4. bölüm · MAÇA AS:21

Tozlu Anılar Rafı

Didem Soyöz

Cesaret, tüm bedenimi kapladığında henüz 12 yaşında küçük bir çocuktum. Ailem olmadığı için benimle dalga geçen kızın saçlarını keserken sonuçlarına rağmen korkusuzdum.

Saçını kesmiştim çünkü benim belime kadar gelen kumral saçlarımı okşayacak kimse kalmamıştı.

Pavel denilen adamın ailemle ilgisi olduğunu biliyordum. Bu artık kimsenin yalanlayamayacağı bir gerçekti. Ve aynı şekilde burnumu sokmak istediğimde susacağını da biliyordum. Ailelerimizin ölüm tarihleri aynıydı. Bu detay babasının beni kaçırmasının anlamını deşmeme neden olurken, önceden komşu olduğumuz halde Pavel'e dair hiçbir şey hatırlamıyor olmam da kafamı ekstra karıştırıyordu.

Pascal'ın sinirli gözlerini üzerime diktiğini gördüm ancak umursamadım. İkisi de beni öldürecekse tam şu an yapabilirlerdi. Beni cevapsız bırakmalarından katbekat iyiydi.

Pavel'in açık kahve hareleri yüzümün her bir milimini süzerken korkuma dair bir belirti göstermemeye özen gösterdim. Gözümü dahi kırpmadım. Sinirle soluduğunu hissedecek kadar yakındım ona. Kızıl gözlerini çevreleyen gür kirpikleri birer ok olup göğüs kafesimi dağlarken, kaşlarının çatıklığı da içimde ağlama hissi uyandırdı ama yapmadım.

Güçsüzlüğümü belli etmedim. Ailemin yokluğunu kabullenmeyi böyle öğrendim.

"Pascal dışarı." Dedi tek nefeste gözlerini yeşillerimden ayırmadan. "Ama-" diye itiraz etmeye başlayacaktı ki Pascal, Pavel onu susturdu. "Dışarı dedim!" öylesine güçlü bağırmıştı ki bir anlığına yerimde titreyecek gibi oldum ama yapmadım.

Pascal sinirle bir küfür savurarak odadan dışarı attı kendini. Biz hala göz gözeydik. Ellerim arkada birleşikti ve avuç içimde ki iki merminin birbirine çarpma sesini duyabiliyordum. Soğuk metal avuç içimi yakıyordu.

"Ne istiyorsun?" diye tıslamıştı hemen ardından. Omuz silktim rahat gözükmeye çalışarak. "Sorularıma cevap." Dedim bende kendimden emin bir şekilde.

"Aradığın cevapların bende olduğundan nasıl bu kadar eminsin?" aramızda ki mesafeyi neredeyse sıfıra indirdiğinde güçlü görünmek için gözlerinden ayırmıyordum gözlerimi ve bu nedenle de başımı epeyce kaldırmak zorunda kalmıştım.

"Değil de," damarına basmak istedim. "Dürüst bir adam ol ve değil de." Dürüst bir adam ol ve ailelerimiz arasında olan her şeyi anlat bana.

"Ya bende senin gibi, hiçbir şey bilmiyorsam?" diye sorduğunda dudağımın kenarı alayla kıvrıldı. "İnanmamı mı bekliyorsun? Bir örgüt üyesiyken, birkaç dakika sonra dövüşecekken, dağ evinde bir odaya sahipken sana inanmamı mı bekliyorsun?"

Eğer bekliyorsan inanmayacağım Bornova, eğer seni de yakıp yıkmam gerekiyorsa bu yolda, gözümü bile kırpmayacağım.

Çünkü tüm mesele bu, savaş meydanında her asker tek başına. Benim kan kaybım senin nabzını bile değiştirmez, senin ölümün benim gözümü bile doldurmaz Pavel. Gözümü kırpmayacağım.

"Bunların seninle ne alakası var sence?" bu kez onunda dudağının kenarı kıvrılmıştı. Omuz silktim. Salağa yatıyordu.

"21 Eylül." Bir yabancı sana canın saydıklarından daha yakındır daima, onun yabancı kalmasına izin vermen gerektiğini hiç unutma.

"Sana da tanıdık geliyor mu Pavel?" Mermilerin üzerinde yazan tarihi anlatmakla başlamalısın oyuna. Ardından geçmişi bir bir anlatmalısın. Dürüst bir adam olup tozlu rafların tozunu kaldırmalısın. Çünkü bunu yapacak başka kimse yok.

"Sana hiçbir sikim anlatmak zorunda değilim. Ver şu mermileri." Arkada birleştirdiğim ellerime doğru hamle yaptığında bir adım geri çekildim ve cıkladım cümlesine karşılık.

"Kaçarım Pavel, mermilerle birlikte." Kaçardım. Ve bu kez arkama dahi bakmazdım. Üzerime bir ceket bile bıraksa, donmayı göze alırdım.

"Bulurum Afra, her şekilde." Başını eğdi gözlerimizi hizalamak için. Koskoca odada bu kadar yakın durmasına gerek var mıydı sahiden?

"Bulmayacağın bir yere giderim." Giderdim. Eğer sorularıma cevap vermezse yapacaklarıma ben bile şaşırırdım.

"Öyle bir yer yok. Her koşulda, her şekilde, seni bulurum Afra. Ver şu mermileri." Mermileri almak için her koşulda, her şekilde bulurdu muhtemelen ancak umurumda değildi.

"Önce soru." Dedim tehditvari bir şekilde. "Aradığın cevaplar bende yok. Uzatma." Dedi yeniden elime hamle yaparken. Başımı iki yana salladım. "Daha sorumu sormadım bile."

Tam o sırada kapı açıldı ve Pascal içeri başını uzattı. "Son beş dakika, mermileri istiyorlar. Yoksa maç yatacak." Öyle bir nefret ve sinirle kurmuştu ki bu cümlesini Pascal, buradan çıktıktan sonra beni öldürmeye çalışacağına neredeyse emindim.

"Sikeyim," dedi Pavel sinirle burun kemerini sıkarken. Ben ise yılmayan bakışlarımla ona bakıyordum. "Tamam, tamam ne istiyorsan soracaksın ama ver şu mermileri." Dedi pes edercesine. Şüpheli gözlerimi kısıp ona baktım.

"Nereden bileyim mermileri aldıktan sonra sorularımı cevapsız bırakmayacağını. Önce sorular." Dedim sinirle. Çünkü karşımda ki adama güvenmiyordum. Her gün maskesinin altında yatan başka bir gizemi öğreniyordum ve bu oluşmaya can atan güvenimi sarsıyordu.

"Afra, sabrımı sınama. Cevaplayacağım dedim işte. Sözümden dönmem." Elini uzattı mermileri vermem için ancak ısrarcıydım. Kimseye güvenmemeyi öğreneli yıllar oluyordu ve bu kuralımı üç günlük adam için kırmayacaktım.

"Sana güvenmiyorum Bornova." Kararımdan dönmeyecektim. "Sikeceğim kavganızı, maç gidiyor." Dedi Pascal içeri girdiğinde. Omuz silktim. Umurumda değildi.

"Ben vereceğim mermileri, kime verecekseniz. Güvencem bu. Mermileri adamlara vermezsem kimseye vermem. Tüm örgüt gelse de vermem."

Tamam abartmıştım, muhtemelen örgüt dedikleri şeyde onlarca adam vardı. Hepsi karşıma geçip üzerime silah doğrultsa elbette verirdim. Ancak onların bunu bilmesine gerek yoktu.

"Kafayı yiyeceğim," dedi Pavel sinirle yüzünü avuçları arasına alırken. Omuz silktim. İfademden ödün vermedim. Bu saatten sonra geri adım atamazdım. Pavel sert bir soluk aldı.

"Çok mu meraklısın örgüte girmeye. Ben katilim diye korkuyorsun ya, o adamların kaç yıl içeride yattığını biliyor musun? Sikik soruların yüzünden hepimizin başını yakmak için yalnızca iki dakikan kaldı. Bana güvenmekten başka şansın olmadığını biliyorsun. Bile bile mermileri vermek istiyor musun?"

Ben mi sürüklemiştim bu girdaba kendimi yoksa içinde savrulup durduğum oyunda ayakta kalmaya mı çalışıyordum? Kan kaybından yaşamaya mı çalışıyordum yoksa çoktan ölmüş müydüm?

Güvenmeli miydim yoksa tek başıma ölmeyi göze almalı mıydım?

"İstiyorum."

Çünkü böyle büyüdüm. Sırtımda binlerce bıçağın izi varken karşıma geçen bir katile gözümü kapatmayacaktım. Susmayacak ve kaçmayacaktım.

"Tamam, yürü." Pascal'ın sesi aramıza bir ateş gibi düştüğünde bu kadar çabuk kabul etmeleri kısa süreli bozguna uğramama neden olsa da kendimi toparlayıp peşinden adımladım.

Adımlarımı kesen parmakların bileğime sarılmasına da şaşırmadım. "Hayır." Dedi Pavel kesin bir dille.

"Ne hayır Pavel, kız kendi istiyor. Mermileri vermezsek düşeceğiz diyorum sana." Pascal'ın gittikçe sinirlendiğini buzdan gözlerinde görebiliyordum.

"Onu oraya atmam Pascal." Bileğimi kurtardım Pavel'in elinden. Bende ölmeye meraklı değildim ancak güvenmek de ilk tercihim değildi.

"Afra," kızıldan gözlerini üzerime çevirdi. Sinirli solukları odada yankılanıyordu. Kısacık saçları ona ciddi bir ifade katıyordu. Neredeyse tüm bedenini kaplayan dövmeleri de cabasıydı.

"Ya burada Pascal'la maçı izlersin ve ben sana dönerken istediğin cevapları veririm ya da inersin aşağı, tüm bu kalabalığın içinde Bornova adına mermileri verdiğini söylersin ve örgüt peşine düşer. Bir daha buradan çıkamazsın."

Tenimin yandığını hissettim. Gözlerimin titrediğini ve kalbimin de nereyse avucumda ki mermilerde attığını hissettim.

"İki seçeneğin var. Ve son 1 dakikan."

Sağa dön, kötü rüyalar gör, ağlayarak uyan, yanında kimsenin olmadığını ve olmayacağını fark et, uykusuz gecelerine bir yenisini ekle.

Sola dön, gözünü kırpma, uykusuzluktan kızaran gözlerin yansa da yalnızken uyuyamadığını hatırla. Kendine masal okumaya çalış, yatağın altında ki canavarı umursama.

Araf, kızıl ateşlerden bir bahçe ve kül yağıyor üzerime.

"Sana nasıl güveneceğim Bornova?" sesimin güçsüz çıkmasına engel olamadım o an. Elimde değildi. Güven denilen silahı bile bile bir katile veremezdim, vermemeliydim.

Pavel yanımdan ayrıldı. Yatağın yanında ki komodinin ilk çekmecesini açtı ve içerisinden bir fotoğraf çıkardı. Ardından yeniden yanımda bitti ve fotoğrafı bana uzattı.

"Geldiğimde bu fotoğrafı alacağım." Dedi ben fotoğrafı elime alırken.

Annesi. Dünyanın en güzel kadını bile olabilirdi. Annemden sonra tabi ki. Kocaman gülümsemesini yine gözler önüne sunuyordu ve bu kez atlı karınca üzerindeydi. Hemen yanında ki atta ise bir erkek çocuğu vardı ve onunda gülümsemesi yüzündeydi.

Avuçlarımın içinde ki mermileri Pavel'in avcuna bıraktım. Bana ölen annesini teslim eden bir adamın daha fazla karşısında duramazdım.

Pavel mermileri Pascal'a verdi ve Pascal koşarak çıktı odadan. Pavel'in derin bir nefes alarak bana döndüğünü hissettim. Ben hala bakışlarımı fotoğraftan çekememiştim.

"11 yaşındayım o fotoğrafta." Dedi birkaç adımda yanıma ulaşıp bakışlarını titreyen ellerim arasında kalan fotoğrafa dikerken. Bana daha çok sinirleneceğini düşünmüştüm aslında. Belki de sandığım kadar sinirli bir insan değildi.

"Çok güzel..." diyebildiğim sesimi bulduğum ilk an büyülenmiş bir şekilde.

Tam o sırada aralık olan kapıdan içeri bir ses doldu. Pavel'in ismi anons edildi önce ve ardından Pascal odaya girdi. "Hadi abi." Dedi Pavel'e. Pavel onu başıyla onaylayıp bana döndü.

"Annemden kalan son fotoğraf. Geri alacağım Afra." Bakışlarımı güç bela fotoğraftan çekerek gözlerine diktim ve başımı salladım. Son kez kızıl gözleri gözlerime odaklandı ve ardından arkasını dönüp odadan çıktı.

Fotoğrafı avcumun içine hapsettim gözlerim dolarken. Annemle böylesine içten, böylesine samimi ve 'yuva' gibi hissettiren fotoğraflarımız olmamıştı. Babamla da öyle. Huzur kokmamıştı hiçbir fotoğrafımız böylesine.

Pavel'e güvenmek hata mıydı henüz bilmiyordum ancak onu tanıdığım üç günlük zaman dilimine bakarsak, bana bir zararı dokunmadığı doğruydu. Babası beni kaçırırken bile gelip kurtarmıştı beni. Elinden geleni ardına koyma demişti o Hakan denen adama. Bu yüzden gelmeyeceğinden neredeyse emindim ama gelmişti ve zaten gelecektim demişti.

Bu örgüt denilen şeyin nasıl bir girdap olduğunu bilmiyordum. İsmi bile yeterince geriyordu beni. Önümde iki seçenek vardı. Biri Pavel'di, diğeri örgüt. Kötünün iyisiydi. Pavel'i seçmiştim.

Çünkü o adamda öğrenmem gereken şeyler vardı ve söyleyeceğine dair söz vermişti. Tek güvencem elimde ki fotoğraftı. Eğer kabul etmeyip mermileri kendim verseydim neler olacağını da merak ediyordum ve Pavel'e soracağım sorular arasına eklemiştim kesinlikle.

Odanın kapısı yeniden açıldı ben dolmuş bakışlarla duvara kitlenmişken. Gelen Pascal'dı. Bana göre atabileceği en sert bakışları üzerimde gezdirdikten sonra yatağın diğer yanında kalan cama doğru ilerledi ve stor perdeleri kaldırdı.

O an tüm ringin gözler önünde olduğunu ve dahası ringin tam ortasında Pavel'in olduğunu gördüm. Sahiden dövüşecekti. Pekâlâ bunu söylemişti ancak zihnimde o anda tam belirmemişti her şey. Şimdi gözlerimin önünde olması garip hissettirmişti.

"Ayakta dikilme. Geç otur. Maç bittiğinde kalkıp gideceğiz." Pascal kendini siyah koltuklardan birine attığında bende diğerine ilerledim. Bu adam kesinlikle benden nefret ediyordu. Bakışlarından bile anlayabiliyordum bunu.

"Ne zaman biter?" Bir an önce gitmek istiyordum çünkü giderken sorularıma cevap alacağımı söylemişti Pavel. Merak içindeydim ve soracağım soruları kafamda oturtmaya çalışıyordum.

"Normalde 3 raunt. Dayan biraz. Pavel hızlı bitirir bu adamı." Gerginlikle kıpırdandım yerimde. Daha önce hiç canlı dövüş izlememiştim. Pavel'in böyle bir yerde isteyerek dövüşmesi de onun hakkında ki izlenimlerimi tamamen siyaha boyuyordu.

Ring de Pavel'in karşısında olan adamın da en az Pavel kadar kalıplı olduğunu fark ettim ancak Pavel'in onu yeneceğini bilmek için fazla bir bilgiye gerek yoktu. Kör olan biri bile bunu bilebilirdi. Belli oluyordu.

Aralarına giren adam birkaç anons yaptıktan sonra aralarından çekildi ve ring de ikisini baş başa bıraktı. Pavel ilk hamleyi yapmadı. Biraz adamın etrafında gezindikten sonra gelen ilk hamleden kolayca sıyrıldı.

Neden böyle bir yerdeydi? Neden burada dövüşüyordu? Mermiler ne anlama geliyordu ve neden bu kadar önemliydiler? Kafamda dönen onlarca sorudan yalnızca bir kaçıydı. Kafayı yemek üzereydim.

"Pavel neden burada dövüşüyor? Adam dövmekten zevk alan birine benziyor tamam da bu kadar ileri düzey olduğunu düşünmemiştim." Dedim kısık bir mırıldanışla. Amacım biraz olsun gerginliğimi atmaktı. Pascal'ın benden nefret ettiğini biliyordum. Sorularıma cevap verip vermemesi de çok önemli değildi. Biraz olsun konuşarak sakinleşebileceğimi umuyordum.

"Pavel keyfinden çıkıp birini dövecek bir adam değil." Dedi Pascal buz gibi bir sesle. Cevap vermesi bile kaşlarımın havalanmasına neden olurken Pavel'in neden burada olduğunu daha çok merak etmiştim şimdi.

"Öyleyse, neden bu örgüte üye?" Pavel kötü bir adam mıydı bilmek istiyordum. Önyargılarımı hak ediyor muydu? Ona güvenmekle doğru mu yapmıştım yoksa bu fotoğraf gecenin sonunda elimde paramparça mı olacaktı? Merak ediyordum.

Pascal'ın burnundan güldüğünü duydum. "Hiç hayatın senin için yaptığı planlar diye bir şey duymadın mı? Onunki de o hesap." Bakışlarını asla bana çevirmiyor, ringden ayırmıyordu.

O sırada Pavel bir hamle aldı tam kaşına. Gerginlikle ellerimi yüzüme siper ettim bu anı görmek istemezcesine. Birinin kendini bilerek dövdürmesi akıl alır gibi değildi.

"Duydum, duydum da böylesi fazla değil mi? Çıkıp gitsin, kim kendini bilerek dövdürür ki?" Pavel adamın başka hamle yapmasına izin vermeden çevik bir hareketle adamı altına aldı ve yumruklarını durmadan yüzüne indirmeye başladı.

Yüzümü buruşturarak önüme çevirdim bakışlarımı. "Pavel dayak yemez. Yalnızca bir darbe alır, karşısındakine bir şeyler yapabildiğini hissettirmek için. Pavel'e iki yumruk atmak bile bu örgütte başarıdır. Kendini dövdürmüyor yani."

Kocaman açılmış ağzımla bakışlarımı Pascal ve ring arasında gezdirdiğimde ona hak vermemek imkansızdı. Pavel adam tek bir hamle yaptıktan sonra onu direkt altına almıştı.

"Ne olacak şimdi? Yani kazanınca ne elde edecek?" Ağzım durmuyordu. Devamlı olarak bir şeyler sormak istiyordum çünkü bu adama karşı yersiz bir merak vardı içimde. Her gün hakkında bir başka şey öğrenmem de cabasıyken susamıyordum.

"Güç." Dedi sadece Pascal buz gibi bir sesle. Göz devirdim. "Siz erkekler ve güçle olan derdiniz." Diye iç geçirdim. Haksız da sayılmazdım kendimce. Tek derdi bu muydu yani?

"Bu örgüt için gücün ne kadar önemli olduğunu bilmediğinden bu sözünü es geçiyorum." Dedi Pascal yine buzu aratmayan sesiyle. "Anlat o zaman." Dedim bıkkınlıkla. Birilerinin şifreli konuşmasından sıkılmıştım. Birilerine bir şeyleri anlatmaları için yalvarmaktan da sıkılmıştım. Her şey apaçık önüme serilse ve kenara çekilip gerçeklerle bir bir yüzleşsem olmuyor muydu?

"Pavel zamanı gelince anlatır." Dediğinde karşı çıkmak için ağzımı aralayacaktım ki ses dudaklarımı birbirine mühürledi. "Ama önyargın olsun istiyorsan sana söyleyebileceğim tek bir şey var."

Ben ve önyargılar.

"Yumruk, para, şan, şöhret. Bunlar bir yere kadar. Ama bu örgüt için gerekli güce sahip olursan, büyüyene kadar senden alınan her şeyi tek hamleyle geri kazanırsın. Güç her zaman yumruk değildir. Özellikle de Pavel için asla."

Yani Pavel için güç, çocukluğu muydu? Ondan alınan her şey. Belki annesi, belki babası, belki de bana söylemediği bir kardeşi.

"Anladım." Diyebildim sadece. Daha fazla deşmek istememiştim çünkü Pascal zaten üstü kapalı anlatıyordu. Fazla meraklı gözükmek istememiştim.

"Az önce yaptığın o salak gösteriyi de tekrarlama. Hiçbirimizin bununla kaybedecek vakti yok." Dedi bakışlarını oturduğumuzdan beri ilk defa bana çevirirken. Derin bir nefes alarak ona döndüm. "Hiçbir şey bildiğin yok." Neyi merak ettiğimi ve ne uğruna bunu yaptığımı bilmiyordu.

"Bildiğim kadarıyla senin de yok ama boyunu aşan işlere kalkışıyorsun." Yalnızca birkaç cümlelik sohbetimizde benden nefret etmediğini düşünecektim az kalsın. Ancak şimdi emin olmuştum.

"Boyumu aşmıyor bir kere. Hakkım olanı almak istiyorum." Ve bunun tek yolu Pavel'se katil olması olmaz umurumda.

"Bunu Pavel'in başını belaya sokarak mı yapacaksın?" Şaşırmış gözlerle ona baktım. "Adama ikinci yumruğu vurmak başarı diyorsun. Ben böyle bir adamın başını nasıl belaya sokabilirim?" O sırada bakışlarım yeniden ringe döndü. Pavel altına altığı adamı durmadan yumrukluyordu. Adam çoktan bayılmış bile olabilirdi.

"Her şey yumruk değil demiştim sana. Yaşadığımız dünyaya dair hiçbir fikrin yok. Burnunu sokma." Pascal'ın Pavel'i korumak için böyle dediğini biliyordum. Silva'ya yalan söylediği bir konuda yanında Pascal vardı Pavel'in. Fazlasıyla yakın olmalıydılar.

Bu nedenle bana karşı sert olmasını anlayışla karşılayabilirdim ama benim derdim örgüt değildi. Pavel'in başını belaya sokmak da değildi. Adam bana sapasağlam lazımdı zaten. Böyle bir şey kendi topuğuma sıkmak olurdu.

"Senin de benim derdime dair hiçbir fikrin yok. Pavel'i korumak için dediğini anlayabiliyorum ama ne istediğimi bilmiyorsun. Sende burnunu sokma."

Omuz silkerek önüme döndüm. Pavel sonunda adamın üzerinden kalkmıştı. Elleri ve vücudu kan içinde kalmıştı. Soluk soluğa bakışlarını olduğumuz yere çevirdi. Sıkıntı içinde derin bir nefes aldım göz göze geldiğimiz ilk an. Ona güvenmekle hata yapmamıştım değil mi?

"Pavel'in korumaya ihtiyacı yok. Ve başında fazlasıyla bela var. İşini zorlaştırma." Ayağa kalktı Pascal. Amacımın bu olmadığını ne zaman anlayacaktı? Bende onu tanımıyordum ama o beni tanımadığı halde bana karşı fazlasıyla önyargılıydı.

"Bende kendimi önyargılı sanırdım." Diye mırıldandım o arkasını dönmüş kapıya ilerlerken. "Tecrübe Afra." Demişti kapıyı açıp kendini dışarı atarken. Odada yalnız kalmıştım şimdi. Tecrübe diyerek neyi kastetmişti anlamamıştım ama şu an üzerine düşünmek için fazlasıyla başım ağrıyordu.

Maç başlamadan önce aralarına giren adam yeniden belirdi ringde ve Pavel'in elini tutarak havaya kaldırdı. O sırada maçı izlemeye gelen tüm o kalabalıktan öylesine güçlü bir bağırış kopmuştu ki odanın içerisinden bile duyulmuştu.

"Ubica!" Kalabalığın tezahüratı kaşlarımı çatmama neden oldu. Pavel'den mi bahsediyorlardı? Adamın bilmediğim başka bir ismi daha mı vardı?

Pavel bileğini adamdan kurtararak bayılan adamı ringin ortasında bıraktı ve koşar adım odaya doğru gelmeye başladı. O sırada fark ettiğim bir başka şey ise tüm salonun bakışlarının buraya dönmesiydi.

Bana.

İçinde bulunduğum oda gibi toplam 4 tane oda vardı. Her bir merdiven bir odaya ulaşıyordu ve her odanın perdesinin açık olduğunu, bu da yetmezmiş gibi bakışlarının burada olduğunu yeni fark ediyordum.

Gerginlik tüm vücudumu ele geçirmiş haldeydi. Sanırım örgüt denilen şeyin beni görmesi için mermilere gerek bile kalmamıştı. Tüm bu adamlar örgütten miydi?

Pavel sonunda odaya girdiğinde sertçe açılan kapı yüzünden yerimden sıçramıştım. Tüm salonun bakışlarını üzerimizde hissediyordum. Pavel vakit kaybetmeden geldi ve Pascal'ın maçın başında açtığı perdeleri kapattı.

Sert bir soluk alarak bana döndü. Omuzlarından aşağı, kaslarına doğru süzülen kanları seçtim önce. Ardından elinden yere damlayan birkaç damlayı. Onu böylesine görmek korkumu giderek körüklemişti. Şimdi bir katilden farkı yoktu sahiden de. O adamı öldürmüş müydü?

"Bir yere ayrılma. Duşa girip geleceğim." Dedi adımları odanın içerisinde kalan kapıya doğru ilerlerken. Zaten bakışlarım yerde ki kanlara kilitlenmişti, istesem de yerimden kıpırdayabileceğimi sanmıyordum.

Pavel'in girdiği yerden su sesleri gelmeye başladığında gözlerimi kapatıp başımı kendime çektiğim dizlerime gömmüştüm. Neyin içine düşmüştüm böyle? En başından beri burada olmam hata mıydı? Hiç buraya gelmeseydim, Pavel sorularımı yine de cevaplar mıydı?

Buradan dönüşüm var mıydı acaba? Her şeye inat gidip o mermileri kendim versem ne olacaktı? Tüm bu örgüt denilen şeyden mi korkmalıydım yoksa Pavel'den mi?

Her şeyden önemlisi bunca uğraşın sonunda aileme ulaşabilecek miydim?

Düşüncelerim kara bir yağmur bulutu olup zihnime yağarken baş ağrımın arttığını hissettim. Eş zamanlı kapı açıldı ve içeri Pascal girdi. Elinde mermiler vardı.

Kendini yeniden yanıma bıraktığında bakışları odanın içerisinde gezindi. "Duşta." Dedim Pavel'i aradığını düşünerek. Başıyla onayladı beni ve başını önüne çevirdi. Dirseklerini dizine yaslamıştı. Avuçlarında ki mermilerde geziniyordu buzdan gözleri.

"Bu mermilerin olayı ne?" Soru kotamı doldurduğumu biliyordum ancak bu adam nasıl oluyorsa her sorumu cevaplıyordu. Sert ya da ters cevaplıyordu ama cevaplıyordu işte.

"Bilmen gereken bir şey değil. Bunlarla bir daha işin olmayacak." Şom ağzımı açmamla birlikte sorum havada kaldığında başka bir şey söylemeden bakışlarımı önüme çevirmiştim.

Sessiz geçen birkaç dakikanın ardından lavabonun kapısı açıldı. Pavel üzerinde siyah bir tişört ve altında siyah bir pantolonla çıktı. Saçları ıslaktı ve bunu gidermek için ensesinde bir havlu vardı.

"Mermiler?" dedi bakışları bizi görür görmez. Pascal sessiz kalarak elinde ki mermileri ona uzattı. Pavel iki koltuk arasına gelerek mermileri aldı ve cebine attı.

"Bir şey dediler mi?" dedi ardından. Pascal buzdan bakışlarıyla başını salladı. "Neden bu kadar beklettiğini sordular. Normalde karşı taraftan önce sen açarsın bahsi. Kumar mermiler üzerinden yürür. Şaşırdılar tabi." Kumar mı? Bahis mi? Bu adamlar ne anlatıyordu?

"Sonra onu fark ettiler." Dedi bakışlarını bana çevirirken. Korktuğum başıma gelmişti. Fark etmeleri için mermileri vermeme gerek kalmamıştı yani. Yüreğimin ağzıma geldiğini hissettim. Titremeye başlayan ellerimi gizlemek adına kucağımda birleştirdim.

"Sikeyim," dedi Pavel ensesinde ki havluyu yatağa atarken. "Gidiyoruz." Başımda dikilip verdiği emire bu kez karşı çıkacak mecalim yoktu. Başımı sallayarak ayaklanırken Pascal durdurdu bizi.

"Onun yüzünden mermilerin geç geldiğini düşünüyorlar ve haklılarda. Ama bahsi açmaktan korktuğunu düşünüyorlar. Kaybedecek bir şeyin varmış." Son cümlesinde bakışları bana dönerken şaşkın bakışlarımı ikisi arasında gezdirdim. "Ben mi? Hadi canım." Dedim inanamayarak ancak Pascal ciddiyetle başını salladı.

"Kaybedecek bir şeyim olmadığını gösteririm o halde." dedi kapıya ilerlerken. Omuz silkerek peşinden yürüdüm. Neler döndüğünü anlamıyordum. Tek temennim konunun bana sekmemesiydi.

Çünkü içinde Pavel'in olduğu bir şeyin korkutucu olmama ihtimali sıfırdı.

Pascal'da sıkıntıyla derin bir nefes alarak peşimize takıldığında üçümüz de arka arkaya merdivenlerden iniyorduk. Kalabalıktan bağırış sesleri artmıştı Pavel odadan çıkar çıkmaz. Hak vermemek imkansızdı. Adamı kolayca dövmüştü. Bu burada ki insanlar için güzel bir şey olmalıydı.

Pavel kimseyle muhatap olmadan benim yaklaşık bir saat önce geldiğim koridora doğru ilerlerken zaman zaman da arkasını dönüp aramızda ki mesafeyi kontrol ediyordu. Pascal da mesafemize dikkat ederek arkamdan geliyordu.

Asansöre yaklaştığımızda Pavel tıpkı benim yaptığım gibi mermileri kameraya gösterdi. Asansör kapıları birkaç saniye sonra açıldığında üçümüzde içeri girdik. İkisi arkamda, ben önlerindeydim.

"Böyle girdin değil mi içeri?" dedi Pavel. Başımı salladım ona dönmeden. Ancak sinirle ofladığını hissetmiştim tam ensemde.

Yine birkaç saniye sonra asansör kapıları açıldı ve bedenimi gerginlikle dışarı attım. Tek başıma geldiğim koridoru şimdi ikisiyle beraber gidiyordum. Ve buraya gelmeme sebebim aklımdan uçup gitmişti bile.

Merdivenleri inerek beni kapıda yalan söylemek zorunda bırakan korumalara yaklaştık. Bakışları bize döndü ikisinin de. Kenara çekilip başlarını hafif öne eğdiklerinde Pavel önümüzden yürüyordu. Tüm bu insanların Pavel'e bu kadar saygı duymaları garipti. Kesinlikle göz ardı edilecek biri değildi elbette ancak bu kadar saygı gözümü korkutmuştu.

Öyle ki hala kalabalığın hüküm sürdüğü barda üzerimize dönen bakışları seçebiliyordum. Çoğunluğun kız olması de beklendik bir şeydi. Pavel'de Pascal'da ortalamanın üzerindelerdi. Bu benim bile inkâr edemeyeceğim bir gerçekti.

Benim içeri girdiğim yönün tam tersine ilerlemiştik. Arka çıkış olduğunu düşündüğüm kapıdan çıktığımızda hemen önümde koyu yeşil araba duruyordu. Yanında da simsiyah bir spor araba. Pascal'ındı sanırım.

Pascal Pavel'e ufak bir baş selamı vererek siyah arabaya doğru ilerlerken bende Pavel'in arabasına binmiştim. Pavel de vakit kaybetmeden sürücü koltuğunda yerini aldığında gerginlikle ve üşüyerek ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırdım.

"Üşüyor musun?" diye sordu göz ucuyla bana bakıp arabayı park halinden çıkarırken. Onayladığımı belirten bir mırıltı çıkardım. "Sen üşümüyor musun? Hem kısa kollusun hem duştan çıktın." Onun yerinde olsam şu an muhtemelen buz kesmiş olurdum. O hala nasıl üşümüyordu?

Cıkladı sorumun üzerine. "Ben üşümem." Dediğinde göz devirerek ona döndüm. "Sebep?" imkanı yoktu. Bence şu an bile çok üşüyordu ama belli etmiyordu.

"Rusya'da eksi on dört derecede sadece şortla yüzmeye kalk bakalım, üşüyor musun üşümüyor musun." Kocaman olmuş gözlerimle ifadesini süzdüm bu kez. Tamam bu adamın ruh hastası olduğuna dair şüphelerim ve kanıtlarım vardı ama bu kadarı fazlaydı.

"Manyak mısın sen? Niye böyle bir şey yaptın? Ayrıca eksi on dört derecede su nasıl donmamış?" Dudaklarının kenarı kıvrıldı önce. Rusya'da bir geçmişi olması dikkatimi çekmişti. Babasıyla birlikte miydi yani? Öyleyse neden babasında onunla konuşmak istemeyecek kadar nefret ediyordu?

"Donmadığını kim söyledi?" dedi bakışlarını yalnızca birkaç saniyeliğine yoldan çekip üzerime çevirirken. Omuz silktim ve önüme döndüm. Diğer sorularıma cevap vermemişti.

"Fotoğraf sende değil mi?" dediğinde başımla onayladım onu ve elimi arka cebime atıp fotoğrafı çıkardım. "İstiyor musun?"

"Senin olacağını düşünmedin herhalde?" dedi alaylı bir sesle. Buruk bir tebessümün yüzümde belirmesine engel olamadım. "Düşünmedim de," iç çektim bakışlarım fotoğrafa dalmışken. "Sahip olmak isterdim."

Bu fotoğrafa değil. Bu fotoğraf da gördüğüm huzura, mutluluğa ve samimi gülüşlere. Bir aileye sahip olmak isterdim.

"Değil misin?" sesi ciddileşmişti bir anda. Başımı iki yana salladım görmesini umarak çünkü bu soruya doğrudan hayır diyemezdim. "Olsam seninle uğraşmazdım."

Muhtemelen ailem hala yaşıyor olsa o dağ evinden haberim bile olmayacaktı. Kaseti ailecek izleyebileceğimiz bir anımız olacaktı. Pavel'le hiç tanışmamış olacaktım. Her şey daha kolay olacaktı.

"Uğraştırıyorum yani seni?" dediğinde sırıtmıştım hafifçe. "Baya." dedim gülerek. Dudaklarının kenarının kıvrıldığını o an görmüştüm. "Sen mermileri vermemekte inat ederken, arabadan kaçarken, sana aldığım telefonu kullanmazken, bana geri zekalı derken beni uğraştırmıyordun yani?"

İç çekerek omuz silktim memnuniyetle. "Ne kadar kinci bir insansın. Ayrıca hak etmediğin hiçbir şey yapmadım." O anda Pavel'in direksiyonu ters yöne kırdığını gördüm. Eve gitmek için girmesi gereken yolu geçmişti ve bambaşka bir yola girmişti.

"Bende Afra, bende." Bıkkınlıkla mırıldanmasına takılamadım o an. "Nereye gidiyoruz?" dedim gerginlikle. Mermileri çaldığım için beni öldürmezdi değil mi? Kaçırmazdı beni sırf bunun için?

"Biraz rötarlı ama eve." Kaşlarımı çattım. Araba neredeyse dağ yoluna çıkacaktı. "Emin misin?" dedim gerginlikle. Pavel'in ne yapacağını kestiremiyordum. "Eğer bizi takip eden arabaya evinin konumunu açıkça belli etmek istiyorsan, seni kestirmeden bile götürebilirim."

Kocaman olmuş ağzımla dönüp arka camdan dışarı baktım. Bir araba vardı arkada sahiden de. Neden bizi takip ediyorlardı ki?

"Ne? Neden bizi takip ediyorlar? Kim bunlar?" telaşla ona dönmüş ve yeşillerimi yan profiline dikmiştim. "Sakin ol," dedi önce öldürücü bir sakinlikle. "Örgütten adamlar. Muhtemelen seni istiyorlar."

Öylesine rahat kurmuştu ki bu cümleyi, sanki hayatımda her gün örgüt adamları tarafından takip ediliyordum.

Korkuyla bezendiğini hissettim tüm hücrelerimin. Kalbimin sesi asfaltta kayan tekerleklerden bile fazlaydı. Duyulmaması imkansızdı. Beni istemeleri için bir sebep yoktu ellerinde. Aklım almıyordu.

"Neden? Neden beni istiyorlar Pavel. Ne anlamı var?" Telaşlı bakışlarım arka cam ve Pavel arasında giderken onun bu kadar sakin olması sinirlerimi bozuyor ve beni rahatlatmak yerine daha çok geriyordu.

"Çok anlamı var da," diye mırıldandı önce ben çatık kaşlarımla çehresini izlerken. Soru sormak için ağzımı açacaktım ki susturdu beni. "Kaybedecek tek bir şeyim var onlara göre, o da sensin."

Aklım almıyordu. Bu adamın kaybetmekten korktuğu kişi olsaydım beni daha önce görmezler miydi? Kara'nın beni kaçırdığını mı duymuşlardı? Bunun altında ki anlamı bilmiyorlar mıydı?

"İnsanlar senin için bir tehdit oluşturmadığımı ne zaman anlayacaklar. Bahse girerim gözünün önünde işkence çeksem gözünü kırpmazsın." Yalanlamasını isteyerek kurmamıştım bu cümleyi. Yalnızca tahmindi ve bu şekilde olması içimi acıtmıyordu. Pavel'i tanımıyordum bile. Hatta bu konuda ona hak verebilirdim de. Katil olduğunu iddia eden bir adamın ölümüme merhamet göstereceğini düşünmek akıl kârı değildi çünkü.

"Evet kırpmam," dedi büyük bir dürüstlükle. Cevabı bildiğimden omuz silkmiştim bakışlarım hala arkadaki araba ve Pavel arasında gidip gelirken.

"Ama benimle aynı tarafta olduğun sürece kimsenin sana işkence çektirmeye götü yemez." Şartlar ve koşullar. Pavel Bornova çıkarsız iş yapmıyordu belli ki.

"Seninle aynı tarafta değilsem ama yine de düşman değilsek? O zaman da kırpmaz mıydın? Masum bir insanın öldürülmesine göz yumar mıydın?" Bilmek istiyordum. Bu adamın yalnızca dışarıya gösterdiği ya da göstermek zorunda olduğu bir maskesi vardı ve altında çok başka bir adam yattığını düşünüyordum.

"Masum olduğundan emin miyiz?" sesinde ki alay bakışlarımı yüzüne kilitlememe neden oldu. "Değil miyim Pavel? En azından katilim teröristim diye gezinmiyorum ortalıkta."

Peşimizde bir araba vardı ve beni istiyorlardı. Yanımda katil olduğunu iddia eden bir adam vardı ve üstelik sorularıma henüz cevap vermeye başlamamıştı bile. Bir örgüt tarafından isteniyorum ve bu deli saçması.

Yaşanılanları aklım almıyordu.

"Bir daha tekrar etmeyeceğim terörist değilim. Ve daha fazla soru sorma diye ölümüne göz yumabilirdim. Meraklı olmak seni pek masum yapmıyor. Malum merakınla neler yapabildiğini bugün gördük."

İlk defa bu kadar uzun cümle kurmuştu Pavel. Ancak şaşkınlıkla ona bakma sebebim elbette bu değildi. Sorularımı yanıtlayacağını söyleyip elime fotoğraf tutuşturduktan sonra soru sorma diye ölümüne göz yumardım diyecek kadar dengesiz bir insandı. Burcu ikizler olabilir miydi acaba?

"Burcun ne senin?" gerginlikten ne saçmaladığımı bilmiyordum. Anladığım kadarıyla Pavel hızını arttırarak farklı yollara giriyordu izini kaybettirmek için. Ancak o araba yılmıyordu.

"Ne? Neyim ne benim?" sorduğu soru o kadar komiğime gitmişti ki ufak çaplı bir kahkahadan alıkoyamamıştım kendimi. "Burcun. Hani şu doğduğun gün gezegenler ne haldeyse işte." Cümlemin bitmesiyle göz devirdi Pavel. Eş zamanlı araba sert bir manevrayla başka bir yola girmişti.

"Ya kızım ne sikim sonik şeylerle geliyorsun bana. Peşimizde araba var, takip ediliyoruz diyorum sen ne diyorsun. Ne bileyim ben burcum ne." Bu kez sinirle ve gerginlikle aynalarını kontrol ettiğinde adamların bizi uğraştırdığını anlamıştım. Pavel'i takip ettirdiğim taksici bile bulamazdı eğer Pavel arabayı böyle sürseydi.

"Ya doğum gününü söyle işte." Dedim bende sesimi onun gibi yükselterek. Gergindim ve bunu gidermek için saçmalamak en iyi yöntemdi. Ne olurdu biraz ayak uydursa?

Öncelikle bakışlarını kısa bir süre üzerime çevirdi. Kahve hareleri yeşillerime takılı kaldığında zamanın ağır çekimde ilerlediğini hissettim. Öylesine derin ve uçsuz bucaksız bakmıştı ki, gözlerinin sessiz çığlıklarını duymamak imkansızdı.

"21 Kasım." Diye mırıldandığı anda gözlerim şiddetle açıldı. Bir şok dalgası hissettim vücudumda. Tesadüf denilen kelimenin sözlükten kaldırılması gerekiyordu tam şu anda.

"Ne? Ciddi misin sen?" Pavel sıkıntıyla bir nefes vererek önüne döndüğünde eş zamanlı başını salladı. "Neymiş burcum?" diye de eklemişti bıkkınlıkla.

"Pavel doğum günlerimiz aynı." Yaşadığım şok dalgası karnımın kasılmasına neden oldu. Bu kadarı gerçekten fazlaydı.

O an dudağının kenarı kıvrıldı Pavel'in ancak bu mutluluktan çok uzaktı. Yüzünün her bir santiminden akan burukluğu hissetmemek elde değildi.

"Öyle mi?" dediğinde başımı sallayarak onayladım onu. "Akrep burcun." Diye de ekledim. Şaşkınlığımı hala üzerimden atabilmiş değildim ama daha önemli dertlerimiz vardı Pavel'in de dediği gibi.

"Güzel, umarım bir gün bir sikime yarar da aklıma gelirsin." Devamlı olarak aynalarını kontrol ediyordu ve bende geriliyordum gittikçe. Bu burç saçmalığı gerginliğimi götürmek konusunda bir boka yaramamıştı.

"Aklına gelmesem de olur. Sevgilin ya da flörtün sana burcunu sorar muhtemelen. Pascal'ın soracağına pek ihtimal vermiyorum sonuçta. Sevgilin ya da flörtünleyken aklına gelmem doğru olmaz. Sil aklından bu anı." Gerginlikten ne dediğimi bilemiyordum. Saçmalıyordum ve Pavel çıkarıp kafama silah dayasa, sırf saçmaladığım için beni öldürmekte hak tanırdı kendine.

"Flört işlerine girmem de sevgilim de bana burcumu soruyorsa kalksın gitsin bir zahmet."

Arkamızda bir araba varken yapılabilecek en saçma muhabbeti yapıyorduk. Ben gerginliğimi gidermek adına saçmalıyordum ancak Pavel'de şaşırdığım bir şekilde bana ayak uyduruyordu.

"Sebep?" dedim tek kaşımı istemsiz havalandırırken. Araba ıssız sokaklara girmişti artık ancak yine de peşimizden düşürememiştik.

"Burcum onda bir önyargı oluşturacak muhtemelen. Sonra kalkacağım sen akrepsin yatacağım sen akrepsin diye böylesin. Gelemem." Olduğumuz anın saçmalığı bir kahkaha atmama neden oldu. Pavel'le böyle bir konuşma yapacağımızı hiç düşünmezdim aslında. Yine de normal sohbet etmek garip hissettirmişti. Onu tanımama izin veriyormuş gibi hissettirmişti.

Tam o an, laf atmak için ağzımı aralamama engel olacak bir şey gerçekleşti ve arkamızda ki arabadan bir silah sesi geldi. Ağzımdan kopan çığlıkla birlikte başımı eğdiğimde Pavel'in de hafifçe eğildiğini gördüm. Hızını arttırmıştı.

"Sikeceğim belalarını." Dedi Pavel sinirle. Ben ellerimi başıma siper etmiştim ve deli gibi korkuyordum. Silah seslerinin devamı geldi. Son sesle birlikte gelen mermi arka cama işaret ettiğinde korkuyla çığlık attım. Korku denen illet bir sarmaşık gibi bedenimi sarıyordu yavaş yavaş.

"İyi misin?" diye sordu Pavel arabayı sert bir şekilde sürerken. "Evet, vurulmadım sanırım. Sen, sen iyi misin?" Başımı kaldırarak onu kontrol edeceğim sırada gelen diğer bir mermi sesi yüzünden başımı eğmek zorunda kaldım.

"Afra başını eğ, eğer yapabiliyorsan arka koltuğa geç. İleride arabayı döndürüp üstlerine süreceğim." Şaşkınlıkla gözlerim açıldı kocaman. Görüş açıma onu almaya çalışıyordum. Mermi sesleri aralıklarla baş gösteriyordu.

"Ne? Manyak mısın sen? Geçmem arkaya falan sende üstlerine sürmeyeceksin. Delirme Pavel!" Son cümlemin ne kadar etkili olduğu tartışılırdı ama fazlasıyla imkânsız görünüyordu. Pavel dinlemedi. "Torpidodan silahı ver."

Ağlamak istiyordum gerçekten. En başında o eve taşınmasaydım, eşyalarım arasında o konumu görmeseydim, böyle şeylerle uğraşıyor olmayacaktım. Alena dahil herkese beni düşürdükleri durum için sinirliydim. Bir anlamı olmasa da sinirliydim işte.

"Pavel..." korkumu hissetmemesi imkansızdı. Silaha dokunmak istemiyordum. Bulaşmak istemiyordum. Gözlerimi kapatmak ve açtığımda yatağımda yatıyor olmak istiyordum.

"Mermilerle racon keserken iyiydi. Ver silahı." Bu gerginlikle onu da uğraştırmak istemiyordum çünkü derdi bizi korumaktı, biliyordum. Böyle bir anda korkumu göz ardı etmeliydim. O bizi korumak için uğraşıyorsa bende şımarıklığı bırakmalıydım.

Uzanıp torpidodan silahı çıkarıp ona uzattım. Eli silahı kavrarken hızını arttırdı ve ani bir manevrayla arabayı tamamen ters döndürdüğünde kemerim takılı olmasa yaşayacağım felaketleri hesaplamaya çalışıyordum. Araba ona doğru döndüğümüzü görünce hızını azaltmıştı. Böylesine ruh hastası bir adama bulaştıkları için korkmuş olmalıydılar.

"Afra başını eğ." Dediğini yaparak başımı eğdiğimde hala onu göz hizamda tutmaya çalışıyordum. Çünkü tek bir kurşun isabet etse alnını ortasına, burada ne bok yerdim bilmiyordum.

Pavel camları açarak arabanın üzerine sürmeye başlamıştı. Silahı da camdan çıkararak arabaya doğru ateşliyordu. Başımı hafifçe kaldırdığımda arabanın geri geri gittiğini ama ateş etmekten de çekinmediğini gördüm.

"Afra ölmek mi istiyorsun! Kaldırma kafanı!" Pavel sinirden beni bile öldürebilirdi şu an. Korkum boğazımı kesecek soluklar yaratıyordu. Gözlerimin dolduğunu hissedebiliyordum.

Pavel arabanın üzerine sürmeye devam etti ve hızını arttırdı. Arabayla yan yana geldiğimiz sırada başımın üzerinden arabaya ateş etti.

Korkudan aralanmış dudaklarımdan bir çığlık firar ettiğinde kulaklarımı kapatmıştım ellerimle. Duymak istemiyordum. Korkmak istemiyordum böylesine. Bize ateş eden bir arabanın üzerine araba sürecek kadar delirmiş bir adamla aynı arabada olmak istemiyordum. Korkuyordum.

"Orospu çocukları." Dedi sinirle Pavel. Sert bir soluk alarak arkasına yaslandığını gördüm o anda. Rahatlamış gibiydi sonunda. Mermi sesleri kesilmişti. "Pavel?" demiştim korkuyla.

"Kalkabilirsin." Dedi silahı bana uzatırken. Birkaç saniye önce akmaya başlamış olan yaşlarımla ona baktım korkuyla. Bir de bana uzattığı silaha.

Derin bir nefes çekerek silahı arka koltuğa fırlattı. "Neden ağlıyorsun?" diye sordu büyük bir ciddiyetle. Ve aynı derecede şaşkınlıkla havalandı kaşlarım. Dalga geçiyor olmalıydı.

"Hayatımda ilk defa üzerimize ateş eden bir arabanın üzerine süren bir ruh hastasıyla aynı arabadayım. Kusura bakma." Sonunda normal bir hızla yolumuza devam ederken göz yaşlarımı silmiştim titreyen elimin tersiyle. Hala yüreğim bir uçurumun kenarındaydı.

"Alışırsın." Dedi büyük bir rahatlıkla. Pekâlâ onun neredeyse her gün böyle şeyler yaşadığını bende düşünüyordum. Nasıl olsa birilerini dövmekten zevk alan bir adamdı. Bunun onu korkutmayacağının farkındaydım ama ben onun gibi değildim işte. Bunu anlaması gerekiyordu.

"İstemiyorum, alışmak istemiyorum." Hıçkırıklarım boğazımda dizilirken kesik kesik nefesler alıyordum. Bakışlarım yoldaydı. "O zaman uzak dur."

Haklıydı. Uzak dursaydım bunlar başıma gelmezdi. Bu yola girerken göze almıştım her şeyi. Pavel'i göze almıştım bir kere.

"Şimdi uzak durmak istiyorum desem, bırakacak mısın?" Aslında cevabı biliyordum.

"Hayır." Düşünmedi bile bu cevabı verirken. Tereddüt dahi etmedi ki aslında sebebini biliyordum. Örgütte beni bırakmayacaktı muhtemelen.

Bir şey demeden önüme döndüğüm sırada arka cebimde ki telefon varlığını belli etmek istercesine son ses çalmaya başladı. Bu kez gözlerimin telaşla açılmasına sebep olan şey, Alena'ydı.

"Sözünün eri değilsin." Dedi Pavel ben telefonu cebimden çıkarırken. "Ne?"

"Telefon aldığında ilk beni bulacağını söylemiştin." Dediğinde göz devirerek açtım telefonu ve kulağıma götürdüm.

"Afra?" dedi Alena. Sesinde nerede kaldığımı sorduğunu belli eden bir ton ve hafif de kızgınlık vardı. "Alena?"

"Nerede kaldın kızım sen? Saat olmuş gecenin bir yarısı. Geç kalma demedim mi ben sana!" Alena hemen azar modunu açtığında cümlesi bitene kadar telefonu kulağımdan uzaklaştırmıştım.

"Ya sohbet uzadı, ne yapayım. Hem yoldayım zaten geliyorum." Sesimin ağladığım için çatallaşmasını gizlemeye çalıştım. "Öyle olsun Afra, şu arkadaşlarınla bir gün bende tanışayım ama." Dediğinde ağzım kocaman olmuştu. Bakışlarım telefon ve Pavel arasında gidip gelmişti birkaç saniye.

"Alena dakika bir gol bir ya. Bakarız ona. Hadi kapatıyorum, yarım saate evdeyim zaten. Görüşürüz." Alena'nın cevap vermesine müsaade etmeden telefonu kapattığımda derin bir nefes alarak arkama yaslandım.

"0505," kulağıma dolan sesle birlikte çatık kaşlarımı Pavel'e döndürüp ne dediğini anlamaya çalıştım. "Ne?"

"Numaram diyorum, zahmet olacak kaydet." Göz devirerek rehbere girdim ve numarasını söyledikten sonra onu kaydettim.

"Arayan kimdi?" Sanki rol değiştirmiş gibiydik. Meraklı olan Pavel, bıkmış olan bendim bu kez. "Teyzem." Hala korkumu vücudumdan atabilmiş değildim. O yüzden ona sataşacak pek halim yoktu.

"Alena diyordun ama." Bu kez bakışlarımı ona döndürdüm. Alena Pavel'i tanıyordu. Kara'yı bile tanıyordu. Pavel'in tanımama imkânı yoktu.

"Kendisine ismiyle seslenmemi istiyor. Teyze deyince yaşlı hissediyormuş." Diye açıkladım kendimi. Başka bir şey söylemedi. Bakışları yoldaydı.

"Fotoğraf bu gece bende kalacak." Dedim elimde ki fotoğrafa bakarken. Tek güvencem buydu. "Sebep?" dedi Pavel sert bir sesle. Omuz silktim. "Şu an sorularımı soracak kafada değilim. Sorana kadar bende." Baş parmağım fotoğrafı okşadı. Öylesine güzeldi ki, her bakışımda içimde bir şeylerin eksildiğini hissediyordum.

"Ben sana nasıl güveneceğim aforoz?" lakap gözlerimi devirmeme neden olduğunda bilmiyorum dercesine omuz silktim. "Güvenini kıracak bir şey yapmadım." Cümlemle başını sallayarak onayladı beni.

"Güvenimi kazanacak bir şey de yapmadın." Dedi buz gibi bir sesle. Başımla onayladım onu. Haklıydı aslında ama güvenini kırmamam bile fotoğrafı bende bırakması için yeterli bir sebepti.

"Mermileri bıraktım Pavel, bu fotoğraf için." Yıllardır arayıp bir türlü bulamadığım o huzuru görebildiğim bu fotoğraf için elimde ki tek kozu yok ettim.

"Mermilerin sandığın kadar olayı yok. En azından benim için." Yani bırakmasaydım ve inat edip ben verseydim o mermileri, istediğime yine de ulaşacak mıydım? Bu adam bir anda fotoğrafı elimden çekip alsa, elimde ki tek kozu da kendi ellerimle vermiş mi olacaktım?

"Ama dövüşmen için gerekli?" diye sorduğumda başıyla onayladı beni. "Yani her türlü sorularımın karşılığı için kullanabilirdim." Her şekilde koz olarak elimde bulundurabilirdim. O bunu düşünmemi istemiyor olabilirdi ancak böyleydi, biliyordum.

"Sorularının karşılığının bende olduğundan nasıl bu kadar eminsin, anlamıyorum." Dedi bakışlarını yoldan çekmeden. Biliyordum işte. Alena'nın bu adamı tanıması bile yeterli bir sebepti.

"Ailelerimizin ölüm günü aynı biliyorsun değil mi? Doğum günlerimizin de aynı olduğunu varsayarsak senin kayıp ikizim olduğunu bile düşünüyorum Pavel." Açıkça söylemiştim düşüncelerimi. Bu kadar tesadüf henüz yeni tanıştığım bir adamla, üstelik hiç de normal tanışmamışken, normal değildi ve olmamalıydı da.

"Senle aynı yaşta gibi mi duruyorum?" dedi alayla. Pekâlâ benden hayli büyük duruyordu. Ancak yine de yaşımı küçümsemesine gerek yoktu.

"Abim olabilirsin." Diyerek cevapladım sorusunu. Kollarımı önümde birleştirip bakışlarımı yola çevirirken. Burnundan güldüğünü duymam da eş zamanlı olmuştu. "Allah korusun."

Çatılan kaşlarımla bakışlarımı yeniden ona çevirdiğimde yüzünde ki silik, buruk gülüşü sezmiştim. "Sebep?" Tamam bende bir abim olmasını, üstelik katil bir abim olmasını istemezdim. Ancak onun istememesini anlamamıştım.

"Çekemezdim." Dedi kısaca. Kısık sesli bir gülüş aralık dudaklarımdan firar ettiğinde omuz silkerek önüme döndüm. "Bende sana çok meraklıydım sanki, inşallah abim değilsindir."

Aklımda onlarca ihtimal dönüyordu. Ailelerimizin aynı gün ölmesi kesinlikle tesadüf değildi. Bu adamla bu sebepten tanışmamda tesadüf değildi. En azından tesadüf olmamasını diliyordum çünkü öyle olursa başka hangi kapıda deva arardım bilmiyordum.

"Abin falan değilim, korkma." Dirseğini indirdiği cama yasladığında ve çenesi iki parmağı arasında kilitlendiğinde yan profilini izlemekten alıkoyamamıştım kendimi. Ufacık bir gülüşünü bekleyen gamzeleri gözler önüne serildiğinde ve gür kirpikleri gözlerini saatlerce izlenebilecek hale getirdiğinde bazen bakışlarımı ondan çekmek zor oluyordu. İnkâr edilemeyecek kadar yakışıklı bir adamdı.

"Neyimsin o zaman?" sorum dudaklarımdan çıkıp kulaklarını tırmaladığında yine buruk bir gülüşün gamzeleriyle birlikte yüzünde yer edindiğini fark ettim. "Neyin olmamı istersin?"

Ailem demek istedim.

Çünkü ben ailemi kaybedeli bir çocukluk oluyor Bornova ve ben hangi kapıyı aralasam seninle karşılaşıyorum.

O yüzden bana bak ve söyle şimdi, ailem senin kanlı ellerinde mi?

Evet, Pavel'in ailemin katili olduğu da düşüncelerimden biriydi. Bu ödümü deli gibi koparsa da dönüp gidemiyor, elimde ki tek zarı da boş atamıyordum.

"Sadece," derin bir nefes çek ciğerlerine ve ardında bırak ihtimalleri. Emniyeti kapanmış bir silahı ver bu adama ve bul aileni.

"Katilim olma." Tek isteğim senden Bornova, yoluma taş koyma.

Yüzünde ki silik gülüşün yerini buz gibi bir ifadeye bıraktığını gördüm saniyeler içerisinde ve o erkeksi sesi yeniden kulaklarımı tırmaladı. "Söz veremem."

Güven, şimdi iki ucu da uçuruma çıkan bir yol ve benim elimde harita yok. Dönemiyorum çünkü başka şansım yok.

"Eğer beni öldüreceksen de, bildiklerini anlattıktan sonra." Ondan alabileceğim her şeyi alıp öyle gitmeliydim. Bu adam benim tek anahtarımdı.

"Her katil silah kullanmaz Afra, bazılarının cinayet mahalinden haberleri bile yoktur."

Ve bir vurgun, yüreğimi delip geçtiğinde, karşımda ki adamın yaralarının onu katil olmaya zorladığını düşündüm. Çok çok çok derinlere gömdüğüm merhamet duygumun Pavel'i seçmesine de çokça küskündüm.

"Senin olacak ama. Eğer beni öldürürsen tek bir gece bile bunun vicdan azabından uyuyamayacaksın. Sana beni öldürmen için yalvarsam dahi Pavel, gözünü kırpacaksın."

Çünkü biliyorum ki bu adam benim geçmişimin kilitli sayfalarından birinde kanla yazılı. Şimdi hatırlamıyorum ama bu adam benim gömdüğüm çocukluğumun bir aynası.

"Kırpacağım. Yeşil gözlerini hafızama kazıdığımdan emin olana kadar, gözümü kırpacağım Afra."

O gece Pavel beni eve bırakana kadar bir daha ağzımı açmadım. Duyduğum şeyin anlamına dair ürettiğim bin bir teoriyi zihnimin en karanlık köşelerine gömerken, gece annesiyle olan fotoğrafına bakıp ağlayarak uyuduğumu da annesiyle aramda bir sır kıldım.

♠️

Bir rüyayı rüya kılan, kâbusu kâbus kılar mı? Bugün evin bellediğin insan seni yarın dört duvar arasında yalnız bırakır mı?

Kaçsan kan, kalsan yan, bir çıkış yok mu? Peluş ayına sarıldın çünkü yalnızlığının sesi çoktu. Bir defter al ve nefretini kus. Annesinin sarılmaları hatırda sayılacak kadar az olan kız çocuğu, yara bantlarını yeterli bulur mu?

Sağa dön, sola dön, canavar yatağının altında.

Yorganı başına kadar örtmeyi öğren, 11 yaşında kaldın bir başına.

"Afra," diyor bir kadın. Beline kadar gelen kumral saçları, hayranlık uyandırıcı. Gülüşünde kalıyor gözlerim, can alıcı.

Sesinin tonlaması bir masal gibi geliyor. Oysa ki bana kimse masal okumadı. Yine de bunun bir kâbus olduğunun farkındayım.

"Sulu göz." Diyor hemen ardından. İsmimle seslendiğimde ona bakmıyorum halbuki, bu lakap her neyse anında dönüyorum ona.

"Nasıl da biliyorsun ismini." Diyerek gülüyor bana. Gözlerinin rengi kahve. Toprak tonu.

Bakıyorum kadına ve tam o an fark ediyorum yanaklarımı ıslatan yaşları. Neyin nesi, neydi ağlamamın sebebi?

"O gitti diye mi ağlıyorsun? Gelecek, hep geldi. Unuttun mu?" Elleri şefkatle uzandı ve saçlarımı okşadı. Yüreğimin sızlamasını hissettim ama kimse duymadı.

O diye bahsettiği kimdi? Kim gitmişti ve gelirdi? Gidip de gelenini bugüne kadar görmemiştim, kim gelecekti?

"Ağlama, ağladığını görürse çok üzülür." Kadın gözyaşlarımı sildi büyük bir şefkatle ve tanıdık gülümsemesini gözler önüne serdi. Yanağında ki gamzesi yeşil gözlerimin daha çok dolmasına neden olduğunda kadının kim olduğunu anlamıştım.

Bir Bornova.

Hala kanayan yaralarla bezenmiş o güzel yüzü ve oğluna duyduğu özlemi bas bas bağıran kahve gözlerinin hüznü.

Yaş 11'di.

Kimse gözyaşlarımı silmedi.

Bir Bornova kabusumu rüya kılana dek,

Yatağımın altında ki canavar hiç gitmedi.

"O zaman söylesin!" diye yakınıyorum gözyaşlarım hıçkırıklarımla karışırken, kaçmak istiyorum ve aynı zamanda bas bas bağırmak. Dönmek istiyorum arkamı ve güvenilir bir dağa sarılmak.

İsmini dahi bilmediğim ama şefkatini en derinde hissettiğim için kendimde şımarmaya hak tanıdığım kadın, bir adım ötemde ve başını iki yana sallıyor.

"Söylesin, nerede saklandıklarını söylesin!" Çünkü biliyorum ki o biliyor, biliyor ve susuyor, susuyor ve gidiyor. Yaş 11, hiçbir şey değişmiyor.

"Söyleyemez." Diyor kadın. Neden diye bağırmak için ağzımı açıyorum ama bağıramıyorum. "Söyleyemez Afra, söylerse intikam alamaz."

15 yaşında bir çocuk intikamın soğuk sayfalarını çevirmesin istiyorum. Ancak henüz kimden bahsettiğimizi bile bilmiyorum.

"İntikam benden daha mı önemli?" her şeyin benden önemli olduğunu, ailenle katılman gereken ilkokul mezuniyetine tek başına gitmek zorunda kaldığını hatırladığında anlamamış mıydım? Hatalarımdan ders çıkarmak için illa toprağa mı sarılmalıydım?

"Onun için aile her şeyden önemli." Büyük bir anlayış var gözlerinde. Benim gözlerimde ise yalnızlık. Büyük bir ormandayız. Gökyüzü açık. Kadının yüzüne vuran güneşi görüyorum ve yüzünde ki çilleri kendimkilere benzetiyorum.

"Ben onun ailesi değil miyim?" Ben kimsenin ailesi olamadım. 'O' dediğimiz her kimse, onun ailesi olamaz mıydım?

Kadın başını iki yana salladı.

"O seni ailesi yaparsa sobeleneceğini biliyor sulu göz. Bunu göze almasını istiyor musun?" Başımı hızla sallayarak onaylıyorum onu ve kadın derin bir nefes alarak başını sallıyor.

Tam o anda kadın önümden çekiliyor ve ellerinin bedenimle teması kesiliyor. Buz gibi hissettiren bu hamlesinin ardından kalbimi dağlayan bir çift kahve göz kadrajıma gidiyor.

Neredeyse atlı karıncanın üzerinde ki çocuk, elinde ki papatyalardan taç yapmaya çalışan sinirli bir erkek çocuğu.

Küçük Pavel.

"Ben artık yokum." Diyor kadın. Elini oğlunun uzamış kumral saçlarında gezdirirken. Hayli kısa olan saçları daha kısalarını gördüğüm için bana uzun geliyor. Pavel bana bakıyor.

Gözlerimiz birbirine kitleniyor, gözyaşlarım durmuyor, çığlık atmak istiyorum, sesim çıkmıyor.

"Aileler birbirlerinin sobelenmesine izin vermezler. Şimdi kaçın ve saklanın, birbirinize sahip çıkmanız gerektiğini asla unutmayın." Kadın yavaşça uzaklaşırken arkasında ki beyaz ışığın onu içine hapsettiğini görebiliyorum. Pavel yanıma geliyor ve elimi tutuyor. Elimin ne kadar küçük olduğunu o an anlıyorum.

"Sakın sobelenmeyin." Pavel'in annesinin son sözü bu olurken, kapanan beyaz ışığa karşın yüzü silikleşiyor. Donmuş gözlerle elimi tutan bedene, Pavel'e bakmak için başımı yanıma çeviriyorum. Ancak elimi tutan artık Pavel değil.

Annem.

"Sobe."

Nefes nefese kalktım yatağımdan. Öylesine korkmuştum ki, gözyaşlarım tüm yastığımı ıslatmıştı. Yenileri akmaya devam ederken, bedenimde nefes alacak takati bulamamıştım.

Sabahın ilk ışıklarının yüzüme vurduğunu fark edince aceleyle gözlerimi ovuşturdum ve hızlı adımlarla kalktım yatağımdan. Koşar adım merdivenleri inerken ne halde olduğum umurumda bile değildi.

Kalbim biraz daha bu hızında artarsa kalp krizi geçirebilirdim. Rüyamda Pavel'in annesini görmüştüm. Hayatımda görmediğim bir şefkat ve sevgiyle yaklaşmıştı bana. Gözyaşlarımı silmişti ve bekle demişti, gelecek.

Kimin geleceğini hala anlamamıştım. Deli gibi korkuyordum. Annemin beni sobelemesi uyanmama neden olan şeydi. Öylesine korkunçtu ki annemin suratı, bir daha uyuyabileceğimi sanmıyordum.

Ayakkabılarımın ayaklarımda olmamasını umursamadım. Eylül sabahının yüzüme çarpan rüzgarı da tenimi üşütürken, üzerimde ki şortlu pijama takımına sağlam bir küfür ettim.

"Pavel!" diye bağırmıştım elim kapıya uzanırken. Devamlı olarak kapıya vuruyordum. "Uyan, uyan Pavel uyan!" Uyan ve anlat bana. Uyan ve sobele beni.

Biliyorum ve dayanamıyordum. Deli gibi korkuyor ve merak ediyordum. Araladığım her kapı bu adama çıkarken üç maymunu oynayamıyordum.

"Pavel! Yalvarırım uyan." Gözyaşlarım devamlı olarak akıyor ve çatallaşan sesimle kapıya vuruyordum.

"Pavel..." sessiz çığlıklarım gücünü kaybediyordu. Deli gibi üşümüştüm ve ayağımda yalnızca çoraplarım vardı. Sokağın boş olması işime gelmişti.

Tam o anda kapı açıldı ve çatık kaşlarıyla bana bakan, yeni uyandığı belli olan Pavel'i gördüm. Ellerimin titremesi artmıştı. Korkuyordum. Bir kabustan kaçıp bir katile saklanmak...ecelimi arıyordum.

"Afra?" dedi yeni uyandığı için kalın olan sesiyle. Süzüyordu beni ve bu halimi gördüğü için garipsiyordu.

"Annen, anneni gördüm Pavel. Rüyamda. Birbirinize sahip çıkın dedi. Annem geldi Pavel. Annen sobelenmeyin demişti. Annem beni sobeledi. Sen yoktun. Annen sahip çıkın demişti. Annen göz yaşlarımı sildi Pavel. Ben çok-"

Titreyen bedenimle bir şeyler anlatmaya çalışırken Pavel beni bileğimden tuttu ve içeri çekti. Kapıyı ardımdan kapanırken kesilen sesimle ve gözlerimden akan yaşlarla ona bakıyordum. "Annem sobeledi beni. Bu ne demek? Sen neden söylemedin Pavel. Neden konuşmadın? 11 yaşındaydım ben. Neden konuşmadın?"

Pavel ellerini beline koymuş, kahve gözlerini dikkatle üzerime dikmişti. "Afra," demişti hemen ardından ve laflarımı boğazıma dizmişti. "Sakin ol."

Pek etki etmeyen bu sözüne karşılık arkasını dönüp mutfağa ilerlerken bende peşinden gidiyordum.

"Anneni gördüm diyorum ya, sulu göz dedi bana. İsmimle seslendi bakmadım. Sulu göz deyince baktım. Neden Pavel? Ben senin annenin ismini bile bilmiyorken senin annen-"

Derin bir nefes çek ciğerlerine ve unut seni sen yapan acıları.

Çünkü bugün var yarın yok, silikleşen her bir anı.

Pavel su doldurduğu bardağı bana uzattı. "Şortlu pijama takımı ve çorap mı? Gerçekten mi?" uzattığı suyu kafama dikerken o da beni süzüyordu. Onun üzerinde hiçbir şey yoktu. Altında yalnızca siyah bir şort vardı.

Saniyeler içerisinde bitirdiğim bardağı ada tezgahın üzerine koydum. "Ya ben ne diyorum sen ne diyorsun? Annen diyorum Pavel."

Pavel büyük bir sakinlikle ada tezgahın yanında ki bar sandalyelerine oturdu. "Evet duydum." Dedi eliyle burun kemerini sıkarken. "Uyuyalı 2 saat oluyor inanır mısın?" diye de ekledi hemen ardından.

"Küçükken, siz komşumuzken, birlikte saklambaç oynar mıydık?" diye sordum gerginlikle. Bakışları o anda gözlerime tırmandı. "Sormak istediğin sorular arasında mı bu da?"

Gözyaşlarım hala sakince akıyordu ve sorusuna ne cevap vereceğimi bilemiyordum. Delirmeye başladığımı düşünüyordum artık. Gözyaşlarımın günün birinde boğazımdan taşacağını hissediyordum.

"Pavel..." gözlerimi sıkıca yumup yüzümde ki yaşları sildim elimin tersiyle. "Bilmem gerekiyor. Delirmediğimi bilmem gerekiyor tamam mı? Çıkarını sonra düşünürsün. Sadece buna cevap ver. Çok gerçekçiydi. Gerçek gibiydi. Annen, yanımdaydı Pavel. Bilmem gerekiyor."

Yalvaracak haldeydim. Acınası ve korunası. O kadar çaresiz bir haldeydim ki bir katilden yardım eli bekliyordum.

"Saklambaç oynamazdık, sen saklanırdın ben seni bulurdum. Bu hep böyleydi."

Gelir demişti annesi, hep gelir.

Hep gelir ve beni bulur.

Bu adam sahiden kimdi? Ailemden miydi? Her bir anında yalnızca ağladığımı hatırladığım çocukluğumdan geri kalan gülücüklerim miydi? Neden ağzını açıp tek kelime etmiyordu? Bak yine buldum seni, hep buldum çünkü diye neden bağırmıyordu?

"Hep mi? Titreyen sesime engel olamadım. İçimde ki kız çocuğunu bu kez arka plana atamadım.

"Hep." Dedi Pavel kendinden emin bir şekilde ve tereddüt dahi etmeden. İçimi öylesine titretti ki bu dediği, bir kenara sinip ağlama isteğiyle dolup taştı ciğerlerim. Ve öyle de yaptım.

Onun hemen karşısında kalan bar taburesine oturarak tek dizimi kendime çektim ve alnımı dizime yasladığımda pembe pijamama dökülen yaşları umursamadım.

"Afra," Pavel'in hala kendine gelemediğini belli eden sesini duysam dahi başımı kaldırmadım. "Bunda ağlanacak bir şey yok."

Vardı. Bilmiyordu çünkü küçük Afra'nın ne kadar ağladığını. Bilmiyordu kaç gece kendine masal okumak zorunda kaldığını. Bilmiyordu yatağının altında ki canavarın bile ona ailesinden yakın olduğunu. Ve asla da bilmeyecekti, eğer kendisi çocukluğuna dair hatırlaması gereken tek güzel şeyse asla peşini bırakmayacağını.

"Neden hatırlamıyorum Pavel? Neden gittin? Neden tüm bunlar geldi başımıza? Neden anlatmıyorsun? Böylesi daha mı kolay senin için?"

Başımı kaldırıp kızaran gözlerimi gözlerine diktiğimde bakışlarında ki burukluğu görmemek imkansızdı. İçimi acıtmıştı bakışlarının böylesi. Beğenmemiştim ifadesini.

"Ben gitmem," dedi ayaklanırken. "Ve hiçbir sikimin kolay olduğu yok. Aklında dönen tilkileri sustur. Yoksa ben susturmasını bilirim."

Arkasını dönüp dolaba doğru ilerlediğinde bende ayaklandım peşinden. "Sustur o zaman. Konuş. Söyle bildiklerini. Neden susuyorsun Pavel? Neden kafamda ki binlerce tilkinin dolaşmasına izin veriyorsun?"

Dolaptan süt çıkarıp tezgaha doğru ilerledi. "Bilmediğin şeyler hakkında kesin yargılar kurmaya bayılıyorsun. Senden tek isteğim var, düşünmeyi bırak."

Sırtı bana dönüktü. Konuşurken yüzünü göremiyordum. Tezgahta bir şeylerle uğraştığını görebiliyordum yalnızca. "Kolay mı sanıyorsun? Kafayı yiyorum Pavel. Ailem neden öldü? Öldü mü? Neden ben bunu yeni öğreniyorum? Çocukluğumda saklambaç oynayacak kadar yakın olduğum bir adamın neden ismini dahi hatırlamıyorum? Alena her şeyi bilmesine rağmen neden susuyor ve inatla senden uzak durmamı söylüyor?"

Bu kez hareketleri durdu ve ağır ağır bana döndü. "Alena sana benden uzak durmanı mı söylüyor?" dediğinde başımla dediğini onaylamıştım. Belki Pavel bir şeyler anlatabilirdi.

Yüzünde alaylı bir sırıtış belirdi ve işine geri döndü. Bu hareketi göz devirmeme neden olurken "Ayrıca biz saklambaç oynamazdık. Sen saklanırdın ben bulurdum." Demesi de derin bir soluğun ciğerlerimi terk etmesine neden olmuştu.

"Neden?" dedim bu kez öylece. "Ne neden?" hala bana dönmüyor, her ne yapıyorsa onunla uğraşıyordu.

"Neden beni buldun?" az önce onun kalktı bar taburesine oturdum bende. "Öyle gerekti."

Bunu derken sesi öylesine buz gibi çıkmıştı ki, üzerimde ki pijama takımıyla denize atılmış gibi hissettim.

"Bu yeterli bir cevap değil." Dediğimde elinde iki kupayla arkasını döndü ve göz göze geldik tam o anda. "Sana göre hiçbir cevap yeterli değil. Sen bunu içerken kahvaltı hazırlayacağım. Bitsin." Diyerek elinde ki kupalardan birini önüme koydu.

Burnuma dolan kokudan ne olduğunu anlayamadığım içecekten küçük bir yudum almam zihnimde ismini canlandırmamıştı. "Bu ne?" diye sormuştum o yeniden arkasını dönüp işine devam ederken.

"Ballı süt."

"Neden ballı süt?" dediğimde burnundan güldüğünü işittim. Arkası dönük olduğu için göremedim ama gülüşüyle bütünleşen gamzesinin yüzünde ki yerinin zihnimde canlanmasına engel olamadım.

"Severdin."

Bir kız çocuğu, babası arkasını dönüp gidene kadar dizlerinin yara bere içinde kalmasını ve durdurulamayacak kadar kanamasını umursamaz.

Yine aynı şekilde, annesinin nefretini iliklerinde hissedene kadar yetersizlik hissinin adını dahi tanımaz.

Pavel denilen adam sandığımdan da ötesiydi. Belki her gece sarılarak uyuduğum peluş oyuncağım, belki de geceleri kendime okuduğum masallarımdı.

"Sever miydim?" dedim aniden dolan gözlerimle. Başını hafifçe salladığını gördüm önce. Hemen ardından da sesi kulaklarıma ulaştı. "Severdin."

O an sol gözümden bir damla yaş aktı. Neden buna ağlıyordum bilmiyordum. Katil olduğunu ilk günden beri saklama gereği duymayan bir adamın evinde üzerimde pijamalarımla oturuyordum ve o kahvaltı hazırlıyordu. Üstelik bu adam ailemin ölümüyle ilgili bir numaralı şüphemdi.

"Başka neyi severdim?" dedim kendimi alıkoyamayarak. Merak ediyordum. Neden unutmuştum böylesine güzel şeyleri?

"Çirkefliği." Dediğinde gülmekten alıkoyamamıştım kendimi. Yüzümde birkaç saniye yer edinen gülümseme bugünün tek iyi yanıydı şimdilik.

"Peki neden hep sen beni buldun? Ben neden seni hiç bulamadım." Dediğimde yine hareketleri durdu ve bana döndü. Kalçasını tezgaha yaslarken kollarını da önünde birleştirmişti. Gözlerimi gerilen kol kaslarından çekerek kızıl gözlerine çevirdim.

"Aramadın çünkü."

Bir bina yıkıldı gönül şehrimde. Öylesine güçsüz ve karşılık beklemeden çıkmıştı ki sesi, koşup ona sarılmamak için zor tutmuştum kendimi ve eş zamanlı da kızmıştım kendime.

Pavel örgütte ona ikinci kez vuranın ödül aldığı bir adamdı. Ve ben bu adamı aramadığım için çıkan sesi, annemle babamın ölüm yıl dönümünde dönmeleri için yalvarırken çıkan sesime çok benziyordu.

"Pavel..." ne diyeceğimi bilemedim çünkü kendimi onun yerine koyduğumda derin bir yalnızlıkla baş etmek zorunda kalıyordum. Koca bir şöhretin içinde büyük bir kimsesizlik.

"Ballı sütü beğendin mi?" dedi yaslandığı yerden ayrılıp arkasını dönerken. Konuşmak istemediği bir konu mevzu bahis olduğunda arkasını dönüyor ve üç maymunu oynuyordu. Üstüne gitmedim. Onun baş ettiği yalnızlığı, kimsesizliğime davet edemedim.

"Beğendim. Beğenirmişim zaten. Severmişim. Sevdim. Ama içinde sadece bal olduğuna emin misin? Tarçın kokusu da alıyorum." Sesimin burukluğuna engel olamamıştım. Ama yine de konuyu değiştirmeyi bende istiyordum. Ben ona hatırlamadığım geçmişin hesabını bile soruyorken o acısını çektiği ufacık bir anının bile konuşulmasını istemiyordu.

"Tarçın da var evet. Salep gibi." Dediğinde onu onaylayan bir mırıltı çıkardım. "Sen ne içiyorsun?" Ara sıra dudaklarına götürüp yudumladığı içeceğini seçememiştim bu mesafeden. "Kahve." Dedi kısaca.

"Iy," dedim kendime engel olamayarak. Omzunun üzerinden bir bakış attı bana. "Hayırdır?" dediğinde gülümsedim utançla. Ağzımdan kaçırmıştım. Daha düzgün bir tepki verebilirdim. "Hiç sevmem. Bazen deniyorum. Alena falan ısrar edince. En şekerlisini alıyorum ama ufacık kahve tadı alsam midem bulanıyor." Bacaklarımı kendime çekmiştim bar taburesinde. Burada Silva'yla konuşmuştuk.

Kollarımı da bacaklarıma sarmış, dizime de kupayı koymuştum. Düşmemesi için de elimle tutuyordum. "Bende şekerden nefret ederim. O elinde ki şeyi en son 15 yaşında içmiştim." Elinde bu kez iki tane tabakla geldi. İkisinde de tost ve omlet vardı. Birini benim önüme diğerini de karşıma bıraktı ve tezgahta kalan kahvesini de alarak karşımda ki yerine geçti. Az önce benim oturduğum yere.

"Seni 15 de durduran ne olmuştu?" dedim gülerek. Onunla eğlenmeyi seviyordum çünkü çabucak sinir oluyordu. Ve sinir olurken de komik gözüküyordu.

"İçme sebebim kalmamıştı." Dedi bakışları önündeyken. Yalnızca başımı sallayıp kahvaltımı yapmaya başladım. "Pascal beni öldüreceğini söyledi mi sana? Bana gözleriyle işaret ediyor da, belki sana söylemiştir diye."

Susmak istemiyordum çünkü kendimle kaldığım ufacık bir anda aklıma rüyam geliyordu. Annesini düşünmeye başlıyor ve kendi annemden korkuyordum.

"Pascal senden nefret etmiyor Afra, sadece o gösterin yüzünden sinirli. Pascal kimseden nefret etmez."

Birbirlerini bu kadar iyi tanıyor olmaları içimi yumuşacık yapıyordu. Benim bu zamana kadar hiç yakın arkadaşım olmamıştı çünkü hep ailemin yokluğundan vurulmuştum. Devamlı olarak anlamadığım bir şekilde bu konuda zorbalığa uğramıştım.

"İstisna." Dedim omuz silkerek. Belki Pascal'ın mizacı buydu. Soğuk gözüküyor olabilirdi. Saçmalıyordum sadece. Konuşmak istiyordum.

"Kaideyi bozmaz." Dediğinde benim henüz iki ısırık aldığım tostu o bitirmişti bile. "Kahvaltını bitir, eve geçip hazırlan." Çatılmış kaşlarımla ona döndüm. "Neden?"

"Soruların cevaplarını istemiyor musun? Dağ evine gideceğiz."

Yüreğimin maraton koşarcasına hızlandığını hissettim. Olduğum yerde saymıyordum sanırım. Bir şeyler öğrenmek ihtimali bile heyecanlandırmıştı beni. Elbette karşılaşacağım şeylerden korkuyordum çünkü bunca zaman güvenmeyi seçtiğim adam ailemin katili olabilirdi. O zaman ne yapardım bilmiyordum ve düşünmek de istemiyordum açıkçası.

"Tamam ama doydum. Eline sağlık. Ben gidip hazırlanayım." Diye ayağa kalkacağım sırada boğazını temizleyerek ona bakmamı sağladı. Bakışları yarısına bile henüz gelmediğim tostu ve yarım omleti işaret ettiğinde onun gibi bende tabağıma baktım.

"Bitecek." Otoriter ve sert sesi kulaklarıma dolduğunda bakışlarım tabağım ve kızıl gözleri arasında gezdirdim. "Hayır," dedim omuz silkerek. "Sen benim ne kadar kahvaltı yaptığımı bilmiyorsun. Bu bile fazla bana. Bence çok yediğim için alkışlamalısın hatta." Dedim abartarak. Ama yine de gerçekten de fazla yemiştim. Doyduğumu hissetmiştim bir kere, yeterliydi.

"Belli neden yirmi kilo olduğun. Bitecek dedim." Laflarının üzerine bakışlarım pijamalarla bezenmiş fiziğime gittiğinde abartı bir zayıflık görememiştim.

"Bende hayır dedim. Hem senin gibi kocaman değilim diye zayıf olmuyorum. Gayet normalim." Kollarımı önümde birleştirerek meydan okurcasına ona baktım. Tek kaşını kaldırarak bakışlarıma alayla karşılık verdiğinde o kendi kahvaltısını çoktan bitirmişti.

"İyi, tüm gününü evinde geçirmek ve soru haklarını çöpe atmak istiyorsan sen bilirsin, yeme." Diyerek ayağa kalktı eline tabağını alırken. Kocaman olmuş gözlerle yanımdan geçip tezgaha gitmesini engellemek adına önüne geçtim hemen ve bu nedenle adımları yalnızca birkaç santim ötemde durdu.

"Tehdit olmadan iş yapmıyor musun sen?" ellerim belimde, dibimde olduğu için başım yukarıda, hesap soruyordum ona. "Seçim senin Afra, kafana silah dayamıyorum." Diyerek gitmek için bir adım yana geçecekti ki önüne geçtim yeniden ve durdurdum adımlarını. "Soru haklarımı çöpe atamazsın. Fotoğrafı yırtarım."

Bir anda az önce eğlenen suratı gitti ve kaşları çatılırken hafif kıvrılmış olan dudakları düz bir şekil aldı.

"Afra," cümlenin devamını tahmin etmiştim bakışlarından. "Şaka yaptım." Diyerek ellerimi havaya kaldırdım teslim olurcasına ve yolundan çekildim.

Az önce kalktığım yere oturup yemeğimi yemeye devam ettim. Arkamdan bir çakmak sesi geldiğinde dolu ağzımda dönüp sesin geldiği yöne baktım.

Sigara yakmıştı. Onu sigara içerken ilk defa görüyordum.

"Sigara içtiğini bilmiyordum." Dedim dönen sandalyede ona doğru dönerken. Ballı sütümü de ara ara yudumluyordum. Sevmiştim sahiden, zaten hep severmişim ya.

"Adım dışında bana dair bildiğin bir şey söyle." Bakışları meydan okurcasına bana döndüğünde tek kaşımı kaldırıp gözlerine dalmıştım kısa bir süreliğine. Zihnimde bilgileri tartıyordum.

"Dövüşüyorsun, anneni kaybettin, babanla konuşmuyorsun, katilsin, bazen de terörist. İkinci ismin-"

"En sevdiğim renk ne?"

Sorusuyla lafım boğazıma dizildiğinde bakışlarım yüzünde donakalmıştı. Anlamayarak ona baktım. "Ne?"

"Saydığın şeylerin hepsinin bir ucu sana çıkıyor. Bana dair dedim Afra, bana kalan." Buz gibi sesi kırmızı, dolgun dudaklarından uzaklaşıp kulaklarıma ulaştığında titrediğimi hissettim. Haklıydı. Ona dair hiçbir sikim bilmiyordum. Bilmem gerekiyor mu onu da bilmiyordum. Bilmesem daha az yarayla kurtulurmuşum gibi geliyordu bu savaştan.

"Şimdi söyle, en sevdiğim renk ne?" yutkundum sertçe. Bir yanım deli gibi merak etse de böylesine basit bir soruyu, bir diğer yanım kaç diyordu. Önemli değil diyordu.

Eğer bilirsen, kefen rengini öğrenmiş olacaksın, yapma diyordu.

"Bilmiyorum." Dedim dürüstçe bakışlarımı yere eğerken. "Ve bilmek de istemiyorum. Zaten sende benim en sevdiğim rengi bilmiyorsundur." Omuz silkerek önüme döndüm ve tostumdan bir ısırık aldım.

"Kahverengi."

Bir öksürük boğazımı terk edip odanın duvarlarına ulaştığında ve ben aynı şiddetle arkamı dönüp Pavel'e baktığımda, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.

"Küçükken de mi aynı rengi severdim?" dedim engel olamayarak. Nereden bilebilirdi ki başka?

"Birazcık gözlem yapan herkes bilir Afra. Tırnaklarında ki ojelerinden tut telefon kılıfına kadar. Ne zaman seni görsem üzerinde en az bir kahverengi eşya görüyorum. Küçükken hangi rengi sevdiğine dair de bir fikrim yok."

Son cümlesine inanmak istemedim. Karşıma geçip de söylesin, çocukluğunun her bir anı benden ibaret desin istiyordum. Çünkü böylesi daha güvenli geliyordu. İçimde ki kız çocuğu Pavel'e güvenmek için can atıyordu.

"Gözlem yeteneğin iyiymiş." Diyerek önüme döndüm yeniden. O hemen arkamda, kalçasını tezgaha yaslamış bir şekilde duruyordu ve kollarını da önünde birleştirmişti. Ona olabildiğince sırtımı dönüyordum çünkü bakışlarımın kaslarında olmasını fark etmesini ve rezil olmayı istemiyordum.

"Bir anda kimsenin konumunu dahi bilmediği eve çıkıp gelen bir kız, peşimden ayrılmıyor. Kim olduğunu bilmem gerekiyordu." Sesi yeniden kulaklarıma dolduğunda bu kez ona dönmeden cevap verdim. "Kim olabilirdim ki?"

"Örgütün beni yaralamak için tuttuğu bir ajan, hakkımda öğreneceği şeyleri beni bitirmek için kullanacak olan bir kart sahibi. Daha sayayım mı?" dediğinde şok olmuş ağzımla ona baktım bu kez. Başımı da iki yana sallamıştım. "Sahiden öyle birine mi benziyorum? Hem kart ne ya? Kart sahibi ne demek?"

Neyin içindeydi bu adam? Katil olmadığını söylemesi içimi rahatlatıyor olsa da günün birinde keşke katil olsaydı da böyle bir adam olmasaydı demekten korkuyordum açıkçası. Örgüt denilen şeyi deli gibi merak etsem de soru hakkımı bununla tüketmek istemiyordum. Zorunda kalmadığım sürece bir daha oraya gitmeyi zaten düşünmüyordum.

"Örgüte dair hiçbir şey bilmiyorsun değil mi?" diye sordu bıkkınlıkla. Başımı iki yana salladım. Bilmiyordum tabi ki, nereden bilecektim ki?

"Bilmem mi gerekiyordu?" diye sorduğumda tostumun sonlarına yaklaşmıştım. Ballı sütüm de biteli epey oluyordu. Omletimi de bitirdiğimde eve gidip hazırlanabilirdim.

Başını iki yana salladı Pavel. "Uzak durman gerektiğini bil yeter. Gerisine gerek yok." Uzatmadım bu dediğini. Başımı sallayarak önüme döndüğümde o da sessizce mutfaktan çıktı.

Hızlıca önümdekileri bitirdim ve bulaşıkları makineye koydum. Ellerimi yıkadığım sırada Pavel'in üzerini değiştirmiş bir şekilde mutfağa girdiğini gördüm. Üzerinde yine siyah bir pantolon ve siyah, kısa kollu bir tişört vardı. Bu adam siyah rengi için yaratılmış olmalıydı. Onu başka bir renk içinde bu kadar yakışıklı düşünemiyordum.

"Toplamana gerek yoktu, ben hallederdim." Dedi yanıma gelip topladığım mutfağa bakarken. "Olsun, elime mi yapışacak? Sende benimkini toplarsın, ödeşiriz." Dedim sırıtarak. O karşılıksız iş yapmıyorsa bende yapmazdım. Omuz silkti dudağının kenarı kıvrılırken. Çok hafif belli olan gamzesine kaysa da yeşillerim, vakit kaybetmeden önüme çekmeyi başarabilmiştim.

"Hadi git hazırlan." Dediğinde başımı salladım ve kapıya doğru ilerledim. Pavel mutfak kapısına yaslanmış ve kollarını önünde birleştirmişken ben kapıyı açmış ve yalnızca çoraptan ibaret ayaklarımı ilk merdiven basamağına atmıştım ki, o an aklıma bir şey geldi.

"Pavel..." dedim ona dönerken. Salaklığıma küfür etmemek elde değildi. "Anahtarım yok." Cümlemin üzerine dönüp üstüme baktığımda pembe şortlu pijama takımım ve beyaz çoraplarımla gerçekten komik gözüküyordum. Salaklığımda üzerimde güzel bir süstü. Uyanır uyanmaz evden çıktığım için aklıma bile gelmemişti. Alena'da dün gece evine dönmüştü.

Pavel yüzünü avuç içine hapsetti ciğerlerine derin bir nefes çekerken. "Afra," diye mırıldandı ardından. "Bu yaşa kadar nasıl geldin çok merak ediyorum gerçekten." Kapıyı ardına kadar açıp başıyla içeri geçmemi işaret ettiğinde utançla başımı eğmiştim. Ne yapacaktım? Ayağımda ayakkabım bile yokken, nasıl dışarı çıkacaktım?

"Yedek anahtar falan yok mu paspasın altında?" dediğinde kapının ardında dikiliyorduk ve ben bakışlarımı yüzüne çıkaramıyordum. O da sanki utanmamı ister gibi yüzümden çekmiyordu kahvelerini.

"Yok. Bir tane yedek anahtar vardı o da Alena'daydı. Bende kaldığı için. Evine döndü bugün. Yanına almış, mesaj attı." Dedim sorusuna cevaben. Pavel yeniden sert bir soluğu ciğerlerinden bıraktığında eve gidemeyeceğimiz için üzülüyordum bende.

"Bekle burada." Diyerek birkaç adım ilerimizde kalan merdivenleri tırmanmaya başladı. Şaşkın bakışlarım geniş omuzlarında o gözden kaybolana kadar gezindi. Birkaç dakika ortalıktan kaybolduktan sonra, elinde siyah bir sweat ile çıkageldi.

"Al bunu giy." Bakışlarım bana uzattığı sweate kaydı. Omuz silkerek elime aldığımda burnuma kokusu doldu aniden. Gerçekten güzel kokuyordu adam. Tam olarak tanımını bile yapamıyordum.

Sweati başımdan geçirip bedenime dökülmesine izin verdiğimde hemen arkamda duran boy aynasına dönmüştüm. Dizlerimin biraz üzerinde bitiyordu sweat. Pijamam bile görünmüyordu.

"Teşekkür ederim ama senin ayakkabılarının bana olacağını sanmıyorum." Dedim ayaklarıma bakarken. Çorapla gidemezdim sanırım.

"İki adım at ölmezsin." Dedi o da kapıyı açarken. Bakışlarım ayaklarım ve yol arasında gidip geldiğinde görüş açımda olan evime kısa bir bakış attığımda kapının önünde ki crocs terliklerimi görmüştüm.

"Ay dur, terliklerim kapıda." Diyerek koşar adım çıktığım sırada Pavel önümde olan adımlarını durdurdu ve elini önüme uzatarak adımlarımı kesti.

"Deli gibi dolanıyorsun zaten ortalıkta. Bekle." Diyerek benden uzaklaştı. Karşı yola geçene kadar terliğimi almaya gittiğini anlamamıştım. Pembe terliklerim siyah kombinin yanında o kadar komik durmuştu ki kendimi gülmekten alıkoyamamıştım.

"Pembeyi bu kadar sevdiğini bilmiyordum." Dediğinde terlikleri önüme bırakmıştı. "Ben sevmiyorum zaten. Alena kendine ne alırsa bana da alıyor. Yoksa kahverengiyi doğru bildin." Terlikleri ayağıma geçirirken Pavel'de elinde ki kumandayla evin hemen yanında ki garajın kapısını açmıştı.

İkimizde arabaya bindiğimizde terlikleri çıkarıp bacaklarımı kendime çekmiştim. Yanımda telefonum da yoktu ve Alena ararsa ne yapacağımı bilmiyordum.

Yolun uzun süreceğini biliyordum. Sabah da uykumu alamadığım için gözlerimi biraz kapatmak istemiştim. Ancak yalnızca birkaç dakikanın ardından gözlerim açılmış, Pavel'in yan profiline kitlenmişti.

"Neden yapıyorsun bunu?" demiştim mayışmış bir sesle. Birkaç saniyeliğine bana dönen bakışları anlamadığını belli ediyordu. "Neyi?"

"Neden beni o eve yeniden götürüyorsun? Tamam istesem kendim de giderim de bir olmuyor işte. Ailemin ölümüyle bir alakan varsa, neden bunu yapıyorsun?"

Pavel ailemi öldürmüş olabilir miydi? Ya da ölmediklerini biliyor olabilir miydi?

"Söz verdim Aforoz, ben sözümden dönmem." Dediğinde omuz silktim yalnızca. Tek sebebi bu muydu? "Bana verdiğin sözü tutmuş olmak için mi yani?" dediğimde nasıl bir cevap beklediğimi bilmiyordum. Öylesine ağzımdan çıkmıştı.

"Annemden kalan son şeye zarar gelmesin diye."

Kesinlikle beklediğim cevap bu değildi. Ve o an anladım ki Pavel ucu onun yararına dokunmayan bir işe göz ucuyla dahi bakmazdı. Çıkarsız iş yapmadığını bir kez daha yüzüme vurduğunda bir şey diyemedim. Bende daha fazlasını beklememiştim zaten. Pavel'in beni oraya bunun için götürmesi sıkıntı değildi. Pavel'in direkt böyle bir insan olması, hayal kırıklığına uğrayacağım korkusunu giderek arttırıyordu. Bu adama güvenmekle hata yapmış olmak istemiyordum.

"Canımı al Pavel, yine de ona zarar vermem." Çünkü veremem. Kendi annemle böyle bir fotoğrafımın olması için nelerimi vermezdim ki? Bu fotoğrafta gördüğüm huzuru bağrıma basmak isterken, nasıl zarar verebilirdim ki?

"Hiçbir katil yola zarar verme amacıyla çıkmaz. Katili katil yapan da yaralarıdır, meleği melek yapan da."

Nutkum tutulmuş gibi baktım ona. Haklı olabilirdi. Cümlesinin her bir kelimesi haklılık kokabilirdi ama ben yapamazdım. Bana böylesine bir emanet verilmişken, kıyamazdım.

"Birbirimizi tanımıyoruz." Dedim buz gibi bir sesle. "Önemli olan en sevdiğim rengi bilmek değil, en değerli yaramı bilmek." Lafımın üzerinde burnundan güldüğünü işittim. Bir eli eş zamanlı radyoya gitmiş, bir şarkı açmıştı.

"En değerli yaran mı?" dedi emin olmak ister gibi ve bende onu onaylayan bir mırıltı çıkardım. Bakışları yoldaydı.

"Kaldıramazsın Afra, her kanayan yarayı durduramazsın."

İçim burkulmuştu bu dediğine. Bu adamın da yaraları olduğunu biliyordum ve bu yüzden ona kızamıyordum. Sinirlenemiyordum çünkü annesizlik ne demek biliyordum.

Hayatım boyunca hep akan kanlarımı durdurmaya çalışmıştım. Yara bantları yeterli gelmeyi bırakıncaya kadar, dizlerimin kanamasını önemsiz saymıştım.

Ve sonra öğrenmiştim ki, bir yara ancak kabuğu kalktığında iyileşir. Üzerini örttüğün her yara, tuz basmaya alışıncaya kadar sana acı verir.

"Öldürmeyecek hale gelene kadar müdahale edebilirim ama." Dedim yılmayarak. Böyleydi çünkü. Öldürmeyen kan kaybı güçlendirirdi.

"Elinden geleni ardına koyma. Eğer elimden geleni yaptım demek seni rahatlatıyorsa, bir cesedin ardında kalması da umurunda olmasın."

Şu an bu konuyu neden konuşuyorduk bilmiyordum bile. İkimizde haklı çıkmayacaktık. Sorularımızın cevabı gelmeyecekti ve her şeyi bir anda düzeltemeyecektim.

Neyse, dedim.

Çünkü neyseler alıştırırdı. Düşünceler rafa kaldırılır ve bir sonraki kriz anına kadar beklerlerdi. Ve daha üstleri dahi tozlanmadan yeniden sayfaları karıştırılırdı. Çünkü kendileriyle savaş içerisine giren her insan en az bir kere düşünmekten aklını yitirirdi.

Yanımda ki adam katilse de değilse de, ona güvenmekle hata yapmış olsam da, yapmamış olsam da dönüşü yoktu artık. Bir yola adım atmıştım ve delik deşik olsa da hatıramda silinmeye yüz tutmuş çocukluğum, geri adım atamazdım.

O yüzden neyse Pavel, her ne sikimse.

Kollarımı bacaklarıma sarmış, bakışlarımı camdan dışarı çevirmiştim. Hava bugün ruh halimi anlamış gibi kapalıydı. Radyodan kısık sesli bir şarkı yükseliyordu ve aramızda ki sessizliğin garipliğini yitiriyordu.

Birden radyoda ki şarkı dikkatimi çektiğinde, yüzümde ki gülümsemeye engel olamamıştım. Uzanıp sesini arttırdım biraz. En sevdiğim şarkılardan biriydi.

Pavel'in bakışları bana dönse de umursamadım. Rahatsız olmamasını umarak şarkıya eşlik etmeye de başlamıştım.

"Al öp ruhumu, sar umudumu." Küçükken sesimi beğenirdim. Hatta o kadar çok beğenirdim ki okulda şarkı söylemekle alakalı bütün etkinliklere katılırdım. Ancak her gösteri sonrası dalga konusu olunca bunu bir daha yapmamıştım.

"Her şey geçer de bana, sil gözümden bu yağmuru."

O kadar ihtiyacım vardı ki buna. Öylesine biri çıkıp anlasın beni, anlatmamı beklemeden sarılsın bana ve buradayım desin. Anlıyorum seni desin. Beni anlayan birine sarılmaya o kadar ihtiyacım vardı ki.

"Sesin güzelmiş." Kulağıma dolan sesle bakışlarımı yanımda ki adama çevirdiğimde gözlerinin hala yolda olduğunu gördüm. Omuz silktim. Yalan söylüyordu.

"Çok yalancı bir adamsın, sana güvenmekle hata ettim." Dedim sırıtarak. Ben onun iki cümleden sonra bile beni arabadan atacağını düşünmüştüm oysa ki, yalan söylediği belliydi.

"Hayır Afra, ben yalan söylemem." Aslında gerçekten de dürüst bir adama benziyordu. Sözünü tutmuş olmak için beni o dağ evine götürüyordu. Cevapları bulmamı istemese beni geçiştirebilirdi. Ama yapmamıştı.

"Herkes yalan söyler." Dedim bakışlarımı ondan çekerken. Çünkü öyleydi. Toz pembe de olsa her insanın dudağı en az bir kez bir yalan için açılırdı.

"Senin hayatına hep böyle insanlar girmiş olabilir ama hayır, herkes yalan söylemez." Dediğinde hayatıma giren insanları düşündüm.

Alena ve ailem dışında hayatımda yakın sayabileceğim hiç kimse olmamıştı. Ortaokul yıllarımda gördüğüm zorbalık yüzünden lisede de herkese karşı mesafeliydim. Kimse bana benden yakın olmamıştı bunca zaman.

Ama dönüp baktığımda Alena ve ailemin de bana yalan söylediğini fark ediyordum ve bu canımdan can götürüyordu.

"Ya da sen hayatına giren insanların yalanlarını fark etmedin." Sözüm biter bitmez bakışları bana dönmüştü birkaç saniyeliğine ve dudaklarının kenarı eş zamanlı kıvrılmıştı.

"Neysen onu çekersin Afra, yanımda bana ihanet edecek adam bulundurmam."

Ne yani? Ben yalancı mıydım? Yalancı insanları çekme sebebim bu muydu?

"Ne yani ilk okulda anneme çantama koyduğu beslenmeyi yediğimi söylediğimde ama aslında yemediğimde ben yalancı insanları çeken bir yalancı mı oluyorum?" diye sorduğumda burnundan güldüğünü duymuştum ve başını iki yana sallamıştı.

"Hayır korkma." Burun kıvırarak önüme döndüğümde gözlerimi yummuştum. Gidene kadar biraz uyumak istiyordum. Eve gittiğimde neler bulacağımı ve Pavel'e neler soracağımı düşünürken, uyuyakaldığımı fark etmemiştim.

Saatlerdir uyuyormuş gibi bir tat ağzımı esir aldığında ve gözlerimi açmak sandığımdan daha zor olduğunda zihnimi uyandırmaya çalışıyordum. Ellerimle gözlerimi ovuşturdum görebilmek adına.

"Geldik mi?" diye sordum kısık bakışlarımla etrafı görmeye çalışırken. Ev görüş açıma girdiğinde sorumun cevabını almış ve heyecanlanmıştım da.

"Çoktan." Kulağıma dolan sesle bakışlarımı soluma döndürdüğümde Pavel'in dirseğini cama yaslamış, alnını da eline koymuş bir şekilde bana baktığını gördüm. "Nasıl yani? Yeni gelmedik mi?"

Sorumla başını iki yana salladı. Çatılan kaşlarım ifadesini süzerken dümdüz suratından hiçbir şey anlayamamak beni sinirlendiriyordu. Boş bakıyordu, dümdüz.

"Bir buçuk saattir buradayız." Dedi kolunda duran saate bakışlarını çevirdiğinde. Kocaman olmuş gözlerim gözlerine dikildiğinde doğruldu yerinden. "Neden?" dedim şaşkınlıkla. Bir buçuk saat önce neden uyandırmamıştı beni?

"Uyuyordun Afra, uyandırsa mıydım?" dediğinde sanki normal bir şey söylüyormuş gibi sakin olmasına şaşırmıştım. "Evet." Dedim anlayamayarak. Başka ne yapacaktı?

"Sabahın köründe kapıma dikildin Afra. Uyuyamadığın göz altlarından belli. İyilik de yaramıyor." Diyerek kapıyı açtı ve çıktı arabadan. Ben hala şaşkınlığımı bedenimden atamamıştım. Uykumu alamadığım için bir buçuk saat burada uyanmamı mı beklemişti?

Arabadan indim bende peşinden. "Sen ne yaptın bir buçuk saat?" diye sordum hızlı adımlarla aramızda ki mesafeyi kapatmaya çalışırken.

"Başımı şişireceğini bildiğim için dinlendim biraz." Dediğinde göremeyeceğini bilsem de ona dil çıkarmıştım arkasından. Başını şişireceğim falan yoktu. Teklifi kendisi yapmıştı. Mermileri benim vermemi kabul edebilirdi.

Pavel cebinden bir anahtar çıkararak evin kapısını açtığında aklıma buraya ilk gelişimde evin kapısının kitli olmadığı geldi. Pavel içeride olduğu için kitleme ihtiyacı duymamıştır diye düşünmüştüm.

Ev son görüşüm gibiydi. Yerde kırık camlar, porselenler vardı. Üzeri kapatılmış resimler ve bir harabeden farksız duvarlar.

"Neden bu eve hiç dokunmuyorsun anlamıyorum." Dediğimde ikimizde sessizce evi inceliyorduk.

"Bazı anların anı kalmasını istemediğinde onları yaşatmak için birçok şey yapabilirsin. Anları öldürmezsen anı olmazlar."

Bu adam saklı bir kutu gibiydi. İçini deli gibi merak etsem de iki seçeneğim olduğunu biliyordum. Ya bir müzik kutusu çıkacaktı ve bana huzur verecekti, ya da bir bıçak çıkıp ecelimi getirecekti.

İkincisi daha olağan geldi.

"Bu anıları hatırlamak istediğine emin misin?" dedim bakışlarım duvarlarda ki kurumuş kan lekelerine giderken. Buraya ilk geldiğimde karanlık olduğu için fark etmemiştim.

"Her bir anını." Dedi hiç düşünmeden. Ona hak vermeden edemedim. Kinini sıcak tutmazsan katiline ikinci bir şansı verirdin.

"Pekala, burada ne bulmam gerekiyor?" diye sordum ikimizde sonunda salona ulaştığımızda. Elimi belime koymuştum. Bacaklarım evin soğukluğundan donsa da üzerimde kalın bir sweat olduğu için laf edemiyordum.

"Ne bulmayı umuyorsan." Pavel kendini üzeri çarşafla örtülmüş koltuklardan birinin üzerine attığında bakışlarım bakışlarındaydı.

"Benim odam hariç, her yere bakabilirsin." Dedi ve başını geri atarken iki parmağıyla burun kemerini sıktı. "Başın mı ağrıyor?" diye sorduğumda sessizce başını salladı. Omuz silkerek arkamı döndüm ve ilk önce bu kattan başlama kararı aldım.

Amerikan mutfak değildi ancak mutfağı salona bağlayan duvar açıktı. Pavel'in oturduğu yerden gözüküyordu mutfak. İlk olarak kırıkların en çok olduğu yere mutfağa ilerledim.

Bu kırıklar neyin nesiydi anlamıyordum. Dolapların kapakları açık ve içleri boştu. Her şey yerde ve kırıklar içindeydi. Buzdolabına ilerledim üzerine konulmuş fotoğrafları görmek için.

Ev yine dışarıdan aldığı loş ışıkla aydınlanıyordu yalnızca. Elim dolapta ki fotoğraflara gitti. Genç bir çift, eski olduğu belli olan bir fotoğraf. Genç adam elini beline doladığı güzeller güzeli kadının saçından öpüyor. Fotoğraf siyah beyaz ve arka plandan bir balkonda oldukları belli. Fotoğrafı kadın çekmiş. Kim olduklarına dair bir fikrim yok ama kadın Pavel'in annesi de değil.

Bu çift bu eve ilk geldiğimde fotoğraflarını çerçevede gördüğüm çiftti. "Bunlar kim?" diye sordum Pavel'in beni duyduğunu bilerek. Pavel kapattığı bakışlarını açtı ve üzerime dikti. Fotoğrafı işaret ettiğimde derin bir soluk çekti ciğerlerine.

"Dedem." Dedi yalnızca. "Yanında ki kadın?" diye sormuştum ama sorum dakikalarca havada asılı kaldı. Gözlerini yeniden kapattı ve başını arkaya atarak beni duymamazlıktan geldi.

Üstelemedim. Ailemle alakalı olduğunu düşünmüyordum o yüzden daha çok soru sormadım bu konu hakkında. Belli ki bu ev Pavel'in dedesinin eviydi ancak ailemle alakasını çözememiştim.

Mutfak çekmecelerini açıp kapamalarım yanıtsız kaldığında buradan da çıktım. Merdivenin önünde iki kapı vardı. Sağımda kalana girdiğimde kocaman bir piyano çıktı karşıma. Bu kadar güzel olması gözlerimi kamaştırsa da odağım şu anda o olamazdı. Oda da kitaplık ve tek kişilik bir koltukta vardı.

Kitaplık bakınmalarım da cevapsız kaldığında odadan çıkıp karşısında ki kapıyı araladım. Burası lavaboydu o yüzden direkt es geçtim.

Pavel neden kalkıp bana yardım etmiyordu ve sorularımı ona sormuyordum anlamamıştım bile ancak bu kadarını yapması bile şaşırtmıştı beni.

"Senin gibi bir adam nasıl bu kadar şey yaptı onu da anlamıyorum zaten." Diye mırıldanmıştım kendi kendime. Sesli düşünebiliyordum bazen. Ve Pavel "Benim gibi bir adam derken?" diyene kadar onun uyuduğunu ve duymadığını düşünüyordum.

Oturduğu yerden merdiven gözüküyordu. Henüz birkaç basamağını tırmanmıştım ki adımlarım sesiyle kesilmişti.

Arkamı döndüm ve loş ışıkta kızıllaşan gözlerine diktim yeşillerimi. "Senin gibi işte. Pavel gibi." Dedim kısaca. Bunun başka açıklaması yoktu. Kimseye benzemiyordu. Ancak bu onu eşsiz değil, korkunç yapıyordu.

"Bu bir hakaret miydi?" bir elini sırtını yasladığı yere atmıştı. Bir dirseği koltuğun kenarındaydı. Bacaklarını açarak rahatça oturmuştu ve sert bakışları da üzerimdeydi.

"Bana denmesini istemezdim."

Daha fazla bir şey demeden arkamı döndüm. Ondan bir şeyin hıncını almıyordum. Aksine dürüst oluyordum. Gerçekten de böyle düşünüyordum. Ona güvenebilmeyi seçiyordum çünkü başka şansım yoktu.

O da daha fazla bir şey söylemediğinde üst kata çıktım hızlıca. Onun kapısı kapalı odasını es geçerek koridorun sonunda ki odaya girdiğimde kocaman bir yatak odası karşıladı beni. Zevkli biri tarafından dizayn edildiği belli oluyordu. Hemen yanımda kalan şifonyerin çekmeceleri, makyaj masasının bölmeleri ve gardırop beni yanıtsız bıraktığında oflayarak odanın balkona açılan camlarını araladım.

Buradan önümde ki orman o kadar uçsuz bucaksız ve güzel gözüküyordu ki Pavel'in aklına girip bu evi yaşanılabilir bir yer yapmayı bile düşünmüştüm. Kesinlikle güzel anılarla bezenmiş olsa bir prensesin sarayına dönüşebilirdi burası.

Balkondan çıkıp odaya geri döneceğim sırada balkonun girişine ayağım takıldı ve dengemi sağlayamadığımda kendimi yerde bulmuştum.

"Siktir ya," acıyla mırıldanarak doğrulacağım sırada yatak bazasının altında büyük bir kutu gördüm.

"İyi misin?" diye bir bağırış da eş zamanlı kulağıma dolduğunda aceleyle ayağa kalktım. "Evet bir şeyim yok." Kapının ardına doğru bağırdım ve koşarak yatağın altında ki kutuyu çıkardım. Simsiyah bir kutuydu.

Yere bağdaş kurarak oturdum ve kutuyu hemen önüme çekerek açtım hızla. Önüme bir sürü defter çıkmıştı. Birbirlerinden farklı bir sürü defter ve kutuya bırakılmış birkaç kurutulmuş çiçek.

En önde olan defterlerden bir tanesini alıp açtığımda okumaya başlar başlamaz bunun bir günlük olduğunu anlamıştım.

"Kupa kızı," diye başlıyordu günlük. Kaşlarım çatılmıştı bu hitap şekline.

"Korkuyorum, deli gibi korkuyor ve yitiriyorum tüm benliğimi. Hatırlayamıyorum verdiğim sözleri. Kurutuyorum çiçekleri ve anımsıyorum her gece eskileri."

Kimindi bu günlük? Ne anlamam gerekiyordu?

"Ve unutuyorum her geçen gün yolunu bu evin. Anahtarı boynumda asılı ama bilmiyorum nasıl gidilir? Çok kez gittim ama görmedim hiç böylesini. İnsan nasıl bırakıp gider sevdiğini?"

Birçok kez fotoğraflarını gördüğüm çift aklıma geldiğinde yazanın kadın olduğunu düşünmüştüm. Sayfayı değiştirdim.

"Kupa kızı, yenemiyorum aklımda ki şeytanları."

Bu sayfada yalnızca bu yazıyordu. Sayfayı değiştirdim.

"Biliyorum bir şeyler eksik ve hissediyorum birileri yitik. Gelecek bu masalın sonu ve olacak her bir anımız silik. Kaç kupa kızı ve saklan meskene. Aile dediğin şey seni sevdiğinden ayırmaz bir kere."

Bir başka defter aldım elime.

"Kupa kızı, en sevdiğin çiçek sevdiğin hangisini alırsa odur. Sana en sevdiğin rengi soranlara söyle ki, sevdiğimin toprak gözleri sonumdur."

Nasıl bir aşktı bu böyle? İlk kez fotoğraflarını elime aldığımda anlamıştım zaten aralarında çok güçlü bir bağ olduğunu ancak çözemediğim şey, Pavel neden bunları görmemi istemişti?

"Çek bir kart ve tut aklından bir sayı. Yaş 21, bu bir ölüm fermanı."

Nefeslerim hızlandı okuduğum şeyle. Kimdi bu kadın? Neden böyle şeyler yazıyordu? Pavel benim iki ay sonra 21 yaşına gireceğimi biliyor muydu?

"Örgüt öldürür, süründürür ve sömürür. Kartını terk et kız çocuğu çünkü sevdiğine kavuşmanın tek yolu ölümdür."

Pavel'in bu sabah kart sahibi olmamdan şüphelendiğini söylemesi geldi aklıma. Bu kadında mı kart sahibiydi? Ve araladığım her şeyin arasından örgüt çıkıyordu, bu normal miydi?

"Bir varmış bir yokmuş, kül kedisi prensi öldürmüş. Hiç kan akmamış ama çok mezar kazılmış."

Kapattım defteri. Uçuşan tozlar yüzünden hapşırsam da defteri yanıma almak için kutudan çıkardım. Elimi başka bir deftere atacaktım ki karşımda gördüğüm fotoğraf yüzünden donakaldım.

Küçük bir kız çocuğu, saçları omzunda. Elinde bir bardak tutuyor ve dumanı yüzünü ısıtıyor. Küçük elleri bardağı tutmaya çalışıyor. Üzerinde beyaz bir elbise var. Hemen yanında da bir erkek çocuğu. Ondan hayli uzun olduğu belli. Küçük kız masanın üzerinde oturuyor. Erkek çocuğu ise kalçasını tezgaha yaslamış ve her zaman ki bıkmış bakışlarını etrafa gönderiyor. Kız çocuğu bunu umursamıyor ve tam aksine yüzüne kocaman bir gülüş yerleştiriyor.

Titreyen ellerimle fotoğrafı elime aldığımda algılarım kapanmış gibiydi. Ayağa kalktım hızlıca. Dolan gözlerimi tek bir an bile çekemedim fotoğraftan. Odadan çıkar çıkmaz Pavel'in girmemi istemediği yere, odasına girdim.

Fotoğrafta ki kız çocuğu bendim.

Dolan gözlerimle hızla odasını taramaya başladım. Ne bulmayı umuyordum bilmiyordum. Çekmecelerini karıştırdım. Dolabını karıştırdım. Masasına baktım.

En son masasının çekmecesinde bir belge buldum. Bunu bulana kadar odanın içinden geçmiştim. Bulduğum her kağıdı etrafa saçmıştım.

Günlükleri yazan kadın kimdi ve bu fotoğrafın onunla ne alakası vardı? Aşağıda ki adam bana sandığımdan daha da yakındı ve ben hiçbir şey hatırlamıyordum. Neden hatırlamıyordum?

Yere çöktüğümde dolan gözlerimle belgeyi okumaya çalıştım. Diğer kağıtları bir kenara atmıştım ancak bu, bu bir otopsi raporuydu.

"Maktul Anya Aksoy'un başına aldığı darbeyle olay yerine hayatını kaybettiği kesinleşmiştir. Cinayet silahı olarak kullanılan özel yapım, tarih işlemeli mermiler maktulün şakaklarından geçerek olay yerinde vefatına sebebiyet vermiştir."

Anya Aksoy.

Annem.

Tam o anda sol gözümden bir damla yaşın aktığını hissettim. Devamı da akabinde gelirken nefeslerimin sıklaştığını ve canımdan can gittiğini hissettim. Ruhum paramparça oldu ve kırıkları kalbime battı. Çok kan aktı ama kimse ceset olduğumu anlamadı.

Yazının hemen altında cinayet silahı olarak kullanılan mermilerin fotoğrafları vardı. Annem cinayete kurban gitmişti. Annem öldürülmüştü.

Titreyen gözlerim bu kez fotoğrafa değdiğinde kriz geçirdiğimi hissetmiştim. Bu öylesine bir yıkımdı ki, Pavel'in neden odasına girmemi istemediğini şimdi anlamıştım.

Pavel'in odasından gizlice alarak örgüte gittiğim, Pavel'in dövüşmesi için gerekli olan mermiler, annemin cinayet sebebiydi, ölüm nedeniydi.

Susmak da cinayetmiş cidden. Bir ruh paramparça olabilirmiş. Bir insan canından can giderken kan kaybı dahi yaşamayabilirmiş. Bir kız çocuğu, yatağının altında ki canavarı ruhunda besleyebilirmiş.

Elimde tutmuştum o mermileri. Annemin ölümüne sebebiyet veren cinayet silahlarını, ellerimde gezdirmiştim utanmadan. İğreniyordum kendimden.

"Afra, gidiyoruz." Midem bulandı duyduğum sesle. Kulaklarımın işitmesini istemedim ve ellerimi siper ettim. Ve sonunda bedeni görüş açıma girdiğinde yüzünde ki korkuyu görebilmiştim.

Gözlerim kapanmadan ve bilincim bedenimi terk etmeden önce son gördüğüm annemin otopsi kağıdında ki mermilerdi.

Dinle beni Kupa kızı, bir adım ötemde çocukluğumun şeytanı.