mi?

"Bir kart seç, bana gösterme." Başını güç bela sevdiği kadından alıp omzunun gerisine çevirdi Artem. Elena narin ellerini uzatarak önünde ki desteden bir kart seçip yeşil gözlerini üzerine doğrulttuğunda seçtiği kart onu gülümsetti. "Seçtim."

Artem heyecanla sevdiği kadına döndü. "Koy bakalım aldığın yere." Desteyi güzelce ayırıp koyması gerektiği yeri gösterdikten sonra Elena şüpheli gözlerini kısarak kartı yerine yerleştirdi. Artem yüzünde ki kocaman gülümsemesi ile desteyi karıştırdı.

"1 ile 21 arasında bir sayı söyle." Elena düşündü. 21 yaşına günler kalmıştı ve yüreği yıllar sonra ilk defa bu yüzden ağzına atıyordu.

"21." Dedi düşünmeden. Artem heyecanla başını salladı ve en üstten 21 kart sayarak denk gelen karşı seçti. Eline gelen kartı sevgilisine çevirdi. "Kartın bu muydu?" diye sordu Artem umutla.

Elena kendine hayran bıraktıran o güzel gülüşünü gözler önüne serdi önce ve hemen ardından sevdiği adamın kulağına bir ninni gibi gelen kahkahasını saldı kiraz dudakları arasından.

Ve başını iki yana salladı. "Hayır. Maça as bu!" dedi yalancı bir sitemle. Artem'in omuzları düşmüştü çoktan. "Sahi mi?" dedi utançla. Oysa ki tüm gece buna çalışmıştı. Olacağına neredeyse emindi.

Elena gülerek başını salladığında "Sen ne seçmiştin ki?" diye sordu Artem. Elena gülümsedi. "Sence?" Kader miydi tesadüf mü? Artık bilemiyordu. Ancak bir şeylerin işaret olduğuna neredeyse emindi.

"Kupa kızı." Dedi Artem gülümsemesi yeniden yüzünü esir aldığında. Başını salladı Elena. Nasıl oluyorsa, sevdiği adam ne zaman karşısına geçip bir kart seç dese, gözü kapalı da olsa aynı kartı seçiyordu durmadan. "Sanırım bir kart olsaydım kesinlikle Kupa kızı olurdum. Belki başka bir hayatta gerçekten kupa kızıyımdır." Omuz silkti cümlesinin ortasında. Yanında ki adamla birlikte istediği kadar saçmalayabiliyordu. Kız kardeşi olmasa bir an bile katlanmayacağı ailesinin yanında bu adam ona gerçekten yuva gibi hissettirebiliyordu.

"Kupa kızı senden başkası olamazdı sevgilim." Dedi Artem kolunu sevgilisinin omzuna sararken. Genç kız başını yaslamıştı sevdiğinin güvenli omzuna. Yaşasaydı ya burada, kalsaydı ömrünün sonuna kadar.

"Peki sen, sen ne olurdun?" yeşil gözlerini yaslandığı yerden sevdiği adamın çehresine dikti Elena. Adam gülümseyerek iç çekti. "Maça as." Aslında böyle bir düşüncesi yoktu. Yalnızca sevdiği kadının eline değen kart, seçtiği kart olmak isterdi.

"Neden ki?" diye sordu her zaman ki merakıyla Elena. Adam omuz silkti. "Seçtiğin kart olmak isterdim." Dürüsttü. Sevdiği kadından sevgisini tek bir an bile esirgemezdi.

Onun için ölünse ölürdü.

"Belki başka bir evrende maça as ve kupa kızı evlidir." Dedi Elena gözlerini ormanlık alana çevirirken. Böylesine güzel bir manzara ve daha da önemlisi sevdiği adam. Tüm sorunlarının çözümüydü.

"Her evrende Elena'm, her evrende." Genç adam sevdiği kadının dudaklarına kısa ama unutulmaz bir öpücük bıraktı bu sözünün ardından. Elena yanaklarının kızarmasını engelleyemedi. Hoşuna gidiyordu ancak utanıyordu işte.

"Ya bu evrende değilse?" Pekâla, önüne geçemediği bir korku tüm bedenini her geçen gün sarıyordu Elena'nın. Korkuyordu bir gün bu elleri tutamamaktan. Kaçıp kaçıp geldikleri bu evin anahtarını kaybetmekten, yolunu unutmaktan.

"Böyle düşünceler o güzel aklına hiç yakışıyor mu?" Diye kızdı ona Artem. Kızmak bile denilmezdi aslında. Sesi bir oktav yükselmezdi bu kadına.

"Korkuyorum Artem." Diyebildi yalnızca. O duygularını Artem kadar iyi belirtemiyordu. Başını salladı Artem. O da en az Elena kadar korkuyordu.

Çünkü biliyorlardı ki her rüya bir gün bitiyordu. Güneş doğuyordu ve bazen ölüler bile uyanıyordu. Hiçbir rüya özellikle savaş meydanında sonsuza kadar sürmüyordu.

"Eğer," dedi Artem aklında bile bulundurmak istemediği bir ihtimalle. "Olurda hayatın planları bizimkilere uymazsa," yutkundu. "Günün birinde yine bu evde, seni bekliyor olacağım." Adı gibi emindi bu sözünden.

Sanki ikisi de verdikleri sözleri gerçekleştirmeleri gereken şeyler yaşayacaklarını biliyorlardı. Sanki ikisi de hayatın planlarının onlarınkine uymayacağını biliyorlardı. Neyse ki Artem sözünden dönmezdi. Elena bunu biliyordu.

Başını salladı Elena gözünden düşen bir damlayla birlikte. "Günün birinde herhangi bir yerde, seni seviyor olacağım."

Ve destansı bir aşk hikayesinin temellerini böyle atıldı. Onlarca efsanenin üzerindeydi. Hiçbir kelime bir araya gelip de böylesine bir aşk için şiir oluşturamadı.

Ancak ikisinin de bilmediği bir şey vardı ki; kupa kızı ve maça as, hiçbir evrende bir arada olamadı.

Başlangıçlar.
Her noktanın ardından daha yüksek sesle başlayanlar ve satır sonuna gelmeden çığlıklarını dindirmeye çalışanlar.

"Son." Yazısını görme korkusunu yenene kadar başa sarıp duranlar ve aynı filmi defalarca izlemenin onlara tecrübe katacağını sananlar.

Her düşüşünden daha güçlü kalkanlar ve ufacık bir sıyrıkta kan kaybından öleceğini umanlar.

Başlamaya korkup noktadan kaçanlar ve saçmalamayı umursamayıp virgülün peşinden koşanlar.

Başlangıçlar ve başlamaktan kaçanlar.

"Onu şöyle bırakabilirsiniz." Elinde ki kutuyu koyacak yer arayan adama rahat bir yer gösterdikten sonra kapının önünde duran birkaç kutuyu da kendim taşımıştım içeri. Neyse ki bunlar son kutulardı.

"Afra, bok vardı da taşınıyorsun." Alena'nın belini tutarak merdivenlerden indiğini gördüm. Gülümsedim bu haline. Üzerinde ki tulumu birkaç gün öncesinden kalan boyalarla doluydu. Saçında ki topuzu ve yüzünde ki ışığı onu yaşından oldukça genç gösteriyordu.

"Çıtır kadınsın, gelen gidenin olur." Palavra, olmadığını biliyordum. Yine de 11 yaşından beri hayalim olan şeyi yapmıştım işte.

Son kutuları da bırakıp giden adamları geçirdikten sonra salona, Alena'nın yanına döndüm.

"Komik şaka." Alena kendini salonda üstü hala kapalı olan koltuklara atmıştı. "Bari mobilya alsaydık sana kızım. Bunlar Allah bilir kaç yıllık." Cıkladım bu dediğine, ikimize mutfakta bitki çayı yaparken. Evin Amerikan mutfak düzeni olduğu için birbirimizi rahatlıkla duyabiliyorduk.

"Şu an üzerinde oturduğun koltuğa kusma rekorum 8." Dedim mobilyaların anı koktuğunu hatırlatmak için. "Iyy," dedi başta. "Neyse bir zamanlar bezini değiştiriyordum. Sorun değil. Benimde üzerime az kusmadın." Söylediği şey gülmeme neden oldu.

Elime aldığım kupalarla yanına gittim bende. Yorgunluktan gözlerimiz kapanıyordu neredeyse. Sabahın ilk ışıklarından beri bir şeyler taşıyorduk.

"Burada kal istersen." Dedim koltukta baygın gibi yatan Alena'ya. Kalkıp gidecek hali yok gibiydi. Başını iki yana salladı. "Yok, gidip duş almazsam evin en az 3 hafta kokacak." Haklıydı, benimde duş almam gerekiyordu. "Sen bilirsin."

Birkaç dakika sessizlik hâkim oldu loş lambanın aydınlattığı salonda. Bitki çayı vücudumu iyice mayıştırmıştı. Saat neredeyse gece yarısına geliyordu. Üzerimde ki kirlenmiş kıyafetlerden kurtulmak istiyordum bir an önce.

"Komşularım nasıl? Hatırlıyor musun?" Alena her ne kadar eve yürüme mesafesinde otursa da merak etmiştim eski sokağımda kimlerin olduğunu. Sorumun üzerine Alena derin bir nefes aldı. "Pek komşu yoktu burada en son. Bir çaprazda Bornovalar vardı. Onlarda gideli çok oluyor. Gerçi oğlu burada diyorlar da bilemiyorum." Alena omuz silkti çayını yudumlarken. Elaya kaçan gözleri loş ışıkta kararmıştı. Annemi hatırlatıyordu bu çehresi.

"Bornovalar mı? Onlar kim ki?" Nedense garip gelmişti soy isimleri. Daha önce duymuş gibi olmam bir yana, tehlikeli hissettirmişti.

"Yıllar önce burada oturuyorlardı. Çocuk 15 yaşındayken Rusya'ya taşındılar. Şu an ne alemde bilmiyorum. Diğer komşularını da tanımıyorum zaten. Kaç yıl olmuş şu sokağın başından geçmiyorum." İç çekti Alena. Haklıydı. Bende yıllardır bu sokağın başından bile geçmiyorken bir anda eski evimize taşınmıştım. Onun içinde zor olmalıydı.

"Tanır mı seni görse?" diye sordum. Merak etmiştim açıkçası. Hala bu sokakta eskileri hatırlatan bir şeyler olması kalbimi hızlandırmıştı. "Muhtemelen." Dedi Alena. Böylesine yakın biri olduğunu duymak, aileme bir adım yaklaşmışım gibi hissettirmişti şimdi. Yeniden 11 yaşıma dönmüşüm gibi. "Beni?" Kim olduklarını bile bilmiyordum oysa ki. Yine de bir umut çocukluğuma dair bir iz bulabileceğimi ummuştum.

Pek de kuvvetli olmayan hafızam da tozlu bir sayfanın önemsiz bir anısıdır belki de.

"Yarın sabah ilaçlarını almayı unutma. Geç oldu zaten. Duş al yat sende." Alena sorumu havada asılı bırakarak ayağa kalktı ve koltuğun üzerine bıraktığı ceketini alarak kapıya ilerledi. "Ama-" sorumu merak etmiştim, üstelik bilerek cevapsız bırakılmışken.

"Yarın sabah kahvaltıya götürürüm seni, sonra gelir yerleştiririz bir güzel. Hadi uyu." Belli ki cevaplamak istemiyordu. Belki de bu evde daha fazla durmak onu üzüyordu. Üstüne gitmedim. Bir bildiği vardır mutlaka.

"Peki, iyi geceler." Kocaman sarıldı Alena bana. Yıllardır hasret kaldığım bir sarılmaya oldukça benziyordu. Belli ki onunda buna ihtiyacı vardı. Bende kollarımı sımsıkı sardım ona. Başımın üzerine bir öpücük kondurup geri çekildi ve karanlık gecenin altında arabasına binerek kayboldu.

Derin bir nefes alarak geri çekildim ve kapıyı kapatarak arkamı döndüm. Yığınla koli ve eşya vardı yerleştirilmesi gereken. Yine de hiçbirine müdahale edecek halim yoktu. En azından bu gece yalnızca çocukken yaptığım gibi yatağıma gidip yorganı boğazıma kadar çekmek istiyordum.

Merdivenleri tırmanarak rengini yeni değiştirdiğim odama girdiğimde, uyumak için rahat kıyafetler bulmak adına dolabımın yanına koyduğum bir koliyi açtım.

Odamın her köşesi bir anı kokuyordu. 11 yılın ardından yeniden bu dört duvar arasında olmak ise içimde ki kız çocuğunu çığlık çığlığa ağlamaya itiyordu.

Yine de ağlamadım. Göz pınarlarım öylesine kuruydu ki, kirpik diplerim bile ıslanamadı.

Düşünceleri kafamdan silerek koliyi açıp pijama takımımı çıkardım içinden. Onları yatağa atıp yeniden koliye döndüğüm sırada yatağa koyduğum pijamaların ardından bir zarf düştü.

Koyu renkli ve eskidiği belli olan zarfı ellerim arasına aldım çatık kaşlarım eşliğinde. İlk defa gördüğüme emindim, kolileri toparlarken böyle bir zarfla karşılaştığımı hatırlamıyordum. Alena koymuş olabilir miydi? Zarftan yükselen koku burnuma dolduğunda bu kez gözlerimin dolmasına engel olamadım.

Annem kokuyordu.

Titreyen ellerim zarfı açtı hemen ardından. Kalbimin sesi bütün evde yankılanır cinstendi. Korkuyordum ve bunun sebebini bilmiyordum bile.

Gözlerimden akan yaşlardan boşluk bulup önüme odaklandığımda zarfın içinden bir kaset ve bir kâğıt parçası çıktı. Kaseti kucağıma bırakıp kâğıt parçasına diktim yaşlarla dolu yeşil gözlerimi.

Bir adres yazılıydı. Bu kâğıt annemden kalmış olabilir miydi? Adres tanıdık gelmemişti ancak bu kâğıdın annemle alakalı olduğuna neredeyse emindim.

Kâğıdın arkasına baktım aceleyle. Tek kelime yazıyordu. "Mesken."

Ev, yuva, mesken.

Notu cebime sıkıştırarak koşar adım odamdan çıktım ve babamın çalışma odasına gittim. Yalnızca duvar renklerini değiştirmiştim bu odada. Her şey hala yıllar önce olduğu gibiydi. Ve biliyordum. Bu kaseti izleyebileceğim bir şey olduğunu biliyordum.

Çalışma odasının duvarına asılı halde duran televizyonun yanına gittim hemen. Ünitesinde kaseti takacak bir yer aradı dolu gözlerim. İçinde ne olduğunu deli gibi merak ediyordum. Korkuyordum da karşılaşacağım şeyden.

Sonunda kaset çaları bulduğumda kaseti içine yerleştirdim ve televizyonu açtım.

Birkaç adım geri gittim öncelikle. Dolu gözlerim bir an bile ayrılmıyordu televizyondan. Birkaç saniye siyah ekrana baktıktan sonra bir görüntü belirdi ekranda.

Annem ve babam.

El ele tutuşuyorlar ve annem önden yürürken babam arkadan onu çekiyor. Sahilde oldukları belli ve bu sahil evimize yalnızca 5 dakika. Annem ayakkabılarını eline almış ve ayaklarına vuran suları umursamıyor. Babam kahkahalarını gizleme ihtiyacı duymuyor çünkü annemin yanındayken takındığı maskeyi düşürüyor.

Ardından tarih belirdi hemen altında ekranın. 21 Eylül 2014

"Hayır..." sessiz yalvarışım dudaklarımdan çıkıp boş duvarlara ulaştı önce. Gördüğüm tarih kulaklarımı çoktan sağır etmişti bile.

Tam 10 yıl öncesi. Bugün ölüm yıldönümleri.

"Bugün evlilik yıldönümümüz." Dedi annem sevinçle. Önce elimde ki kumanda yere düştü. Ardından bacaklarım beni taşımayı reddetti. Dizlerim üzerine çöktüğümde elim hıçkırıklarımı gizlemek adına ağzıma kapanmıştı. Annem ve babam evlilik yıldönümlerinde ölmüşlerdi.

"Her geçen yıl ne kadar iyi bir seçim yaptığımı hatırlatıyorsun bana." Babamın kamera ardında ki sesi kulaklarıma ulaştığında, ellerim kulaklarıma gitti.

Duymak istemedim başta. Yıllardır sesleriniz bir anı, hatırlayamıyorum bile diye bağırmak istedim. Bana asla okumadığınız masallarda sizin sesinizi hayal etmek ne kadar zordu bilmiyorsunuz, susun, demek istedim. Yapamadım.

"Vazgeçtiğim her şeye," dedi annem kameraya dönerken. "Vazgeçtiğim her şeye değersin." Zorlu ve aşılmaz bir aşk hikayesi olduğunu biliyordum yalnızca. Madalyonun öteki yüzünden haberim yoktu. Neyden bahsediyorlardı?

"Tüm günümüz sahilde geçti. Seninle böyle vakit geçirmeyi özlemişim." Dedi babam kamerayı kendine çevirirken. Anneme olan bakışlarından aşk damlıyordu adeta.

Ağladım.

"Güneş birazdan batar, evimize döner yemeğimizi yeriz." Huzur kokabilir miydi bir cümle? İnsan tadından nefret ettiği yemeğin evde yaydığı huzurun kokusunu özleyebilir miydi?

"Kızımızı da alırız, oyun oynarız." Dedi babam hemen ardından. Kamera artık ikisini de çekiyordu. Nutkum tutuldu duyduğum şeyle. 'Kızım' kelimesini babamın eli saçlarımla gezinirken duymayalı kaç masal oluyordu?

Annem yalnızca başını salladı ve buna yorum dahi yapmadı. Yüreğimin sızladığını hissettim. Özlemden uyuyamadığım gecelere bir yenisi eklenecekti ve üstelik bu gece üstümü sevgisizlik örtecekti.

"Fıstığımızı ne zaman alırız?" dedi annem bu kez. Fıstık, babamın gözdesi, biricik arabası.

"Salim usta yarın gelin dedi bugün. Yarın alır turlarız seninle. Sen sürersin bu kez." Annem duyduğu şeyle öylesine gülümsemişti ki, gözyaşlarım arasından dudaklarımda bir tebessüm belirdi. Babamın arabasını kullanmayı ne kadar çok istediğini hatırlıyordum.

"Gerçekten mi? Taner ya, çok mutlu oldum şu an!" annem kollarını babamın omzuna sardı ve babam annemin başına bir öpücük kondurdu.

"Yıllar sonra bu videoyu açıp izleyeceğiz. Bugünü asla unutma sevgilim." Dedi babam. Ardından kamera kapandı.

Annemle babam bu videoyu asla izleyemediler. Ben ise o günü tek bir gün bile unutmadım.

O an bir şey dank etti. Kucağımda titreyen ellerime baktım önce. Ardından kararan ekrana. Aklıma düşen şüphe, kalbimi öylesine çarpıtıyordu ki, göğüs kafesimin kırılmasına ramak kalmıştı. Kocaman odada duvardan sekip kulağıma doluyordu kalbimin uğultusu.

11 yıl önce, annemle babam. Trafik kazası geçirdi. Fıstık, bir daha görünmedi. Bir sabah uyandım ve Alena'da yaşamaya başladım. Mezarlarının yerini bile 13 yaşında öğrendim.

Trafik kazası, fıstık.

Koşarak çıktım odadan. Öylesine bir korku sarmıştı ki bedenimi, uzun vadede öldürebilirdi bile. Gözlerim titriyordu, ellerim nerede duracağını bilemiyordu.

Evden çıktığımda yüzüme vuran soğuk ayazı umursamadım. Gözyaşlarımın yanağımda donmasını elimin tersiyle engelledim.

Yine koşarak evin yanında ki garaja geldim yüreğim ağzımda. Umarım, dedi içimde ki kız çocuğu. Umarım özlemekten kafayı yemişizdir.

Garajın anahtarı falan yoktu. Bir şekilde girmeliydim. Etrafıma bakındım aceleyle. Annemin bahçeye çiçek ekmeyi ne kadar sevdiği aklıma düşünce, babamın annemin işini kolaylaştırmak için bahçeye koyduğu bahçe malzemelerini aradım hızlıca. Ev terk edilmiş gibiydi. Dışına dokunma zamanım olmamıştı bile.

Gecenin bir yarısı, sokağı aydınlatan tek şey sokak lambasıydı. Henüz kim olduklarını bilmediklerim komşularım beni böyle görse deli sanabilirlerdi ancak umurumda değildi.

Garajın yanında duran kovada gezindi gözlerim. Bir müddet aradığımı bulamadım. Ardından kovanın hemen arkasında büyük bir levye gördüm.

Korkudan titreyen ellerimle levyeye sarıldım ve garajın kapısını açmaya çalıştım.

Birkaç dakika süren denemenin ardından sonunda garajın kapısı azıcık havalandığında levyeyi kenara fırlattım ve kapıyı açmaya çalıştım.

Paslı demir kapı ellerimi fazlasıyla acıtsa da sonunda garaj kapısını yukarı kaldırabildim.

O an gözlerimin görmemesini diledim. Özlemekten halüsinasyon gördüğümü düşünmek istedim. Şüphelerim kocaman bir çığ olup yüreğimi dağlamasın istedim.

Yıllar önce ailemin içinde trafik kazası geçirdiğini ve perte çıktığını söyledikleri arabanın, sapasağlam karşımda olmamasını istedim.

Belki yanlış düşünüyorsundur dedi içimde ki kız çocuğu. Belki de Alena arabayı yaptırmış ve yerine geri koymuştur.

Ancak az önce izlediğim videoda, öldükleri gün arabanın tamirde olduğunu söylüyordu babam. Tesadüf olamazdı.

Tesadüf olmamalıydı.

Öğrenmenin tek bir yolu vardı. Babam arabanın yedek bir anahtarı olduğunu söyler dururdu bana. Ancak anneme söylemezdi bir anda arabayı almaması için. Bende yedek anahtarı olduğunu, gerçek anahtarı iş yerinde unuttuğunu ve benden yedeğini istediğinde öğrenmiştim.

Garajda gezindi gözlerim. Annemin yedekte tuttuğu onlarca saksının içini karıştırdım önce ellerimin toprağa bulanmasını umursamadan. 10 yıldır toprağa bulanıyor olmasını unutmamıştım.

Sonunda bir saksının içinde anahtarı bulduğumda koşarak arabaya bindim. Ehliyetimi almıştım ancak çok fazla trafiğe çıkmamıştım. Korkuyordum ancak şu an öğrenmem gereken başka bir şey vardı.

Arabaya atlayıp cebime sıkıştırdığım kâğıdı aldım ve telefonuma adresi yazdım. Konum eve yarım saatlik uzaktaydı ve dağın başında bir yeri gösteriyordu.

İkinci kez düşünmedim. Aileme ulaşmanın tek yolu buysa, gece yarısı tek başıma dağın tepesinde olmayı umursamadım.

Aklıma Alena'yı aramak geldi. Ancak biliyordum ki işler benim sandığım gibiyse Alena ağzını açmazdı.

Devamlı akan gözyaşlarımı yanağımdan silip yola çıktım aceleyle. Şüpheyle dolmuştu her bir hücrem. Aklıma gelen her ihtimalin yalan olduğunu düşünmek istiyordum. Ailem trafik kazasında öldü. Öyle olması gerekiyor demek istiyordum.

Zaman zaman akan gözlerim ve gecenin bir yarısı durmayan kalbimle sonunda kâğıtta ki konumdaydım.

Tek bir ışık bile yoktu evin herhangi bir odasından. Öylesine ıssız görünüyordu ki bir an geri dönmeyi bile düşünmüştüm.

Arabadan inip hızlı adımlarla iki katlı, koca evin önünde durduğumda, terk edilmiş bir yer olduğunu anlamam geç sürmemişti. Belli ki uzun yıllardır kimse buraya el sürmüyordu. Yoksa kırıp dökülen camların, örümceklerin sardığı saksıların ve çürümüş tahta kapının başka açıklaması olamazdı.

Kapıyı ittirdim içeride kimse olmadığını düşünerek. Böylesine bir yerde gece yarısı benden başka kim olabilirdi ki? Umarım kimse olmazdı yoksa gerçekten korkudan ölebilirdim.

Kapı ufacık bir dokunuşumla ardına kadar açıldığında kulağıma dolan gıcırtısı kalbimin hızını yeniden arttırmıştı. Parmak ucumda ilerledim içeri. Ne görmeyi umuyordum bilmiyordum. Yine de ailemle alakalı bir şey bulmalıydım burada.

Ailem bana gösterildiği gibi ölmemişti belli ki. Belki de ölmemişlerdi bile. Hala bir yerlerde benden habersiz yaşıyorlardı. Bana kendilerini ölü gibi göstermek istemişlerdi çünkü kurtulmak istemişlerdi. Belki de onları aramamı bile istememişlerdi. Bu kaset bana yanlışlıkla ulaşmıştı belki de.

Düşüncelerimi doğrulayacak en ufak bir ipucu da olsa bulmak için içeri doğru ilerledim. Hemen sağımda bir ayakkabılık duruyordu. Üzerinde devrilmiş birkaç çerçeve vardı. Merakıma yenik düşüp kaldırdım çerçevelerden bir tanesini.

Kırılmış camların ardında oldukça samimi görünen bir çift vardı. Adam kolunu kadının omzuna atmıştı ve başından öpüyordu. Kadın ise gözlerini huzurla yummuş, gülümsüyordu.

Bunlar kimdi? Ve daha da önemlisi benim bu evde işim neydi?

Çerçeveyi bulduğum gibi bırakarak ilerledim uzun koridorda. Sağımda mutfak kalıyordu ve göz ucuyla baktığım kadarıyla içerisi boştu. Yalnızca bardaklar ve birkaç tabak devrilmişti. Yerler kırık doluydu.

Hemen önümde ise kocaman bir salon kalıyordu. Üstü örtülmüş iki tane koltuğun arasında yuvarlak, küçük bir masa vardı. Masanın üzerinde birkaç küçük mum.

Burası da kırıklarla doluydu. Koltukların arasında bulunan lamba yere devrilmişti. Birkaç vazo parçası ise hemen ayağımın ucundaydı. Yalnızca bir tanesi sapasağlam hemen yanımda ki şifonyerde duruyordu.

Bakışlarım salonda gezinirken kulağıma bir ses ulaştı. Bir adım sesiydi sanki. Nefesimi tuttuğumu o an fark ettim. Deli gibi korkuyordum ve henüz işime yarar bir şey bulamamıştım.

Adım sesleri gittikçe arttı. Sırtımı salonun duvarına yasladım elime şifonyerde ki vazoyu alırken. Hemen yanımda yukarı giden merdivenlere uzanan uzunca bir koridor vardı.

Nefeslerim soluk borumdan öteye gidemiyor, her geçen saniye ciğerimin çürümesine neden oluyorlardı. Deli gibi korkuyordum ve tam şu saniye gitmek istiyordum.

Adım sesleri net duyulur hale geldi. Evde kesinlikle biri vardı ve tek umudum beni görmemiş olmasıydı.

Adım sesleri yanımda ki koridordan geliyordu. Adım sesleri kesilse kalbimin duyulacağından emindim. Korkudan gözlerimden yaşlar akmaya bile başlamıştı. Ölecek miydim?

Şu an koşup gidemezdim. Muhtemelen gelen her kimse beni çoktan görürdü. Görmekle de kalmaz bulurdu.

Adım sesleri neredeyse kulağımın dibinde bittiğinde hemen ardımda ki duvarın yan tarafında bir beden olduğundan emindim. İkinci kez düşünmedim ve elimde ki vazoyu gelen her kimse kafasına geçirmek için harekete geçtim. Zaman kazanmam lazımdı.

Sırtımı duvardan ayırıp yanıma döndüğüm gibi havaya kalkan elime bir bilek sarıldı ve yapmayı planladığım hamleyi havada bıraktı. Saniyeler içerisinde sırtım az önce olduğu duvara yeniden sertçe yapıştığında gözlerimi sımsıkı yumdum.

Sert nefeslerime kalbimin sesi de karışmıştı şimdi. Vazoya sarılı elim havada ve sırtımın yaslı olduğu duvara yaslanmıştı bir bilek tarafından. Diğer bileğimde aynı şekilde duvara sıkıştırılmıştı.

"Aç gözlerini." Kulağıma dolan erkek sesi ölümü dileten cinstendi. Öylesine korkuyordum ki burada olmaktan, bir an önce kaçıp gitmek istiyordum.

Başımı iki yana salladım gözlerimi açmadan. Kulağıma dolan parfüm kokusu bedenin ne kadar yakınımda olduğunu hesap etmeme yarıyordu ve evet, karşımda ki beden ölümüme ne kadar kaldığımı hesaplamama neden olacak kadar yakındı.

"Ne işin var burada?" aynı ses yeniden kulağıma dolduğunda dudaklarım birbirlerine mühürlü gibi, asla açılmadı. Cevap veremeyecek kadar korkuyordum.

"Sikeyim, bir şey söyle artık." Sesi bu kez az öncekine nazaran daha yüksek çıktığında bileklerinin hapsinin altında titrememi durduramamıştım.

"Bilmiyorum..." diyebildim sadece. Yalan değildi. Ne aradığımı bile bilmiyordum. Yalnızca aileme ait bir şey, özlemimi dindirecek bir şey arıyordum.

"Bilmiyorum derken?" sesi o kadar ciddiydi ki, gözlerimi daha çok yumdum. Bir an önce odama gidip yorganı ağzıma kadar kapatmak istiyordum.

"Bilmiyorum işte." Sesim o kadar güçsüz ve titrek çıkmıştı ki duyduğundan bile şüpheliydim. Hem gözümü açıp kimle karşı karşıya olduğumu görmek isteyen bir tarafım vardı. Hem de deli gibi korkan bir tarafım. Ve korkan yanım ağır basıyordu.

"Gecenin bir yarısı, terk edilmiş bir evde ne işin olduğunu bilmiyor musun?" sesi bu kez şüpheci ve kısıktı. Ürperdiğimi hissettim.

"Sen kimsin?" dedim bu kez sorusunu es geçerek. Çünkü karşımda ki yabancıya soruları karşılığında ne demem gerektiğini bilmiyordum.

"Gözünü açsan göreceksin." Sesi tanıdık değildi, yüzünün de olmadığına emindim ancak merak ediyordum işte deli gibi. Gözümü yavaşça araladığımda karşılaştığım ilk şey geniş omuzlara sarılı siyah bir kazak olmuştu. Yaşlarla dolu bakışlarım yavaş yavaş yüzüne çıkarken, içeri girerken açık bıraktığım kapının ardından içeri yansıyan ay ışığı biraz olsun görüşümü rahatlatıyordu.

Gergin bir çehre karşıladı yeşil gözlerimi. Fazlasıyla yakındı aynı zamanda. İçeri sızan ufacık aralıktan görebildiğim kadarıyla koyu renkteydi gözleri. Tahminimce kahverengi.

Ardından saçlarına tırmandı gözlerim. 3 numaraydı belli ki. Çatık kaşlarının altında ki koyu gözlerini kıvrımlı kirpikleri çevrelemişti. Sert çehresinde çenesinin ne kadar gergin olduğunu rahatlıkla seçebiliyordum. Hafif kızarık ve dolgun dudakları ise, gözlerini görmeden bile sinirli olduğunu anlamama yeter gerginlikteydi. Genç görünüyordu. Belki 24, belki 25. Gözlerinden taşıp üzerime yığılan ateşlerin altında kül olduğumu hissediyordum.

Ancak bu simayı tanımadığıma emindim.

"Kimsin sen? Tanımıyorum seni." Dedim bakışlarımı kaçırıp bileklerimi ellerinin esaretinden kurtarmaya çalışırken. Debelenmelerim daha sıkı tutulmakla son bulduğunda başını göz göze gelmek için aşağı eğdi.

"Kim olduğumu öğrenirsin. Burada ne işin var?" Her cümlesinde giderek artan sinirini hissetmemek elde değildi. "Bir not buldum eşyalarım arasında. Buranın konumu vardı." Diyebildim yalnızca. Eğer bu adamda buradaysa belki de ailemi tanıyor olabilirdi. Belki de bana ailem hakkında bir şeyler söyleyebilirdi. Burada olmamızın ortak bir nedeni olabilirdi.

"İsmin ne?" başıyla hafifçe beni işaret ettiğinde sesimi bulmak adına boğazımı temizledim. "Bırak beni." Dedim sorusunu es geçerek. Bu şekilde konuşmamıza gerek yoktu. "Kaçmayacaksın." Dedi uyarır bir ses tonunda. "Öyle bir iddiam yok zaten."

Karşımda ki adam yavaşça ellerini bileklerimden uzaklaştırmaya başladığında birkaç saniye sözümde duracağıma güvenmesi için ona vakit tanıdım.

Ve bir adım geri attığı an elimde ki vazoyu kafasına geçirdim düşünmeden. Kaçmak istiyordum bu kapıyı araladığımdan beri. Tabi ki de ilk defa gördüğüm bir adama hemen güvenip gecenin bir yarısı terk edilmiş bir evde bulunacak değildim. Özellikle burada olma nedenini bilmiyorken.

"Siktir," diye bir küfür duymamla arkama bakmadan koşmam bir oldu. Bacaklarımda bulduğum kısa süreli derman bana güç olurken, adamın ne halde olduğuna bakmak için bile arkamı dönmedim.

Koşarak az önce geldiğim koridoru dönmeye çalıştım. Tam kapıdan çıkacaktım ki ardına kadar açık olan kapı arkamdan uzanan bir el tarafından kapandı. Ellerim çarpmamak için önüme siper olup kapıya tutunurken bedenimin hemen arkasında, ensemde tüten nefesi hissedebiliyordum.

"Allah'tan kaçmayacaktın." Derdi bu muydu sahiden? Kafasında vazo kırmam zerre umurunda değil miydi? Korkum giderek yükseliyor ve bedenimi ele geçiriyordu.

"Bırak, gideceğim." Diyebildim yalnızca arkamı dönmeden. Elini çekecekti ve çıkıp gidecektim. Bu gece hiç olmamış gibi üzerini örtecektim.

"Oldu, başka arzun." Huylandığımı hissettim ensemde biten sesle. Bu adam kimdi? Neden bu evdeydi? Ben neden bu evdeydim ve ne bulmam gerekiyordu? Düşünmekten kafam ağrıyacaktı.

"Lütfen..." sesim yalvarır gibi çıkmıştı çünkü korku denilen illet bir karabasan gibi tepemdeydi.

"Kafamda açtığın yarığı kapatmadan bir adım öteye gidemezsin." Sinirle arkamı dönmemle aramızda yalnızca birkaç santim olduğunu fark ettim.

"Ruh hastası mısın? Tutmasaydın o kadar." Sesim az öncekine nazaran yüksek çıkmıştı. Gittikçe çatılan kaşları yabancının, yüreğimin giderek küçüldüğünü hissetmeme neden oldu.

"Kafama vazo fırlatmana izin mi verseydim?" elleri omzumun üzerinden kapıya uzanmıştı. Yine kilit altındaydım.

"İzin almış gibi mi duruyorum?" Şu saçma sohbete bir an önce son verip gitmek istiyordum. Hayatımda ilk kez gördüğüm bir adam vardı karşımda ve bu gece tek derdim ölmemekti.

Güldü yabancı hafifçe. "Burada ne işin olduğunu söyle, kafama pansuman yap ve bas git. Basit." Cümlesi biter bitmez açılmış ağzımla baktım ona.

"Kimsin ya sen? Pansuman diyor bir de. Hesap mı vereceğim sana." Karşımda ki adamın bir seri katil olma ihtimali de vardı, onlarca yardım kuruluşuna her ay bağış yapan bir melek olma ihtimali de.

Ancak her iki ihtimale göre de hızlı gidiyordum. Ecelime koşuyor gibi hissediyordum.

"Kim miyim?" tek kaşı havalandı kapı kapandığı için tamamen karanlığa bürünen ortamda seçemediğim renkteki gözleriyle yüzümü süzerken. Başımla sorusunu onayladım cevap vermesi için.

"Pavel," dedi öncelikle. Ardından sesli bir nefes verdi. "Pavel Bornova."

Siktir.