6. bölüm · MAÇA AS:21

Mezarlık Çiçekleri

Didem Soyöz

Daima kapını çalacağım. Açana kadar peşini bırakmayacağım. Seni mesken edinip, bir parçam sayacağım. Yabancı olmayı dileyecek ardından koynuna atlayacağım. Sen peşimi bırakana kadar yakana sarılacağım. Evet hayal kırıklığı, sen beni bana bırakana kadar daima kapında yatacağım.

Şimdi derin bir nefes almalı, ardında bırakmalı.
Tüm sevdiklerinden kaçmalı ve saklanmalı.

Hızlıca ayağa kalkışımı anımsıyorum. Ellerim titriyor ve zihnim bir mahşer yeri. Gözlerim kararıyor ama adımlarıma engel olmuyor. Gözlerim dolmak istiyor ama gözyaşları yerini bulamıyor. Odanın kapısını aralıyorum. Beni durdurmaya kimsenin gücü yetmiyor. Bakışlarım yalnızca bir başkasının gözlerindeyken, önüme çıkan hiçbir engeli fark etmiyorum.

"Afra!" diyor tanıdık bir ses. Yakıcı ve yıkıcı. Pavel'in sesi bu. Rüyalarımda bile tanıyorum. Fark ettiğimi fark ediyor. Ancak beni durdurmaya onun bile gücü yetmiyor. Ringin ortasına kadar gelebiliyorum.

Eş zamanlı öldürücü bakışlarını üzerime gönderdiği odadan çıkıyor Alena ve bana geleceğini sanırken arkasını dönüyor. Yüzüme bile bakmadan, ne kadar yıkıldığımı görmezden gelerek gidiyor.

Omuzlarım çöküyor ve nefeslerim boğazıma yük kalıyor. Kollarıma sarılan parmakların Pavel'e ait olduğunu kokusundan anlıyorum ve yıllardır tek ailem sandığım insanın bile bu zamanlarımda Pavel kadar yanımda olmadığını fark ediyorum, yıkılıyorum.

"Pavel..." mırıldanışım bütün gürültüyü bastırmak istiyor. İnsanlar Pavel'in maçı bırakmasına karşı fazlasıyla tepkililer. "Afra, gel dönelim." Diyor Pavel elini elime geçirirken.

Bakışlarım elimi tutan eline kayıyor. Birleşen ellerimiz nefeslerimi daha çok kesiyor. Ailemden geriye kalan tek kişi öylesine arkasını dönüp giderken, yanı başımda ki bu yabancı elimden tutuyor.

"Pavel o," nefes alamıyorum. Ellerimi boğazıma sarmak ve ağlamak istiyorum. Yapamıyorum. "Tamam, konuşacağız. Gel gidelim." Diğer eliyle belimden destek olarak ilerlememe yardımcı oluyor.

Kaşından akan kanla karşılaşıyorum o anda ve tam bu sırada gözümden bir damla yaş akıyor. İçim içimi yiyor ve annemin canını alan mermilerle kalbimi deşmek istiyorum.

"Pavel o gitti." Diyebiliyorum sadece odaya çıkarken. Tüm bu kalabalığın bakışları üzerimizdeydi, hissediyordum. "Biliyorum, biliyorum halledeceğiz."

Halledecek miyiz sahiden? Hep kendim hallettim. Şimdi halledecek miyiz gerçekten?

Odaya girdiğimizde donakalmış gibiydim. Gözyaşlarım durmadan yanaklarımı ıslatıyor ve çevremde ki sesleri duyamıyordu. Alena'nın arkasını dönüp gidişi devamlı olarak zihnimde dönüyordu.

"Afra, Afra bana bak." Pavel kollarımı sarsıyordu dalan bakışlarımı ona çevirmem için. Silva Pavel'in arkasından çıkıp bana su uzatırken yaşanılanları idrak edemiyordum.

Neden? Diyordum sadece kendime. Nasıl?

"Haklıymışsın." Dedim o anda sadece Pavel'e bakarken. "Ailem benden çok şey gizlemiş."

İki ceset, toprağa girmeden hemen önce yıkanırken, ikisinin de şakaklarında birer delik. Arkalarında bırakıyorlar her şeyi çünkü kız çocukları fazlasıyla silik.

"Bunları sonra konuşacağız, su iç." Pavel'in uzattığı suyu titreyen ellerimle dudaklarıma götürürken Pavel benimle daha net konuşabilmek için eğildiği yüz hizamdan doğruldu. "Pascal mermileri al. Rövanş iste. Adam ikinci yumruğu vuramadı ama bayılmadı da. Kartal sende Sinek papazla konuşursun. Mazur görsün. Silva Afra'yla kal, üzerimi değiştirip geliyorum. 10 dakikaya çıkacağız."

Pavel herkese emirler yağdırdıktan sonra ve herkes onu dinlemeye koyulduktan sonra az önce kalktığım koltuğa yeniden bedenimi attığımda, Silva'da yan koltuğuma oturmuştu.

"İyi misin?" Cevabı biliyordu aslında. Yüzünde ki üzgün ifadeden anlayabilmiştim bunu. Omuz silktim ve başımı salladım. "Evet."

Çünkü başka şansım yok. İyi olmak zorundayım yoksa düşeceğim. Ve bu kez gerçekten düşersem kaldıracak kimsem yok.

"Halledeceğiz." Dedi Silva uzanıp omzumu sıvazlarken. Bu duygu bana o kadar uzaktı ki, oturup buna da ağlayabilirdim bile. Yıllardır kendi başıma kalkmıştım düştüğüm yerden. Ağzımı açmamıştım. Kimse ne kadar yara aldığımı, yaşadığım kan kayıplarına rağmen ölmediğimi anlamamıştı. Şimdi karşıma geçip halledeceğiz demeleri, omzumda ki yüklerden birkaçını kaldırmalıydı.

Ama kaldırmamıştı. Aksine, kendimden başkasına güvenebilme ihtimalim bile, ruhumu yeterince bunaltmıştı. "Halledeceğim."

Çünkü hep tek başıma hallettim. Yarın tüm sırlar ortaya çıktığında ve ben her şeyi anladığımda, tek başıma kalmam yabancı olmayacak bana. Bu insanlar yalnızca birer durak, günün sonunda yine kalacağım bir başıma.

Silva'nın yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. Bakışlarım ringdeydi. Tüm salonun, cam odaların bakışları buradaydı. Silva kalkıp perdeyi kapatana kadar, bunu fark etmemiştim bile.

"Bunu kullanacaklar." Dedi Silva yeniden koltuğa otururken. Çatık kaşlarımla ona döndüm. "Neyi?"

"Pavel'in maçı senin için bırakmasını."

Kaşlarım sanki mümkünmüş gibi daha çok çatılmıştı. "Pavel maçı yarım mı bıraktı?" Alena'yı gördüğüm an, maç aklımdan uçup gitmişti bile. Silva başını salladı usulca.

"O kadın kimdi?" dedi hemen ardından. "Teyzem." Dediğimde başını salladı. "Pavel tanıyor değil mi?" bu kez başıyla onu onaylayan bendim. "Nereden, nasıl bilmiyorum ama evet."

"Sana zarar vermeye kalkacaklar Afra. Pavel bu örgütün içine doğdu. Hepimiz öyle. Hepimiz kart varisi olarak doğduk. Ve örgüt tarihinde ilk defa, biri maçı bırakıp çıktı. Ve öylesine biri değil, Pavel yaptı bunu."

Kart varisi mi? Silva'nın da mı kartı vardı? Pavel'in az önce Kartal'a sinek papazla konuş demesi aklıma geldi. Burada ki herkes, bir iskambil kartını temsil ediyordu.

"Silva ben anlamıyorum. Sahip olduğun kart ne anlama geliyor ki? Bu ne işine yarar?"

Silva derin bir nefes alarak arkasına yaslandı. "Sana her şeyi anlatamam, gizlilik de örgüt kurallarından. Ama bize dair bilmen gereken tek şey, kartların güç belirlediği. Sadece yumruk değil. Bu örgüt devlete karşı. Sahip olduğun kartla dünyayı yönetecek hale bile gelebilirsin."

Şok içinde baktım ona. Kim kurmuştu ki böyle bir örgütü? Kimse neden karşı çıkmamıştı? Nasıl çökertilmemişti bu örgüt? Alena da mı kart sahibiydi?

"Teyzem de mi kart sahibi?" diye sorduğumda cıkladı Silva. "Olsa bilirdim." Dediğinde başımı sallamakla yetinmiştim. Hemen arkamdan bir öksürük sesi geldiğinde arkama dönen bakışlarım, çoktan giyinmiş bir şekilde ayakta dikilen ve kollarını önünde birleştirmiş, bakışlarını bize dikmiş Pavel'le karşılaştı. Pavel üzerini değiştirmişti ve kaşına bir bant takmıştı. Sanırım büyük bir yarılma yoktu.

"Ağzında bakla ıslanmıyor. Senin yüzünden kız burada." Dedi Silva'ya. Silva kocaman gözlerle bakışlarını ikimiz arasında gezdirdi. "Ne münasebet. Ben ne alakayım? Kız seni takip etmiş gelmiş. Bana ne kızıyorsun?" O kendini savunmaya geçerken Pavel yine yaslandığım yere dirseklerini yaslayarak eğilmişti.

"Sen örgüte üye olduğumu söylemeseydin, sadece karşı komşumdu." Pavel'in cümlesiyle gözlerimi devirdim. Bu adam bana dair bunca şey saklıyorken, elbette sadece karşı komşusu olmayacaktım.

"Şimdi imam nikahlı karın sanki, ne yaptık canım? Hem kız sayemde neler öğrendi." Silva'nın tepkileri güldürmüştü beni. Fazlasıyla cana yakın bir kızdı. "Öğrenmese daha mı iyiydi sanki?" Pavel ilk cümleyi es geçerek devamına yanıt verdiğinde bakışlarıyla da beni işaret etmişti.

"Gerçeklerin er geç ortaya çıkma gibi bir huyu vardır Pavel'cim." Dedi Silva gıcık bir surat takınarak. Ona hak vererek Pavel'e baktığımda göz devirerek bana baktı. "İyi misin?" diye sordu az önce ki halimi hatırlatarak. Başımı sallayarak onayladım onu. "İyiyim."

Değilim. İçim yanıyor, külleri çocukluğumu yakıyor. Kimse ona masal okumadı ama herkes katili olmak için sıraya giriyor.

Pavel beni başıyla onaylayarak doğruldu yaslandığı yerden. Pascal'da eş zamanlı içeri girdiğinde hepimiz gitmek için ayaklanmıştık. Geldiğimiz kapıdan geri çıktık. Yine aynı yolu geri dönerek arabayı getiren valenin yanına ulaştığımızda Pascal'ın arabasının da burada olduğunu fark ettim.

Pascal valeye teşekkür ederek kendi arabasına binerken, Silva'da onunla gitmişti. Bende koyu yeşil arabada yerimi alırken Pavel'de sürücü koltuğuna geçmiş, arabayı çalıştırmıştı.

Ekim ayına girmiştik artık. Ufacık rüzgar bile üşütüyordu beni bu aralar. Direncim zaten zayıftı, şimdi hepten gitmişti. Üşüyen ellerimi bacaklarım arasına alarak ısınmaya çalışıyordum. Pavel'de eş zamanlı klimayı açtığında derin bir nefes almıştım.

Uzun süreli bir sessizlik sonucunda Pavel cebinden telefonunu çıkardı. Kimi aradığını göremesem de kulağına götürdüğünde gelen sesten anlamıştım. "Silva, siz dağılın. Bizim ufak bir işimiz var." Dedi ve karşıdan gelen onaylamayla telefonu kapattı. Silva ne işimiz olduğunu dahi sorgulamadan onaylarken benim kaşlarım çatılmıştı.

"Nereye? Bir şey mi oldu? Bak çok yorgunum, bir başka aksiyonu kaldıramam." Dediğimde kıvrılan dudağını ve beliren gamzesine kaydı gözlerim. Cevap vermeyeceğini fark ettiğimde yineledim sorumu. "Nereye?"

"Gerçekten iyi olacağın bir yere."

Önce kaşlarım çatıldı. Ardından kalbim ilk defa karşılaştığı duygulara karşı antikor üretme konusunda fazlasıyla yetersiz kaldı ve yersiz bir heyecanla çarpmaya başladı. Tedirginlik ruhumu sardığında, karnıma girmekte ısrarcı olan kelebekleri bedenimden uzaklaştırmaya çalışıyordum.

"Nasıl yani?" dedim anlamayarak. Bunu yapamazdı. Pavel böyle bir adam değildi. Ben iyi olayım diye uğraşmazdı. Kendi çıkarı olmadığı sürece, benim için elini bile kaldırmazdı.

"Gidince görürsün." Yüzünde keyifli bir ifade vardı. Gergin değildi ve bu beni geriyordu. Devamlı olarak kaşları çatık olan bir adamın, gamzesi pek de hayra alamet değildi.

"Pavel, şaka kaldıramam. Gerçekten çok yorgunum. Dağ evine falan gidiyorsak, istemiyorum. Sadece bu geceliğine, uzak durmak istiyorum." Kendimi bu adamdan korumam gerekiyordu. Her ne yapacaksa, yapmaması daha iyiydi.

"Bazen çok konuşuyorsun." Dediğinde karşı çıkmak için ağzımı açacaktım ki, "Pardon bazen dedim." Diyerek düzeltti kendini. Ona göz devirerek önüme döndüm. Israrlarım yanıtsız kalacaktı, biliyordum. Ben ne kadar inatçıysam, Pavel'de o kadar inatçıydı.

Başımı cama yasladım söylediği yere gidene kadar. O kadar huzursuzdu ki içim, bağırsam, çağırsam, ağlasam saatlerce geçmeyecek gibiydi. Kocaman bir boşluk vardı ve bu kez annem saçlarımı okşasa dahi geçmez gibiydi.

11 yaşımda ailemi kaybettiğimde, henüz yaşadıklarımın anneme sevgi vermesi için yalvarmaktan farksız olduğunu bilmiyordum. Herkesin annesini böyle sanıyordum. Normal karşılıyor olmam acı çekmemin önüne geçmiyordu. Yine de garipsememeye alışmıştım.

Alena'nın evine ilk taşındığımda da kocaman bir boşluk hissiyle baş başa kalmıştım gecelerce. Alena da çok üzülmüştü ailemin ölümüne. Biliyordum. Her gece odasından gelen ağlama seslerini duyuyor ama henüz kendime bile iyi gelemiyorken başkası için çabalayamıyordum.

Yine de Alena sabahları uyanır, büyük gülümsemesini yüzüne takınır ve benim iyi olmam için elinden geleni yapardı. Bir kız çocuğunun mutlu olması için ne yapılabilirse, Alena üzerine ikince kez düşünmeden benim için yapmıştı.

Sonra büyümüştüm. Alena en yakın arkadaşım haline gelmişti. Düşersem, Alena'nın dizinin dibinde ağlayabileceğimi biliyordum. Annem gibi kokmuyordu ama saçımı okşuyordu. Alena bana iyi geliyordu.

Eğer Alena olmasaydı, ailemin acısını dindiremezdim. İçimde her gün büyüyen yangın beni içine alıp kül edinceye kadar kimseye belli etmezdim.

Ama şimdi, Alena yoktu.

Bir anda gitmişti. Dönmüştü arkasını ve susmuştu. Ben ona ağlayarak yalvarırken bile bana bildiklerini anlatmamıştı. Bir bildiği vardır diye düşünmüştüm hep. Benim bilmediğim her ne varsa, beni korumak için gizlemiştir diye düşünmüştüm.

Ama bu gece Alena onu görmemi istemişti. Onun örgütle bağı olduğunu anlamamı istemişti. Üzmek istemişti belki de beni, yıkmak. Ne anlamamı istemişti bilmiyordum ama ben Alena'yı kaybettiğimi yavaş yavaş anlıyordum.

Ve bunu istemiyordum. O benim ailemden kalan son kaleydi. Ailemi hatırlatan, onları güzel anmama neden olan tek kişiydi. Durmadan annemlerle anılarını anlatır, onları evimizin içinde yaşatırdı.

Ailem öldürülmüştü. Pavel'in soyundan biri tarafından, öldürülmüşlerdi ve nedeni de Pavel'in söylediğine göre babamla evlenmesiydi.

Babam örgüt için ne gibi bir tehlike oluşturabilirdi ki? Babamla evlenmek neden annemi örgüte ihanet etmiş yapardı?

Kafamda onlarca soru vardı ve ben gözlerim bağlı bir yolda yürüyormuş gibi hissediyordum. Sabah yüzüne tokat attığım adam şimdi yanımda, ben iyi olayım diye uğraşırken, ne yapacağımı bilmiyordum. Ona güvenmek gözyaşı demek miydi? Eğer öyleyse iki gözüm iki çeşmeydi.

Başka şansım yoktu. Başka yolum, seçeneğim yoktu. Kimin kapısına gitsem, zili çaldığımla kalacaktım. Alena bile, diye düşünmeden edemiyordum. Alena bile arkasını dönüp gitmişken yanımda ki adam, iyi olayım diye uğraşıyordu.

Güven, günlüğüme kırmızıyla yazılmış, üzeri karalanmış o kelime.

Şimdi bas bas bağırıyor, üzeri karalanmış, silinmiş demek değildir diye.

"Ağlama." Kulağıma dolan sesle bakışlarımı daldığım yerden çektiğimde ve Pavel'e döndüğümde, yanağımdan süzülen yaşları yeni fark ediyordum. Araba durmuştu. Durduğunu bile fark edemeyecek kadar durgundum. Pavel vücudunu hafifçe bana dönmüştü.

"Ağlamıyorum." Titremesine engel olamadığım sesimle aceleyle gözyaşlarımı silmiştim. Pavel inanmadığını belli edercesine kafasını sallayıp önüne dönmüştü. Bende onunla birlikte geldiğimiz yere baktığımda, bir sahil kenarında olduğumuzu görmüştüm.

"Burası neresi?" diye sordum doğrulurken. Sesimi kendine getirebilmiştim sonunda. "Burası benim 15 yaşım."

Ben anlamayan bakışlarımı Pavel'e çevirmiştim ki o başka bir şey söylememe izin vermeden arabadan inmişti. Bende peşinden indim. O bagaja ilerleyerek bagajdan bir kazak çıkardı.

Ardından yanıma gelerek bana uzattığında bu kazakla ne yapacağımı düşünüyordum. Anlamadığımı belli edercesine ona baktığımda "Giy." Dedi sadece.

Uzatmadım. Arabadan çıktığım gibi yüzüme vuran soğuk hava, itiraz etmemi engellemişti. Sahil kenarında olduğumuz için ekstra üşümüştüm. Üzerimde ki deri ceketi çıkararak kazağı kafamdan geçirirken Pavel arabanın önüne geçmiş, kaputa yaslanmıştı.

Kazağı giyip üzerimi düzelttikten sonra ceketi arabaya koyarak kapıyı kapattım ve Pavel'in yanına geçtim sessizce. Ay ışığı o kadar belli ediyordu ki kendini, denizi çarşaf gibi gösteriyordu. Bu hava da bile yüzmek istemiştim denizi görünce. Ekim ayına girdiğimiz için hava iyiden iyiye bozmuştu kendini.

Pavel ellerini cebine koymuştu ve doğrudan sahile bakıyordu. Kimse yoktu koca sahilde. Yolun karşı tarafında büyük bir orman vardı ve çok nadir araba geçiyordu. Issız bir yerde gibiydik.

Pavel ve ıssız bir yer ikilisi bir arada olunca, aklıma gelen ilk şey beni öldürme ihtimali oluyordu. Ve her seferinde bu düşüncemi boşa çıkarıyordu.

"Burayı ilk keşfettiğimde 15 yaşındaydım." Dedi Pavel karanlıkta siyaha kaçan gözlerini denizden ayırmazken. Sert esen rüzgâr benim saçlarımı devamlı olarak yüzüme vururken, onun kokusunu burnuma taşımayı da ihmal etmiyordu.

"Bir sabah uyandığımda, her şeyin dünden çok farklı olduğunu fark ettim. Sonra bir baktım buradayım." Son cümlesinde bakışlarını bana çevirdiğinde doğrudan gözlerine bakıyordum. Öylesine uçsuz bucaksızdı ki, bana bir mezarı anımsatıyordu.

Bakışları mezar adam.

"Sonra kaybettiğim her şey için buraya geldim." Dedi bakışlarını yeniden denize çevirirken. İçim ürpermişti bu dediğiyle. "O yüzden mi beni de buraya getirdin?" dediğimde hafifçe beni onayladığını belirten bir mırıltı çıkardı.

"Ne kaybedersem kaybedeyim, burası bana hep iyi geldi. Kendime gelmemi sağladı. Kim olduğumu hatırlattı." Benden çok kendisiyle konuşuyor gibiydi. Sesinde ki acıyı fark etmemek imkansızdı. İçim burkuluyordu her kelimesinde.

Birkaç dakika ikimizden de ses çıkmadı. Dalgaların kıyıya vuruş sesleri aramızda ki sessizliğe sahip çıktı yalnızca. Üzerimde ki kazak yüzünden çok üşümüyordum. Tek eksisi, devamlı olarak Pavel'in kokusunu solumamdı.

Tarifsiz bir kokuydu. Sert ve keskinliğine itiraz edemezdim ama insana huzur veren, evde hissettiren bir yanı da vardı. Daha önce hiç duymadığım bir parfüm gibiydi. Ne zaman bu kokuyu alsam aklıma yalnızca salıncakta sallanan bir çocuk mutluluğu geliyordu.

"Biraz yürüyelim mi?" dedi doğrulurken. Başımla onayladım onu. İkimizde yan yana, sessiz adımlarla sahile doğru ilerledik. Sanki ikimiz de sessizliğimizde çok savaş verdiğimizi biliyor gibiydik.

Serin kumlara bastığımızda, rüzgâr şiddetini arttırmıştı. Kollarımı bedenime sardım üşümemek adına. Kazak bana büyük geldiği için rüzgâr alıyordu içine.

"Maçı yarım bıraktığın doğru mu?" diye sordum cevabından korkarak. Pavel benim için örgüt tarihine imza atacak bir adam değildi. Mutlaka Silva'nın sandığından farklı bir sebebi olmalıydı.

"Doğru." Dedi Pavel. Kısa kısa cevaplarından kafasının karışık olduğunu anlıyordum ama sorularıma yalnızca o cevap verebilirdi, biliyordum.

"Silva benim için bıraktığını söyledi. Yani ben odadan çıkınca, bırakmışsın falan dedi ama bence maçına engel olduğum içindi. Büyük bir rezillik çıkarmamın önüne geçtin." Örgütün Pavel'in benim için çıktığını düşünmesinden korkuyordum çünkü o zaman bana zarar vermek isteyeceklerdi.

"Sana zarar veremezler. Korkma." Pavel sanki zihnimi okur gibi kısaca bir cevap verdiğinde cümlesi içimde ki korkuyu biraz olsun dindirmişti.

"Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ki? Onlar senden üstün değil mi?" Bahsettiğim kartlarıydı. Yani bana zarar vermek istediklerine anladığım kadarıyla bir yerden sonra Pavel bile önlerinde engel olamazdı.

"Bir süreliğine üstün sanmalarına izin veriyorum diyelim." Kafam karışıyordu artık. Cümleleri zihnimde anlamlı bir bütün oluşturmuyordu. Ne anlamam gerekiyordu ki tüm bunlardan?

"Hem neden peşime düşsünler ki? Seninle ne alakası var bu durumun?" sorum üzerine Pavel bakışlarını bana çevirmişti. "Kızım kafa dinle, iyi ol diye getirdim seni buraya. Hala soru soruyorsun. Evde sor ne soracaksan. Götümüz boşuna donmasın."

Son cümlesiyle ufak bir kahkaha attığımda birkaç saniye önce önüne dönen bakışları gülüşümle birlikte yeniden üzerime çevrilmişti ve eş zamanlı gamzesi de kadrajıma girmişti.

"Gül sen gül." Yeniden bakışlarını önüne çevirip adımlarına devam ettiğinde bende aramızda ki mesafeyi kapatarak yürümeye devam ettim.

Bakışlarım yerdeyken adımlarımızın farklı ilerlediğini fark ettim. Ben sağ attıkça o sol adımını atıyordu. Adımlarımı durdurup biraz bekledim ve onunla eş zamanlı sağ ayağımı attım ileri. Pavel ondan birkaç adım geride kaldığım için durup bana döndüğünde ve benim ayaklarımıza bakarak adım atmaya çalıştığımı fark edince kaşlarını çatmıştı.

"Ne yapıyorsun Afra?" Bana bakmak için durduğu için adımları gitmişti şimdi. Yeniden ayarlamam gerekecekti. "Ya Pavel niye duruyorsun? Ayarlamıştım ben adımlarımızı." Sitemle başımı yerden kaldırıp onun gözlerine diktim gözlerimi. Ay ışığı doğrudan yüzüne vuruyordu Pavel'in. Seyrek sakalları yüzünü daha keskin gösterirken, çatık kaşları da onun eşlikçisiydi. Kahve gözlerini üzerime dikmişti şimdi.

"Arkamda kaldın diye durdum. Hem adımlarımızın neyini ayarlayacaksın?" dedi bakışlarını ayaklarımıza indirirken. Oflayarak yürümeye devam ettim. "Farklı adımlar atıyorduk işte. Ben sağ atarken sen sol atıyordun. Gıcık oldum bende." Kollarımı yeniden önümde birleştirdim yürürken. O da kenarı kıvrılan dudağıyla birlikte aramızda ki mesafeyi kapatmıştı.

"Tamam bekle." Diyerek kolumdan tutup durmamı sağladığında benimle aynı hizaya gelmişti. "Sağ at." Dediğinde dediğini yaparak sağ adımımı atarken, o da eş zamanlı sağ adımını atmıştı. Birkaç adım böyle gittiğinde, sonunda senkronize bir şekilde yürüyebiliyorduk.

Yüzümde nükseden kocaman gülümsemeye engel olamayarak Pavel'e çevirdim bakışlarımı. O da benim kadar olmasa da gamzesini görebileceğim kadar gülümsemişti.

"Sonunda. O kadar hızlı gidiyorsun ki koşmam gerekiyor." Diye hayıflandım. Göz devirdiğini görmüştüm hemen ardından. "Benim boyum 1.97 Afra. Sen 1.70 bile değilsin." Bakışlarıyla boyumu süzdüğünde çatılan kaşlarımla reddettim onu. "Hiç de bile. 1.72'yim ben."

"Bok değil kaka." Pavel'in alayla kurduğu cümleye yeniden kahkaha attığım anda burada olmaktan ne kadar keyif aldığımı fark ettim. Birkaç dakikalığına da olsa düşünmeyi bırakabilmiştim sonunda. İçten gülmüştüm. Kahkahalarla gülmüştüm hem de. Üstelik Pavel'e. Sabah annemi öldürdüğünü sandığım için tokat attığıma adama.

En son ne zaman bu kadar içten güldüğümü hatırlamıyordum bile. Bu kadar soğuk bir havada bile kızarmıştı yanaklarım. Sorgulamamıştı Pavel bu ufak oyunumu. Tamam demişti hemen.

Güvenmekle hata yapmamıştım. Güven kelimesini yeniden günlüğüme yazarken, üzerini bu kez karalamayacağıma inanmıştım.

Ailem dediğim, evim dediğim kadın bile, ailemin ölümünü araştırırken yanımda olmamıştı. Sorularımı yanıtsız bırakmış, arkasını dönüp gitmişti. Bir yabancı bana sahip çıkarken, Alena gözünü bile kırpmadan gitmişti.

Şimdi onunla konuşup konuşmamak arasında gidip geliyordum. Konuşsam bir şeyler söylemeyeceğinin farkındaydım. Konuşmazsam da her şeyin içimde giderek büyüyeceğinin ve beni ele geçireceğinin de farkındaydım. İki türlü de çıkmazdaydım ve bu beni boğan bir çift elden farksızdı.

"Sence Alena'yla konuşmalı mıyım?" diyerek yanıma döndüğüm sırada, Pavel'in yanımda olmadığını fark ettim. Aceleyle etrafımı kontrol etmeye başladığımda hemen arkamda, birkaç adım geride olduğunu gördüm yalnızca.

"Aklım çıktı Pavel. Neden yanımda değilsin?" Adımlarım durmuş, ona dönmüştüm şimdi. Beni burada tek bırakıp gittiğini sanmıştım. Neden arkamdaydı ki?

"Tek kalmak iyi gelir. Arkandayım, korkma." Aramızda ki mesafeye dikkat ederek adımlarını durdurdu oda. "Arkamdasın?" diye sorduğumda başıyla onayladı beni.

"Her zaman."

Hep tetikte büyü kız çocuğu. Her bir adımını şüpheyle at. Kimseye yaslanma ve duvarlarını tuğladan ör. Kimsenin seni tanımasına izin verme çünkü bu zayıflık. Seni sen yapan yaralarını kendine sakla, çünkü düşmanların hep hazır.

Kimseye sırtını dönme çünkü hepsinin elinde bir bıçak.
Başta acısı tatlı gelecek ama sevdiklerinin açtığı yaralar ömür boyu kanayacak.

Bana yabancısın Pavel. Tüm bu duygularınla dahi, en bilinmezsin.

Dilim tutuldu duyduğum şeyle. Hiçbir şey söylemedim, söyleyemedim. Sessizce önüme dönerken omuzlarıma binen yükle bir başıma dans ettim.

Ne kadar öyle yürüdük bilmiyordum. Artık soğuktan burnumu hissetmediğimi anladığımda arkama döndüm. Pavel'e diktiğim bakışlarım saniyesinde aradığı kahveleri bulduğunda o da adımlarını durdurmuştu.

"Gidelim mi?" dediğimde karşı çıkmadı Pavel. Hızlı adımlarla aramızda ki mesafeyi kapattığımda ikimizde sessizce yürümeye başlamıştık.

Arabaya yaklaşmaya başladığımıza ona çevirdim bakışlarımı. "Gerçekten neden geldik?" Dedim buz gibi bir sesle. Elimde olmadan gerilmiştim son duyduğum şeyle.

"İyiyim dedin." O da bu soğukluğumu fark etmiş olmalıydı ki mesafeli konuşuyordu. Verdiği cevapta anormal bir şey aradım ama anlamamıştım. Bu yeterli bir cevap değildi.

"Değildin." Dedi bakışlarını üzerime çevirirken. Kaşlarım çatıldı. "Nereden biliyorsun iyi olmadığımı? İyiyim demişim işte." Sitemkâr çıkan sesime engel olamamıştım. Pavel omuz silkti önce.

"Herkes inandı iyi olduğuna. Ben herkes olamayacak kadar fazla hatırlıyorum seni."

Neredesin 11 yaşında ki Afra? Ailenle geçirdiğin her bir anıyı en ince detayına kadar hatırlarken, bu adam niye silik hafızanda? Hiçbir şey geçmez, alışırsın derdik, bu adam niye geçti Afra?

Yine hiçbir şey söylemeden yoluma devam ettim çünkü bu söylediklerinin omuzlarımda ne kadar yük olduğunu bilmiyordu. Hiçbir şey söyleyemezdim. Bu yükün altına girecek kadar güçlü değildim.

Geçmişimde olduğunu sürekli hatırlatıyordu ve bu benim canımı yakıyordu.

Sonunda arabaya geldiğimizde aceleyle bindim hemen ısınmak adına. Pavel'de sürücü koltuğunda yerini aldığında klimayı açtıktan sonra yola çıkmıştı.

Uzun ve garip bir sessizlik aramızda hakim olduğunda yüzüme üfleyen sıcaklık yüzünden mayışmıştım. Koltukta iyice kayarak rahat bir yer edindim kendime. Bakışlarım camdaydı.

"Teşekkür ederim." Diye mırıldandım hemen ardından ona bakmadan. "Ne için?" dediğinde bakışlarını üzerimde hissediyordum.

"Beni buraya getirdiğin için. Kimse yapmadı Pavel. Kimse ben iyi olayım diye uğraşmadı."

Sen neden uğraştın bilmiyorum ama artık güven kelimesini karalamak için çok geç. Alena bile arkasını dönüp gitmişken bir evi mesken edinebilirim bende.

"Teşekkür etme. Bana borçlanman için yapmadım." Havalanan kaşlarıma ona döndüm bu kez. Pavel çıkarsız iş yapmazdı anladığım kadarıyla. Şimdi başına taş mı düşmüştü?

"Ne için yaptın o zaman?" dediğimde derin bir nefes aldı. "Birileri bana yapsın isterdim."

Biliyordum. Bu adamın deli gibi kanayan yaraları vardı ve müdahale edilmezse kan kaybından ölebilirdi. Yaraları görünür değil diye anlaşılmaz sanıyordu ama kendimden biliyordum.

En çok görünmeyen yaralar acıyordu.

Önüme döndüm sessizce. Yarım saatin sonunda evimin önünde durduğumuzda ona döndüm. Konuşmama fırsat veremeden konuşan bu kez oydu. "Bu gece uyu Afra. Yarın hep birlikte Alena'nın yanına gideceğiz." Dediğinde kocaman gözlerle ona baktım. "Hepimiz derken? Silva ve Pascal da mı gelecek?"

Başıyla onayladı beni. "Ama neden? Silva Alena'yı tanımıyor bile." Anlam verememiştim gelmelerine. Onlar geldiğinde rahatça konuşamayacaktım Alena'yla. Ve henüz kendimi konuşmaya hazır görmüyordum da.

"Tanışırlar o zaman. Bugün dövüştüğüm adamı görmedin mi? İkinci yumruğu atmaya çalıştı. Bunu yapamazdı Afra. Arkasında biri olmasa bunu yapamazdı."

Nasıl yani? Bu adam arkasında Alena olduğu için mi Pavel'e bu kadar karşı çıkmıştı? Adamın bu kadar direnmesine hepimiz şaşırmıştık ama konunun Alena'yla alakası neydi ki?

"Arkasında Alena mı var?" dediğimde başıyla onayladı beni. "Ama-"

"Bu gece uyu Afra. Yarın konuşuruz." Lafı ağzıma tıktığında ne sorarsam sorayım cevap vermeyeceğini anlamıştım. Oflayarak önüme döndüğümde arabadan inmeden önce aklıma gelen şeyle duraksadım.

"Fotoğraf için özür dilerim. Sana hala çok sinirliyim. Hala benden gizlediğin şeyler olduğunu hissediyorum ama annenin hak ettiği bu değildi." Cümlemi bitirip derin bir nefes aldığımda gözlerini gözlerime dikti ve bir süre hiçbir şey demedi.

"Spokoynoy nochi, Aforoz. (İyi geceler, Aforoz.)"

Kulağıma dolan Rus aksanı ve lakap gülümsememe neden olduğunda, başka bir şey söylemeden indim arabadan. Üzerimde hissettiğim bakışlar eşliğinde eve girdiğimde, ben kapıyı kapatana kadar sokakta araba sesi yankılanmadı.

Ayakkabılarımı çıkardıktan sonra hızlıca odama geçtim. O kadar yorulmuştum ki. Ancak bu yorgunluğa rağmen gözümde gram uyku yoktu. Hem bugünden sonra nasıl uyuyabilirdim ki? Alena'yı örgütte görmüştüm. Belki de Pavel'den uzak durmamı isteme nedeni buydu.

Şimdi telefonlarımı açmamasını anlamıştım. Ben onu ararken o çoktan örgütteydi. Peki Alena kart sahibi değilse, sembol olarak kullandığı bir şey yoksa içeri nasıl girmişti? Daha da önemlisi, izleyici olarak girmemişti. O cam odalardan birindeydi ve iki kere gitmem, orada oturanların rastgele insanlar olmadığını anlamam için yetmişti.

Alena oraya kim olarak, ne olarak gitmişti bilmiyordum ancak Pavel ve diğerleri ile gittiğimde istediğim gibi soru soramayacağımı biliyordum. Yine de Pavel'le Alena'nın bir arada olması, fazlasıyla işime yarar şey bulmamı sağlayabilirdi.

Düşüncelerimi bir kenara bırakarak duşa attım kendimi. Koskoca evde tek başımaydım yıllar sonra. Yıllardır Alena'yla yaşıyordum ve bilerek beni evde tek bırakmıyordu. Her anımda yanımaydı. Şimdi böylesine iki yabancı olmak, içimi sızlatıyordu.

Hızlıca bir duş aldıktan sonra üzerime bu kez siyah, uzun pijamalarımı geçirdim. Bir daha pembe pijamalarla milletin kapısına dayanmamak adına, önlem almıştım kendimce. Rezil olmak istemiyordum.

Saçlarımı kurutmadım. Odama geçip telefonumu aldıktan sonra balkona çıkmıştım. Üzerime bir şal aldıktan sonra koltuğa bırakmıştım bedenimi. Balkon evin arka bahçesine bakıyordu. Caddeyi görmediğim için kafa dinleyebilirdim.

Bir şarkı açtım önce. Ardından gözlerimi yumdum. Başımı koltuğa yasladım. Uyumak değildi amacım. Biraz olsun düşünmeyi bırakmak istiyordum. Yapabileceğime olan inancım çok azdı ama yine de istiyordum.

Birkaç şarkı kulaklarımı tırmalayıp geçtikten sonra, esen rüzgâr ıslak saçlarımla kavga ettikten sonra, düşünmeyi bırakmak adına başımı koyduğum yerde bile kaşlarımın çatık olduğunu fark ettikten sonra kaçış yolum olmadığını anladım.

Dinle beni kupa kızı, susturamıyorum aklımda ki şeytanları.

Her şey, her şey o kadar karışıktı ki ne yapacağımı ne düşüneceğimi bile bilmiyordum. Başım ağrıyordu artık olanlardan. Devamlı olarak Alena'nın arkasını dönüp gitmesi dönüyordu kafamda.

O günlük kime aitti mesela? Pavel'le küçüklük fotoğrafımızın orada ne işi vardı? Ya da o fotoğrafı kim çekmişti? Fotoğrafın çekildiği mutfağı daha önce gördüğümü sanmıyordum. Orası neresiydi?

Pavel'e dair hiçbir şey hatırlamıyor olmam tesadüf olamazdı bence. Karşı komşumuz olduğu için mutlaka tanışıyoruzdur ancak yalnızca bununla sınırlı kalmış da olabilirdi. İlerisi olsa, o fotoğraf gerçekten yaşanmış olsa kesinlikle hatırlardım, biliyordum.

Belki de Pavel yalan söylüyordu. Ona güvenmem onun işine gelecekti. Ne konuda, nasıl gelecekti bilmiyorum ama ona güvenmem için böyle yalanlar uyduruyor olabilirdi. Alena'nın ondan uzak durmamı istemesini örgüte üye olmasına bağlarsak, eskiden yakın olduğumuzu destekleyen hiçbir şey yoktu. O fotoğraf üzerinde oynanmış bir fotoğraf olabilirdi.

Ya da her şey gerçekse, Pavel yalan söylemiyorsa, ben neden hatırlamıyordum? Her şey silikti zihnimde. Pavel'e dair hiçbir şey yoktu. Pavel'in annesine dair bir şey de hatırlamıyordum. Rüyamda gördüğüm kadın fazlasıyla gerçekçi ve tanıdıktı ama ben ismini dahi hatırlamıyordum.

En başına gidersek, Pavel'le tanışmam cidden tesadüf müydü? Ailelerimizin ölüm yıl dönümleri aynıydı. Doğum günlerimiz de öyle. Bunlar bir araya gelince Pavel'in abim olduğunu bile düşünebilirdim sahiden.

Hiçbir yere varmıyordu düşüncelerim. Yarın kalkıp Alena'nın karşısına çıktığım da ne soracaktım ki? Orada ne işin var mı? Yoksa neden beni bırakıp gittin mi? Ne diyecekti ki bana?

Belki de Pavel'le olduğum için gitmişti. Onu dinlemediğim, sözünde durmadığım için gitmişti. Beni dinlemiyorsan Pavel anlatsın demişti kendince. Bilmiyordum. Kafam öylesine karışıktı ki, biri geçip karşıma her şeyi anlatsın, sonra da defolup gideyim istiyordum.

En son çalan şarkıyı değiştirmek için telefonumu elime aldığımda saatin sabah 5 olduğunu görmüştüm. Cidden saatlerdir burada oturuyordum ve gözüme bir damla uyku girmemişti.

Su almak için kalkıp odama geçtiğim sırada, alt kattan birkaç ses kulağıma doldu önce. Yüreğimin ağzıma gelmesi saniyelerimi dahi almazken, sessiz kalmaya özen göstererek kapıyı araladım.

Mutfaktan salona geçen bir gölge gördüğüm anda basacağım çığlığı elimi ağzıma kapatarak önlemiştim. Alena gelmiş olabilir miydi? Pavel'i aramalı mıydım?

Saçmalama Afra, ufacık başın sıkıştığında kapısında mı biteceksin adamın?

"Alena?" Titreyen sesimle alt kata doğru seslendiğimde aşağıdan ses gelmedi. "Alena sen misin?" duymadığını umarak yeniden seslenmiştim ama yine yanıtsız kalmıştım.

Merdivenlerin başındaydım şimdi. Silva'nın söylediği gibi örgüt müydü? Yoksa yine Pavel'in babası mıydı? Neyin içine düşmüştüm böyle?

Odama geçerek vakit kaybetmek istemiyordum, gelen her kimse yukarı çıkabilirdi. Buradan kapıyı görebiliyordum. Eğer çok hızlı olup kendimi kapıdan dışarı atarsam, kurtulabilirdim. İçeride ki her kimse elinde silah olmamasını umuyordum sadece.

"Alena?" diye seslendim yeniden. Ardından ikinci kez düşünmeden olabildiğince hızlı merdivenleri inmeye başladım. Deli gibi korkuyordum ve ne yapacağımı bilmiyordum. Kaçmaktan başka şansım yoktu.

Merdivenleri bitirdiğim an kapıya koşacağım sırada koluma bir el sarıldı ve saniyeler içerisinde sırtım duvarla buluştu. Eş zamanlı boğazımdan yükselerek kendi kulağımı bile sağır eden çığlığımı eldivenli bir el kapattı.

Sımsıkı yumduğum gözlerimi açtığımda karşımda maskeli bir adam vardı. Yalnızca gözleri gözüküyordu ve bu karanlıkta göz rengini seçme ihtimalim sıfırdı. Hemen ardından boğazıma bir bıçak dayandığında titremekten bayılmama az kalmıştı.

Çığlıklarım eldiven yüzünden boğuklaşıyordu. Debelenip duruyordum ve her hareketimde adam bıçağı boğazıma daha çok dayıyordu. Kimdi bu? Ne istiyordu?

"Pavel'e hak vermemek imkânsız." Dedi adam maske yüzünden boğuk çıkan ve haliyle anlaşılamayan sesiyle. Pavel'le ilgili olmasına şaşırmamıştım. Deli gibi titriyordum ve ölmezsem bunun hesabını ona soracaktım.

"Benim olsan bende gözüm gibi bakardım sana." Bıçağı boynumdan çekti ve yüzüme getirdi. Yanağımda yavaşça gezdirirken soğuk metalin hissiyatı yüzünden sessiz çığlıklarım artıyordu. Korkuyorum deli gibi.

Başımı iki yana salladım. Pavel'in bana gözü gibi baktığı falan yoktu. Ne saçmalıyordu bu adam. "Başta dedim ki Pavel böyle bir salaklık yapmaz. Kızın teki için maçı bırakıp çıkmaz."

Kimdi bu adam? Nereden biliyordu tüm bunları? Tahmin ettiğim olmuştu işte, Pavel'in benim için bıraktığını düşünüyorlardı.

"Zeki çocuk çünkü Pavel, hep öyleydi. Şimdi bakıyorum da böyle bir güzellik karşısında kim olsa mala döner."

Yüzümde sürtünen soğuk metal, ağzıma sarılı bir el ve debelenmelerimi durdurmak için bedenime yaklaşmış bir beden.

Midem bulanıyor.

"Ellerini aç." Dedi bir anda ciddileşen sesiyle. Sabah pansuman yaptığım için sarılı olan ellerime baktım önce ve hemen ardından başımı iki yana salladım.

"Aç dedim!" gür sesi bir kez daha gözlerimi sımsıkı yumup titrememe neden olduğunda, yeniden boğazıma inen bıçak yüzünden daha fazla direnmedim.

Ellerimi görebileceği bir düzeyde kaldırdım. Titremelerine engel olamıyordum ve ağlamaya başladığımı o an fark ediyordum. "Sargıları aç."

Yine başımı iki yana salladım korkuyla. Ne yapacaktı? Zarar verecek miydi bana? Neden veriyordu ki? Ne yapmıştım ben?

"Lafımın ikiletilmesinden nefret ederim!" buz gibi bir ses ve soğuk metal yeniden, bu kez daha sert bir şekilde boğazımda.

Titreyen ellerimle olabildiğince hızlı bir şekilde açtım sargıları. Kirli bezleri yere atarak elimi yeniden göz hizasında kaldırdım.

"Ne marifetli elin vardır şimdi senin," dedi adam bıçağı ellerimde gezdirmeye başlarken. Çığlıklarım durmuyor, yeniden boğazıma dönüyorlardı. O kadar gergindim ki sabah ki kesiklerin sızısını hissedemiyordum bile.

"Pavel'e özürlerimi iletirsin. Bu marifetten biraz uzak kalacak." Cümlesi bittiği an sabahki kesiklerimin üzerine sert bir şekilde bıçağı sürttü. Öylesine canım yandı ki, bu kez çığlıklarım dışarıdan duyuldu.

"Boğazının da aynı muameleyi görmesini istemiyorsan kes sesini." Alnı neredeyse alnıma değecekti adamın. Midem bulanıyordu ve elimden taşan kanlar başımı döndürüyordu.

"Bir daha örgüte gitmeyeceksin. Pavel'den uzak duracaksın. Aklını karıştırmayacaksın." Diğer elime de bir kesik. Canım yanıyor. Çok, çok kanıyorum.

Acıyla kapanan gözlerim ve sessiz çığlığım gözyaşlarımı hızlandırmıştı. Canım ölesiye yanıyordu. "Kara'nın selamı var. O fotoğrafı yırttığın ellerini bir daha kullanamayacaksın."

Her şey o fotoğraf yüzünden miydi? Kara, Pavel'in babası. Nereden öğrenmişti?

Adam bir anda benden uzaklaştığında dizlerim o kadar titremişti ki, yetisini kaybetmişti. Yere düştüğüm anda adam arkasına bile bakmadan çıkıp gitti.

Ellerime bakıyorum durmadan, deli gibi kanlar akıyor. Yara bandı tutmaz bu kez, dikiş bile iz bıraktırır. Cayır cayır yanıyor elim ve tam o an boğazımdan güçlü bir çığlık firar ediyor.

Neden tüm bunlar benim başıma geliyordu ki? Pavel bana zarar veremeyeceklerini söylemişti. Neydi bu? Canım ölesiye yanıyordu ama kesiklerden değil.

Bu gece bu evde yalnızım çünkü ailem öldü. Eğer ölmeselerdi bu kesiklerin hiçbiri olmayacaktı.

Dizlerim ayrı, ellerim ayrı yanıyordu. Çığlık çığlığa ağlıyordum bu kez. Eğer başarabilirsem ayağa kalkacak ve yaralarımı sardıktan sonra Pavel'in kapısına dayanacaktım.

Ağlıyordum. Çok, çok fazla ağlıyordum. İçimde bir yumru vardı ve nefeslerimi kesiyordu.

Omzumla duvardan destek alarak ayağa kalktığımda dizlerim beni taşımıyordu bile. Sabah ki kesiklerin üzerine düşmem canımı çok yakmıştı. Duvardan destek alarak tuvalete ulaştığımda güç bela içeri attım kendimi. Dirseklerimle lavabodan destek almaya çalışıyordum çünkü dizlerim her an kendini bırakabilirdi. Hala titriyordum.

Bakışlarımı aynada ki yansımama kaldırdığım anda, büyük bir yıkımla karşılaştım.

Annem hep saçlarımın özensiz, gözaltlarımın mor olmasından şikayet ederdi.
Bu halimi görse saçımı kesinlikle okşamazdı.

Üzerimde ki pijamayı tutup çıkardım acıyan ellerimle ve yaralarıma bastım. Kanı biraz olsun durdurabilsem, sargıyla kapatacaktım.

"Anne," benden izinsiz dudaklarımdan firar eden acı kelime, yüreğimi yakmayı ihmal etmedi. "Anne canım yanıyor."

Duy beni anne, ellerim kanıyor.

Yine sarıl bana, yıka beni ve iyi geceler öpücüğü ver. Söz o zaman uslu bir kız olacağım.

Sırtımı arkamda ki beyaz, mermer duvara yaslayıp aşağı doğru kaydığımda, yerde ki kanları ancak fark edebilmiştim. Bağıra çağıra ağlamam gerekiyordu ama bu kadardı. Yapamıyordum. Kucağımda birleştirdiğim ellerime siyah kumaşı basarken yalnızca yalvarabiliyordum.

"Anne yalvarırım, geri gel."

Söz veriyorum notlarım istediğin gibi gelmediğinde benimle günlerce konuşmamanı umursamayacağım, söz veriyorum anne istediğin gibi bir kız çocuğu olacağım.

"Afra?" Tanıdık bir ses kulağıma dolduğu anda başımı tuvaletin açık kapısına çevirdim. Ses içeriden gelmişti. "Hassiktir." Diye bir sesle birlikte bedeni tuvaletin kapısında belirdiğinde gözlerimi gözlerine diktim.

Pascal.

"Siktir, pardon." Diyerek başını geri çevirdi. Üzerimde pijamamı çıkardığım için yalnızca sütyenim vardı. Sessizce önüme dönerek ağlamaya devam ettiğimde Pascal eliyle kadrajına girmemi engelleyerek içeri girdi ve üzerinde ki deri ceketi çıkardı.

Başını kapıya dönerek ceketi bana uzattığında bir cekete bir ellerime baktım. "Ellerim." Diyebildim yalnızca. Pascal'ın burada ne işi vardı ki?

Onu düşünemeyecek kadar kötü haldeydim şu an. "Pavel beni sikecek ya." Pascal önüne dönerek ceketi omuzlarıma koydu. Önümü biraz olsun kapatmaya yaramıştı. Ardından yere çökerek ellerime ve bana baktı Pascal.

"Bu ne hal amına koyayım. Her yer kan dolu. Neyin var Afra?" Bakışları ellerime gitti hemen ardından. Kumaşa bastırdığım ellerimi açmama yardımcı olduktan sonra koca kesiği görünce yeniden kumaşa bastırdı. "Sikeyim."

"Kara'nın selamı var dedi." Kan kokusuna dayanamıyordum daha fazla. Kendimden geçmiş gibiydim çoktan. Görmek istemiyordum ellerimi. "Kara mı?" Pascal hızla ayağa kalktı ve kolumun altından tutarak benimde kalkmama yardımcı oldu. Dizlerimi hala hissetmiyordum. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Pascal ceketin önünün kapandığından emin olduktan sonra omuzlarımdan tutarak yürümeme yardımcı oldu.

Evden çıkarken kapının açık olduğunu fark etmiştim. Adam giderken açık bırakmış olmalıydı. Pascal yavaş adımlarla yürümeye özen göstererek bizi Pavel'in evine getirdiğinde, gözyaşlarım hala akmaya devam ediyordu ancak benim ağlamaya bile mecalim kalmamıştı.

Pascal hızla kapıyı çalmaya başladı. "Pavel, aç amına kodumun kapısını aç." Eş zamanlı da bağırıyordu ve ben bedenimi ayakta tutmakta zorlanıyordum. Ellerim hala kumaşa sarılı haldeydi.

Saniyeler sonra kapı açıldığında gözlerimi zorlukla aralayıp Pavel'e baktım. Terliydi. Üzerinde yalnızca bir şort vardı ve ellerinde sargılar. Dövüşmüş müydü?

"Afra?" bedenime atılan ellerini seçebildim o anda. Bir eli bacağımın altından, diğeri sırtımdan tutarak beni kucağına aldığında neredeyse bayılacaktım.

"Afra, Afra aç gözlerini. Neyin var Afra? Açsana gözlerini." Devamlı olarak bana sesleniyordu. Yarım yamalak araladım sadece gözlerimi. Etrafımdakileri duyabiliyordum ama daha fazla kan kokusu alırsam bayılabilirdim.

"Pavel..." mırıldanışımı duyduğundan bile şüpheliydim. "Ne oldu amına koyayım?" Pavel'in sesiyle sırtımın yumuşak zeminle buluştuğunu hissettiğimde koltukta olduğumu anlamıştım.

"Sana gelirken kapısını açık gördüm. İçeri girdiğimde her yer kan içindeydi. Banyodaydı. Elleri kesilmiş Pavel. Biri kesmiş. Kara'nın selamı var demiş." Pascal durumu anlattığında gözlerim yarı açıktı ve etrafı biraz olsun seçebiliyordum. Pavel saniyeler sonra elinde küçük bir çanta ile geldiğinde bunun ilk yardım çantası olduğunu anlamıştım.

"Sikeceğim hepsinin belasını. Üstü niye çıplak lan bu kızın? Afra sana dokundu mu bu adam? Afra gözlerini aç, bir şey yaptı mı bu adam sana?"

Başımı iki yana salladım belli olmasını umarak. Normalde olsa deli gibi utanırdım ama şu an zerre umurumda değildi. "Elinde ki kanı durdurmak için çıkarmış üstünü." Dedi Pascal.

"Kafayı yiyeceğim." Pavel koltuğun önünde ki sehpaya oturarak yanıma yaklaştığında kucağımda ki ellerimi kumaştan ayırmaya çalışıyordu.

"Acıyor, çok acıyor." Ellerimi ellerinden çekmeye çalıştım acıyla. Kumaştan ayırmak bile çok acıtmıştı. "Biliyorum, biliyorum Afra ama dayanman lazım." Pavel'in yüzünde ki telaşı bu halde bile görebiliyordum. Korkmuştu.

Neden korkmuştu ki? Kara selam söylediği için mi?

Ellerimi kumaştan ayırdığında ne yaptığını göremesem de ellerimde ki kurumuş kanları silmeye çalıştığını anlamıştım. "Dikiş gerekiyor."

Hayır, dikiş atmayalım. İzi kalsın ve annenin fotoğrafını yırttığım için ceza çektiğimi unutmayalım.

"Silva'yı arıyorum." Diyerek odadan çıktı Pascal. Pavel ellerime bir şeyler yapıyordu ama göremiyordum. Onunda elleri kan olmuştu. En son geçici olarak sargı bezi sardığında bakışlarını bana çevirmişti.

"Sikeyim." Pavel savurduğu bilmem kaçıncı küfürle beraber başını koltuğa, yattığım yerden boş kalan yere eğdi ve derin bir nefes aldı.

"Aklım çıktı Afra, aklım çıktı." Başını kaldırmadan mırıldanmıştı ama duymuştum işte. "Benimde." Diyebildim sadece.

"Annenin fotoğrafını yırttığım içinmiş." İçim sızladı cümlemle beraber. O kadar pişmandım ki. Önyargılarım yüzündendi hep. Salaktım gerçekten. Her gördüğümde içimi huzurla kaplayan kadına nasıl yapabilmiştim ki bunu?

"Kimin yaptığını gördün mü Afra?" dediğinde başımı iki yana salladım. Fotoğraf konusunu ne zaman açsam susuyordu. Belli ki buna fazlasıyla canı sıkılmıştı, yalnızca belli etmiyordu.

"Neden korktun Pavel? Kara selam söylediği için mi?" sorumla birlikte başını iki yana salladı. "Benim yüzümden sana zarar gelse kendimi asla affetmem Afra."

Sandığımdan büyük bir vicdan barınıyordu göğüs kafesinde. Ona daha önce sorduğum bir soru aklıma geldi. Masum bir insan olsaydım ve tanışmasaydık ölmeme göz yumar mıydın demiştim ona. Şimdi anlıyordum ki hayır, Pavel masum bir insan için kendini bile feda edebilirdi.

Alnından terler süzülüyordu. Dirsekleri dizlerine yaslıydı ve üzerinde hiçbir şey olmadığı için yarı açık gözlerimle bile kaslarını görebiliyordum. Sokak lambaları camdan içeri sızıyordu ve göz rengini belli ediyordu.

Bakışları mezar adam.
Bu kez akan kanlarım senin için.

"Üzerinde ki ceket Pascal'ın dimi?" dedi bakışları vücuduma indiğinde. "Şşş, bakmak yok." Kollarımı bedenime sarmaya çalıştım görmemesi için. Ellerim deli gibi sızlıyordu.

"Bakmıyorum Afra ama dua et Pascal da bakmamış olsun." Bakışlarını yeniden gözlerime çıkardı. "Niye? Sen güvenmiyor musun arkadaşına?"

"Kendimden çok ona güveniyorum da Allah biliyor yanlışlıkla falan gözüne çarptıysa, acımam." Modumu yerine getirmek için, acımı unutturmak için eğleniyor muydu benimle?

"Sana ne ki, istersem böyle çıkarım dışarı. Sana mı soracağım?" öfkelenmiştim nedensiz. Sahte bir kızmayla ona burun kıvırdığımda güldüğünü işitmiştim. "Böyle mi çıkacaksın? Aynen bu şekil?" dedi emin olmak ister gibi. Başımla onayladım onu.

"Katil olmam hoşuna gitmiyor sanıyordum." Eğlenen sesi kulağıma dolduğunda sinirle ona vurmak için elimi havaya kaldırmıştım ki acıyla inledim ve yeniden, ağlamaya başladım.

"Kızım sen bu beyni nerene sokuyorsun ben anlamıyorum ki" Pavel oturduğu yerde biraz daha öne kayarak aramızda ki mesafeyi neredeyse sıfıra indirdi. Acıyan elimi elinin içine alarak kanayıp kanamadığına baktıktan sonra sorun olmadığını görünce yeniden kucağıma bıraktı.

"Salak salak konuşma sende o zaman." Dediğimde gözlerim kapalıydı. Burnundan güldüğünü işitmiştim sadece. "Gözlerini aç." Emir verir ses tonuna karşı uyuyor gibi yapma kararı almıştım. Canım deli gibi yanıyordu ama kafamı dağıtmayı iyi biliyordu.

"Afra gözlerini aç dedim." Bir elini alnımda hissettiğimde yüzüme düşen bir saç tutamının eliyle birlikte yüzümü terk ettiğini de hissetmiştim. Kalbim bu kez ellerimden daha çok acımaya ve kanamaya başlamıştı. Kalbimin göğüs kafesimi dövme isteği beni sinirlendiriyordu.

Pavel'in eli birkaç saniye saçımda bekledi ve o birkaç saniye bana asır gibi geldi. Hemen ardından Pavel'in arkasından bir öksürme sesi geldiğinde öksüren her kimse beni bu gergin andan kurtardığı için elini öpebilirdim.

Gözlerimi zorlukla aralayıp kapının girişine baktığımda Silva'yı ve Pascal'ı gördüm. Pavel ayağa kalkarak kapıya doğru ilerlediğinde Silva yanıma geliyordu.

"Bakmadın dimi lan?" Pavel'in sesi kulağıma dolduğunda göz devirmiştim. Adamın bakmamak için verdiği çabayı o halimle bile fark etmiştim. "Ne bakacağım, bakmadım tabi ki."

Silva Pascal'ın az önce kalktığı yere oturduğunda süzmüştü bedenimi. "Pavel tişört getirmek aklına gelmedi mi gerçekten." Silva'nın sitem dolu sesi hafifte olsa gülümsememe neden olduğunda Pavel de görüş açımdaydı ve gitmeden önce sert bakışlarını Pascal'a dikmişti.

"Ne renkti üstünde ki?" diye sordu göz ucuyla beni göstererek. İnanmamıştı bakmadığına. Pascal sinirle soluyup Pavel'e döndü. "Ne bileyim amına koyayım, git kıza sor. Dana can derdinde kasap et derdinde." Pascal son cümlesiyle beraber görüş açımdan çıktığında gülmeden edememiştim.

"Koyun olmasın o." Silva ellerimde ki sargı bezlerini çıkararak başlamıştı işine. Silva'yı o kadar tanımıyordum ki ellerime dikiş gerekince onu arayacaklarını da düşünmemiştim. "Doktor musun?" diye sorduğumda bakışları bana döndü. Pavel yukarı çıkmıştı tişört getirmek için.

"Emekli diyelim. Okudum da bırakmak zorunda kaldım." Normalde olsa işini bilmeyen birine asla böyle bir konuda kendimi emanet etmezdim ama şu an buna karşı çıkacak halim bile yoktu.

"Uyuşturacağım. Birkaç saat kullanamayacaksın ama sorun değil. Sonra da ağrı kesici vereceğim, onu içersin. Hiçbir şeyin kalmaz." Dediğinde başımı sallamakla yetindim sadece.

Gözlerimi sımsıkı yumdum ve Silva'nın işini yapmasını bekledim. Uyuşturduğu için gerçekten hiçbir şey hissetmemiştim ve eli hafifti. Silva işine devam ederken Pavel çoktan gelmiş, elinde ki tişörtü göğsüme attıktan sonra arkamda ki koltuğa yerleşmişti.

Arada sırada bakışlarımı arkama çevirip Pavel'i kontrol ediyordum ve her bakışımda gözleri dikkatlice Silva'nın yaptığı işteydi. Bir kez bile değiştirmemişti odağını.

"Zebellak gibisin yemin ediyorum." Silva işlerini bitirince Pavel'e yandan bir bakış atmıştı. Pavel'in tepkisini görememiştim ama Silva bakışlarını bana çevirmişti.

"Dizlerin nasıl? Pansuman lazım mı?" dediğinde başımla onayladım onu. "Pavel hadi dışarı." Dedi Silva. Pavel dediğini ikiletmeden salondan çıkıp kapıyı kapattı. Aslında Pavel'in görmemesi gereken bir şey yoktu çünkü paçalarımı sıyırmıştı sadece dizlerime kadar. Orada ki bantları da çıkararak pansuman yapmaya başlamıştı.

"Sana bir şey yapmadı değil mi? Dokunmadı sana?" Pavel'in yanında anlatamayacağımı düşündüğü için göndermişti onu. Bir abla gibi yaklaşıyordu bana. İçimi sıcacık yaptı bu hali.

Başımı iki yana salladım. "Kanı durdurmak için üzerimdekini çıkardım. Gerçekten dokunmadı." Dediğimde başını salladı sadece. Dizlerimin pansumanı da bittiğinde ayağa kalktı ve benimde kalkmama yardımcı oldu. Ayağa kalktıktan sonra omuzlarımda ki ceketi attım. Silva'da Pavel'in göğsüme attığı tişörtü giymeme yardımcı oldu.

"Şimdi uyuma. Uyuşturucunun etkisi geçsin, öyle uyursun." Başımla onu onaylarken ikimizde salondan çıkmıştık. Güneşin doğmaya başladığını fark ediyordum. Sabah olmuştu.

Mutfağa girdiğimizde Pavel'in tezgâha yaslanarak sigara içtiğini gördüm. Pascal da bar taburelerinden birinde oturuyordu. Silva Pascal'ın yanına oturduğunda bende karşılarına oturmuştum.

"Kahve mahve bir şeyler yap kıza da ayılsın. Birkaç saat daha ayakta." Silva kaşlarıyla beni işaret ederek Pavel'e direktif verdiğinde Pavel'in cıkladığını duymuştum. "Kahve içmiyor ki."

Silva'nın şaşkın bakışları altında gülümsemiştim. "Manyak mısın kızım sen? Su sevmemek gibi bir şey bu." Demesine karşılık göz devirdim. "Abartma, çok acı geliyor bana içemiyorum."

Silva hala şaşkınlığını atamamışken Pavel'in arkamda bir şeylerle uğraştığını duyabiliyordum. "Baştan anlat şimdi her şeyi." Pascal asla ödün vermediği ciddi ifadesini takındığında biraz daha kendimde olduğum için anlatabileceğimi düşünmüştüm.

"Ben balkonda oturuyordum. Su almak için odamdan çıkarken aşağıdan sesler geldiğini duydum. Alena sandım başta, seslendim ama cevap gelmedi. Bende adamda silah yoksa kapıya kadar koşabilirim dedim."

Karşımda ki ikilinin tepkilerini ölçmek için gözlerine bakıyordum. "Parlak zekâ." Diyen Silva'ydı tabi ki. Ona gülümseyerek anlatmaya devam ettim çünkü Pascal beni öldürecek gibi bakıyordu.

"Yakaladı, boğazıma bıçak dayadı. Sonra Pavel'in sana gözü gibi bakmasına hak verdim zart zurt bir şeyler zırvaladı." Anlatmaya devam edecektim ki arkamdan gelen ses engel oldu buna.

"Sebebi neymiş?" dediğinde ona dönmeden yutkunmuştum. "Böyle bir güzellik karşısında herkes mala döner falan dedi işte." Burayı hızlıca geçmek istiyorum çünkü midem bulanıyordu.

"Orospu çocuğu fena kaşınıyor. Gel beni sik diyor." Pavel'in neredeyse kükreyen sesi gözlerimi yummama neden olduğunda Silva el attı. "Tamam, kız devam etsin." Diyerek konuşmama izin verdiğinde bende anlatmaya devam ettim.

"Ellerimi açtırdı zorla yok ne marifetli elim varmış da Pavel'e özürlerimi iletirsin, mahrum kalacak da bilmem ne de. Sonra da örgüte bir daha gitmeyeceksin dedi, aklını karıştırmayacaksın Pavel'in dedi bir elimi kesti. O fotoğrafı yırttığın ellerini bir daha kullanamayacaksın dedi diğer elimi kesti. Sonra da Kara'nın selamı var deyip gitti."

Derin bir nefes aldım anlattıklarım bittiğinde. Eş zamanlı önüme bir kupa koyulduğunda ilk önce koyan ele, ardından önümde ki kupaya baktım. Pavel, önüme ballı süt koymuştu.

"Uyuyayım istiyorsun sanırım." Dedim kupaya bakarak. Hayır diyemezdim açıkçası, kesinlikle iyi gelirdi. "İyilik de yaramıyor." Diyerek yanımda ki bar taburesine oturdu Pavel.

"Pavel ağzımla tutup fondip mi yapacağım ya? Nasıl içeceğim bunu?" sesim o kadar ağlamaklı çıkmıştı ki, cidden oturup buna ağlayabilirdim şu anda. "Sabır." Pavel ayağa kalkarak bir çekmeceden cam pipet çıkarıp kupama koyduğunda ağlamaklı yüzüm gitmişti bir anda.

"Dediğim gibi bir iki saat uyumasın. Uyanınca da ağrı kesici içer." Dedi Silva Pavel'e bakarak. Pavel başıyla onayladı onu. "Ne yapacağız şimdi?" diye soran Pascal'dı.

"Kara haddini aşıyor ve durmayacağını biliyorum. Bir süre dediklerini yapacağız. Örgüte gelmeyeceksin. Ortalıkta görünmeyeceksin. Bende bu sırada Rusya'ya gider Kara'yı hallederim. Pascal sende bu adamı bul bana getir."

Rusya'ya mı gidecekti? Babası beni kaçırsa, bende oraya gidecektim. Babasının ailemle alakası olduğunu düşünüyordum. Pavel'in Rusya'yla bağı olduğunu da biliyordum. Eğer onunla gidebilirsem, bir şeyler öğrenebilirdim belki de.

"Bu hafta okulum başlıyor benim. Oraya gider gelir, Alena'da kalırım." Hala Alena'da kalmayı düşünüyor olmam içimi sızlatsa da başka şansım olmadığını biliyordum. Gerekirse hiç konuşmazdık ama yanımda olurdu.

"Hayır, burada kalacaksın." Pavel'in emir veren ses tonuna ilişkin bakışlarımı ona çevirdiğimde kaşlarım çatılmıştı eş zamanlı. Burada derken? Onun evinde mi kalacaktım?

"Nedenmiş o? Gerek yok ben bulurum bir yer." Bulamazdım. Alena olmazsa gideceğim hiçbir yer yoktu.

"Alena'nın örgütte kimin tarafında olduğunu bilmiyoruz. Bana bir şey yapmaz deme, tehdit edilip edilmediğini de bilmiyoruz. Gözümün önünde olursan götleri yemez Afra."

Pavel'in yanında olmak beni güvende hissettirirdi. Bu yalan değildi ama evinde kalmak, şok olmuştum bu fikre.

"Pavel doğru söylüyor. Kara dursa örgüt başlayabilir. Tek kalırım, bir dahakine kapıya koşmaktan daha mantıklı şeyler yapabilirim diyorsan evde kal. Ama tek kalamam diyorsan Pavel en mantıklı seçenek." Silva'da Pavel'i desteklediğinde son kez Pascal'a dönmüştü bakışlarım.

"Haklı." Demişti sadece. Ciğerlerimi derin bir nefesle şişirip Pavel'e döndüm. "Bugün Alena'yla konuşup öyle karar verelim." Dediğimde üçü de onaylamıştı beni.

"Biz gidelim artık. Akşam geliriz. Uyuyun biraz." Silva ayağa kalktığında Pascal da onunla kalkmıştı. Pavel'de bende itiraz etmedik. "Teşekkür ederim, her şey için." Kapının önüne geldiğimizde Pascal'a ve Silva'ya teşekkür etmeyi ihmal etmemiştim. Yaptıklarının benim için ne kadar değerli olduğunu bilemezlerdi.

"Her zaman." Dedi Silva kocaman gülümsemesiyle ve Pascal'da ufak bir baş selamıyla arkasını döndü. İkisi de arabaya binip gözden kaybolunca kapıyı kapatmıştık.

Kocaman esneyerek mutfağa ilerledim yeniden, ballı sütümü bitirmek için. "Hayırdır esneme falan, uyumayacaksın." Pavel'de arkamdan mutfağa girdiğinde göremeyeceğini bilsem de göz devirmiştim ona.

"Ay uyumayacağım zaten." Diyerek az önce kalktığım bar taburesine yeniden oturdum. "Uyumadın dimi?" diye sordu karşımda yerini alırken. "Ne zaman?"

Sigara yakmıştı yeniden. "Gece seni bıraktığımda. Uyu demiştim, uyumadın değil mi?" başımı öne eğerek onayladım onu. "İyi ki uyumamışım, ya uykumda ölseydim?" Gerçekten uyumadığım için kendimi şanslı hissediyordum. O adam beni uykumda öldürebilirdi de.

"Bazen gerçekten ne dediğini bilmiyorsun." Dedikten hemen sonra yaktığı sigaradan derin bir nefes çekti ciğerlerine. Ve bu saniyeler içerisinde sigarayı bitirene kadar bitmedi. Durmadı, bir yenisini yaktı.

"Ne dedim ya?" ballı sütüme dönerek kokusunu ciğerlerime çekmeye çalıştım ancak sigara dumanı o kadar çoktu ki, öksürmüştüm.

"Hasta mısın?" diye sordu Pavel ben öksürünce. "Yüzüme yüzüme üflüyorsun dumanı Pavel, öksürürüm tabi." Dediğimde henüz yeni yaktığı üçüncü sigarasından son bir nefes daha alarak söndürdü.

"Saçların niye ıslak?" dedi bakışlarını saçlarıma çıkarırken. Aslında bu kurumuş haliydi. Islak olduğunu yüzüme gelen saçı çekerken fark etmiş olmalıydı. "Duş almıştım."

"Ve saçlarını kurutmadın?" Sorusuna cevap vermek için ağzımı aralamıştım ki tam o anda hapşırdım. "Belli hasta oluyorsun sen, iyi yaşa." Yargılayıcı sesi gülmeme neden olmuştu. "Ballı süt içtim işte bir şey olmaz."

"21 yaşında kadınsın kurduğun cümleye bak." Dedi kısık gözlerini üzerime dikerken. Çatık kaşlarla ona döndüm bu kez. "Ne varmış cümlemde? Hem yaşımla ne alakası var canım? Sen hiç pembe yalanlar söylemedin mi çocukken?" gıcık bir ses tonuyla ve başımı sallayarak sorduğum sorulara Pavel yalnızca dudağının kenarıyla güldü ve ayağa kalktı. "Hayır söylemedim. Kalk salona geç, film izleyeceğiz." İzmaritleri attığı küllüğü çöpe dökerken bana da direktif veriyordu. "Sebep?" Neden Pavel'le film izliyorduk ki? Pavel'le normal bir aktivite yapma fikri bana çok garip geliyordu.

"2 saat oturup düz duvar izlemek istiyorsan buyur. Ben film izleyeceğim." Uyuyamadığım için vaktin geçmesini istiyordu. Oflayarak ayağa kalktım bende. "Sen uyusana ya, valla başım şişer benim böyle." Onun yanından geçerek salonda ilerlerken onunda arkamdan geldiğini biliyordum.

"Oldu, yarım saate sızıp kalırsan hesabını kim verecek?" Ben koltuğa bedenimi atmıştım çoktan. O ise başımda, ayakta dikiliyordu. "Bakıcıya ihtiyacım olmadığını ne zaman anlayacaksın acaba?" Kıstığı bakışlarını üzerime çevirmişti.

"Büyüdüğünde." Gıcık cevabına karşılık ona dönüp dil çıkardığımda gamzesiyle göz göze gelmiştim. Bu görüntü daha fazla laf sokmama engel olmuştu. "Ben duşa girip geliyorum." Dediğinde bir şey demeden beklemeye başladım.

Yaklaşık 10 dakikanın sonunda yeniden yanıma geldiğinde altında siyah bir eşofman vardı. Üzerine de siyah bir tişört geçirmişti. Bedenini yanıma atıp eline kumandayı aldığında bende burnuma dolan kokuyla baş etmeye çalışıyordum.

"Bana diyorsun bir de. Sende saçını kurutmamışsın." Dedim bakışlarımı saçlarına çevirdiğimde. Havluyla nemi alınmış gibiydi sadece. "Bir benim saçıma bak bir de kendi saçına bak Afra." Bıkkınlıkla kurduğu cümleye karşı çıkmak için ağzımı aralamıştım ki ayağıma dokunan şeyle dudaklarım arasından firar eden küçük çığlığa engel olamamıştım.

Bakışlarım ayağıma giderken bedenimi tutabilmek adına koltuğa bastırdığım ellerim uyuştuğu için işlevsiz kalmıştı. Pavel kolunu yaslandığım yere uzatmıştı ve başımı çıplak omzuna çarpana kadar ellerimin uyuştuğunu unutmuştum bile.

Kadrajıma kocaman, simsiyah bir kedi girdiğinde, başımı Pavel'in omzuna çarpmamı ve ellerimi unutmuştum bile. Kedi yemyeşil gözlerini üzerime dikmiş, beni kokluyordu.

"Ya sen kimsin? Ne kadar tatlı bir şeysin ya. Pavel hiç senden bahsetmedi biliyor musun? O zaten kötü bir adam, bahsetmemesi normal. Sana da bakıcılık yapıyor mu kedi? Gerçi sen büyümüş gibisin."

Parmaklarım kullanabildiğim kadarıyla kediye ulaştığında yumuşak tüylerini hissetmek içimi huzurla doldurmuştu.

"Aforoz." Dedi Pavel bir anda. Benim "Hm," dememle kedinin miyavlaması bir olmuştu. Pavel'in dudağı kıvrıldı bu görüntü karşısında. "İsmi Aforoz."

Kediden bahsediyordu. Bende salak gibi üstüme alınıp cevap vermiştim bir de. "Bana neden kedinin ismiyle seslendiğini sorabilir miyim?" dediğimde aforoz bacaklarımı aşarak ikimizin arasına girmiş ve yatmıştı.

"Hayır." Pavel'in cevabına karşılık göz devirdiğimde o hala film arıyordu. Önümüze bir film çıktığında heyecanla kıpırdandım yerimde. "Ay bunu izleyelim, çok merak ediyorum bunu. Çok övüyorlardı. Baya beğenmiş millet." Diyerek elimde gösterebildiğim kadar filmi gösterdiğimde Pavel itiraz etmeden filme basmıştı. Filmin adı the notbook'tu. İçeriğini okuduktan sonra da baygın bakışlarını üzerime çevirmişti Pavel.

"Bu ne kızım, bu yaştan sonra romantik film mi izleyeceğiz?" dedi burun kıvırarak filme bakarken. Göz devirmiştim bu dediğinin üzerine. "Gören sanacak emekli. Ne olur Pavel Bey imajınız mı çizilir? Söz kimseye söylemem bak." Alaylı bakışlarımı ona çevirdiğimde yalandan yalvarıyormuş gibi yapıyordum bir yandan da.

Pavel bana göz devirerek filmi açtığında kocaman gülümsemiştim. Dediğime gelmişti sonunda. Başımı geriye yasladığımda koluna denk geliyordu ama umursamamıştım. Rahatça filmi izleyip uyumak istiyordum. Parmaklarımı kullanabildiğim kadarıyla da aforozu sevmeye devam ediyordum.

Yarım saatin sonunda gözlerimin yavaş yavaş gittiğini hissediyordum ama uyumamam gerektiğini de biliyordum. "Ne aşklar var be," diye mırıldandım kendimi uyanık tutmak adına. "Bunlar film sadece Afra." Pavel'in sinir bozucu sesi kulağıma dolduğunda göz devirmeden edememiştim.

"Yani? Güzel işte. Hem gerçekte de var böyleleri." Dediğimde Pavel'in bakışları bana dönmüştü. "Tecrübeyle sabit diyorsun yani?" Tek kaşı havadaydı ve tipi o kadar komikti ki, kahkaha atmaktan alıkoyamamıştım kendimi.

"Hayır tabi ki. Lisede bir çocuktan hoşlanmıştım. Şimdi sorsan adını bile hatırlamam da o zamanlar büyük aşk sanıyorum tabi. Sonra benim bunu sevdiğim bir şekilde gitmiş kulağına. Artık kitabıma karaladığım şeyler de mi gördü nerede gördü bilmiyorum. Okulun ortasında dalga geçmişti benimle. Ben hüngür şakır ağlamıştım tabi. Sonra da nakil aldırıp gitmişti, bir daha da görmemiştim. O günden beri tövbe ettim yani. Ama böyle izleyince mutlu oluyorum. Annemle babam geliyor aklıma."

Kocaman gülüşüm ve parladığından emin olduğum gözlerimle ilk kez birine kendime dair bir anıyı anlattığımı fark ediyordum. İlk kez birine 'acaba benimle dalga geçer mi' diye düşünmeden kendimi açabiliyordum ve gülüşümü gizleme gereği duymuyordum.

Anlattıklarım bittiğinde gülüşüm yüzümde asılıyken, Pavel'in sırıtarak yüzümü süzdüğünü ve gülüşüme baktığını fark ettim. Bu kendimi düzeltme ihtiyacı uyandırmıştı bende. Boğazımı temizleyerek önüme döndüğümde bakışlarını hala üzerime hissediyordum.

"Öyle işte. Hadi aç, izleyelim." Bana öyle bir bakmıştı ki, utanmıştım. Yanaklarımın kızardığında emindim. Başını salladı neyse der gibi. "İzleyelim bakalım." Sırıtarak kurduğu cümlenin sonunda filmi açmıştı.

Yine sessiz geçen bir saatin sonunda bu kez yanaklarım ıslanmıştı ağlamaktan. Filmin sonu üzücü bir hal alıyordu ve ben bu aralar ağlamaya çok müsaittim.

"Afra gözünü seveyim, buna mı ağlıyorsun?" Diyen Pavel'e yandan bir bakış atarak yeniden önüme dönmüştüm. "Dua et elimi kullanamıyorum, yoksa dövmüştüm seni çoktan." Sitemli sesime karşılık oflamıştı Pavel.

"Filmi açan aklımı sikeyim." Diye homurdandı Pavel. Ona bir şey demeden filmi izlemeye devam ederken gözyaşlarımı koluma silmeye çalışıyordum.

Artık filmin sonuna yaklaştığımızda ben ağlamayı bırakmıştım. Mayışmıştım bile çoktan. Birkaç kez kafam yasladığım yerden düşüyordu ki, Pavel buna engel olmuştu.

"Hadi, uyku vakti." Diyerek ayaklandı Pavel. Beni de kolumdan tutarak yavaş olmaya özen göstererek kaldırdığında gözlerimi açamaz haldeydim.

"Pavel..." demiştim adım atmaya çalışırken. Pavel ellerini kollarımdan çekecekti yürümem için ama sendeleyince işler istediği gibi gitmemişti. "Söyle." Demişti beni kucağına alırken.

"Sütyenim ne renkti?" Pascal'a kızıyordu ama asıl bakan oydu. Biliyordum. "Ne?" diye sordu bir anda sormama şaşırdığını belli edercesine. "Sütyenim diyorum. Pascal'a kızdın ya o kadar. Sen söyle rengini."

"Bilmiyorum Afra, bakmadım." Merdivenleri tırmanıyorduk şimdi. Benim başım onun çıplak omzundaydı ve gözlerim çoktan kapanmıştı. Kokusu buram buram burnumdaydı şimdi. "Yalancı Pavel. Yalancı Pavel. Yalancı Pavel." Kendi kendime sayıklamaya başladığım sırada sırtım çoktan yumuşak zeminle buluşmuştu. Eş zamanlı burnuma aşinası olduğum koku dolduğunda gözlerimde huzurla bir perde inmişti.

"Yalancı değil Pavel." Demişti Pavel beni bırakırken. Gülmüştüm bu dediğinde. Arkasını dönüp gittiğini hissettiğimde güç bela aralamıştım ağzımı. "Pavel..."

"Söyle Afra." Demişti o da bıkkınlıkla. Boş verdim bu bıkkınlığını. "Ellerim çok acıyor. Ama annen için değer bence. Özür dilediğimi söyle ona. O bunu hak etmemişti."

Kızıyordum kendime devamlı. Dinlemeden etmeden yırtmıştım fotoğrafı.

"Sende hak etmedin. Özür dilerim Afra."

Ellerimin kesilmesini hak etmediğimi mi ima etmişti? Özür dilediği konuyu anlamamıştım ama hak etmediğim kesinlikle bugün yaşananlar değildi.

♠️

Gözlerimin üzerinde büyük bir ağırlık vardı sanki. Açmak istiyordum ama açamıyordum. Üzerimde hala bir yorgunluk vardı ve uyumak istiyordum ama kalkmam gerektiğini biliyordum.

Refleks olarak ellerimi gözlerime götürerek ovacağım sırada ellerim öylesine derin sızlamıştı ki, acıyla inleyerek uyanmıştım. Dirseklerimden destek alarak doğrulduğumda gözlerimi zar zor açabilmiştim.

"Günaydın." Kulağıma dolan sesle başımı yana çevirdiğimde yatağın çaprazında kalan koltukta oturan Pavel'le karşılaştım. Perdeler açıktı ve dışarıdan içeri ay ışığı sızıyordu. Akşam olmuştu.

"Pavel?" dedim sorarcasına. Sesim yeni uyandığım için kısıktı ve ellerimi kullanmadan bir yataktan bile kalkamadığım için fazlasıyla sinirlenmiştim.

"Uyuşturucunun yan etki yapmış olma ihtimali varmış. Uykunda ölme diye buradaydım." Bakışlarımı omzumun üzerinden ona çevirdiğimde siyah bir kazak ve siyah bir pantolon giydiğini gördüm. Onun odasındaydık. Bakışları doğrudan gözümdeydi ve yüzünde bariz bir yorgunluk vardı.

"Sen uyudun mu Pavel?" diye sordum çatık kaşlarımla. Başıyla onayladı beni. "Yarım saat falan." Dediğinde kocaman olmuş gözlerle ona baktım. Ben uyuduğumda güneş yeni doğuyordu ve o sahiden yarım saat mi uyumuştu yalnızca.

"Neden?" dedim şaşkınlıkla. "Yatağımdan başka bir yerde uyuyamıyorum." Bakışlarımla etrafımı süzdüm bir anlığına. Yatağın diğer kısmı bozulmamıştı. "Pavel ben koltukta yatardım zaten sen neden beni buraya getirdin ki?" Yerimden doğruldum güçlükle. Dizlerim biraz daha kendine gelmiş gibiydi ama ellerimi kullanamayacak olmam çok sinirimi bozuyordu.

"Yatağa ihtiyacın var gibiydi." Dedi buz gibi bir sesle. Uykusu olduğu belliydi. Elbette yatakta yatmak iyi gelmişti ama onu yerinden etmeme gerek yoktu.

"Söyleseydin keşke böyle bir takıntın olduğunu. Misafir odasında falan yatardım en kötü."

Odadan çıkıp ortak banyoya giderken Pavel'de arkamdan geliyordu. "Bir geceden bir şey olmaz." Arkamdan gelen sesine göremeyeceğini bilerek göz devirdim. "Gözaltların öyle demiyor ama." Alaylı sesimle omzumun üzerinden ona bir bakış attığımda onun benim aksime çok ciddi olduğunu gördüm.

"Pavel iznin olursa tuvalete gireceğim." Dedim sonunda tuvaletin önüne geldiğimizde. "Ellerine bakmak için susmanı bekliyorum da nerede bizde o şans? Pansuman gerekiyor mu diye bakayım önce." Diyerek ellerime uzandı ve kendi avuçlarının içine hapsetti.

Ellerim kanlanmıştı. Şaşırmamıştım aslında. Gerçekten acıyordu. "Halledelim ellerini önce." Diyerek bileğimden tutarak merdivenlere ilerledi. Salonda gidene kadar da bileğimi bırakmamıştı. Devamlı olarak 'biz' diye konuşması, öğrense arkasını dönüp kaçabileceği kadar büyük bir güven inşa ediyordu içimde. Halledelim, halledeceğiz Afra.

Bedenimi koltuğa attığımda sırtımı yasladığım yerde aforozu gördüm. Sızlayan ellerimi umursamayarak başını okşadım yavaşça "Normalde insan sevmez. Kendini de sevdirmez. İstisnasın." Dedi Pavel elinde küçük çantayla salona geri döndüğünde.

"Dün sabah Silva'nın kucağında görmüştüm ama." Ellerimi ona doğru uzatmış, pansuman yapmasını bekliyordum. Yavaşça sargı bezlerini çıkardı. "Silva kedisini kaybetti. Aforoz yüzünden dikişli yaraları olsa da razı hepsine." Ardından bir şeyler damlattığı pamuğu dikişlerime sürdü.

"Dayanamıyorum ben öyle hayvanlar ölünce. Silva Allah bilir ne hale gelmiştir." Düşünmek bile istemiyordum açıkçası. "Vejetaryen oldu işte." Dedi Pavel dikişlerime yara bandı takarken. "Nasıl yani?" Arada ki bağlantıyı kuramamıştım açıkçası.

"Silva'nın kedisini gözünün önünde kestiler."

Kocaman olmuş ağzımla ona baktığımda gayet normal bir şey söylüyor gibiydi. Ya da bu olayı duymaya alışmıştı. Bilmiyordum ama benim kadar şaşırmamıştı.

"Ne? Ciddi misin sen?" kim yapardı ki böyle bir caniliği? Ne istemiş olabilirlerdi bir hayvandan?

"Maalesef." Dedi Pavel elime sargı bezlerini sararken. Gözlerim dolmuştu bile çoktan. Bakışlarını yüzüme çevirdiğinde derin bir nefes çekti ciğerlerine çatık kaşlarıyla beraber.

"Yine ne oldu?" sitemkâr sesi bıkkınlıkla dudaklarından çıktığında sol gözümden çoktan bir damla yaş akmıştı bile. "Ya kedisini kesmişler diyorsun, kalkıp göbek mi atayım Pavel?" Ve hıçkırmıştım da hemen ardından.

"Tamam da kızım kaç sene önce ki olay, kız bile üzülmüyor bu kadar. Ağla diye anlatmadım dilimi sikeyim, ağla diye anlatmadım." Pavel elini sinirle yeni uzamaya başlayan saçlarından geçirip ayağa kalktığında bende yanaklarımı siliyordum.

"Ağladım ama işte." Omuz silktim bir çocuk gibi. Gerçekten konu hayvanlar olunca dayanamıyordum. "Görüyorum hatırlatıp durma." Pavel kullandığı eşyaları yerine koyarak çantayı masaya bıraktığında ellerini beline koyarak bana çevirmişti bakışlarını. "Hadi kalk tuvalete. Elini yüzünü yıkayacağız."

Yine 'biz'.

Kocaman açıldı gözlerim. "Ne alaka canım? Ben yıkarım kendi elimi de yüzümü de." Ayağa kalktım ve yanından geçerek salondan çıktım. Arkamda sabır dilediğini duyabiliyordum ama umurumda değildi. "Yeni pansuman yaptığım ellerine bir damla su değerse sana ne yaparım biliyor musun Afra?"

O da peşimden geliyordu. Birlikte çıkmıştık merdivenleri. Lavabonun önüne geldiğimizde kapıyı kapatmaya çalışmıştım ama iri cüssesi buna engel olmuştu. "Ne yaparsın? Beni de mi öldürürsün?" Kimseyi öldürmediğini biliyordum. Yalnızca uğraşmak hoşuma gidiyordu.

"Siyahtı." Dedi Pavel bir anda. Anlamaz bakışlarımı gözlerine diktim ve kafamı salladım eş zamanlı. "Ne siyahtı?"

"Sütyeninin rengini sormuştun ya. Siyahtı." Yüzünde pişkin bir sırıtış, gamzesi ben buradayım diyor, gözleri sırıttığı için kısılıyor ve ben onu öldürmemek için kendimi zor tutuyorum.

"Ya Pavel bakmadım demiştin! Sapık mısın ya? O halde ona mı baktın sen?" kapıyı aralamış, ona sövüyordum. Bir anda bedenini içeri atıp kapıyı ardından kapattığında kapıyla Pavel arasında kalmıştım.

"Uğraşırım senle Afra, itiraz etme bir kere de." Gözlerimin içine baka baka kurduğu cümleye daha fazla karşı çıkmak istemedim çünkü bu konuda uğraşırsa utançtan yerin dibine girerdim.

"Tamam." Dedim göz devirerek. Lavabonun yanına yaklaşıp başımı eğdiğimde o da hemen yanımdaydı. Önce önüme dökülen saçlarıma ellerini geçirdi ve benim kalbim o anda bedenimi terk etmeye çalışıyordu.

Saçlarımı ensemde toplayarak önüme gelmesine engel olduktan sonra suyu açmıştı. Birkaç saniye eliyle suyu kontrol ettikten sonra ılık olduğuna emin olduktan sonra yüzümü yıkamıştı.

Yumuşak hareketlerle, bastırmadan yüzümü yıkadıktan sonra suyu kapatmıştı ve ben başımı kaldırdığımda yüzüme bir havlu sarmıştı.

"Aşağıda bekliyorum, kahvaltı yapacağız." Deyip banyodan çıktığında ona bir şey demeden kapattım kapıyı. İşlerimi hallettikten sonra çıkıp merdivenleri inmiştim.

Mutfaktan gelen kokular burnuma dolduğunda gülümsemeden edememiştim. "Sen nereden biliyorsun yemek yapmayı?" diye sordum bar taburelerinden birine geçerken. "Annem öldükten sonra babamın ev için tuttuğu kadının yemeklerini beğenmemeye başladım. Annem de az buçuk öğretiyordu zaten. Kendi kendime öğrendim devamını."

Sırtı bana dönüktü. Tezgahta bir şeylerle uğraşıyordu. Göremeyeceğini bilsem de başımla onayladım onu. Bu konuda daha fazla yorum yapmamı o da istemezdi bence.

"Sen nasıl öğrenemedin yemek yapmayı?" diye soran oydu bu kez. Güldüm bu dediğine. "Bir de bana önyargılı dersin. Çok güzel tatlı yaparım ben. Yemek de yapıyorum tabi ama tatlılarımı daha çok beğeniyorlar."

Küçükken annem her mutfağa girdiğinde peşinden giderdim bende. Özellikle yaptığı tatlılar dikkatimi çekerdi. Babamda zaman zaman ona eşlik ediyordu ve onları izlemek gerçekten çok zevkli oluyordu.

"İnanasım gelmedi." Pavel'in alaycı sesine görememesine rağmen dil çıkardım arkasından. Saat kaçtı bilmiyordum ve telefonum da yanımda değildi. Bana ait tek şey altımda ki pijamaydı şu anda.

"Ne zaman gideceğiz? Saat geç oluyor gibi." Ayağa kalkıp onun yanına geçtim ne yaptığına bakmak için. "Yemek yedikten sonra çıkacağız."

O kadar odaktı ki yaptığı şeye, evde top patlasa dönüp bakmazdı sanki. "Yardım edeyim mi?" diye sordum bakışlarımı tezgahta gezdirirken. Pankek yapıyordu.

"O ellerle mi yardım edeceksin Afra?" dedi ellerime ters bir bakış atarak. "Aman iyi be." Homurdanarak eski yerime geçmiştim.

"Dün geldiğimizde dövüşmüş gibiydin." Bir soruydu aslında bu. Evde nasıl o kadar dövüşebilmişti ki?

"Misafir odası yok. Boks torbası var onun yerine." Gözlerim kocaman açılmıştı. Her ne kadar Alena'yla konuştuktan sonra karar verelim desem de bir yanım burada kalacağımdan emindi sanki. Tabi ki salonda yatmam sıkıntı değildi ama misafir odası olmaması şaşırtmıştı.

"Neden misafir odan yok ki?" diye sordum aynı şaşkınlıkla. "Misafirim yok çünkü." Dediğinde şaşkınlığım giderek artıyordu. Pavel'in benden çok tanıdığı vardı. Emindim buna. Benim evimde bile misafir odası varken onda olmaması şaşırtıcıydı. "Silva ve Pascal?" diye sordum bu kez.

"Pascal'la ortaokuldan beri tanışıyoruz. Zahmet olacak koltukta yatsın. Silva da evinden başka yerde kalamaz. Çok nadir." Bana dönmeden, işlerine devam ederek anlatıyordu her şeyi ve Pavel'le tanıştığımız ilk andan beri neredeyse ilk defa bu kadar düzgün sohbet edebiliyorduk. Örgüt yoktu. Ölüm yoktu. Aileler yoktu. Hesap sormak yoktu.

"Çok misafirperver bir insan değilsin yani?" Alaylı sesime karşılık burnundan güldüğünü duymuştum. Benim de yüzümde ufak bir gülümseme vardı. "Adamına göre." Dediğinde gülmeden edememiştim. "Ben burada kalırsam? O zaman misafirperver olacak mısın? Hayır bileyim de ona göre karar vereceğim." Şaka yapıyordum. Tabi ki böyle bir durumda rahatlığımı düşünmüyordum.

"Yatağımda yattın Afra. Bence ötesini sorgulama." Kaşlarım çatılmıştı söylediği şeyle. Yatağında yatan ilk kişi olamazdım. Pavel yakışıklı bir adamdı ve hiç konuşmadığımız aşk hayatının ne kadar renkli olduğu tahmin edilebilir bir şeydi. O yataktan çok kız geçtiğini düşünmüştüm nedensizce.

"Yatağa attığın kızlara da böyle diyor musun?" şakayla karışık sormuştum bunu. Yatağa attığı kız olarak görmüyordu beni, biliyordum. Ama aşk hayatını merak etmiyor da değildim.

"Kimseyi yatağa attığım falan yok Afra." Bıkkınlıkla kurmuştu bu cümleyi önüme bir kupa koyarken. "Yatağa kadar dayanamıyorum diyorsun yani?" Şansımı zorluyordum sanırım. Böyle üstü kapalı cevaplar vermesi daha da meraklandırıyordu beni.

"Çok terbiyesiz bir şey oluyorsun." Dudağının kıvrılan kenarı yeniden kadrajıma girdiğinde bu kez önüme pankek koymuştu. "Ama sende üstü kapalı cevap veriyorsun. Hayır yatağımda yattın diye şov yapıyorsun bir de. Allah bilir kaç kız geçti oradan. Yalan olmasın diye diyorum yani." Pavel dediğime inanmamış bir bakışla bana döndüğünde dudağının kenarı hala kıvrıktı. Keyif alıyordu böyle sorular sormamdan.

"Hiç geçmedi Afra. Yatağımda benden başka kimse yatmamıştı bu zamana kadar. Odaya kadar dayanamayacağım bir kadınla da tanışmadım hiçbir zaman." Kendine de omlet yapmıştı. Karşımda yerini aldığında elinde de kahvesi vardı.

"He odaya kadar dayandıysan iyi. Oda çok fark etmiyor sonuçta." Pankeklerime çikolata sürerken ne saçmalıyordum bilmiyordum ama Pavel'in gamzesi yine meydandaydı.

"Afra," dedi uyarır bir tonda. Son hecesini güzelce uzatmıştı ismimin. Pankekten bir ısırık aldığım sırada "Hm," diye mırıldandım. "Kimseyle birlikte olmadım. Merak ettiğin buysa, sus artık." Bana sus diyordu ama ben keyif aldığını yanağında ki gamzesinden anlayabiliyordum.

Evin her yeri bembeyazdı. Özellikle mutfak çok hoşuma gitmişti. Tam istediğim şekildeydi. İnsana huzur veriyordu. Pavel bu beyazlığın içinde kocaman bir siyahtı.

"Ay ne merak edeceğim, bana ne. Öyle sohbet olsun diye." Dediğimde yalan olduğunun anlaşılmamasını diliyordum. Nedensizce deli gibi merak etmiştim. Sonuçta yakışıklı bir adamdı ve ağzı da iyi laf yapıyordu. İstese misafir odasını sırf bunun için fantezi odası bile yapabilirdi. Belki de yapmıştı ama bana söylemiyordu.

"Eminim öyledir de sen ne yapıyorsun?" dedi kaşlarıyla bıçak tuttuğum elimi işaret ederken. "Ne yapıyorum?" benim de bakışlarım ellerime düşmüştü. "Acımıyor mu?" sorusuna ağzımda ki lokmayı bitirip cevap verdim.

"Sızlıyor. Hatta çok sızlıyor ama kullanabiliyorum bir şey olmaz." Dediğime inanmamış gibi tek kaşını kaldırarak bakmıştı bana. "Ya gerçekten. Hem ağrı kesici de içeceğim birazdan, bir şeyim kalmaz." Konu elim olunca ciddileşmişti bir anda. Başıyla onayladı bu kez dediğimi.

Bakışlarım kaşına takıldı. "Senin kaşın nasıl oldu?" diye sordum merakla. Dün gerçekten çok kanıyor gibi gelmişti gözüme. Yara bandıyla geçeceğine emin miydi? "Önemli bir şeyi yok. Silva'ya gösterdim. Pansumanla geçer dedi." Başımla onayladım onu yemeğime devam ederken. Bir yandan da Alena'yla ne konuşacağımı hesap etmeye çalışıyordum kafamda. Geriliyordum düşündükçe. Aklımda devamlı arkasını dönüp gitmesi oynuyordu.

Pankeklerden birkaç tane yemiştim. Tabakta duruyordu ancak daha fazla yiyebileceğimi sanmıyordum. Ballı sütümü de bitirmiştim. Ayağa kalktım. Benim hareketlenmemle Pavel'in bakışları bana dönmüştü. "Silva'nın verdiği ilaç nerede?" diye sordum etrafıma bakarken.

"Yemeğini bitir." Emrivaki sesiyle yemeğimi gösterdiğinde cıkladım. "Doydum valla daha yiyemem. Sen bitir." Diyerek pankeklerin olduğu tabağı Pavel'in önüne ittim. "Ben şeker yemem." Diyerek reddetti pankekleri.

"E niye yaptın o zaman? Hem bir insan nasıl şeker yemez ya? Su sevmemek gibi bir şey bu." Dediğimde Silva'nın da böyle demesi gelmişti aklıma. Güldüm kendi kendime.

"Sen ye diye yaptım. Şeker hassasiyetim var." yine bıkkınlık ses tonunu ele geçirmişti. "He." Diyebildim sadece. Şeker hassasiyeti olduğunu bilmiyordum.

"Tamam birkaç tane daha yiyebilirim sanırım." Benim için yapmıştı sonuçta. Zorlamaktan zarar gelmezdi. "Bu arada evden ilaçlarımı almam gerekiyor. Üzerimi de değiştireceğim." Dediğimde bakışları keskin bir şekilde bana döndü. "O ilaçları içmezsen ne oluyor Afra?" Sesi bir anda ciddileşmişti. Anlam verememiştim ama cevapladım. "Kriz işte. Bayılıyorum. Ellerim falan titriyor, nefes alamıyorum."

Başıyla onayladı bu dediklerimi sessizce. "Yemeğini bitir, gidip alırız."

Yine 'Biz'.

"Hep böyle mi olacak? Yani sürekli tetikte ve bir arada olmamız mı gerekecek?" Utana sıkıla sormuştum bu soruyu çünkü ondan rahatsız olduğumu düşünmesini istemiyordum. Aksine, onun bu kadar karmaşık bir hayatı varken bir de benimle uğraşsın istemiyordum.

"Biraz dayanacağız." Başımla onayladım onu. Yemeğimi yemeğe devam ettim. O yemeğini bitirmiş, sigara yakmıştı. Güç bela yemeğimi bitirdiğimde ayağa kalktım yeniden. "Eline sağlık, çok güzel olmuş." Gözlerine dikmiştim gözlerini. Dirseklerini masaya yaslamış, bir elinde sigarası tütüyordu.

"Afiyet olsun. İlacın ikinci çekmecede." Dedi bakışlarıyla çekmeceyi gösterdiğinde. Kendime su doldurup ilacı içtim. Ardından arkama döndüm. "Gidelim mi?" Benim evime gidecektik önce.

"Gidelim." Sigarasını söndürüp kalktı yerinden. Ben mutfaktan çıkmışken o tezgâha bıraktığım bardağa su doldurup kafasına dikmişti. Beni göremeyeceği bir yerdeydim ve şok olmuştum bu hareketine. Neden bilmiyordum ama garip gelmişti. Olduğum yere gelmeye başladığını gördüğümde kapıya doğru yürüdüm hızlı adımlarla.

Evden çıktığımda Pavel'in yanıma gelmesini bekledim. Kapısı açık evime girdiğimizde ise yüreğim ağzımda atıyordu. Adamın boğazıma dayadığı, yüzümde gezdirdiği bıçağın soğuk metali hala nabzımdaymış gibi hissediyordum. Yerde ki kurumuş kan lekelerine daldı gözlerim ve o anda ekstra sızladı ellerim.

"Hadi Afra." Dedi Pavel elini sırtıma yerleştirip yürümeme yardımcı olurken. Bakışlarımı yerden çekip merdivenleri çıktım hızlıca. Pavel alt kattaydı. Aceleyle üzerimi değiştirdim. Koyu gri, bol paça bir eşofman giymiştim altıma. Üzerime de beyaz, düşük omuzlu bir kazak geçirmiştim. Üzerime almayı düşündüğüm deri ceketim Pavel'in arabasında kalmıştı. O yüzden telefonumu cebime atarak odamda ki lavaboya girdim.

Birbirine girmiş koyu kumral saçlarımı taradım önce. Dağınıklığını gidermek için salaş bir şekilde ördüm. Yeşillerim hala kırmızılığını koruyordu ve yüzümde ki yorgunluk kendini belli etmekten utanmıyordu.

Yüzüme yapabileceğim bir şey yoktu. Çıktım odadan. Hızlı olmaya özen göstermiştim çünkü her an biri evi basacak gibiydi. Hızlı adımlarla merdiveni indiğimde Pavel'in lavabonun kapısına yaslanmış bir şekilde yerde ki kanları izlediğini gördüm.

"Hazırım ben." Dedim onu es geçip mutfağa giderken. İlaçlarımı alarak ayakkabılığa doğru ilerledim ve asılı olan çantamın içine ilaçlarımı ve telefonumu atarak çantayı boynumdan geçirdim.

"Afra," dedi Pavel yorgun bir sesle. Bakışları hala kanlardaydı. Gözlerini alamıyor gibiydi. "Özür dilerim."

Ona senin yüzünden başıma bir şey gelsin istemiyorum demiştim. Muhtemelen kendini fazlasıyla suçlu hissediyordu bu yüzden. Bir bakıma onun yüzündendi ama ben bunları göze alarak bu yola çıkmıştım sonuçta.

"Baban beni ilk kaçırmaya çalıştığında anlamıştım aslında." Diye mırıldandım yanına geçerken. Benimde bakışlarım yerde ki kanlardaydı.

"Babanı ve örgütü göze alarak senin yanında kalmak istedim. Başıma gelenler yüzünden seni suçlayamam çünkü beni buna sen atmadın. Ben kendi ellerimle kendimi kana buladım."

Bakışları bana döndü sonunda. Benimde eş zamanlı gözlerim kahveleriyle buluşmuştu. Kendini suçlamasını istemiyordum. "Benim yüzümden sana bir şey olursa kendimi affetmem dedin ya, her şey benim yüzümden oldu Pavel. Sen sadece sebeptin onlar için. Özür dilemene gerek yok. Senin yaptığın onca şeyi Alena bile yapmadı."

İçini rahatlatmak istiyordum çünkü bunu kafasına takmış gibiydi. Elbette ellerim çok acıyordu ve dün geceyi asla unutmayacaktım. Ama bunun sorumlusu Pavel değildi ve kendi yediğim bokun suçunu Pavel'e atamazdım.

Pavel uzun sayılabilecek bir süre yalnızca gözlerime baktı ve derin bir nefes çekti ciğerlerine. "Gidelim." Dedi hemen ardından da. İtiraz etmeden peşine takıldığımda ikimizde evden çıkmıştık. Aslında özür dilemesine bile şaşırmıştım çünkü bu bile bir duygu belirtisiydi. Bu konuda kendini suçladığını bana göstermesine şaşırmıştım doğrusu.

Garajın önüne geldiğimizde ikimizde arabaya binmiştik. Durgundu Pavel. Saatlerce uyumamıştı, muhtemelen ondandı bu uykusuzluğu. "Yolu tarif et." Dediğinde telefonundan bir numarayı çaldırıyordu.

"Soldan dön, iki sokak ötede bir kafe var, oradan gireceğiz." Beni başıyla onaylayıp telefonu kulağına götürdü. "Peşime takıl." Dedikten sonra telefonu kapattığında Pascal'la konuştuğunu anlamam uzun sürmemişti.

"Onların neden geldiğini hala anlamadım." Diye mırıldandım. Çünkü gerçekten anlam veremiyordum. Hep birlikte Alena'yla konuşmamız neye yarayacaktı ki?

"Alena'nın içinde olduğu cam oda Lazar'ların odasıydı. Silva ve Kartal, Lazar'lardan. Dövüştüğüm adamda Lazar'lardandı. Alena'nın bir ilgisi olduğu belli. Ayrıca onu görmeni istedi Afra. Örgüt peşine düşecekse bunda Alena'nın da parmağı var."

Oflayarak önüme döndüm sinirle. Kafam allak bullaktı gerçekten. Lazarlar dediği kimdi onu bile anlamıyordum ki. Alena'ya ne diyeceğim de giderek silikleşiyordu zihnimde.

Kafa dağıtmak için uzanıp radyoyu açtım. Pera'nın sesi kulağıma dolduğunda gülümsedim istemsizce. "Derine dalmadım, hiç usanmadım. Hiç acımadan yüreği dağladım. Adını anmadım hiç konuşmadım. Kimse bilmedi seni hep sakladım."

En sevdiğim şarkılardan biriydi ve normalde birinin yanında şarkı söylemeye utanmama rağmen ilk söyleyişimde güzel söylediğimi düşündüğü için Pavel'in yanında utanmamıştım.

"Beni bilen biri der itin teki, beni sen bilirsin, bir tek sen anlarsın." Pavel'de benim gibi şarkıya eşlik ettiğinde kocaman olmuş gözlerimle ona dönmüştüm. Normalde sesi sertti. İstese bir insana ninni gibi de gelebilirdi mermi gibi de. Ama bu şarkıya sesi çok güzel uymuştu.

Önüme döndüm kaçamak bakışlarımı üzerinde gezdirmeye çalışırken. "Yaramı sararsın, uykuma rüyasın. Kimse bilmesin, sen benimlesin." Bu kısmı ikimiz birlikte söylemiştik ve o gözlerini bir kez bile yoldan ayırmamıştı. Gayet rahat bir şekilde arkasına yaslanmıştı ve mırıldanışında bile sesi çok güzeldi.

Şaşkınlığımı gizleyemeden ona çevirdiğim bakışlarımı yola çevirdim yeniden. "Senin güzelmiş." Diyen bendim bu kez. Ona bakmasam da burnundan güldüğünü duymuştum. Gözlerim dikiz aynasına çarptığında Pascal'ın arkamızda olduğunu gördüm.

"Silva ve Pascal abi kardeş falanlar mı? Çok benziyorlar." Diye sordum Pavel'e ona dönerken. Gerçekten benziyorlardı. İkisinin de gözleri masmaviydi ve saçları siyahtı.

"İnsan sevdiğine benzermiş." Dedi Pavel bir anda. Gözlerim kocaman oldu. "Sevgililer mi?" beklemiyordum açıkçası çünkü hiç sevgili gibi değillerdi. "Eski."

Şaşkınlığım iki katına çıkmıştı şimdi. Sevgili olmuş bir de ayrılmışlardı. "Neden eski?" ağzım bir karış açıktı. Şok olmuştum gerçekten. O kadar beklemiyordum ki, onları gördüğüm ilk andan beri akraba olduklarını düşünüyordum yalnızca.

"Onu da Silva'ya sor." Dedi Pavel. Gerçekten çok merak etmiştim şimdi. Silva'ya sorsam bana anlatacak kadar yakın görmezdi beni. Merak etmiştim tabi ama bu Silva'ya soracağım anlamına gelmezdi.

Silva deyince aklıma sadece kedisi geliyordu.

"Şok oldum ya." Diye mırıldandım. "Belli, ağzını kapat." Dedi Pavel bana yandan bir bakış atarak. Ona göz devirip ağzımı kapattığımda Alena'nın evine yaklaşmıştık. "Buradan sağa dön, sağdan ikinci ev." Diyerek elimle yolu gösterdim.

Pavel bir şey demeden tarif ettiğim yola girdiğinde Pascal'da arkamızdan geliyordu. Gösterdiğim evin önünde durduk. "Alena'nın haberi var mı?" diye sorduğumda başıyla onayladı beni.

Pavel arabayı park ettiğinde Pascal'da hemen arkamıza park etmişti. Hepimiz eş zamanlı arabadan indik. Yüreğim ağzımdaydı şimdi. Ne yapacaktım? Ne diyecektim ona? Neden gittiğinin hesabını mı soracaktım yoksa bir örgüte üye olduğunu benden gizlemesinin hesabını mı?

Önümde birleştirdiğim ellerimle oynadığımı, daha doğrusu onlara işkence ettiğimi Pavel uzanıp ellerimi birbirinden ayırdığında anlamıştım. "Dikiş atsın istiyorsun herhalde." O kadar gergindim ki acısını bile unutmuştum. Ağrı kesici işe yarıyordu ama yeni içtiğim için sızısı hala vardı.

Ona bir şey demeden önüme döndüğümde kapının eşiğine gelmiştik. Pavel uzanıp kapıyı çaldığında arkamdan bir el uzanıp omzuma dokundu. Arkama dönüp baktığımda Silva'nın sıcak gülümsemesiyle karşılaştım. Ona aynı şekilde gülümseyerek karşılık verip yeniden önüme döndüm.

Sonunda kapı açıldığında Alena karşımdaydı. Ela gözlerini üzerime dikmişti. Sarıya kaçan açık kumral saçları tepesinde topuz şeklindeydi. Üzerinde rahat bir eşofman takımı vardı ve geri çekilerek içeri geçmemiz için bize yol açtı.

Pavel belimden hafifçe ittirerek içeri girmeme destek olduğunda ben gözlerimin dolmaması için uğraşıyordum. Derin bir nefes alarak içeri geçtim ve yerini ezbere bildiğim koltuklardan birine attım kendimi. Diğerleri de arkamdan geldiğinde Alena kapıyı kapatmış, yanımıza gelmişti. Yüzüne bakamıyordum. Bakarsam ağlayacağımı biliyordum.

"Ne içersiniz?" diye sordu Alena bakışlarını bizim üzerimizde gezdirirken. Pavel yanıma oturmuştu. Pascal tekli koltuğa bedenini attığında Silva'da onun yanına, kol kısmına yaslamıştı kalçasını.

"Çok kalmayacağız sağ ol," dedi Pavel öne eğilip dirseklerini dizlerine yaslarken. Alena da kendini tekli koltuklardan birine atmıştı şimdi. Devamlı kucağımda birleştirdiğim ellerimle oynuyordum. Kafamı dağıtmaya çalışıyordum.

"Afra," dedi Alena. Bakışlarımı güç bela yüzüne çıkardığımda yüzünde buruk bir tebessüm sezdim. "Yeşil çay falan yapayım mı? Ya da başka bir şey?" dediğinde başımı iki yana salladım gözlerimi gözlerinden çekmeden. Hiçbir şey demedim, diyemedim.

Alena'nın düşen suratını fark etmiştim ama umursamadım. Çünkü dün de o beni umursamamıştı. "Evet sizi dinliyorum." Diyerek yeniden bakışlarını bizim üzerimizde gezdirdi.

"Örgütte yalnızca bir soytarıydın. Nasıl bir anda Lazar'ların odasına çıktın?" dedi Pavel. Soytarı kelimesiyle gözlerim kocaman açılmıştı ve böyle dediği için onu uyarmak istemiştim. Ağzımı açacağım sırada gözlerini yumdu hafifçe bana bakarak. Sorun yok der gibiydi. Soytarı da örgüte dahil bir isim falan mıydı?

"Ailelerden birinin odasına çıkmak için kart sahibi olmamız gerektiğini bilmiyordum." Dedi bakışları bana dönerken. Bana diyordu. Pavel'in odasına girdiğim için bana diyordu.

"Afra'yı ben soktum örgüte. Ailesinin ölümünü araştırıyordu. İşine yarar bir şeyler bulsun diye ben soktum örgüte." Pavel'in söylediği şeyle bir sürü bina yıkmıştı gönül şehrimde. Yalan söylüyordu. Gizlice girdiğimi söylemiyordu. Beni korumaya çalışıyordu. Ve bu ellerime daha çok işkence etmeme neden oluyordu.

"Sen soktun öyle mi? Neden yaptın bunu Pavel? Örgütün Afra'nın peşine düşeceğini biliyordun, Kara'nın da öyle. Neden bile bile ateşe attın Afra'yı?" Alena'nın sesi giderek yükseliyordu ve bu dediklerinden sonra hak vermiştim ona aslında. Doğru söylüyor olabilir miydi?

"Kara Afra'yı kaçırmaya çalıştığında Afra bir örgüte üye olduğumu bilmiyordu bile. Afra ilk kez örgüte girdiğinde benim yanımda olduğu için dokunmaya götleri yemedi. Dün sen çıkana kadar her şey kontrolümüz altındaydı." Kafam o kadar karışıktı ki, başımı kaldıramıyorum gözlerimin daldığı yerden. İkisinin sesleri dönüp duruyordu kafamda.

"Elleri neden sargılı?" dedi Alena bu kez ellerimi işaret ederek. "Kara yüzünden." Pavel'in bunu söylerken ne kadar isteksiz olduğunu ve zamanı geri almak istediğini anlıyordum. Dili varmıyordu babasından böyle bahsetmeye.

"Bir de bana suç mu atıyorsun? Baban kızın ellerini keserken neredeydin Pavel?" Alena birden ayağa fırladığında bu kez ayağa kalkıp konuşan ben olmuştum.

"Sen neredeydin Alena? Annemin otopsi raporunu bulduğumda, kriz geçirip ellerimi ve dizimi kestiğimde, annemin nasıl öldüğünü öğrendiğimde, ellerim kesildiğinde ve henüz birkaç haftadır tanıdığım insanlar yardımıma koştuğunda sen neredeydin Alena?"

Bir insanın varlığının yanında olması yetmiyor sonuçta, uzanıp ruhunu sarabilmeli ve seni boğan elleri kesebilmeli.

Omuzları düştü Alena'nın. Bana cevap vermek için ağzını açacaktı ki ona izin vermedim. "Niye arkanı dönüp gittin? Seni dinlemeyip Pavel'in yanında durduğum için mi? Onun peşinden örgüte gittiğim için mi? Ailemin ölümünü araştırmamda yanımda olan insanı tercih ettim diye mi? Neden arkanı dönüp gittin Alena?"

Sol gözümden bir damla yaş aktı o anda. Sesim titriyordu ve boğazımı saran ellere engel olamıyordum.

"Ne bekliyordun ki? Ailen trafik kazasında öldü dediğinde inanmamı mı? Yıllarca inandım yine inanırım sandın değil mi? Ne zaman söyleyecektin alnından vurulduğunu?" Alena bu dediğimle yerde olan bakışlarını yüzüme çıkarmıştı.

"Hangi mermiyle öldüğünü de gördün mü peki?" onunda gözleri dolmuştu ve aklıma doldurduğu görsel yüzünden birkaç saniyeliğine yumdum gözlerimi.

"Bunu bile Alena, bunu bile biliyordun öyle mi?" Alena yeniden önüne eğdi bakışlarını. "Gördüm. Gördüm ve Pavel'in annesinin fotoğrafını yırttım annemi öldürdüğünü sandığım için. O yüzden kesildi bu ellerim. O yüzden birinde 10 birinde 11 dikiş var Alena."

Ellerimi göz hizasında kaldırmıştım daha net görebilmesi için. "Pavel'i dinlemediğim için ellerimde 21 tane dikiş var Alena. Şimdi nasıl eminsin onun yapmadığından diyeceksin. Nasıl inandın daha dün tanıştığın adama diyeceksin." Ellerimin tersiyle yanaklarımı sildim.

"Yıllardır evinde yaşadığım kadın arkasını dönüp gidebiliyor, asla olmaz dediğim şeyler oluyor. O adam öldürür seni dedin. Öldüğünü fark etmezsin ama çok kan kaybedersin dedin. Göze aldım Alena. Ailem sandığım kadın bile benden bu kadar şey gizlerken Pavel'den başka şansım yoktu."

Dolu bakışlarıyla kaybolduğu yeri idrak etmeye çalışıyor kız çocuğu. Sağa dönüyor ıssız, sola dönüyor ıssız. Kimse kalmamış yanında, her zaman ki gibi yalnız.

Ailem dediği kim varsa birer birer sırtını deşmiş kız çocuğunun. Güveni kanlı bir mızrak bilmiş, üzerini karalamış geçmişinin çoğunun.

"Onun senden bir şey gizlemediğini mi düşünüyorsun?" dediğinde burnumdan güldüm istemsizce. Sinirden gülüyordum.

"Ailem dediğim kadın gizlemiş, çok mu?" Alena başka bir şey diyemedi. Ben kalktığım yerime geri otururken bakışlarım hala ondaydı. "Şimdi hepsinin sorduğu sorulara paşa paşa cevap ver Alena. Bir kez olsun susma."

Bakışlarımı yeniden önüme eğip ellerime sardım tüm odağımı. "Lazar'ların odasına Serkan sayesinde mi çıktın?" dedi Silva. Alena başını salladı. Silva'nın burnundan gülüşü kulağıma dolduğunda her şeye ne kadar yabancı kaldığımı fark ettim.

"Afra'nın Pavel'den uzak durması gerekiyordu. Eğer dün çıkan adam Pavel'e ikinci yumruğu vurabilseydi, itibarı sarsılacaktı ve örgütün Afra'ya ulaşması daha kolay olacaktı. Afra Pavel'in yanlış yol olduğunu anlayacaktı."

Hayal kırıklığı.
Her yolun daimi çıkışı.

"Afra'nın zarar göreceğini bile bile bu oyunu kabul ettin öyle mi?" Pavel inanamıyor gibiydi. Gerçekten işler söylediği gibi gitseydi, örgüt bana zarar verebilirdi.

"İnanamıyorum sana." Dedim gözyaşlarım yeniden yanağımda yer edinirken. "Şu haline bak Afra. 21 dikiş diyorsun. Örgüt sana bir sik yapmayacaktı."

Güldüm sinirle. "Bu dikişler benim yüzümden oldu Alena. Ellerim kesildiğinde banyodayken Pascal buldu beni. Pavel durmadan pansuman yaptı. Silva dikiş attı elime. Bir bir ilgilendi hepsi. Sen ne yapıyordun? Pavel'den uzak durayım diye basit oyunlar oynuyordun."

Giderek sinirleniyordum ve bir an önce gitmek istiyordum buradan. Yine dönüp buraya gelecektim, burada kalacaktım ama biraz olsun sindirmek istiyorum konuştuklarımızı.

"Afra neyin içinde olduğunu bilmiyorsun." Dedi Alena. Gerçekten komik gelmeye başlıyordu. Dalga mı geçiyordu benimle? "Anlat lan o zaman anlat. Biri de karşıma çıkıp Afra böyle böyle oldu demiyor ki. İkinizde dilinizi yutmuş gibi susup nasıl tükendiğimi izliyorsunuz."

Ayağa kalktım sinirle. "Yiyin birbirinizi." Hızlı adımlarla evin kapısına ulaştığımda Pavel'in "Afra," diye seslendiğini duydum arkamdan ama durmadım. Ona da sinirliydim. Alena'nın da örgütle bağı olduğunu bilmesine rağmen susmuştu, söylememişti bana hiçbir şey.

Kapıyı çarpıp çıktığımda gözyaşlarım durmuyordu artık. Gerçekten yorulmuştum ve böylesine bir ateşin içinde kalmak istemiyorum. Ne nasılsa gelip bana anlatsınlar ve acıma terk etsinler istiyordum.

Arabaların önüne geldiğimde bir anlığına beklemek geldi içimden ama dönüp yürümeye başladım. Kafa dinlemek istiyordum. Ben henüz uzaklaşmamışken evin kapısı açıldı ve içeriden Pascal çıktı.

Ona yandan bir bakış atarak yürümeye devam ettiğimde arkamdan geldiğini hissediyordum. Aramızda ki mesafeye dikkat ederek arkamdan yürüyordu. Ara sıra omzumun üzerinden yerini kontrol ediyordum.

Sokağın sonuna kadar böyle gittiğinde köşeyi döndüğüm gibi duvara yaslanıp gelmesini bekledim. O da köşeyi döndüğünde sanki burada olduğumu biliyormuş gibi hemen bana dönmüştü.

"Ne yapıyorsun?" diye sordum doğrudan kollarımı önümde birleştirerek. "Bir daha seni o halde görmek istemediğim için güvenliğini sağlıyorum." Doğrudan söylemişti. Yüzünde mimik dahi oynamıyordu.

"Sağ ol ama gerek yok. Evim yakın zaten." Dediğimde tek kaşı havalanmıştı. "Hangi evin?"

Doğru, benim bir evim yok.

Oflayarak doğruldum yaslandığım yerden. "Pascal ben ne yapacağım?" yeniden yürümeye başladığımda bu kez yanımdan yürüyordu oda. "Teyzen de kal. Kötü niyetli durmuyor. İyice konuşup halledin, sonra Pavel'le konuşursun."

Buzdandı Pascal'ın suratı. Ama sanki içinde çok yaralı bir çocuk yatıyor gibiydi. Sanki buzdan olmaya zorlanmış gibiydi.

"Soğumuyor içim." Önümde birleştirdiğim ellerime işkenceme devam ediyordum devamlı. "Soğumayacak. Yıllar geçse de için soğumayacak. Ateşle yanıp, kül olmamayı öğreneceksin."

Haklıydı. Tüm bu bildiklerimin yaşananların yalnızca küçük bir kısmı olduğunu varsayarsak, içim hiç soğumayacaktı.

"Neden sen geldin?" diye sorduğumda bana yandan bir bakış atmıştı. "Yanlış anlama rahatsız olduğumdan değil de sen daha çok benden rahatsız oluyorsun ya, ondan sordum." Dün bana yardım etmesine bile şaşırmıştım açıkçası.

"Senden rahatsız olduğum falan yok, ergenliğine veriyorum bazı şeyleri o kadar." Dediğinde gülümsemeden edememiştim. "Bak sen." Alaylı sesime karşılık başıyla onaylamıştı beni.

Tam o anda önümüze bir araba kırdı. Koyu yeşil araba sürücü koltuğunun camını indirirken hemen ardında Pascal'ın arabası belirdi. Silva camı açarak Pascal'ı ufak bir baş hareketiyle içeri çağırdığında Pascal bana dönüp göz kırptı ve arabasına geçti. Ona gülümseyerek karşılık verdikten sonra arabanın içerisinden dik dik bana bakan Pavel'e çevirdim bakışlarımı.

"Ne var?" diye sordum ters bir şekilde. "Atla." Arabayı gösterdiğinde aslında binmek istemiyordum. Yürümek, kafa dağıtmak istiyordum ama başıma bir şey gelmesinden korkuyordum. O yüzden uzatmadan bindim arabaya.

"Eşyalarını alalım, Alena'ya geri bırakacağım seni." Dedi ben arabaya bindiğim anda. "Gitmek istemiyorum." Gerçekten yalnızca birkaç saatliğine yalnız kalmak istiyordum.

"Eşyalarını alır sahile gideriz. Sen iyi olunca da bırakırım seni."

Yine 'Biz.'

Ortamı yumuşatmak için mi yapıyordu yoksa bu dediklerinde gerçekten istekli miydi bilmiyordum ama daha fazla uzatmadım. Başımı koltuğa yaslarken kendime bir kaçış yolu arıyordum.

♠️

32 SAAT ÖNCE.

Yerde ufak ufak parçalarla zemine renk katıyor siyah beyaz olmasına rağmen fotoğraf. O kadar güzel bir gülüş ki, mermiler boca edilse silinemez gibi. Huzurla doluyor insanın içi.

Pavel gözlerini ayıramıyor annesinin gülüşünden. Ne can yakıcı, diye düşünmeden edemiyor. Sustukların intihar ipin olana kadar kimse çığlığını duymuyor.

Kızamıyor da Afra'ya. Onun yerinde kim olsa aynı tepkiyi verirdi diye düşünüyor bir yandan da. O yapmazdı belki. Aynı şey onun başına gelse o bu kadarını yapmazdı belki ama olsun diyordu, geçmeyen şey yok.

Arkadaştan öte kardeşlerinin bakışlarını üzerinde hissederken kaç dakika fotoğrafa bakakaldığını seçemiyor. En sonunda tüm parçaları cebine atarak arabasına atlıyor.

Bu kadar hız yaptığını görseydi, annesinin surat ifadesinin alacağı hali düşünmeden edemiyor ve istemsizce gamzesi beliriyor yanağında. Annesinin bu çukuru öptüğü günleri özlüyor ama hemen hatırlatıyor kendine.

Özlemek ölüm demek.

Tek başına olduğu için hız yapmayı umursamıyor. Bir çiçekçinin önünde durduğunda hızlı davranarak içeri giriyor. Bakışları lilyuma kayıyor ama tutuyor kendini, henüz zamanı değil.

Çeşit çeşit çiçeklerle dolu dört farklı buket yaptırdıktan sonra yeniden arabasına biniyor. Zihni annesinin yırtılan fotoğrafı dışında başka bir şeyi düşünemiyor. Suçlu aramayı 21 yaşında bırakan Pavel bu kez de en çok kendine kızıyor.

Sonunda istediği yere geldiğinde derin bir nefes alıyor ve dakikalarca kendini içeri girmeye hazırlamaya çalışıyor. Her gün geldiği bu yer bu kez daha can yakıcı bir hal alıyor.

Sonunda çiçekleri kucağına alarak iniyor arabadan Pavel. Her gün, istisnasız her gün kapısını araladığı bu yer şimdi solmuş gibi sanki. Boş veriyor. Yarın yine çiçek açacaklar nasıl olsa diyor.

Yerini ezbere bildiği yere adımları neredeyse gözü kapalı giderken, yüreğine baskı yapan taşın ağırlığını yok saymaya çalışıyor. Buradan çıktığı anda katrana boyadığı yüreğini kaybetmek istemiyor.

Ve o ismi görüyor yine. Dün sabah gördüğü gibi ve yarın da göreceği gibi.

Lenora Bornova.

16 yaşından beri mezar taşında gördüğü bu isim, şimdi uzanıp onun boğazını sıkıyor sanki. Annesinin en sevdiği çiçekleri, papatyaları onun mezarına bırakıyor.

"Anne," diyor yalnızca ve bu bile sesini titretiyor. 16 yaşından beri ilk defa bu kelime bu kadar dudaklarını yakıyor. "Kaybediyorum anne." İstemiyor ama kabulleniyor yenilgiyi. Her geçen gün biraz daha yitiyor sanki.

"Senin için olan savaşımı kaybediyorum." Belki de sırf bu yüzden intihar ipine sarılmak istiyor Pavel. Annesinin onu affetmemesinden korkuyor. Mahşerde karşılaştıklarında annesinin ona sarılmamasından korkuyor.

"Sonuna kadar direneceğime söz veriyorum ama biliyorum anne, kaybediyorum." Mezar taşından bir saniye bile ayırmıyor gözlerini Pavel.

"Emanetlerini daima koruyacağıma söz vermiştim ya anne, 14 yaşında çiğnemiştim ilk sözümü." Başını yanında ki mezara çevirmek istedi, ama yapamadı.

"Şimdi sana verdiğim sözü tamamlamam için senin savaşını bırakmam gerekiyor." İçten içe biliyor Pavel. Annesi kanı yerde kaldığında değil, sözü bir kulaktan girip diğerinden çıktığı zaman onu affetmezdi.

"Beni affet anne." Cebinden çıkardığı, parçalara ayrılmış olan fotoğrafı annesinin mezarına gömüyor. Elleri toprağa bulanıyor ama umursamıyor. Defalarca kez kana bulanmış halini gördüğü için bunlar ona boş geliyor.

Annesinin mezarından kalkıyor ve biraz ötede bulunan mezarlara gidiyor. Dün koyduğu çiçekler rüzgârdan biraz savrulsa da hala renklerini koruyorlar. Mezar taşında ki isimlere çeviriyor başını.

Anya Aksoy, Taner Aksoy.

Her gün mezarlarına çiçek bıraktığı bu çifti, ölene kadar yaşatmak istiyordu. Belli ki Afra yıllardır mezarlarına gelmiyordu. Eğer geliyor olsaydı bu çiçeklerin hesabını çoktan sorardı.

"Çok hırçın bir kız yetiştirmişsiniz." Diyor gülümseyerek. Her ne kadar bundan şikayetçi olsa da hoşuna gitmiyor değil tabi. "Hiç değişmemiş."

Yanağında ki çukur yeniden belli ediyor kendini. Gülüyor çünkü gülmezse bunlarla nasıl başa çıkar bilmiyor. Ağlamayalı yıllar oldu çünkü. Yeniden 15 yaşına dönmek istemiyor.

Ekim ayında oldukları için rüzgâr kendini belli etmekten çekinmiyor. Kızıla kaçan yapraklar mezar taşlarını sararken Pavel toprağa rengarenk çiçekler bırakıyor.

"Keşke karşısına çıkıp her şeyi anlatabilsem ona. Öyle daha az nefret eder benden." Ayağa kalkarken son kez bakıyor isimlerine. "Beni affedin."

Affetmeyeceklerini biliyor çünkü o bile kendini affedemiyor.

Ve son kez, derin bir nefes çekerek ciğerlerine o mezara gidiyor. Kaçamayacağını biliyor çünkü.

Annesinin mezarının yanında ki mezara ulaştığında başını kaldırıp da isimle göz göze gelemiyor. Çiçekleri toprağa bırakıyor ve bir sigara yakıyor.

Dakikalarca hiçbir şey söyleyemiyor. Ardından ilk cümlesi "Hala uyuyamıyorum." Oluyor.

Bağırmak istiyor, öldürmek birilerini. İçi yalnızca öyle soğurmuş gibi. Katil olmak istemiyor ama olması gerektiğini biliyor sanki.

"Uykusuzluktan bayılmıyorum ama ölüden farksız oluyorum." Bir nefes çekti ciğerlerine sigarasından.

"Seni de hatırlamıyor. Hiçbir siki hatırlamıyor." Yüreği yanıyordu Pavel'in. Kapısını çalabileceği tek evi mezarlık olduğundan beri, çocukluğunu gömecek çukur arıyor.

"Senin acını bir daha yaşamamak için bu gece başında bekledim. Nefeslerini saydım. Dakikada 18'di. Normalmiş."

Derin bir nefes çekti ciğerlerine ve başını mezar taşına kaldırdı. "O bilmiyor ama. Hiç bilmeyecek. Seni hiç öğrenmeyecek Pavlina."

"Uykumda öldürüldüğün günü aramızda sır kıldım. Afra bunu hiç öğrenmeyecek."

"Pavlina Bornova." Diye iç geçirdi Pavel son kez.

"Çok sevgili kız kardeşim."

♠️